Üstün yetenekli bir çocuk, yaşıtları çizgi film kahramanlarını tartışırken ölümün sonsuzlukla ilişkisini düşünebilir. Bu ilk bakışta büyüleyici görünür; hatta yetişkinler böyle çocukları küçük birer filozof gibi sunmaktan hoşlanır. Fakat önemli bir ayrıntı gözden kaçar: Bir soruyu kurabilecek zihinsel kapasiteye sahip olmak, o sorunun duygusal ağırlığını taşıyabilmek anlamına gelmez. Çocuk evrenin sonlu olabileceğini kavrar, ama kaygısını düzenleyecek iç kaynakları henüz geliştirmemiş olabilir.
Zihin Önden Giderken Duygular Geride Kalır
Psikolojide bu durum çoğunlukla asenkron gelişim kavramıyla açıklanır. Çocuğun soyut düşünmesi on dört yaş düzeyindeyken duygusal düzenleme becerileri sekiz yaşına uygun olabilir. Ortaya tuhaf bir iç mimari çıkar: Üst katta kuantum fiziği konuşulurken alt katta karanlıktan korkan bir çocuk oturur. Sorun bu iki katın varlığı değil, yetişkinlerin yalnızca üst katı görmesidir.
Üstün yetenekli bireyin varoluşsal krizi çoğu zaman anlamsızlık, ölüm, özgürlük, adaletsizlik ve yalnızlık çevresinde şekillenir. Neden yaşıyoruz? İyi insanlar neden acı çekiyor? Her şey bitecekse çalışmanın anlamı ne? Bu sorular çocukça olmadığı için yetişkinler şaşırır; fakat soruları soran kişinin hâlâ çocuk olduğunu unuturlar. Ardından iki hatalı tepki gelir: Konuyu küçümsemek ya da çocuğu romantikleştirerek bir bilge rolüne hapsetmek.
Felsefi Derinlik Her Zaman Duygusal Dayanıklılık Değildir
Yoğun merak, yüksek duyarlılık ve güçlü örüntü kurma becerisi dünyadaki çelişkileri erken görünür kılar. Çocuk, yetişkinlerin söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafeyi hızla fark eder. Okul adaletten söz ederken haksız ödüllendirmeler yapabilir; aile özgür düşünceyi överken itiraz karşısında öfkelenebilir. Böylece kriz yalnızca ölüm düşüncesinden değil, yetişkin dünyasının tutarsızlığından da beslenir.
Bu noktada üstün yetenek bir ayrıcalık kadar yük hâline gelebilir. Zihin sürekli bağlantı kurar, olasılık üretir ve sonuçları hesaplar. Kaygı da tam burada kendine kusursuz bir laboratuvar bulur. Ortalama bir endişe, gelişmiş hayal gücüyle birleştiğinde yüz farklı felaket senaryosuna dönüşebilir. Dolayısıyla her yoğun düşünceyi üstün zekânın doğal bedeli saymak doğru değildir. Süreğen umutsuzluk, uyku bozukluğu, içe kapanma veya kendine zarar verme düşünceleri varsa profesyonel destek gerekir.
Eğitim Cevap Vermek Değil, Taşıyabilmek Zorundadır
Okullar genellikle üstün yetenekli öğrencinin daha fazla içerik istediğini varsayar. Oysa bazen ihtiyacı olan şey daha çok matematik sorusu değil, matematik yapmanın neden anlamlı olabileceğini tartışabileceği güvenli bir alandır. Hızlandırılmış müfredat zihni besleyebilir; ancak ruhu otomatik olarak olgunlaştırmaz. Eğitim, bilişsel zenginleştirmeyi duygusal okuryazarlık, etik tartışma, sanat, oyun ve aidiyet deneyimleriyle birlikte tasarlamalıdır.
Öğretmenin görevi varoluşsal sorulara paketlenmiş cevaplar dağıtmak değildir. Daha değerli olan, belirsizliğe eşlik edebilmektir. Felsefe çemberleri, günlük tutma, yaratıcı yazma, akran grupları ve rehberlik görüşmeleri çocuğa düşüncelerinin korkutucu olsa da konuşulabilir olduğunu gösterir. Ayrıca benzer yoğunlukta düşünen akranlarla temas, kişinin kendisini bozuk ya da dünyaya yanlışlıkla gönderilmiş hissetmesini azaltır.
Aileler de çocuğun her sorusunu çözmek zorunda değildir. Bazen en dürüst cevap, bunu bilmediklerini fakat birlikte düşünebileceklerini söylemektir. Bu yaklaşım otoriteyi zayıflatmaz; tersine güven üretir. Çünkü çocuk, yetişkinliğin bütün cevaplara sahip olmak değil, cevapsızlık karşısında dağılmadan kalabilmek olduğunu görür.
Sonuçta amaç üstün yetenekli çocuğu felsefi boşluktan çekip sıradan bir iyimserliğe yerleştirmek değildir. Amaç, boşluğa bakarken yanında birilerinin bulunduğunu hissettirmektir. Anlam hazır bulunan bir nesne değil; ilişkiler, üretim, merak ve sorumluluk içinde kurulan bir süreçtir. Zihin çok hızlı büyüyebilir. Eğitim ise duyguların geride bırakılmadığı bir büyüme yolu açmalıdır.