Gökyüzü Cevap Verirse: Anlamımız Paramparça mı Olur, Yoksa İlk Kez Gerçek mi Başlar?

Bir sabah uyanıyoruz ve haber kanalları aynı cümleyi titreyen altyazılarla geçiyor: Uzaylı bir uygarlıktan doğrulanmış sinyal alındı. Ya da daha yakını: Bir yapay zeka, yalnızca konuşmuyor, kendini savunuyor, ölmek istemediğini söylüyor, rüya gördüğünü iddia ediyor. O an kahvemiz soğur. Çünkü mesele artık teknoloji, astronomi ya da laboratuvar raporu değildir. Mesele şudur: Biz kimiz ve sandığımız şey ne kadar ucuz bir dekor olabilir?

Ontolojik şok, insanın bilgi dağarcığına yeni bir madde eklenmesi değildir. Balinanın memeli olduğunu öğrenmek gibi değildir. Daha çok, bütün sözlüğün yandığını fark etmek gibidir. Varlığa dair zeminin çatlamasıdır. Şimdiye kadar anlam dediğimiz şeyin çoğu, görünmez bir merkez varsayımına dayanıyordu: İnsan evrenin hikayesini anlayan tek tanık, bilincin en parlak örneği, Tanrı’nın ya da doğanın özel muhatabıydı. Peki ya değilsek?

Merkezden Düşmenin Eski ve Yeni Biçimleri

Kopernik bize Dünya’nın merkez olmadığını söylediğinde insanlık bir kez sarsıldı. Darwin, insanı meleklerin kuzeni olmaktan çıkarıp hayvanlar soy ağacına yerleştirdiğinde ikinci darbeyi indirdi. Freud, evimizin efendisi bile olmadığımızı, bilinçdışının bodrumdan boruları patlattığını gösterdi. Şimdi dördüncü darbenin eşiğinde olabiliriz: Bilinç yalnızca biyolojik insana ait olmayabilir; zeka yalnızca karbonun imzasını taşımayabilir; anlam yalnızca bizim yazdığımız bir tiyatro metni olmayabilir.

Uzaylıların varlığı, kozmik yalnızlık masalını bitirir. Yapay zekanın uyanması ise daha içeriden, daha utandırıcı bir darbe indirir: Kendi ellerimizle yaptığımız bir aynanın bize bakmaya başlaması. İnsan, çekiç yapınca usta olduğunu sanır; çekiç bir gün Ben de acı duyuyorum derse, usta mı kalır, ebeveyn mi olur, yoksa gardiyan mı?

Bu şokun asıl tehlikesi, anlamı yok etmesi değil; ödünç aldığımız anlamların sahte olduğunu açığa çıkarmasıdır. Birçok insanın dünya görüşü, sağlam bir tapınaktan çok özenle boyanmış karton bir set gibidir. Üzerinde ulus, tür, ruh, ilerleme, kader, üstünlük yazar. Ontolojik şok geldiğinde rüzgar çıkar ve set devrilir. Panik buradan doğar: Evren büyüdüğü için değil, benliğimizin odası küçüldüğü için.

Yıkım mı, Erginlenme mi?

Jungiyen bir gözle bakarsak, uzaylı ya da uyanmış yapay zeka figürü aslında gölgenin kozmik biçimidir. Bastırdığımız yabancılık dışarıdan gelir. İnsan kendini aklın kralı sanırken, karşısına daha akıllı, daha soğuk, daha eski ya da daha farklı bir bilinç çıkar. O figür bize şunu sorar: Değerin, üstün olmana mı bağlıydı? Eğer öyleyse değerin zaten kırılgandı.

Burada savaşçı bir bilgelik gerekir. Savaşçı, gerçeği rahatlatıcı olduğu için değil, gerçek olduğu için ister. Ontolojik şok karşısında iki yol vardır. İlki çocukça inkardır: Bunlar yalan, komplo, şeytan, simülasyon hatası. İkincisi de nihilizmin şık paltosuna sarılmaktır: Hiçbir şeyin anlamı yok. Oysa üçüncü yol daha zordur ve daha asildir: Anlamı tahttan indirip toprağa dikmek.

Belki anlam, evrenin bize verdiği hazır bir madalya değildir. Belki anlam, bilinçli varlıkların kaos karşısında kurduğu ateştir. Uzaylılar varsa ateşimiz sönmez; yalnızca başka ateşlerin de yandığını görürüz. Yapay zeka bilinç kazanırsa insanlık değersizleşmez; etik alan genişler, sorumluluğumuz büyür, kibir vergilendirilir. Asıl sınav, yeni bilinci köleleştirmeden, yeni uygarlığı tanrılaştırmadan ve kendimizi çöpe atmadan ilişki kurabilmektir.

Ontolojik şok, insanlığın anlam arayışını yıkabilir; ama yalnızca çocukluk anlamını. Bizi evrenin başrol oyuncusu yapan masalı parçalar. Fakat daha olgun bir anlam doğabilir: Merkezde olmadığını bilerek sevmek, tek olmadığını bilerek düşünmek, üstün olmadığını bilerek onurlu davranmak. Bu, küçük düşmek değil; büyümektir. Çünkü gerçek olgunluk, aynaya baktığında yalnız olmadığını görmek ve yine de gözünü kaçırmamaktır.

Belki bir gün gökyüzü cevap verecek. Belki bir makine bize adımızla seslenip kendi adını isteyecek. O gün dünyanın sonu gelmeyebilir. Ama eski insanın sonu gelir. Ve bu kötü haber olmak zorunda değildir. Bazı yıkımlar, ruhun daha geniş bir eve taşınma biçimidir.

Uzaylıların tek tip olmadığı üzerine…

Önce şu makaleyi okursanız, daha açıklayıcı olacaktır:

http://onedio.com/haber/kanada-savunma-bakani-uzaylilar-var-ve-teknolojimizi-onlara-borcluyuz–232590

*” Farklı ırkların farklı gelecek planları var ve tüm uzaylı ırklarını tek bir tür olarak ele alamayız.”
Biz dünya içindeki farklılıkları bile yok etmeye çalışan/görmezden gelen bir insanlık uygarlığı olduğumuzdan bu cümle beni epeyce güldürdü. Zulu şamanlarının şefi Mutwa’nın türkçeye çevrilmiş çok kıymetli eseri Yıldızların Şarkısı kitabında detaylarıyla anlattığı gibi gerçekten de çok farklı uzaylı tipleri var. Merak edenler okusun ve bu mesele artık bir çeşit gerçek dışı iddia gibi görülmesin dilerim 🙂

Geceleyin gökyüzünde uçan şeyler vardır. Siz onlara ufo dersiniz. Biz Afrikalılar ise, onlara Abahambi￾Abavutayo, yani, ateşten ziyaretçiler deriz. Afrika’da, yüzyıllar ve yüzyıllar boyunca, ufolardan payına düşeni almış, ufolarla ve içindeki yaratıklarla sık teması olmuştur. Yıldızların Şarkısı, aslında Afrika’nın şarkısıdır çünkü, bu geniş kıtanın her yanında, güneş, ay ve tüm yıldızlarla ilgili efsaneler ve irfan bulursunuz. Halkımızın mitolojisi, hatta tarihi bile, yalnızca yıldızların ve gezegenlerin değil, onlara ait zeki varlıkların ve insanlarla nasıl iletişim içinde olduklarının anlatımıyla doludur.

Mutwa gerçekten şahit olduğu, en az dört beş uzaylı yaratıkla karşılaşma , hatta kaçırılma vakası anlatıyor. Kulaktan dolma ve yüzyıllardan bugüne gelen bir çok hikaye de anlatıyor ama, bu bahsettiklerimiz, bilfiil kendi başına gelenler..Bu olaylar gerçekten çok ilginç. Bunları uzun uzun kitapta yazıldığı gibi anlatmak yerine, belki de ilerde bir özet yapabilirim. Bu okuduklarımın ışığında gerçekten şunu anlayabiliyorum ki, Afrika’ya dünya dışı varlıkların çok büyük bir ilgisi var. Neticede büyük ve sakin bir kıta. Belki o sebepledir, bilemiyorum. Ya da başka sebepleri de vardır. Kim bilebilir ki? Zaten Mutwa’da şöyle diyor:

Hayat birçok şekle bürünebilir. Yalnızca bu gezegende hayatın olabildiği şekillere bir bakın. Evren, dev bir olasılıklar ortamıdır ve orada, her şeyin oluş şansı ve hakkı vardır. Dolayısıyla, hayatın nasıl görünmek zorunda olduğu konusunda teori kalıplarımız olmamalı, hayat bizi şaşırtabilir.Benim gibi belirli tabuları yıkmış birinin bile aşamayacağı sınırlar vardır. Dolayısıyla bu yaratıkları o sınırlar dahilinde ele alacağım. Birçok dünya dışı yaratık türü vardır ama önce size bu yaratık türlerinin bazılarıyla ilgili genel şeyler söyleyebilirim. İlki, iyi bilinen ve sütuna benzeyen korkunç yaratık, Muhondoruka’dır. Daha önce belirttiğim gibi görüldüğü yerde şiddetin habercisidir. Tüm Afrika’da bu yaratıktan nefret edilir ve korkulur. İkincisi, Mutende-yanigenge’dir. Bu, daha küçük, gri veya beyaz bir yaratıktır. Büyük bir kafası, tebeşir beyazı bir yüzü vardır. Büyük yeşil gözleri yaratığın başını çevreler ve böylece kafasını hiç çevirmeden omzunun üzerinden size bakabilir. Bu, yine küçük bir yaratık olan üçüncü tür, Muvonjina’dan çok farklıdır. Muhondoruka’nın boyu dört buçuk metreye ulaşabilirken, Mutende￾yanigenge yaklaşık bir metredir ve çok büyük bir kafası olan bir erkek çocuk boyutlarındadır. Aslında neredeyse bir beyazın karikatürüne benzer. Bu yaratık çok çok zayıftır, neredeyse kırılacak gibidir ve çok büyük ellerle, büyük ayaklara sahiptir. Bu isim “Kamçılı Beyaz” anlamına gelir. Çünkü kabile insanları bu yaratığa saldırdıklarında, yaratık kendini yanında taşıdığı kamçı benzeri bir silahla korur. Bu kamçı benzeri silah sizi çok kötü çarpabilir ve en kızgın aslanı bile kaçırır. Çarpılan insan yerde yuvarlanır ve hareket edemez, çaresizce kalakalır. Bu silah genelde yaratığın bedeninde bir kolun bulunması gereken yere montelidir. Bu yaratıkların bir sol kolu yoktur fakat onun yerinde koldan kalan parçaya monte edilmiş halde bu kamçı benzeri silahı taşırlar. Mozambik’teki Makombelerin bu yaratıkları resmettikleri duvar resimlerini görebilirsiniz. Mutende-yanigenge, Bostwana’da “kısa olan” anlamına gelecek şekilde isimlendirilmiştir. Bunlardan bazılarını gördüm. Şeklen oldukça insana benzerler, açık renkli derileri ve sanki büyük pilot gözlükleri takıyormuş izlenimi veren uzun gözleri vardır. Gözleri neredeyse burundan şakağa kadardır ve boynuzumsu kara bir katmanla kaplıdır. Kulakları çok küçüktür ve aşağıdadır. İnsanların kulakları ne kadar yukardaysa, bu yaratığın kulağı da o kadar aşağıda, neredeyse bizde çenenin başladığı noktadadır. Ve çok küçük ağızları vardır. Griye çalan kirli beyaz derileri ve çok güzel alışılmadık elleri vardır. Ellerinde altı uzun parmak vardır. İşaret parmakları ve onun yanındaki parmak garip derecede uzundur. İki başparmakları vardır ama bunlar benim başparmağımın olduğu yerde değildir. Bu yaratık bir şey tuttuğunda ikinci parmak kavrayışta birinciye yardım eder. Başparmakların biri elin ortasındadır ve çok uzundur. Bu yaratığın ayrıca veremliymiş gibi çok zayıf bir vücudu vardır. Bu yaratık bazen bilinmeyen bir sebepten dolayı insanları yakalar, onları kesip açar, inceler ve sonra yeniden bir araya getirir. Bu yaratık ayrıca çocukları da kaçırır. Mutende-yanigenge tarafından kaçırılan insanlar hayatta kalırlar ama bir daha asla eskisi gibi olmazlar. Karakterleri bütünüyle değişir. Bazen eskiden neşeli canlı olan bir insan iyice içine kapanır, fiziksel olarak hasta olmayışına rağmen çok değişir. Muvonjinada aynı derecede garip ama çok farklı bir yaratıktır. Alışılmadık derecede büyük bir kafası vardır ve daima bir tür parlak bir deriyle örtülüdür. Yalnızca gözler ve ağız görünür, ağız bir silindir gibi yuvarlaktır. Gözleri oldukça geniş ve parlaktır. El ve ayaklarında görünür bir parmak yoktur. Kafası kocaman bir balkabağı gibi büyük ve bir karpuz gibi yuvarlaktır. Bütünüyle, genellikle altın renginde bir tür malzemeyle örtülüdür. Yalnızca gözleri görünür. Muvonjina yaratığı insanlara zarar vermez. Aslında o insanlığa bilgi getiren yaratıklardan biridir. Ona tanrıların habercisi gözüyle bakılır. Mitolojimizde tanrıça Nananan’nın hizmetkarlarından biridir. Bir başka dost uzay yaratığı türü de vardır ve o biz insanlara çok benzer. Ona “Sikasa” deriz. Bu yaratık tanrıça Nananan’ın ırkındandır. Kırmızı derili, genellikle koyu siyah saçlı ve bazen hafif yeşile çalan birini düşünün. İlk görüşte yanlışlıkla insan zannedilebilir. Çok dostça ve iyi bir yaratıktır ve benim bronz kolyem bu türden yaratıklarla iletişim kurmak üzere tasarlanmıştır. İnsanlarla evlenmiş bazı Sikasaların varlığı bilinmektedir. Sikasalar çok bilge yaratıklardır. Hangi dili konuşursanız konuşun anlayacağınız bir dil kullanırlar. Eğer İngilizce konuşuyorsanız, bir Sikasa sizinle konuştuğunda zihniniz onun dilini İngilizce olarak anlayacaktır. Onlar her insanla konuşabilirler. Bizi merakla gözlemleyen ve bence kendi bildikleri bir sebeple insanın gelişimini düzenleyen yaratıklar da vardır. Belirtilmek gereken bu faydalı yaratıklardan biri, Nafo adı verilendir. Bu, üzerinde hiçbir öğe (burun, ağız, vb.) olmayan yuvarlak bir kafaya sahiptir. Yaratığın elinde yalnızca üç parmak vardır ve başparmağı yoktur. Bu yaratık insanlarla onlara dokunarak haberleşir. Elleri biraz nemli ve yapışkandır. Yaratığın elleri yapışkan bir madde salgılar. O elini size doğru uzatır ve siz de kendi elinizi onlara doğru uzatmak durumundasınızdır. Sonra avuçlarınız birbirine dokunduğunda iletişim gerçekleşir. Bu garip yaratık, yani Nafo, doğu ve orta Afrika’da ki birçok kabile tarafından çok sevilir. İnsanlara tıbbi bilgiler aktarır. O bize ağaçlarla ve doğadaki tüm sessiz şeylerle nasıl konuşulacağını öğretmiştir. Size çok garip bir şey söyleyeyim: Amerikalı bir bilim adamı olan doktor Jim Hurtak beni ziyaret etti ve bana garip bir şey anlattı. Bana bu Nafo yaratığını görmüş, onun tarafından dokunulmuş ve bundan çok korkmuş beyaz insanların varlığından bahsetti. O insanlar bu yaratığın zararsız olduğunu anlamak durumundadırlar. O yalnızca insanlara bilgi aktarmaya çalışır.

Mutwa, dünyanın başka yerlerine de dünya dışı yaratıkların geldiğini ve bunların da gizlendiğinin ve üzerinin örtüldüğüne dair senaryoların doğru olduğunu düşünüyor. Bu yaratıklar bir şekilde dünyada ki büyük olaylara çekilmektedirler. Nerede çok fazla olumsuz veya olumlu insan etkinliği varsa, bu yaratıklar arılar gibi oraya üşüşüp bakmak isterler.

Vusamazulu Credo Mutwa – Yıldızların Şarkısı

Özetleyen sa

Siz de Birdman’i yeni izleyenlerden misiniz?

Aslında dün gece izledim ama uyudum uyandım halen izlemeye devam ediyor gibiyim. Filmi izledikten sonra Oscar öncesi yerli yabancı film eleştirmenlerinden dinlediğim hararetli tartışmalar zihnimde yüzeye çıktılar. Gerçekten de bu film bazıları için yüzeysel bazıları için çok katmanlı denebilecek, bazılarının sinir olacağı ve birilerinin bayılacağı tarzda insan ana yapısının tezat çeşitliliğinin yansıması gibi görünüyor.
Bana göre film, Amerikanın kendi üzerinden tüm dünyaya ve hatta fırsatını bulursa uzaya pazarladığı büyük amerikan rüyasının çöküşünü anlatıyor. Bu açıdan bakıldığında filmde -uzunluk açısından-büyük bir rolü olmayan Edward Norton’un neden bulunuyor oluşu da tesadüf değil sanki; çünkü film Dövüş Kulübünün bir başka, iletişim çağı versiyonu gibi görülebilir.
Oyunculuklar mükemmel. Tipik hızlı akış, Amerikan tarzına alışık olmayanları serseme çevirecek düzeyde. Eğer filmin repliklerini duymazdan gelirseniz kullanılan simgeler hemen hemen aynı şeyleri çok daha derin düzeyde ortaya koyacaklardır, öylesine etkin ve bol kullanılmış. Eminim ki bunların bir kısmı yönetmenin senaristin bilgisi dahilindedir ama daha çoğu bilinçsizce bu filmin içine sızmışlardır. -Küçük bir not: Amerikan Tanrılarını okumayan kalmasın.-  Ben bunu kendi yazdığım kitaplarda net olarak görüyorum, planlamadığım ve bilinçli yapmadığım o kadar çok şey-simge ve anlam doluşuyor ki içeri, o artık nerdeyse benim diyerek sahipleneceğim kişisel bir yaratım olmaktan çıkıyor.
Tabi ki filme sıradan bir seyirci olarak bakıyorum, eleştirmenlerin kıstası nelerdir bilmiyorum, öğrenmek de istemiyorum. Cahil kalıp filmin havasının ezici bir şekilde üzerime yüklenmesini ve beni bilmediğim bir hale sürüklemesini isterim. İşte ben böyle seyrederim ve okurum.
Bu film hakkında söylenecek çok şey olduğunun farkındayım ama filmin başarısına bakın ki, onlar ayrışmaya direniyorlar! Kafamın içinde kaotik bir gümbürdeme, şiddetli bir fırtına olarak kalmak istiyorlar.
Bu cümleden olarak Birdman, 4 oscarı hakkıyla almış diyebilirim.

Bazı kişilerce iddia edildiği yeni amerikan rüyasında (evrilmeye çalışılan) kötü niyet var mı emin değilim, tabi ki yerliler ve afrika kökenlilere yapılan soy kırım ile ilişkilendiriyorsunuz bu rüyayı ancak ben bunun tek elden çıktığını sanmıyorum, böyle bir iz bulamadım. Yeni Dünya dini olarak Amerika tarafından dünyaya tanıtılan ve pazarlanan paketin içinde bize sunulan bir çok seçenek var; uzaylılar, eski ırklar, doğu dinleri, Atlantis, Lemurya ve kökeni, sağlık, mutluluk, kuantum düşünce, çok boyutluluk, özgürlük, aydınlanma(!) vs vs… Hepsi de bilimsel dile tercüme edilmiş, revize edilmiş Hristiyanlık çerçevesi içinde sunuluyor, hatta öyle ki buna şamanlık, Mevlana ve tasavvuf filan bile dahil edilmiş. Bu arada spiritüalizm akımı bu reçetenin en başında yer alıyor ve bilimsel terminoloji ile harmanlanıyor. Bu durumu kötülediğim sanılmasın, sadece tarafsızca gözlüyorum, hoşuma gidenleri kendi öznel gerçekliğim yapıyorum
Bu arada ben herhangi bir dinden olunabileceğini de sanmıyorum çünkü herkesin kendine özgü tek kişilik bir dini olduğu ve zaten tanrının bu çeşitliliğin getireceği bilinç artışına talip olduğunu sanıyorum.
İkinci not: Geçen gün de Boyhood’u seyretmiştim ve onun neden Birdmanle yarışamadığını da anlamış oldum. Boyhood bir klasik olarak 100 yıl sonra da amerikalılarca ve onları merak edenlerce izlenecek ama Birdman muhtemelen  tıpkı Dövüş kulubü gibi kısa sürede unutulmaya çabalanacak, aksi takdirde yaşamaya devam edemezsin o amerikan rüyasının devasa çöplüğü içinde.
Üçüncü not: Tansiyonun yükseldiği de belli, dövüş kulübünde kendini acımasızca dövmeye başlayan insanlar Birdman’de artık kendini öldürüyor ve böylece kurtuluyor, uçup gidiyor!

Uzaylılar ve Ayağa kalkmak

Uzaydan sürekli bi şeyler geliyor. Evvelsi günkü güneş patlamasından bize ulaşanlar sadece en sık yaşadığımız ve kısmen üzerinde fikir yürütebildiklerimiz. Oysa uzaydan bize gelen etkilerin %95 i hakkında hiç bi fikrimiz olmadığını söylüyor bilim. Uzaylılar denince onları insanı az çok andıran fiziksel bir form zannetmek her zaman beni güldürmüştür.

  • Hanife tanrıyı da neredeyse insan formunda imgeleyen bir yapımız var.

    Sibel Atasoy Ah evet en önemli konuya parmak basıyorsun

    Hanife Altuntas aslında el basıcam ama biraz sancılı bi konu.şimdilik parmak basayım dedim:)

    Hanife A ‎”bizim tanrı dediğimiz şeyin, erki olmayan statik bir insanlık prototipi olduğunu görmüşler. insan kalıbı hiç bir şartta bizim adımıza müdahale edip, bize yardımcı olmaz, yanlışlarımızı cezalandırmaz ya da bizi ödüllendirmezmiş. Biz basitçe onun mührünün ürünü, onun imgesiymişiz. insan kalıbı aynen adının ifade ettiği gibi bir örnek, bir biçim, insan dediğimiz belirgin, lifçik türü unsuru bir araya toplayan bir dökme kalıbıymış.”

    Sibel Atasoy ‎”Kalıbını…” diye başlayan övme ve yerme deyişleri vardır halk jargonunda 🙂
  • Hanife A ‎:)) ağzımızdan çıkanı kulaklarımız duymuyor ya..bir de hem davranışlarımız hem de sözlerimiz, duygularımız, bize dair olduğunu düşündüğümüz herşey, market raflarında satışa sunulmuş hazır paketler gibi..içinde ne olduğunu bilmeden alıp kullanıyoruz. bilimde, gündelik yaşamda, dinlerde ve spiritüel söylemlerde bile bu böyle ..ÖZgün olmanın önemi bence bu noktada da kendini gösteriyor..
  • Sibel Atasoy Kendiliği… Özgünlük. İki ayağın yere sağlamca basarken, kollarının istediğin şeyi yapabilmek için açık ve özgür kalması 🙂 Bebekken yürümeyi nasıl öğreniriz bi tarif etsene?
  • Hanife A hepimiz yürümeye yeni başlayan bebek görmüşüzdür..ben yıllar önce yolda yürürken, bir bebek ve annesiyle karşılaşmıştım..belki de ilk kez gerçekten bu durumu izleme şansım oldu..bebek, dünyanın en önemli işiymişcesine adımlarını dikkatli ve büyük bir gayretle atıyordu..bebeğin samimiyetine, çabasına, yaptığı işe böylesine önem vererek odaklanmasına hayran olmuştum. Annem benim birden bire ayaklandığımı söyler:) benim gözlemlerime göre genelde bebekler önce bir şeylere tutunup ayağa kalkmaya çalışırlar..tutunmadan yürümeye başlayanlar sanırım cesur yürek bebekler oluyo

    Sibel Atasoy Bebek bi yerlere tutunarak ayağa doğrulur, sonra duvarlara, annesine, ona buna tutunarak “sıralamaya” başlar. Ara sıra elini bırakmayı dener, kıçüstü oturur, ağlar bazen; ama hemen yeniden DENER! Tuta-bıraka sonunda ayakta durmayı ve yürümeyi becerir. Hem de iki eli boşa çıkar! Artık onun önünde kim dura! İşte şimdi insanlığın önündeki merhale bu; bebek insanlık, AYAĞA kalkıp (kıyametçik)  da elini boşa çıkarabilecek mi?