Bir zamanlar gözetim denince akla yüksek duvarlar, karanlık kuleler ve sert bakışlı gardiyanlar gelirdi. Bugün kule cebimizde, gardiyan ekranımızda, mahkûm ise çoğu zaman gülümseyerek poz veren biziz. Dijital panoptikonun tuhaf zarafeti burada başlar: Kimse bizi zorla sahneye çıkarmıyor gibi görünür. Biz zaten çıkmak isteriz. Kahvemizi, tatilimizi, politik öfkemizi, yalnızlığımızı, bedenimizi, başarımızı ve bazen başarısızlığımızı bile paylaşırız. Üstelik bunu bir itiraf değil, varoluş biçimi sanırız.
Jeremy Bentham’ın panoptikonu, ortasında gözetleme kulesi bulunan bir hapishane tasarımıydı. Mahkûm, izlenip izlenmediğini bilemezdi; bu belirsizlik onu kendi kendisinin polisi hâline getirirdi. Foucault bu modeli modern toplumun disiplin mantığını açıklamak için kullandı. Sosyal medya ise bu modeli daha parlak, daha renkli ve daha eğlenceli bir biçimde güncelledi. Artık kule opak değil; filtreli, bildirimli, kaydırılabilir ve yüksek çözünürlüklü. Eski panoptikonda görünür olmak cezaydı, yenisinde görünmez kalmak neredeyse sosyal ölüm gibi hissediliyor.
Gönüllü Gözetimin Şeker Kaplaması
Sosyal medya platformları bizi yalnızca izlemiyor; bize izlenmeyi sevdiriyor. Beğeni sayıları küçük dijital alkışlar gibi çalışıyor. Bir gönderi paylaşıyoruz ve kısa süreli bir mahkeme kuruluyor: Kim gördü, kim beğendi, kim sessiz kaldı, kim hikâyeyi izleyip tepki vermedi? Böylece gözetim dışarıdan gelen soğuk bir mekanizma olmaktan çıkıp ilişkilerimizin iç dokusuna karışıyor. Arkadaşlık, flört, kariyer, aktivizm ve statü; hepsi ölçülebilir izlere dönüşüyor. İnsan, kendi ruhunu istatistik panelinde aramaya başlıyor.
Bu düzenin en kurnaz yanı, baskıyı emir cümleleriyle değil, arzu cümleleriyle kurmasıdır. Paylaş, görün, kendini ifade et, özgün ol, etkileşim al. Bunların hepsi özgürlük gibi tınlar. Fakat her özgürlük çağrısının arkasında bir veri kuyusu açılır. Ne kadar durduğumuz, neye güldüğümüz, hangi öfkeye takıldığımız, hangi bedeni kıskandığımız, hangi korkuyla satın almaya yaklaştığımız kaydedilir. Platformlar insanı yalnızca tüketici olarak değil, tahmin edilebilir bir davranış demeti olarak görür. Biz kendimizi anlatırken, algoritma bizi özetler.
Dijital panoptikonda iktidar yalnızca devlete ait değildir. Şirketler, topluluklar, takipçiler, işverenler, aileler ve bizzat içimizdeki sansürcü aynı ağda buluşur. Bir fotoğraf paylaşmadan önce yüzümüzü değil, gelecekteki muhtemel yargıları düzeltiriz. Bir cümle yazmadan önce düşüncemizi değil, linç ihtimalini tartarız. Böylece sosyal medya yalnızca konuşma alanı değil, karakter atölyesi olur. İnsan kendini sürekli optimize eder: daha zeki, daha neşeli, daha duyarlı, daha başarılı, daha çekici görünmek için. Bu optimizasyonun sonunda ortaya çıkan şey bazen kimlik değil, yorucu bir vitrin düzenidir.
Elbette mesele basit bir teknoloji düşmanlığı değildir. Sosyal medya dayanışma kurabilir, görünmeyeni görünür kılabilir, bilgiye erişimi hızlandırabilir, baskıya karşı tanıklık üretebilir. Sorun, görünürlüğün tek geçerli varoluş biçimi hâline gelmesidir. Her deneyimin paylaşılabilir, her acının içerikleştirilebilir, her düşüncenin marka değerine dönüştürülebilir olması ruhsal bir çölleşme yaratır. İnsan bazen yaşamak yerine yaşadığını kanıtlamaya çalışır. O anın içine yerleşmek yerine, o anın dışarıdan nasıl görüneceğini hesaplar.
Kuleyi Yıkmak Değil, Bakışı Geri Almak
Peki çıkış nerede? Telefonu denize atmak romantik ama pratik değildir. Asıl mesele, bakışın mülkiyetini geri almaktır. Ne paylaştığımız kadar neden paylaştığımızı da sormak gerekir. Bu gönderi bir bağ kurma çabası mı, yoksa görünmez kalma korkusunun makyajlı hâli mi? Bu öfke gerçekten politik mi, yoksa algoritmanın sevdiği yanıcı bir yakıt mı? Bu mahremiyet ihlali özgürlük mü, yoksa pazara sunulmuş kırılganlık mı?
Dijital panoptikonun en güçlü duvarı camdan yapılmıştır: Şeffaf, çekici ve çoğu zaman fark edilmez. Onu kırmanın yolu, tamamen susmak değil; bilinçli konuşmak, stratejik görünmezlik alanları yaratmak ve her bildirimi kader gibi ciddiye almamaktır. Çünkü insan, yalnızca izlenirken var olan bir performans değildir. İçinde algoritmanın ölçemeyeceği karanlık ormanlar, sessiz odalar ve kimseye raporlanmayacak düşünceler taşır. Belki de çağımızın en radikal eylemi şudur: Her şeyi göstermemek, her tepkiye katılmamak, her anı veriye çevirmemek. Kendi iç kulesinden çıkabilen kişi, dijital kalabalığın ortasında bile özgürlüğün kokusunu alır.
Basit bir tanım yapmak gerekir ise veri madenciliği, büyük ölçekli veriler arasından bilgiye ulaşma, bilgiyi madenleme işidir. Ya da bir anlamda büyük veri yığınları içerisinden gelecek ile ilgili tahminde bulunabilmemizi sağlayabilecek bağıntıların bilgisayar programı kullanarak aranmasıdır. Veri madenciliği deyimi yanlış kullanılan bir deyim olabileceğinden buna eş değer başka kullanımlar da literatüre geçmiştir. Veritabanlarında bilgi madenciliği (knowledge mining from databases), Bilgi çıkarımı(knowledge extraction), data/pattern anaysis (veri ve örüntü analizi), veri arkeolojisi gibi.