Kollektif ego

Kişi birçok nedenle bireysel egodan kaçınıp, kendini bir gurupla, ya da fikirle tanımlama yolunu seçiyor. Örneğin; parti, mezhep, ulus, kulüp, çete, futbol takımı gibi bunun en küçük en sık rastlananı da aile sanırım.Öyle kişiler gördüm ki; hiç bir ödül beklemeksizin kendini bir kollektif amaca hizmete adamış. Bazılarında hakikaten kişisel ego hiç kalmamış. Hatta bu durum bi ara beni neredeyse cezbedecekti!Gurup adına yaptıkları can siperane çalışmalarını gördükçe kişinin gerçekten de egonun ötesine geçmiş olduğunu söyleyesim gelirdi.

Ama sonradan ve birden şunu fark ettim: Bu kişiler gerçekte özgür kalmamışlardı. Biraz daha yakından takip edince, kişisel egonun tamamiyle kollektif egoya transfer edilmiş olduğunu ve bunun çoğu zaman kişisel egodan daha etkili ve tehlikeli olduğunu görüp, titredim.

Kollektif ego da aynen kişisel ego gibi; kendini var sayabilmek, onaylayabilmek adına zıtlıklar yaratmak, çatışma yaratacak başka kollektif egolar bulmak/yaratmak uğraşına giriyordu.

Çok önceleri de kollektif ego (kollektif delilik) üzerine yazdığımı şu anda hatırladım; ama kimbilir nerede? Üstelik kollektif ego, kendini oluşturan bireysel egolardan daha tehlikeli olabiliyor. Ne de olsa “birlikten kuvvet doğar” tespiti her koşulda işleyen bir kural. Kollektif egonun günlük hayat içinde, tam şu anda insanlara ve tüm dünyaya neler ettiğini görmezden gelip, Hitler’i lanetliyoruz! Bu ne gaflettir tanrım!

Yeni bin yılın BİRleşme zamanı olduğunu tüm gelişmelerden anlıyoruz ve fakat nasıl BİRleşiyoruz? Bence mesele bu. Kişisel egolardan kurtulup kollektif egonun bir üyesi haline gelmek de var! Lütfen bu sözümü ciddiye alın sevgili dostlarım.

BİRleşme çağrısının bana cazip gelen yanı; onu oluşturan varlıkların özlerinin hiç bozulmadan, en ufak bir değişime uğratılmaksızın, sadece paylaşıma açılması anlamında olanıdır. Varsın kişisel egoların bi kısmı zaman zaman hissedilsin, biz onu kendimizde tanıdığımız ölçüde başkalarında da tanıyacağız ve buna gülüp geçeceğiz o zaman.

Ben kendi egomun devreye girdiği bir çok andan haberliyim, onu yermiyorum, gülümseyerek izliyorum ve tabi bana verdiği emirler bi kulağımdan girip diğer kulağımdan jet hızıyla çıkıyor. Tabi bu bir yaşam şekline dönüşüyor giderek. Neyin doğal akış, neyin ego sıçrayışı olduğu giderek ayan beyan ortaya çıkıyor.

Bazen yakın bir arkadaşımın bu durumu ortaya çıkınca, ona da söylemeye başladım; “şu anda egon konuşuyor, farkında ol!” diyorum. Tabi bunu herkese söylemek şu an için mümkün görünmüyor, sadece samimiyetle talep edenlere yapabilmeye cesaretim var 🙂

Sevgideğer blogcu kardeşlerimizden biri kendi sayfasına, köpeklerin özenilecek özelliklerini koymuş ve biz insanlar köpek kadar olamıyoruz diyerek hüzünlenmiş. Ve bir çok kişi de yorumlarıyla onun hüznüne ortak olmuşlar. Orada bahsedilen özellikler kişinin kollektif egoya dahil olması için öylesine elverişli ki! Benim önerim; köpeğe karşı kediyi lanetlemek yerine; KÖPEK ile KEDİ arasındaki o ince denge noktasının bulunmasından yana 🙂

Çünkü biri diğerinin otokontrolüdür bunların! Eğer diğerini yok ederseniz kendinizi, ya devleşmiş bir bireysel ego (kedi), ya da devleşmiş bir kollektif ego (köpek) içinde bulabilirsiniz.

Her zaman ifade etmeye çalıştığım gibi, ben zannettiğim her ne ise ondan istifa etmek en iyisidir ama şimdilik bunun için hazır değil isek o zaman dengede kalarak cesaret biriktirelim derim. (Denge kedi ile köpek arasında ince bi çizgi olup, orada durmak zordur, çünkü o çizgiye ancak tek ayak sığıyor, oysa bizim iki ayağımız var!)

Aslında cesaret biriktirmek diye bişey olmadığını da söylemek zorundayım; her şey tam tekmil olarak ŞU AN ve BURADA mevcut. Eksik olan tek şey karar verebilmek. (Evrende tek bir kural var; Özgür irade…Dolayısı ile tek bir günah var: Özgür irade ihlali!)

Eğer şu an ve burada BEN’den istifaya karar veremiyorsak, bunun için zamana (taksitlendirmeye) ihtiyacımız var demektir. Bu durumda doğal akışa uyup BİRleşeceğiz demektir. Amenna… Öyle OLsun. 

BİRleşmek terimi için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=704

Taksitlendirme terimi için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=161

GŞG-Geçmiş/şimdi/gelecek

BİR amaç taşımaz bu sebeple OYUNları oyun yapan insan yanılsamasıdır.

Her OYUNun içinde kendi evreleri vardır.

Her evre bir bir geçilmek zorundadır.

Her insanın bir kerelik hayatı bu evreleri aşmaya yeterli değildir.

İnsan bir kere hayata gelir.

Çünkü insan yalnızca algısının bulunduğu yerde bulunur.

İnsan kendi benzersiz gen bütünlüğüdür.

Her insan, en geriye doğru, oyunun başından itibaren soy ağacının tamamıdır.

Bu sebeple evreleri tamamlayacak zamanı süresizce vardır.

İnsanın algısının bulunduğu yer/zaman dan, geçmişe ve geleceğe uzanan yansıması mevcuttur.

Algının bulunduğu ŞUAN, geçmiş ve geleceğe ait bütün anların yaratılmasını sağlar.

OYUN içindeki canlı cansız isimlendirilmiş varlık, birbirleriyle ve kendilerinin geçmiş ve gelecekleriyle her an iletişim halindedir.

Bir ağacın dalının koparılması, birbirine bağlı olarak hem şu anda hem de geçmiş/gelecekte aynı anda yeni olanak/olasılıklar yaratır.

Oyun Kuramından alıntı:

https://blog.sonsuz.us/?p=187

Bu bana dokuma gibi geliyor. Siz hiç dokuma tezgahı gördünüz mü?

Mekik soldan sağa, sonra sağdan sola fırlar ve üzerine tarak tak diye inip sıkıştırır. Yukardan inen bir anlamda dünyanın meridyenleri gibi olan dikey sabit ipliklere çözgü, yine enleme benzetebileceğiz yatay hareketli ipliklere ise atkı denir. Atkının çözgüler arasından fırlatılabilmesi için oluşturulan aralığa ağızlık denir.

Nerden geldiyse şimdi bu aklıma, sanki salonun o nemli havasının kokusunu duyar gibi oldum ve tabi kulakları sağır edecek kadar büyük bir gürültü! Bir dokumayı, yani kumaşı diğer kumaştan ayıran, kalite farkı da diyebileceğimiz çok basit bazı unsurlar vardır: İplik cinsi, iplik numarası, bir santimetrekare içindeki atkı/çözgü sayısı gibi… Tekstilci olanlar bilir, bu numaralar adeta şifre gibi günde defalarca söylenir! Bi çok tabir var bu işle ilgili; ipliği boyalı, baskılı, ham, haşıl, gücü, jakar, jet, kirkit vs vs…

İşte zaman bana aynı o tezgahtaki işlem gibi görünüyor. Dokuma ve örgü kelimelerinin hiç düşünmediğimiz halde zaman kelimesini beslemek için onun hemen yanında yer aldığına hiç dikkat ettiniz mi?

Zaman dokusu, zaman örgüsü… Hani Anadoluda el halıcılığı anlatılırken hemen herkesin söylediği nostalji ve romantizm kokan o cümle: genç kızlarımızın, kadınlarımızın tüm duygu ve hayallerinin o halı üzerine dökülmesi!

Benim aklıma daha haince bi tanesi geliyor, Fransız İhtilalinden hemen önce kadınlar, kafası giyotine gitmesi gereken soyluların isimlerini yazmışlar/örmüşler bir bir!   Giyotini erkek tasarlamış, kullanmış olsa da ferman kadınlardan gelmiş! O kadınlar ki, lokantada çalışan, fabrikalarda işçilik yapan, temizlikçiler, çamaşırcılar, kapı önlerinde çocuklarını bekleyen o kadınlar bir yandan önlerinden geçen hayatı ve asilleri seyrediyor bir yandan da  ellerindeki o aptalca zararsız örgüyü  örüyorlarmış… Hesabı tutan kadınlardır demişimdir hep.  (Bakınız BKÖ)

Nereye gidiyoruz zaman erirken?

Karışık şeyler, zihni bulandıran

çekiştirdikçe elinde uzar

dilinde ekşimsi bir tat

Nedir bütün bu olanlar?

 

Nereye gidiyoruz, zaman erirken

çikolatalı dondurma tadıyla

Geniş, çok geniş delikler

dün gece düştüm içeri birinden!

 

Pek manalıydı, yavaşlatılmış

uzun bir öpüşme duygusu

karışırken geniş zamana

topladı birden kendini

 

Liflerinin arasında kalakaldım

hızlandırılmış güne merhaba!

yine çırpılacağım yine

muzlu süt kıvamında!

 

SA

 

22.10.03

**

Kaybederken kazandıran

müsabakalar, bayramlar

seçmediğimi öldüren bir düzen bu

Dünyasal olanın türküsü

 

Seçim yapamazken, pausta bekleten

Ne yok eden, ne var eden

Sonunda verince kararı

bir ölü, bir yeni doğan

 

Üflerim canı, kuvvetli bir

üflemedir beklediği

Hücrelerine yaradılışın özü dolar

hem de dikelir ayağa kalkar.

 

Sonra veririm geriye

Kara toprağın bağrına eskiyi

Artık tercih etmediğimi

Her atığın bir sahibi vardır diye.

 

Her gün, her an yaparım ben bunu

Her seçim tanrılık bir iş

Asla yanlış yapamayacağın

İnatla doğruya doğru!

 

SA

 

29.10.03

 

**

 

Simetriktir insanoğlu

İki ucundan katlasan

bazı minik çıkıntılar kalır

Gerisi havayla cıva!

 

SA

31.10.03

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>

 

 

 

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>

 

 

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”> 

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”> 

 

 

Zaman-oyun-belirsizlik

Gözlerinizle gördüğünüz dünya/maddi gerçeklikler yalnızca duygu/düşünce bileşiminizin dışa yansıtılmasından ibarettir. Ve bu haliyle de gerçektir tabi, sizde olandır. Gördüğünüz/algıladığınız dünya; kurduğunuz mantıksal bütünlüğe ve duygularınızın dalgalı ritmine boyun eğerek masumca varoluyor.

O varoluş, çocuklar için hazırlanmış yumuşak, renkli, güzel kokulu bir oyun hamurudur.

Yaratma işlemi, düşünme ve hayal etme kabiliyeti ile yapılmakta olup, kullandığı araçlar; başta kelimeler olmak üzere, dışarı üflediğiniz her şeydir.

Böylece düşündüğünüz/hayal ettiğiniz (bunu ister mistik isterse bilimsel yöntemle yapın fark etmez) her şey, olmak mecburiyetinde kalır. Eğer düşündüğünüzle özdeşlik kurabiliyorsanız sizin fiziki varlığınız bunu yaşar, yok özdeşlik kurmuyorsanız, fiziksel varlığınızın dışındaki ben’ler bunu yaşar.

Aynı anda olmuyo gibi görünmesinin sebebi; yeterli enerjinizin olmamasındandır. Yani zaman; DÜŞlerinizin taksitle fizikileştirilmesinin aracıdır. Zaman=Taksitlendirme

Yeterli erki olan kişi için zaman yoktur, her şey düşünüldüğünde maddileşir.

Demiş idik. Bugün, Maxwell’in (Haluk Bey, onun çalışmalarından kısaca bahsetmişti geçen gün bana) tam olarak neler yaptığını bi gözden geçireyim diye nette aradım, bikaç şey okudum. Fakat bu arada nedense(!) gözüme başka bişey ilişti; Belirsizlik ilkesi!

Ben bu ilkeyi önceden gayet iyi biliyordum ve fakat yukarıdaki zaman=taksitlendirme önermemin bu ilkenin ta kendisi olduğunu az önce birden anlayıverdim! :))))

Daha önce söylenmemiş bişey bulamıyorsunuz azizim! Bu da çok doğal alemin tek akıllısı ben değilim hatta sıralamaya bile giremem :)))))

Belirsizlik ilkesi enerji ve zaman ilişkisi için de geçerlidir. Belirsizlik ilkesinin daha iyi anlaşılması için benzer bir örnek: Bir elektromanyetik dalganın frekansını (titreşim sayısını) ölçmek için belli bir süre beklemek gerek. Yani dalganın frekansını belli bir anda ölçmek imkansız. Bekleme süresi uzadıkça zaman belirsizleşir.

Titreşim sayısı ve enerji miktarı az=Dalga boyu uzun–>Bekleme süresi uzun–>Belirsizlik büyük

Titreşim sayısı ve enerji miktarı çok=Dalga boyu kısa–>Bekleme süresi kısa–>Belirsizlik küçük

Enerji miktarı ne kadar azsa, aynı oranda dalga boyuyla bağlantılı olarak bekleme süresi uzar ve ölçülen zaman belirsizleşir. Tersine; Enerji miktarı ne kadar çoksa, aynı oranda dalga boyuyla bağlantılı olarak bekleme süresi azalır ve ölçülen zamanın belirsizliği azalır.

Belirsizlik ilkesi için şu adrese bir bakıverin (daha genişleri her yerde var aslında bu sadece kısa biri J)

http://tr.wikipedia.org/wiki/Belirsizlik_%C4%B0lkesi

Şimdi bu ilkeye bakınca Gurdjieff’in, Don Juan Matus’un kuantum fiziğini hatmetmiş olduklarını düşünesi geliyo insanın. Artık hangisi hangisini doğurduysa! Fakat bizim meselemiz yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı değil tabii! Bunu bilsek bize ne kazandırır ki… Bu sebeple ben parmakların işaret ettiğine bakmışım ve Zaman, düşlerinizin taksitle fizikileştilmesinin aracıdır. Yeterli enerjisi(gücü) olan kişi için zaman yoktur deyivermişim düşünmeden!

(Kendimden çok şey öğreniyorum)

Fakat her varlığın kendi yeteneksizlik noktası da vardır, bunu gözden kaçırmamak lazım. Diyelim ki enerjisi çok fazla bi amcamız var. Amcanın akıl/gönül birliğinden geçen her şey pıt ediyo maddileşiveriyo. Örneğin “Yahu şu boğazın suyu biraz ayrılıversin dibini göreyim” diyo, anında oluyo. Tabii bunu seyreden bizler için onun gücü sınırsız gibi gelir, ona peygamber, ermiş filan diyebiliriz.

Fakat maddileştirebilme kapasitesinin sonu yok. Bu amcamızın da 3 gün ya da 3 yıl sonra olan istekleri/hayalleri de olabilir. Öyle şeyler hayal etmektedir ki (bizim aklımızın almayacağı) o da bunlar için enerjisini yetiştiremez!

Sonsuz sayıda basamaklardan oluşan bir oyun bu!

Neden bu işin sonu yok, kolayca anlaşılabilir:

Her şey olabilme potansiyeli olan OYUN HAMURU adı üzerinde sonsuz sınırsızdır. Yüksek enerjiyle titreşmeye başlayanların istekleri azalmaya başlar. Ters orantıyla işliyor bu durum. İstekleri azaldığı için oldurma gücüne sahip olduğu halde kendinde olduracak herhangi bir tasarım kalmaz!

Bu durumda yüksek enerjiyle titreşen varlıklar, bi şey yapmış olmak için çok düşük enerjiyle titreşip çok istek üretenlere mecbur kalır!!! İronik bir durum!

Şimdi bu amcalar arasında değişik iş bölümleri var gördüğüm kadarıyla:

En yükseğe bi adım kalmış olanlar TASARIM yaparlar. Bu tasarımlar daha alt basamaklara, yani yoğun arzu/istek duyanlara ulaştığında, uygun bi bileşim anında arzuyla dölleniverirler! Sıra maddileştirme aşamasına gelir. Bu da aynı bir bebeğin dokuz ay on güne ihtiyacı olduğu gibi o kişinin enerji gücü ile orantılı bir taksitlendirmeyle bildiğimiz hayata doğar!

İnsanın geleceği de aynen geçmişi gibi talepkar! Tam bir fasit daire!!!

Kuyruğunu kovalayan kedi :)))

En yüksekteki amcaların ise tasarıma bile mecali kalmaz! Hahahahahaha

Şaka olsun diye söyledim, bu mecal meselesi değil tabi. Yalnızca FARK ETMEZ durumu!

Tahminim odur ki; en yüksekteki amcalar, yalnızca seyrederler. İki şey arasında seçim yapamama durumu aksiyonu minimuma indirgemiştir. Bunlar sadece beklemektedir. Ve bekledikleri olduğunda bunu idrak edecek BEN olmayacağından işin o kısmını biz hiç bilemiyeceğiz.

Yani bugün bilemiyoruz da yarın, gelecekte birileri bunu bilecek demiyorum, bu bilinemez diyorum.

Kim bildiğini iddia ederse güç kaybedip yeniden oyunun fasit dairesine dahil olmuş demektir.

Galiba çok uzun oldu bu yazı, sonra devam ederiz belki. Eğlenceli bir konu :))))

Dün gece zaman eridi mi?

Nereye gidiyoruz, zaman erirken

çikolatalı dondurma tadıyla

Geniş, çok geniş delikler

dün gece düştüm içeri birinden!

Pek manalıydı, yavaşlatılmış

uzun bir öpüşme duygusu

karışırken geniş zamana

topladı birden kendini

Liflerinin arasında kalakaldım

hızlandırılmış güne merhaba!

yine çırpılacağım yine

muzlu süt kıvamında!

22.10.03

Baktım da günlüklere, daha öncede olmuş böyle şeyler.

Dileklerim hep olur çok şükür. Gelecek nasıl olsun diye bi dilek dilemiştim bir aralar:

Öyle bir yer olsun ki yaşadığım yer;

Göz alabildiğine yeşil ve mavi

Kelebekler de tabii, gökkuşağı renginde

Vücudum bana ağır gelmesin,

Sürüklemeyeyim onu ardımdan.

Her neyi beğenirsem ona

Konukluk edeyim bir süre

Bazen bir ağaca, bir tavşana

Ya da bir adamın içine

Taşınayım.

Oh ne güzel dünya

Kira yok, kontrat yok.

Aşk olsun yine yapıştırıcımız

Dirimin sevinci, annemin şefkati

Çocuklar hepimizin olsun

Binalarımız büyülü taştan

Kendiliğinden ışıyan.

Vivaldi çalsın, ya da Shopen

Yumuşak bulutlardan dökülsün mısralar

Yağmur gibi ıslatsın ruhumuzu

İçimizden çiçekler fışkırsın

Dokunarak, koklaşarak ve öpüşerek

İletişim kuralım, bizden önce

Renklerimiz erişsin gideceğimiz yere.

Dallarda rengarenk kokulu meyveler

Yalnızca istediğimiz işleri yapalım

Yakınlaşan yıldızları seyredelim

Jüpitere gidelim, yıllık iznimizde

Zaman öyle yavaşlamış olsun ki

Biz hiç fark etmeyelim eskiyeni

Geceleri bahçede ateş yakıp sevişelim

Midelerimiz küçülsün, yemek için

Meyveler yetsin, tükenmeyen

Dallarında.

Bir daha ASLA biriktirmek

Zorunda kalmayalım.

Can kulağı ile dinleyelim

Bilgelerimizi, söyleşelim nazikçe

dokunalım ruhlarımıza

En nadide mücevhermiş gibi.

Birleşik olmanın hazzına varalım

Amacımız vermek olsun

Daha çok verebilmek için seyyah olalım

Evrende, ihtiyacı olan yerler bulalım.

Kahkahalar ve cıvıltılar içinde

Yaşam sonsuzca uzatılmış

Kendini verme duygusu

Coşkulu ve dingin bir orgazm olsun.

02.03.04