Üç GÖLGE, zihin, bir sonuç

Gölge’lerden ilki Toltec’lerin gördüğü ve yorumladığı şeklidir. Önce ona göz atalım:

https://blog.sonsuz.us/?p=2659

Biraz sarsılmış olabilirsiniz, belki de dokunmadı, herneyse…
İkinci Gölge tanımı İbn Arabi’nin islam merkezli görüşüdür:

https://blog.sonsuz.us/?p=4301

Herhalde kendi -mevcut-kültürümüze yakın bir ifade olduğu için daha anlaşılabilir ve yumuşak bir anlatım olduğuna siz de katılırsınız.

Üçüncü gölge tanımı da Gustav Jung’dan, ona da bir göz atalım:

https://blog.sonsuz.us/?p=5358

Daha önceki iki gölge tanımını okumamış olsanız Jung’un sistemi belki bu denli anlaşılabilir olmazdı değil mi?

Sanırım geçen yıl yazdığım Eski ve Yeni Dünya üzerine düşün pratikleri başlıklı uzunca makaleyi uygun bi zamanda okumak lazım.

SONUÇ:

Siz de eminim bütün bunlardan ve deneyimlerinizden kendi sonucunuza varacaksınız. Benimki çok kısa ve net:

Gölgeyi reddeden, ya kendini ya da ışığı  reddetmiş olur. Çünkü her ikisinden birinin bile yokluğu gölgeyi ortadan kaldırır.

Sonra ne olur?

Tasavvuf ehli ve spiritüel izdeşleri kendini reddet, ışığa dön diyor.

Çağdaş bakış kendinden başkası yalan, yaşadığın kar diyor.

Don Juan, Gölgenin seni sömürmesine izin vermemek için gerekli disiplini öğren diyor.

Arabi ise, gölgeyle ışık arasında “bir bilen” -ve giderek bilmesi gereken- sonsuz bir bilincin amaçlandığını söylüyor.

Fizik ise, bütün bu gölge hikayeleri basitçe iki kutupluluğun göstergesidir diyor.

Jung ve psikoloji de, Gölgenin egoya paralel geliştiğini söylerken, her ikisinin aynı anda bulunuşunu bi mecburiyet olarak görüyor.

Binlerce yıldır tartışılan varlık-yokluk meselesinde, hem Arabi hem de Don Juan hemfikirler;  Işığın ya da gölgenin seni yutmaması için çare vardır, onu öğren demekteler.

Bana göre, birinden birini tercih etmen gerekirmiş zannından ve kavgasından kurtulmak bile kendi başına oldukça büyük mesafe aldırır.

Bu yazıyı yayınlamadan önce içime gelen his şu; ortada çocuğu BİLİNÇ’i her ne pahasına olursa olsun büyütmeye çalışan bi anne var, üstelik sonsuz zamanı (zaman=insan) da var 🙂

Zaman Kavramı-11

Zaman kavramının ne olduğu ne anlama geldiğini üç farklı bakış açısıyla ele alacağız.

►1- Patel (2008)e göre Zaman tanımı:

Sürekli bir değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Patel’in (2008, p. 188) vurguladığı üzere: “Tüm varlıklar atomlardan oluşurlar …  Ve tüm biyokimyasal olaylarda (bu atomlar) farklı şekilde tekrar dizilirler-düzenlenirler. Bizleri oluşturan bu atomlar bir zamanlar Buddha’ya, Cengiz Han’a vaya Isaac Newton’a aittiler. Görüleceği üzere, zamanla değişen şey, bu atomların dizilim şekilleridir ve bu dizilim şekilleri farklı bilgiler oluştururlar. …  Sözün kısası: Hardware’ler değiştirilir, software ise hassaslaştırılır!”

Yani Patel’in (2008) tanımıyla, zaman maddelerin değişik sinyaller (bilgi) verecek şekilde yapısal durumlarının değişikliklere uğramasına bağlı bir göstergedir.

►2-Gedik 2008’de yapılan tanıma göre Zaman:

Geçmişe bir yolculuktan çıkartılacak sonuçlar

1- 100 yıl önceleri TV, bilgisayar, cep-telefonu, vs gibi ürünlerden yoksun yaşıyorduk.

2- 500 yıl önceleri elektrik yoktu, araba, uçak, tren gibi motorlu taşıtlar yoktu ve insanlık bu vasıtaların sunduğu nimetlerden yoksun yaşıyordu. Bu nedenle de, hem insanlığın yaşam standardı, günümüze oranla daha düşüktü; hem de bu işkollarından geçimlerini sağlayan insanların olmaması nedeniyle dünyadaki insan nüfusu daha azdı.

3- 20 000 yıl önceleri kentler yoktu, çanak-çömlek yoktu, tarım ve hayvancılık yoktu. Bu nedenle de, hem insanlığın yaşam standardı çok daha düşüktü; hem de bu işkollarından geçimlerini sağlayan insanların olmaması nedeniyle dünyadaki insan nüfusu çok-çok daha azdı.

4- 2.5 milyon yıl öncelerine gittiğimizde, insan dediğimiz canlıların dünya sahnesinden kaybolduğunu görüyoruz. Ama onun yerine iki ayağı üzerinde yürüyen başka bir canlı bulunuyor: Australopithecus adı verilen bu canlı, insan gibi iki ayağı üzerinde yürümesine rağmen, daha çok bir maymuna benziyor. 6 milyon yıl öncelerine gidildiğinde, bu canlı da kayboluyor ve sahnede sadece maymunlar, omurgalı ve omurgasız diğer hayvanlar kalıyor. 70 milyon sene öncelerine gidildiğinde ise memeli dediğimiz tüm hayvanlar sahneden kayboluyor ve onların yerine dinozorlar denilen başka hayvanlar görülüyorlar.

5- Geçmişe yolculuğa devam ettiğimizde, dünyamızın coğrafik görüntüsünün de sürekli değiştiği görülüyor: Atlantik okyanusu gittikçe küçülüyor, Amerika, Avrupa ve Afrika kıtaları gittikçe birbirlerine yakınlaşıyorlar. Bunun yanı sıra, İsviçre’den Tayland’a kadar olan bütün Alp-Himalaya-Kuşağı ülkeleri haritadan kaybolup, denize gömülmeye başlıyorlar ve onların bulundukları yerlerde, Tetis adı verilen büyük bir okyanus beliriyor.

6- Geçmişe doğru olan bu filmi seyretmeye devam ettiğimizde, 350 milyon yıl önceleri tamamen değişik bir dünya ortaya çıkıyor: Atlantik okyanusu yok, Afrika-Amerika-Avrupa-Hindistan-Avusturalya birbirlerine bitişikler, Asya Avrupa’dan kopmuş ve aralarında büyük okyanus var! Canlılar dünyası da tamamen değişmiş: Dinozorlar da kaybolmuşlar ve kuş, meyve ağaçları gibi hiçbir canlı yok. 450 milyon yıl öncelerine gidildiğinde ise, karalardaki tüm hayatın silindiği ve tüm hayatın denizlere bağlı olduğu görülüyor.

7- Yaklaşık 600 milyon yıl öncelerine gidildiğinde ise, midye, ıstakoz, balık, denizkestanesi gibi tüm iskeletli veya kavkılı hayvanların yok olduğu görülüyor. Onların yerine ise, tamamen yumuşak dokudan oluşan medüz, solucan gibi hayvanlar bulunuyor. 700 milyon yıl öncelerine gidildiğinde “Ediacara canlıları” adı verilen bu hayvanlar da yok oluyorlar ve denizlerdeki hayat sadece bakteri (prokaryot), amip (ökaryot) gibi ilkel canlılara kalıyor. Dünyamızın coğrafik görüntüsünün ise, günümüze benzer hiçbir yönü bulunmuyor.

8- Yaklaşık 3.5 milyar yıl geriye gidildiğinde, ökaryot hücreli tüm varlıkların kaybolduğunu ve sadece prokaryotik bakterilerin bulunduğu bir dünya ile baş-başa kalınıyor. 4 milyar yıl geri gidildiğinde ise, bakterilerin de olmadığı bir dünya var.

9- Bu filmi geçmişe doğru takip ettiğimizde, yaklaşık 5 milyar yıl önceleri, dünyamız ve ait olduğu tüm Güneş sistemi yok oluyor ve onların olduğu yerde çok büyük bir yıldız (süpernova) bulunuyor. Bu büyük yıldız içinde ise, dünyamızı oluşturacak olan C, O, Si, Fe, gibi temel elementler, doğanın daha basit yapıtaşlarından (H ve He elementlerinden) oluşturulmaya çalışılıyor.

10- Bu zamandan daha geriye doğru gidildiğinde, film gittikçe bulanıklaşıyor ve evrenimizin gittikçe büzüştüğü fark edilebiliyor. Bu büzüşme yaklaşık 14 milyar yıl öncesine kadar sürüyor ve o anda küçülebilecek en küçük hacme sıkışmış halde, proton, nötron, elektron gibi sadece atom-altı parçacıklardan ibaret olan bir evrene ulaşılıyor ve film burada bitiyor.

Varlıkların bileşimi ve yapısı sürekli değişiyor. Atom-altı-parçacıklarından başlanıyor (14 milyar öncelerinin Big-bang-evresi); H, He, C, Si, O, Fe gibi basit temel elementlerin oluşum dönemlerine geçiliyor (5-6 milyar yıl öncelerinin yıldız-içi dönemleri); ve son 4-5 milyar yıllık döneminde gezegenlerdeki çeşitli kompleks molekül oluşumları gerçekleşiyor. Daha sonra canlılar aleminin gelişimi başlıyor. Basit prokaryotik bakterilerle başlanıyor ve gittikçe daha gelişmiş karmaşık yapılı olanlara (ökaryot) tek-hücreli ve çok hücrelilere doğru gidiliyor. Bir canlıyı oluşturacak tüm bilgilerin hücrelerin yapısal-dokusal durumlarında depolandığı düşünülünce, bilgi dediğimiz bir şey oluşturma potansiyelinin gittikçe çoğaldığını ve varlıkların yapısal-dokusal özelliklerine işlenerek nesilden nesile korunarak aktarıldığını görüyoruz.

Bilgi potansiyelinin sürekli olarak artıp-geliştiği görülüyor. “Zaman” adını verdiğimiz kavram ise, bilgi düzeylerindeki gelişimlere bağlı olarak gerçekleşen değişim-dönüşümlerin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Tüm varlıklar yapısal dokularına kayıtlı bilgilerle (anizotropiye bağlı enerji farklılıkları), çevredeki değişim-dönüşümleri algılayıp, durumlarını ve şekillerini değiştirmektedirler. Bir çekül veya pusula iğnesi, çevresindeki tüm değişimleri algılar ve onlara göre yönlenir. Bir su damlası çevresindeki tüm değişimleri algılar ve ona göre şekillenir, buhar veya buz olur, vs. Bizler sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Zaman doğadaki bu değişim-dönüşümlerin sonucu olarak oluşur. Değişim-dönüşüm olmazsa, zaman oluşmaz. Doğadaki her şeyin bir resimdeki gibi donmuş olduğunu düşünün, hiçbir şey hareket etmesin ve dönmesin. O zaman ne gün oluşur, ne ay, ne de yıl.

Doğada her şeyin sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olması ve zaman kavramının da değişim-dönüşümlerin bir sonucu olması, hayat kavramının anlamını anlamamıza da yarar. Hayat = ömür, ömür ise zamanın bir dilimi olduğundan, hayat, değişim-dönüşüm göstergesi olan zamanın bir dilimi olmakta, doğum ve ölüm ise bu dilimler arası geçiş aşamaları olmaktadır. Herhangi bir şeyin bir başka şeye dönüşmesi varlıklar arası karşılıklı etkileşimler (haberleşme ve rezonansa girme = uzlaşma) ile olduğundan, varlıklar sürekli bir değişim-dönüşüm algılama ve bunlara uygun yeni yapısallaşmalar oluşturma yarışı içindedirler. Bu ise bilgi oluşturma yarışmalarına götürmüş ve doğada bilgi artışı üssel bir gelişme gösterir olmuştur.

►3- Diğer bir yaklaşımla zaman:

Bileşenlerin daha rahat bir duruma ulaşabilmek için kendi aralarında haberleşerek molekül, hücre, beden gibi üst-sistemlerde birleşmeleriyle varlıklar çeşitleniyor. Varlıklar çeşitlendikçe, yeni etkileşim (haberleşme) türleri oluşuyor. Örneğin atomlar birbirleriyle foton denilen elektro-manyetik dalgalarla haberleşirler; moleküller basınç ve sıcaklık dalgalarıyla etkileşirler; hücreler şeker, yağ gibi molekül sinyalleriyle, hayvanlar çeşitli koku, tat, renk gibi daha değişik yöntemlerle birbirleriyle haberleşirler. Bu farklı büyüklükteki varlıkların ortaya çıkış zamanları da farklıdır. Atom-altı-öğeler evrenin taa başlangıcından (yani 14 milyar yıl önceden) beri vardırlar. Dünyamızı oluşturan yüz-küsur kimyasal element (atomlar) yaklaşık yedi milyar yıl önceleri oluşmaya başlamışlardır. Mineral gibi moleküller güneş sistemimizin oluşmasından sonra (yani 4.6 milyar yıldan beri) vardırlar. Hücreler 3.5 milyar yıldan beri, hayvanlar yaklaşık 600 milyon yıldan beri vardırlar.

Her bir varlığı oluşturma bilgisi, o varlığın hangi tür enerji kaynaklarına bağlı olarak gelişebileceği, vs. o varlığın yapısal-dokusal durumunda (genetik bilgi deposunda) kayıt altında tutulur. Ve tüm değişik türlerdeki enerjiler de en temeldeki kuantsal sistemden beslenirler. Bu şekilde çeşitli türlerdeki kuvvet oluşumları arasında bir zamanlama bağı bulunur. Bu zamanlama bağına bağlı olarak, bir yerde hayat önce bakteri gibi prokaryotik canlılarla başlar. Bunların yaydığı sinyallerle amip gibi basit ökaryotik hücreler ortaya çıkarlar. Onların çevreleriyle etkileşimleri sonucu, çok hücreli bitkiler ve hayvanlar vs. ve bu şekilde her yeni oluşan canlı türü, daha öncekilere bağımlı olacak şekilde bir zamanlama sistemiyle doğada yerlerini alırlar.

Bu şekilde hep bir önceki evredeki kuvvet veya enerji türlerine bağımlı olarak gelişen bir zamanlama ve bağımlılık sistemi oluşur. Bu zamanlama sistemi canlıların iç saatlerini oluşturur.  Ve bileşenler oluşturdukları üst-sistemi hayatta tutmak, sistem içinde işlerin yolunda gitmesini sağlamak için sürekli çalışıp-çabalamak zorundadırlar, yoksa oluşturdukları sistem dağılır. Bu nedenle hayat varlıklar arasındaki bir dayanıklılık yarışı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Zaman içinde canlıların sayıları ve türleri yeryüzünde değişir; buna göre, bazıları yok olurken, bazıları yeni ortaya çıkar. Bu nedenle beyindeki hücreler, zaman içindeki bu değişimleri de dikkate alıp, değerlendirmeye çalışır.

Sözün kısası, beyinlerimiz (ve bedendeki tüm diğer organlarımız ve onları oluşturan hücrelerimiz) bedenimizin düzgün şekilde işletilmesi, rahat ve tehlikelerden uzak bir yaşam sürmesi için, geceli-gündüzlü çalışmaktadırlar. Onlar için durmak, pasif kalmak söz konusu değildir; çünkü durdukları, pasif kaldıkları anda, ortaklık sistemleri tamamen çöker ve beden ölür. Doğadaki tüm varlıklar için aktif olmak var-olmanın, yaşamanın temelini oluşturur. Bir mineral içindeki tüm atomlar karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşerek, mineralin yüzeylerinin belli açıları, belli uzunlukları olacak şekilde bir araya gelirler; kendilerine gelen bir sinyalin (örn. bir ışık dalgasının veya bir deprem dalgasının) belli yönlerde hızlı, belli yönlerde yavaş ilerlemesine neden olarak, doğadaki enerji dağıtımda kendilerine düşen görevi yerine getirirler. Doğadaki tüm varlıklar sürekli aktif durumdadırlar. Örn. atmosferdeki her molekül, sürekli olarak çevresindeki diğer moleküllerin ısı ve basınç durumlarını dikkate alarak, en düşük değerdekilere doğru hareket eder ve bu şekilde rüzgâr dediğimiz hava akıntıları oluşturarak, yine dünyamızdaki enerji dağılımının düzenlenmesinde rol alırlar. Kütlesi olan her varlık, gravite kuvvetini algılayarak, en büyük kütlelere doğru yönelecek şekilde kendilerini yönlendiriyorlar. Bu şekilde gezegenler ve yıldız sistemleri belirli yörüngelerde dolaşıyorlar, vs.

Anlaşılacağı üzere, sürekli değişim-dönüşüm içinde yaşanılan bir doğa ve dünyada, varlıklar yapısal-dokusal durumlarını değiştirerek bu değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelirler. Canlı ile cansız arasındaki fark ise, yapısal-dokusal durumlardaki bu değişim-dönüşümlerin kayıt altına alınıp, aktarılması usulündedir. Cansızlar bunu Si (silisyum) merkezli bir element etrafında toplanmış moleküller sistemiyle yaparlar; canlılar ise C (Karbon) atomunun temelde yer aldığı moleküller sistemiyle yaparlar. Cansızlar aleminde oluşturulabilinecek molekül büyüklüğü SiO2, KAlSi3O8 gibi 3-5 atom (en çok 15-20 atom) civarındayken, canlılar aleminde yüzlerce (hatta binlerce) atomu kapsayacak düzeydedir. Bu nedenle de, oluşturulabilinecek kombinasyon sayısı, yani depolanabilinecek bilgi kapasitesi muazzam artmıştır. Ve tüm bu farklı düzeydeki bilgi oluşumları zaman dediğimiz bir ardalanma ve bağımlılık sistemi içinde olur.

Zaman ve zamanlama faktörünün hücrelerce ne kadar önemli olduğunu bir örnek vererek açıklayalım.

Tüm varlıklar bağımlı oldukları ve kendilerini yakından etkileyecek tüm faktörlerin hangi aralıklarla ve neye bağlı olarak değiştiklerini ve bu faktörlerin nasıl belirlenebileceği gibi konularda bilgi edinmek ve bu bilgileri özenle saklayıp, gelecek nesle aktarmak zorundadırlar. Canlılar alemine ait tüm bilgiler amino-asit dizilimleri olarak DNA veya RNA dediğimiz kalıtsal öğelerde depolanırlar ve nesilden nesile aktarılırlar. Nitekim biyolojik iç saatimiz nedeniyle, yeraltında hiç güneş görmeyen bir mahzende yaşasak bile, yaklaşık 24 saatlik bir düzene göre yatıp-kalkmaya başlarız; aylık döngüler şeklinde menstrüasyonla (adetlerle) karşılaşırız; belli bir yaşta ergenliğe ulaşırız, belli yaşlarda bedenimizin belli yerleri kıllanmaya başlar vs.. Dolayısıyla, canlıların genom dediğimiz kalıtsal bilgi depolarında, geçmiş zamanlarda ortaya çıkmış olan bu önemli ortamsal değişiklik faktörlerinin kayıtları bulunmaktadırlar.

Bu bakış açısıyla konuya yaklaşan ve araştıran bir bilim adamları gurubu (Ding ve diğ. 2006) şaşkınlık yaratacak sonuçlara ulaşmışlardır.

Canlıların çevre faktörlerinden en fazla etkilenen kısımları, “membran” dediğimiz hücre zarı kesimidir, zira dış dünya ile doğrudan karşı-karşıya gelen kesim orasıdır. Bu nedenle hücre zarı proteinlerinin yapısallaşmaları, hücrelerin çevrelerinde gerçekleşen değişim-dönüşümler konusunda önemli ipuçları içerirler.

Ding ve diğ. (2006) paleontolojik verilerden yararlanarak, hangi canlıların yeryüzünde hangi zamanlarda ortaya çıktıklarını dikkate alarak, bu canlı guruplarının günümüzdeki temsilcilerinin “membran proteinleri” (Transmembrane Gene Families)  yapısallaşmalarını incelemişler ve birbirleriyle kıyaslamışlardır.

Canlılar aleminde bilgi oluşturma ve aktarmanın, kuantum-sistemi temel ilkelerine göre gerçekleştiğini vurgulamak gerekir. Kuantum sistemlerinde her şey, belli temel yapıtaşlarının  (paketçikler şeklinde) üst-üste eklenmeleri şeklinde olmaktadır. Canlılar alemindeki bilgiler de bu sistemle aktarılmaktadır. Canlılar âlemindeki en temel yapıtaşlarını Adenin (A), Thymin (T), Guanin (G) ve Cytosin (C) oluşturur. Bunların 3-lü kombinasyonlarıyla 20 farklı amino-asit paketçiği ortaya çıkar. Bu amino-asitlerinin kombinasyonlarıyla da belli protein-modülleri oluşurlar ve her bir protein modülü, doğadaki belli faktörleri algılayan ve onlarla etkileşim olanağı sağlayan hücre-aygıtları olarak işlev görürler. Dolayısıyla hücreler çevre faktörlerine uyumlarını bu temel protein-modülleri sayısını artırıp-azaltarak gerçekleştirirler.

Yeryüzünde 3.5 milyar yıldan beri canlı çeşitliliği sürekli artıp geliştiğine göre, farklı zamanlarda ortaya çıkan canlı guruplarının genetik yapısallaşmalarında bu farklılıklar kayıt edilmiş olmalıdırlar. Ding ve diğ. (2006) yaptıkları araştırma gerçekten bunu ortaya koymuş olmasından dolayı çok önemlidir, çünkü hem dünyamızdaki oksijen artışı aşamalarının, hem 61-62 milyon yıllık canlı yok-oluşu dönemlerinin farklı “Transmembrane Gene Duplicates”  olarak canlıların kalıtsal bilgi depolarında kayıtlı olduklarını istatistiksel değerlerle ortaya koymuşlardır. “Gene duplicates” (gen çoğaltımı) teriminin ne anlama geldiğini anlamak için “transposon” denilen bir başka genetik kavramı anlamak gerekir. Barbara McClintock 1940-50’li yıllardaki çalışmalarında, mısır (Zea mays) bitkisi üzerine yaptığı deneylerde, stres vs. gibi çevre faktörlerindeki değişikliklerin bitkinin genetik kayıtlarında belli özelliklerin tekrarlanması şeklinde etkiler ortaya koyduğunu, belli genlerin kromozomlar üzerinde taşınarak başka noktalara tekrarlanacak şekilde taşındığını ispatlar (1983te de bu buluşu nedeniyle Nobel ödülü alır!).  Belli genetik bilgilerin kromozom iplikçikleri üzerinde bir yerden başka bir yere taşınmasında rol alan genetik unsurlara (bir yerden bir başka yere aktarıcı anlamında) transposon adı verilir. Yani hücreler doğada sorunlarla karşılaştıklarında, mevcut eski bilgileri, farklı bilgilerle yeni-kombinasyonlar oluşturacak şekilde başka noktalara aktararak, değişik çözüm formülleri geliştirmeye çalışırlar. Bu şekilde aynı bir gen, birkaç defa tekrarlanmış olur ki, buna gen çoğaltılması anlamında “gene duplicates” veya “gene duplication” adı verilir.

Ding ve diğ. (2006) yaptığı araştırma, hücrelerin çevre koşullarındaki uzun vadeli önemli değişikliklere ait çözüm formüllerini kayıt ettikleri ve nesiller boyu bu bilgileri aktardıklarını göstermesi bakımından son derece ilginçtir.

Görüldüğü üzere, hücreler çok önemli değişim-dönüşüm olaylarını genetik bilgi depolarına aktarıyorlar. Neyin az, neyin çok önemli olduğuna uzun zamana dayalı değerlendirmeler sonucunda karar veriyorlar.

Özet olarak zaman, varlıkların yapısal bileşimlerinin değişimleriyle oluşan bir değişim-dönüşüm göstergesidir. Doğada 90-100 kimyasal element vardır. 5 milyar yıl öncesinin dünyasındaki varlıklar da bu elementlerin kombinasyonlarında oluşuyorlardı, 200 milyon yıl öncelerinin dinozorlar denemi varlıkları da aynı kimyasal elementlerden oluşuyorlardı, günümüz dünyasının insanları ve diğer varlıkları da aynı elementlerden oluşuyorlar. Tek farkları, bu elementlerin faklı kombinasyonlarına göre oluşturulan ve farklı bilgi içeriklerine (anizotropi) sahip olmalarıdır. Bu nedenle de enerji akışı ve kuvvet oluşum mekanizmasını daha ekonomik bir düzeye taşımış olmalarıdır.

Kuantsal enerji paketçikleri zaman içinde değişik kuvvet türleri oluşturacak şekilde farklı kimyasal bileşikler şeklinde değiştiklerinden, her yeni oluşturulan varlık, bu yeni kuvvet türünü (sinyalini, dalgasını, kokusunu, vs.) algılayacak şekilde yeni algılayıcı sistemler (detektörler, duyu organları vs.) oluşturarak, doğadaki değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelme yarışı içindedirler.  Onun için doğum- ve ölüm döngüsü üzerine oturtulmuş bir hayat sistemi vardır.

Atalarımız ise zamanı, doğa-ve dünyanın yapıcısı ve sahibi olduğunu düşündükleri harici, ebedi ve değişmez bir varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk olarak yorumlamışlardır ve hep bu şekliyle aktarıla gelinmiştir. Doğa bilimlerindeki yeni araştırmalar ise, doğa ve dünyanın sahibi ve oluşturucularının varlıkların bizzat kendileri olduğunu ortaya koymuştur. Maddenin en küçük parçacıklarından başlanılarak, tüm varlıkların karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşerek (information & self-organisation), yani kendi güç veya değer yargılarını çevrelerine yayıp, çevreden yayılan diğer güç ve değer yargılarını da algılayarak, karşılıklı bir uyum ve anlaşma içinde doğa ve dünyamızı oluşturdukları son asırdaki doğa bilimsel araştırmalarla ispatlanmıştır.

Atalarımızın hayatın neden doğum-ölüm döngüsüne dayalı olduğunu anlayamadıkları ve zamanı bir ebediyet olarak tasarladıkları aşağılarda açıklanacaktır.

Prof. İsmet Gedik- Hücre Yapısı

-devam edecek-

Not:  Zaman, isteklerin/hayallerin realize edilmesinin taksitlendirilmesidir demiş idim. Çünkü bizler yarı spinli fermiyonlarız ve ışıktan yavaşız. Bizim bölgemizde: Önce kuram sonra deneyim gelir. Kuram, salınımcılardan gelir, deneyim ise fermiyonlarca gerçekleştirilir. Böylece gerçek dediğimiz illüzyon oluşur. Bozonların dünyasında zamandan bahsetmek sanırım çok tuhaf kaçar! :)))

Hocalık durumlarında sohbet

Hocalık ve hain minik kurtlar! Konusuna soru-cevap devam:

T. Ögrenmek icin mutlaka bir hoca gerekli mi?

sa. Gemi örneğinden devam edersek, ihtiyaçsızlık gibi bir durum olabilir mi? İhtiyaç şekilleri değişir, miktarları değişir ama sonsuz evrim döngüsü için ihtiyaçlılık durumu bitmez gibi geliyor bana.

T. Her okyanusta seyreden bir gemi limana mi ihtiyaci var? diyorsun. Gemi kendi yolunu, kendi ihtiyaclarini kendisi karsilayamaz mi?

sa. Hoca’yı bir insan gibi eski deyimiyle mürşid anlamında kulllanmıyorum. Tüm varlıkların vesile olduğu tüm olaylar olarak görüyorum. Vesile olan, insan, hayvan,bitki, rüzgar ya da bi ağaç veya kaya olabilir. Bizler vesile olana hoca deriz, bazen de düşman deriz :)))) Demek ki hoca, aslında deneyimin ta kendisidir. Tabi bir çok durumda insanlar deneyimin kendilerine öğretmeye çalıştığı şeyi anlamazlar ya da anlamazdan gelirler de, birinin çıkıp onlara bunu söyletmesi gerekir! Daha ortalama bir hoca bunu yekten söyler, daha deneyimli bir hoca, talebeye söyletecek soruları sorabilir.
Bu soruyu bazen içli yağan bir yağmur, ya da fırtına da sorabilir! Dedim ya vesile olanlar değişir 🙂
İnsanın ihtiyaçsız hale gelmesi ise bu dünyada öldüğüne işaret eder, gerisini bilmiyorum 🙂

T. Herseyden ögrenebilmesi icin herhangi bir bilinc seviyesine gereksinim var mi?

sa. Şimdi çok geniş bir soru bu, yan yollara mümkün olduğunca az girerek cevabı bulmaya çalışacağım.
Bildiğin gibi insan=zamandır ve izafidir, Denizde dalgadır. Bu sebeple kişi, bir meyvenin çiçekten olgunluğa erişene kadar geçirdiği evreler gibi zorunlu bir tekamüle tabidir )Yani tekamül isteğe bağlı bişey değil 🙂
Güneş dışarda olduğu sürece bu değişmez.
Herşeyden her zaman öğrenir tüm varlıklar. Bu br zaman meselesidir ki o da izafidir zaten. Bilinçte öyle bir aşamaya gelinir ki, bazı varlıkar, diğerlerine “ne bildiklerini” bilecekleri, yani farkındalık bahşeden soruları sormaktan ve zamanı onlar için hızlandırmak gibi b “ihtiyaca” girerler.
Gördüğün gibi dostum ihtiyaçlar bitmez. Tekamülün zorunlu hizmetçileriyiz biz.
Aslında yukardaki eşitliğin iki yanını sadeleştirdiğimizde; tekammül edenin bizatihi İZFİYET olduğunu açıkça grüyoruz. TDK izafiyet için şöylle diyor:

Var olabilmek veya belirlenebilmek için bağıntı yolu ile başka bir şeye bağlı bulunma durumu, bağıntılılık, izafilik, izafiyet. 2.Sınırlı bir geçerlilik.

T. Demek ki bilmek icimizde olan birsey,yaniinsan merakla dogar. Nedense insan yasi ilerledikce bu meraki kaybediyor. En azindan bana öyle geiyor. Belli bir yastan sonra edindigi aliskanliklari birakmak istemiyor. Sürekli kendi kendimizi yenilemek gercekten cok güc.

sa. Çok haklısın. Bu söylediğin gerçekten de zurnanın son deliği :)Fakat insan bilse ki ölmekle kurtulunmuyor, eminim ki bu sorunun üstesinden gelebilir.
Burada, insanın kendini fazlaca önemseyerek sırtına muazzam yükler alışı, yani birçok sorumluluklar edinişi daha ilk gençlikte insanların kösteği oluyor. Enerji tasarrufu hayatidir. tasarruf edilen enerji, o söylediğin engeli aşırtır insana.
Hani reklam vermekle ilgili durum harika bir metafordur bu iş için. reklam vermek pahalı bir şeydir, ancak iyi durumda olanlar genellikle buna ihtiyaç hissetmezler (görüleri geniş değilse), ancak işleri bozulduğunda reklama ihtiyaç duyarlar (hem de deli gibi) bu kez de onu karşılayacak maddi imkan yoktur. :))))

T. Demek ki insanin ilk ilgilendigi sey kendini ayakta tutucak seylerin pesinden kosmak (karin doyurmak, kendi neslini sürdürebilmek). Kendini bu islere cok kaptiranlar da dünyanin sirf bu isten ibaret oldugunu zannediyor galiba.

Cok satanlar ürünlerini akilda tutmak icin de reklam verirler, yani unutmamak icin. Cok taninmis ürünler reklam ile fazla satis yapmazlar, onlar sadece akilda kalmak icin reklam verirler. Akilda kalmayan seyler unutulmaya mahkumdur. Bu nedenle de merakli oldugumuzu unutmamak icin kendi kendimize “reklam” yapmaliyiz, yani merakli olabilecegimiz ortami sürekli yaratmaliyiz.

sa. Herşey tasarruf edebildiğin enerji ile ilgili. Sen enerjine sahip çıkamazsan onun peşinde olan çok var, memnuniyetle her gün onu sağarlar 🙂
Merak, mevcut enerji miktarıyla doğrudan ilintili bence.

T. Bahsettigin bu enerjiyi büyütme imkani var mi?

sa. Sevgili dostum bu konuda daha öncede sohbetetmişiz seninle o yazıya bi göz atmakta yarar var (bakınız can sıkıntısı). Kısaca şöyle tekrar edeyim enerji tasarruf etmek için aşağıdaki edimlerimizi asgariye indirmeliyiz;

1.Şikayet etme, kendine acıma
2.Yargılama
3.Haklı olma ihtiyacı
ve bütün bunları ve diğerlerini kapsayan “iç konuşma” şeklinde belirtebiliriz.

Zaman

 

Zaman

 

Bahar kafamda bir deli deli

geceleri gördüm, gündüzler isli sisli

Haydi balam coşalım, coşalım haydi

Zaman tütsülenmiş çıldırma vakti

Gülüyorsun bana biliyorum

Çok bilirsin sen, lakin bu zaman başka zaman

Coşalım çoşturalım kanımız damarlarda

Bir başka çağlasın bu son demlerde

Dünyanın kıyısındayız tutunsan da

Bıraksan da bu son, yok başka zaman

Bu bahar bizim olsun bırak şarkıları

Bu zaman bizim olsun haydi

 

Sa

29.04.09 – Beylerbeyi

 

Zamanın kıyısı

 

Küçük küçümencik bir his bir koku gibi

Dolacaksın içime, sen benden çok ileri

Ben senden bin kez istekli

Bırakıyorum seni, bu son olsun bekle deyişim

İnan ki bir daha durdurmayacağım

Geldiğin gibi gel nasılsan öyle gel

Dünyamın efendisi gönlümün tacı tahtı

Bu son olsun sana gelme deyişim

Aptal değilim ben görüyorum neler olup

Bittiğini

Sensiz onbin yıl daha olsa bişey değişmeyecek

Gönder öyle ise rüzgarını ki pek sevmezdim onu

Gönder öyle ise dalgalarını ki içimi hoplatır bu

Zamanımız doldu ey sevgili, kenarındayız çizginin

Yörüngeni düzelt de davran bizden yana

Dokun semalarıma, üfle canıma bir daha

Son kez göreceğim ölmeden önce belki

Bilirsin sona saklarım en bi sevdiğimi!

 

Sa

 

29.04.09 – Beylerbeyi

 

Kozmik İplikler

Zamanda geriye ve ileriye nasıl yolculuk yapabileceğimizin bir başka teorisi, 1991’de Princeton fizikçisi J. Richard Gott tarafından önerilen kozmik iplikler fikrini kullanır. Bunlar – isimlerin öne sürdüğü gibi – bazı bilim adamlarının erken evrende oluştuklarına inandıkları ipliğe benzer nesnelerdir. Bu iplikler evrenin tüm uzunluğu boyunca dizilebilir ve yoğun basınç altındadırlar – milyonlarca ton. 
Atomdan daha ince olan bu kozmik iplikler yakınından geçtikleri herhangi bir nesneye muazzam miktarda yerçekimi çekiş etkisi üretebilirler. Kozmik bir ipliğe bağlanmış nesneler inanılmaz hızlarda yolculuk yapabilir ve yerçekimi kuvvetleri uzayzamanı büktüğü (çarpıttığı) için, zaman yolculuğu için kullanılabilirler. İki kozmik ipliği bir araya çekerek veya bir ipliği bir kara deliğin yakınına çekerek kapalı zaman – benzeri eğriler yaratmak için uzayzamanı yeteri kadar eğriltmek mümkün olabilir. 
Bir uzay gemisi kendisini geçmişe sevketmesi için iki kozmik iplik veya iplik ve kara delik tarafından üretilen çekimi kullanarak bir zaman makinesine dönüştürülebilir. Bunu yapmak için, kozmik ipliklerin etrafında döngü yapacaktır. Ancak, bu ipliklerin var olup olmadıkları ve eğer var iseler hangi formda oldukları ile ilgili hala çok fazla spekülasyon vardır. Gott’ın kendisi, zamanda bir yıl bile geri gitmek için, tüm galaksinin kütle – enerjisinin yarısını içeren bir iplik döngüsü gerekeceğini söyledi. Ve herhangi bir zaman makinesi ile olduğu gibi, zaman makinesinin yaratıldığı zamandaki noktadan daha uzağa geri gidemezsiniz. 

Kaynak: National Geographic News (2005) by Stefan Lovgren
Çeviri: Saffet Güler

İplikçikler, düğüm, ağ örüntüsü, ipeksi uzantılar… Bu kelimeleri ne kadar çok kullandığımı hatırlattı bana.

Bu arada bir de Don Juan’ın anlattığı yayılım bantları var:

“Kartalın yayılımları her zaman demetlerle gruplanır. Eski görücüler bu demetlere büyük yayılım bantları derdi. Örneğin, organik varlıklar üreten ölçülemez bir demet vardır. Bu organik bandın yayılımları bir çeşit tüy gibidir. Saydamdırlar ve kendilerine has bir ışıkları, garip bir erkeleri vardır. Farkındadırlar, zıplarlar. Bu yüzden tüm organik varlıklar kendilerini tüketen garip bir erkeyle doludur. Diğer bantlar daha koyudur ve daha az tüy gibidir. Bazılarının hiç ışığı yoktur ama bi matlık niteliği vardır.”

 Bantların sayısı hakkında “sonsuzluk kadar çok” der Don Juan.

Eski görücüler, dünyada 48 bant bulgulamışlardır. Yani bu dünya üzerinde 48 örgütlenme türü, 48 demet ya da 48 yapı türü var demektir.. Organik hayat bunlardan yalnızca biridir.

Bu bantlardan 40 tanesi farkındalığı olmayan balon üretirler. “Yalnızca örgütlenme işini çevirir bu bantlar” der Don Juan. Organik hayat üreten bandın dışında 7 tanesi organik olmayan farkındalık balonu üreten bantlardır. Castaneda’dan, bu bantları ağaç gibi düşünmesini ister Don Juan. Hepsi yayılımla dolu kaplar üretirler ancak sekiz ağacın meyvesi yenebilir. Bu meyveler farkındalık balonlarıdır. Yedisinin meyvesi ekşidir ama yenebilir. Bir tanesinin de meyvesi en sulu, en ağza layık olandır. (Bu insan bandı oluyor!)

Bu 8 bandın farkındalık üretmesini sağlayan şey ise bu bantlar boyunca yer alan üç dev yayılım destesidir. Bu desteler görücülere renk hissi verirmiş. Demetlerden biri pembe-bej hissi verirken, diğeri şeftali rengi olma hissi verirmiş. Üçüncü demetse berrak, bal gibi, kehribar rengi olma hissi verirmiş.

Birleşim noktası için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=900