Güleriz hallerimize…

Geçen hafta seyahatlerin birinde, otobüs bir dinlenme tesisinde durdu, ben de çıkıp biraz gezindim sonra yerime oturdum. Bikaç dakika sonra otobüs yavaşça hareket etti, yönünü yoldan yana düzeltti, hızlanmaya hazırlandı.

Ve içimden (belki de sesli bile olabilir), şu soru geldi: “ben otobüse bindim mi?”

Sorunun arkasındaki murat şıydu; hani binmediysem muavini uyarayım da beklesin! Neyse, yokladım binmiştim. Ancak bundan sonra sorunun abzürdlüğü kulağıma çarptı, şaşırdım ve gülmeye başladım. Ön koltuklardan bikaç kişi dönüp baktı. Zaten bi savaşçı olarak elimizdeki yegane enstrüman da bu; gülmek…

Neden kendi kendimizi aşmaliyiz?

“Diese dis, göze göz” sözü karsiliksiz birsey yapmanin anlaminin önemi olmadigini gösteriyor.
Bu aslinda sadece Tevratta degil, biz de cok yaygin bir görüs. Nasil mi? Pozitif söylemek gerekirse
bizde buna “kayirmak” da denebilir. Cekirdek aileden basladigimizda bize ögretilen cok ilginc
seyler vardir. Ailemiz icin yapilan hersey makuldur gibi bir görüs hakim bizde. Aile fertlerinden
baskalari ise bizim icin “el” dir. Yani onlar yabancidilar ve bizim de onlara karsi tutum sergilememiz
gerektigi, tek güvenebilecegimiz sahislarin aile fertleri oldugu ögretilir. Bu nedenle de sadece
aile bireylerinin karsilikli yardimlasacagi bir ortam yaratilir. Ne olursa olsun yardima gereksinim
duyuldugunda ilk önce aile fertleri ayaga kaldirilir.

Aile sinirlarini biraz asmis olanlar ise mahalle sinirleri icerisine takilirlar. Mahalle ile kastedilen hem
fiziki mahalladir, hem de cevremizdir. Bu sinirlar icerisine girenleri de “tanidik” siniri icerisine olurlar,
tanimakdiklarimiza ise baska bir gözle bakariz. Nedeni aslinda cok basit. Nedeni diger ülkelerde
de “sosyal yardim” diyebilecegimiz, adi konulmamis bir dayanisma mekanizmasidir. Bu mekanizma
dahilinde tanidiklarimiz kollanir, tanimadiklarimiz ise dislanir. Tanimadiklarimiza düsman gözü ile
bakariz, tanidiklarimizi ise kendimizden sayariz. Bu kendi icerisinde sosyal yardimlasmayi öngören,
kendi kendisini yapilayan adi konmamis bir sistemdir.

Bir isimiz oldugunda ilk önce basvuracagimiz mertebe kendi ailemizdir ve sonra kendimize o isi en
iyi yapabilecek tanidik aramaktir. Bu mekanizma icerisinde yardim alan sahis kendini bir daha bu mekanizma
disina atmasi imkansizlasir. Yardim eden de herhangi bir zaman yardim isteyecektir ve bu böyle gider durur.
Bu carkin icerisinde olanlarin artik disina cikma imkani yoktur. Birinin yardimini isterken ayni anda kendi kendimizi
de o kisiye bagliyoruz, bugün olmazsa yarin, yarin olmazsa diger günlerde.

Kendisinden olmayip da baskasina hak vermemek isteyenler de bu mantik icerisinde davraniyorlar.
Kendilerinden olmayanlara hak vermiyorlar cünkü sagladiklari faydanin bir daha gelmeyecegi kanisindalar.
Kime gidip de “kardas, ben senin icin sunu yaptiydim, sen de benim icin bunu yap” diyebilecekler? Iste talep edecekleri önlerinde bir mertebe olmadigi icin, kendilerinden olmayanlarin isteklerini de karsilamamak
cok dogal geliyor onlara.

Ama unutulan bir sey var, o da hem aile sinirlarini asamadigimiz, hem de cikar haricinde düsünemedigimizdir.
Karsiliksiz bir sey yapmanin, iyi bir hayatin insanlik görevi oldugunu bilerek yasamanin hem insanlik adina
hem de kendi egosentrik duygularimizi yenme adina cok daha fazla seyler getirdigi kesindir. Bulundugumuz
mevki ne olursa olsun yaptigimiz islerin insanlik adina yapilmis oldugunu kavramadikca yaptigimiz hersey
kendi sinirlarimiz icerisinde kalacaktir. Yeni yasa cikarmaya calisiriz, bunu kendi grup cikarlarimiz icin
uyarlariz, hastane yönetiriz, ayni memleketli olanlari kayiririz. Her ne ise, kücük bir isimiz olur, hemen ayni
bölgeden secilmis millet vekilini buluruz, her ne kadar bu millet vekili bu islerle görevli olmada da “tanidiklarimizdan” medet umariz.

Biz birsey beklemeden kendi islerimizi yapmayi ögrenmeliyiz. Bu islerin sadece kendi grubumuz icin degil de
tüm yasayan insanlik adina iyi oldugunu zannettigimiz icin yapmaliyiz. Hazirladigimiz yasalari kalici oldugu
icin hazirlamaliyiz, yasayi yapanlarin ömrü sinirlidir cünkü. Bizden gelecek cok daha degisik nesiller olacagi
icin herseyin “mahalle” kavrami disinda hazirlanmasi gerekiyor. Iste bu zihniyet insancil bir zihniyettir.
Insanlara verilen hak, belli bir gruba ait olduklari icin degildir, onlar insan olduklari icin o hakka sahiptirler.

Doğrular beni güldürür

Karanlık bastı, dışarda yağmur var. Bir bardak çay aldım ve sigara içmek için balkon kapısını açtım. Serin hava yüzüme çarptı ve ağzımdan çıkan şu sözleri duydum:

“Sıkı tut! Sıkı tut kahrolası! Sıkı tut ve çek!”

Akşamüstü trafiğinin sesini yutan bu haykırış tüylerimi diken diken etti. Ne oluyoruz diye mırıldandım. “Sıkı tut ve çek!” diye bağırdı(m)tekrar.
Rüzgar tıpkı bu sözler gibi yüzüme çarpmaya devam etti.
Önce anlamsız bulduğum bu sözlerin hayatımın hikayesi olduğunu fark etmem ancak otuz saniye sürdü.
Sıkı tutamadığımı ve çekemediğimi biliyordum. Benim tür modellerin bir özelliğiydi belki bu. Peki ama neden? Sebebi açık değil mi? Sıkı tuttuğum  şey beni esir alır. Oysa ben göçebe bir fakirim. Hep böyleydim. Her şeyin bir bedeli var.
Gözlerim dolmuştu. Bardağı aşağı fırlatma isteğini frenledim, onun yerine ağlama ihtimaline karşı elimde tuttuğum kozu kullandım:

“Kendine mi acıyorsun Sibel?”

Her zamanki gibi coşkulu bir kahkaha dudaklarımdan fırladı. Doğrular beni güldürür.

Deneyin!

Bir fikre, bir takıma ya da guruba, bir cinsiyete, hiç bişeye ait olmadan görmeyi ve duymayı denediniz mi hiç?

Yalnız kalmaktan korkmayın, deneyin, şaşıracaksınız.

Dipnot.3 Hipnoz konusu

Fringe dizisini izleyen var mı bilmiyorum. Bu dizi X-files’ın yeni bir versiyonuna benzer, arada ilginç konular bulabiliyorlar 🙂
Bu haftaki konusunda, otuz yıl önce yapılan bazı askeri deneyler sebebiyle çevrede yaşayan insanlar mutasyona uğramışlar, bir diğer değişle deforme olmuşlar! Projeyi yöneten bilim adamının bizzat kızı ve eşi de bunların arasındaymış. Bu durumdan fevkalade sorumluk hisseden adam, belli bir alan dahilinde, bakanların göz frekansını değiştirecek bir makina yapmış. Böylece köyde yaşayan deforme olmuş (ucubeler) insanlar (ikibin kişi), bu alan içinde kaldıkları takdirde dışardan bakanlara norml görünüyorlarmış!

İşte hipnoz da böyle bir şey, ve onun birincil aracı “lisan”… Önceki yazımızda sihirli formulümüzün “kendini hipnoza kapatmak” olduğundan bahsetmiştik. Hipnozu aynen bu dizideki gibi belli bir alana yayın yapan frekans gibi düşünebiliriz.

Hangi lisanı konuşuyor, dinliyorsanız, onun için ayarlanmış hipnoz frekansına dahil oluyorsunuz 🙂 Çok sayıda lisan bilen, sürekli ülke ve yer değiştiren biri, ara sıra hapisane duvarlarının çöktüğüne şahit olabilir belki 🙂
Tabi tek belirleyici lisan değil, başka unsurların da olabileceğini tahmin ediyorum (Yeri geldiğinde onlardan da bahsederiz herhalde). Bu arada eğer dikkatinizi doğaya çevirir ve yeterli süre orada tutabilirseniz bu kez de onların frekansına dahil olma olasılığınız artıyor.

Saramago’nun “Körlük” kitabı da bu konuda oldukça aydınlatıcıdır, okumayanlara öneririm.