Koku Mucizesi

Hayatın gözle görülmez iki nehri tam da burnumuzdan akar bedenimize: hava ve koku. Havayı solumak da, kokuyu koklamak da mutlak bir yakınlığı çağrıştırır. Soluduğunuza ve kokladığınıza mutlaka yakın olmanız gerekir. Görmek, konuşmak, işitmek böyle bir bedel istemez; uzaktan da görebilirsiniz, mesafeli de olsa konuşabilirsiniz, sözü kâğıda dökebilirsiniz. Gerçekliğin en katı belirtisi olan somutluk ve yakınlık, dokunmayı ve koklamayı davet eder. Bu yüzden, işitmekten ve görmekten beride kalır dokunmak ve koklamak. ‘Bir işe burnunu sokmak’ deyiminin çağrıştırdığı sınır ihlali de, koklamanın bu yakınlık bedelinden beslenir. ‘Burnunun dibinde olmak’ ve ‘burun buruna gelmek’ gibi ifadelerin yüz yüzeliğe olan vurgusu, koklama yakınlığından ödünç alınmıştır.

Ne var ki, yakınlık ve somutlukta ‘burun buruna’ duran dokunma ve koklama duyuları, koklamaya konu olan şeye sıra gelince, yollarını ayırırlar. Dokunmanın eşya ile ilişkisi ne kadar gözle görünür ve elle tutulur ise, kokunun eşya ile ilişkisi o kadar müphem ve ele gelmezdir. Koku, ancak birlikte olduğu şey ile somutlaştırılabilir, kaynak olduğu eşyadan dolayı adlandırılabilir. Menekşe kokusu, yağmurun toprağa değmesinin kokusu, kahve kokusu, taze ekmek kokusu gibi. Kokunun kendisi ortada yok gibidir. Menekşe kokusu, menekşeden farklı ve fazla birşeydir. Yağmurun toprağa değmesinin kokusu da, yağmurun toprağa değdiği anda vardır; ama ne topraktadır, ne de yağmurdadır.

Aslına bakılırsa, koklama organımız burnumuz değildir. Burnun gözle görülür sivriliğinin aksine, ancak koku duyusunun gizli ve derin etkisine yakışır biçimde, asıl koku duyumuz, burnun dibinde ve derinde gizlidir. Kokuyu burnumuzun tam dibine doğru yerleştirilmiş birkaç katlı hücre tabakasıyla algılarız. Burnun fonksiyonu kokuyu taşıyan havayı asıl koku organımıza doğru yönlendirmektir. İşte tam da burada, koku almakla burun büyüklüğünün doğrudan ilişkili olmadığını hatırlamalıyız. Çünkü, burun bir nefes alma organı olarak hizmet ederken, aynı oranda koku alma organı olarak hizmet etmeyebilir. Örneğin bir balina, dev burnuna rağmen çok az koku alırken, bir fare minicik burnuyla balinanın binlerce katı daha iyi koku alır. Balina ve fare örneğinde, burnun nefes alma ve koklama fonksiyonları birbirinden ayrı düşer. Balinanın hızlı ve yeterli nefes alması için yeterince kocaman bir burnu olması gerekir, ancak kokuya ihtiyacı fareninki kadar değildir. Farenin koku alma ihtiyacı minicik burnuna kıyasla daha büyük olduğundan, küçük bir buruna genişçe bir koklama duyusu yerleştirilmiştir.

İnsan burnunda, özel hücrelerden dokunan ‘olfaktör epitel tabakası’ burun içinde bir santimetrekareden daha az yer kaplar. Bu alan gözlerimizde ışığa duyarlı retina tabakasından daha azdır. İnsanın olfaktör epitel tabakasında, bir hesaba göre, yaklaşık 6 ila 10 milyon kadar sinir hücresi (nöron) bulunur. Bu miktar, ‘burnu iyi koku alan’ biri için yeterlidir. (Bu rakam, insanın ışığa duyarlı retina tabakasındaki sinir hücresi sayısına-200 milyon-yakındır.)

Koku alma ihtiyacı insanınkinden daha büyük olan bir köpeğin burnunda ise 150 ila 220 milyon kadar koku hücresi bulunur. Bunun anlamı ise kısaca şudur: Bir kokuyu (örneğin, koku araştırmacılarının çok kullandığı bütirik asit kokusu) bir köpeğin yeterince algılayabilmesi için 1 birim gerekiyorsa, bir insan için 10 milyon birim gereklidir. Bir başka deyişle, bir köpek sözgelimi bütirik asitten yapılmış bir şişe parfümün kokusunu, sanki 10 milyon şişe parfüm varmış gibi çok derinden ve çok uzaktan algılayabilir. Bununla birlikte, şükür ki, bir köpekte bizimkinin 10 milyon katı bir burun ya da 10 milyon tane burun görmeyiz.

Burnun nefeslendiğimiz havayı türbülansa sokan ve nemli tutan kıvrımlı ve bol akıntılı iç yapısı, koku algısının kimyasına hizmet eder. Havanın burun içindeki türbülansı kokuyu, koku tabakası üzerinde biraz daha uzun tutarken, burun içindeki nemli mukus tabakası da koku maddesinin kimyasal olarak daha hızlı çözünerek algılanmasını hızlandırır. Çünkü kokuyu sadece havada algılamayız; koku maddesi mutlaka koku sinirine ‘değiyor’ olmalı, orada kimyasal olarak çözülmeli, reaksiyona girmelidir. Bir maddenin sudaki çözünürlüğü ise havadaki çözünürlüğünün 10 ila 1000 katı kadardır. Nezle, grip gibi durumlarda, mukus tabakasının akıcılığını kaybetmesiyle koku alma yeteneğimizi geçici olarak kaybedebiliriz. Burun içindeki mukus tabakasının akıcılığı hormonlardan da etkilenir. Kadınların âdet dönemlerinde ve hamileliklerinde değişik kokulara karşı değişik hassasiyet göstermesinin bir nedeni de budur.

Diğer canlılarla kıyasladığımızda insanın koku alma konusunda ‘vasat’ bir yerde durduğunu görürüz. Canlılar dünyasında burnu iyi olanlar olduğu gibi, kokuya burun kıvıranlar da vardır. Hiç şüphesiz bu önemli farklılık canlıların ihtiyaçlarına ayarlıdır. Bu açıdan, burnu iyi koku alan burnu az koku alana kıyasla ‘daha gelişmiş’ sayılmayacağı gibi, burnu az koku alan da ‘ilkel’ sayılamaz. Evrimci bakış açısının dışarıdan yapıştırdığı bu etiket, kokuların canlılar dünyasındaki yerini anladığımızda düşer. Tam tersine canlıların burnuna bakarak, eşsiz bir ölçülülük ve zarif bir denge tablosu görürüz.

‘Yere yakın’ yaşayan canlılar, meselâ, kemiriciler, otçullar, sürüngenler, hem karada hem denizde yaşayan canlılar, semenderler ve ayrıca güvercin gibi kuşlar çok iyi koku alırlar. Çünkü, hem yiyeceklerinin kokusunu iyi almaları, hem de kendilerini yemeye çalışacak avcılarının kokusunu uzaktan ve keskin biçimde almaları gerekir. İyi koku alan fare gibi memelilerin burunlarının her zaman ‘sümüklü’ olmasının bir hikmeti de rüzgârın yönünü tayin etme ve havadaki kokuyu acil olarak algılama ihtiyacıdır.

Böcekler de ‘burnu keskin’ canlılardır, ama kokunun kaynağını ve yönünü antenleriyle algılarlar. Koku alma konusunda en hassası erkek ipekböceği güvesidir; eşinin kokusunu kilometrelerce öteden alır. Turna balığı da avını görerek, eşini ise koklayarak bulur.

Kokuya az duyarlı hayvanların başında kuşların gelmesini duymanız şaşırtıcı olabilir. İhtimal ki, bu yüzden, bülbülün güle aşkını konu edinen edebiyat eserlerinde kokunun rolü, gülün renginden aşağıdadır. Kuşların kanat çırptığı yükseklerde pek koku yoktur. Koku yoğunluğu ve çeşitliliği toprağa yakınlaştıkça artar, yükseklerde koku hızla yoğunluğunu kaybeder ve dağılır. Ayrıca, kokular daha çok yatay düzlemde hareket eder, kuşlar ise daha çok dikey düzlemde gider gelirler. Bu yüzden kuşların iletişimleri kokudan çok sese ayarlıdır. Şükür ki, böyle; yoksa o güzelim çiçek kokuları arasından kulağımıza zarif kuş cıvıltıları yükselmiyor olurdu. Evrimcilerin kuşlara ‘koku alamıyor’ diye atfettikleri sözümona ‘ilkellik’ olmasaydı, hem biz mükemmel kuş cıvıltılarından yoksun kalırdık, hem de kuşlar boş yere havayı koklamaya çalışırlardı. Buradan kolayca anlayabiliriz ki, iyi koku alan bir sürüngen ya da bir köpek kendine ait gördüğü çevreyi bir şekilde kokulandırarak diğer kardeşlerine karşı belirlerken, bir kuş kendine ait yuvayı ya da ağacı sürekli cıvıltılarla ilan eder.

Amip gibi tek hücreli canlılar, çevrelerini koklarlar. Görünüşe göre, ışığı alacak bir gözleri, sese duyarlı bir kulakları yoktur; ‘kör’ ve ‘sağır’ diye nitelendirilebilirler. Ancak evrimcilerin bu canlılara sırf tek hücreli diye ‘ilkel’ demesini reddedecek derecede hassas ‘burun’ları vardır; yaşadıkları sudaki en küçük konsantrasyon değişikliklerini en hassas biçimde algılarlar ve buna göre tepki verirler. Yani, gerçekte asla ‘kör’ ya da ‘sağır’ değildirler; ancak bizim alışık olmadığımız bir gözle görmekte, bizim farkında olmadığımız bir kulakla duymaktadırlar.

-devam edecek-

Dr. Senai Demirci

Semantik Web

Semantik Web ile Türkiye – ABD Kıyaslaması: Ursula K. LeGuin ve Oğuz Atay

 Basit bir soru: X ülkesinin vatandaşı olan yazarları ve her birisinin kitaplarının listesini getir.

Süre: 2 dakika.

Yukarıdaki işi bir programcı olarak nasıl yapardınız? Mesela X = Türkiye.

Çok basit bir soru gibi görünüyor.

Acaba gerçekten öyle mi? İsterseniz bir deneyin.

İsterseniz süreyi 20 dakikaya çıkaralım. Yahut 2 saate. Kaç yazarın kaç kitabını getirebilirsiniz? Ne kadarlık bir bilgisayar kodu yazmanız gerekir, o kod hangi kaynaklara bağımlı olur, ne kadar sürede çalışır?

Şimdi siz bunu düşünedurun, dbpedia.org’a SPARQL sorgulama dili ile birkaç soru soralım ve sonuçlarına bakalım:

  • ‘American’ ‘writer’ olan kişileri listele (500 tane ile sınırla) (epey bir yazarı barındıran listemiz hazır).

  • Yukarıdaki listeden bir yazar seçelim, mesela Ursula K. LeGuin, şimdi LeGuin’in kitaplarını listeleyelim (epey bir kitap gelir).

  • ‘Turkish’ ‘writer’ olan kişileri listele (500 tane ile sınırla) (sadece 4 yazarlık bir liste gelir)

  • Oğuz Atay’ın kitaplarını listele (sadece tek bir kitap gelir, hangisi tahmin edin).

Sonuç-1: Teşekkürler semantik web, teşekkürler Türkiye.

Sonuç-2: Daha 40 fırın ekmek yememiz gerekiyor gibi görünüyor.

Sonuç-3: Buna da şükür, dbpedia.org, vs. sağolsun insanlar yemiyor içmiyor yığınla metin verisini ele avuca gelir ve semantik olarak otomatik işlenebilir şekilde kodlayıp kamunun erişimine açıyorlar. Semantik web ne işe yarıyor ve neden desteklenmeli ki acaba diye soranlara verilebilecek güzel bir örnek.

Emre Sevinç

http://ileriseviye.org/blog/?p=1617#more-1617

Entellektüellerin James Bond’u – Len Deighton

  

Len Deighton 1929 yılında Londra’da doğdu. Babası şoför, annesi de bir otelde ahçıydı. Bir süre demiryollarında katiplik yaptıktan sonra askerliğini hava kuvvetlerinde fotoğrafçı olarak katıldığı özel bir araştırma birliğinde bitirdi. Terhis olduktan sonra ilk olarak St Martin’s Sanat Okuluna, ardından burslu okuduğu Royal College of Art’a gitti. Arada garson olarak çalışırken ahçılığa merak saldı.  New York’ta bir süre illüstratör ve Londra’da bir reklam şirketinde sanat yönetmeni olarak çalıştı. Daha sonra yazmaya karar vererek Dordogne’ye gitti. İlk kitabı The Ipcress File 1962’de basıldı ve kendisine büyük bir ün sağladı.  

Okuduğum ilk polisiyeler A.C.Doyle’un Sherlock Holmes’i, Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Cingöz Recai’leri, Arsen Lüpenler, Fantomalar ve de bir kısmı yerli yazarlarımızın eseri olan Mike Hammer’lardı. Pardayanlar’da da ortaçağa özgü kumpaslar, düğüm çözmeler, iz takipleri gırlaydı tabii. Bir de Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti öyküsündeki Dupin’i ve Altın Böcek adlı öyküsü 12 13 yaşlarımın unutulmazlarıdır. Yazım üslubumdaki polisiye damarın oluşmasında çok ciddi katkıları olmuştur.

Sherlock Holmes’in  ipuçlarını topladıktan sonra evine çekilerek icra ettiği kokainli ve kemanlı düşünce seansları, Arsen Lüpen’in 813’ündeki teknik düzenekler, usta hırsızlığının yanı sıra hızlı bir Fransız olarak Alsas-Loren meselesine sahip çıkması, Cingöz Recai’nin İstanbul’da çevirdiği fırıldaklar, Fantomanın ele geçirdiği kruvazörün toplarını Monaco sarayına çevirmesi belleğime unutulmaz izler kazımıştır.

Edgar Allan Poe özellikle yukarıda sözünü ettiğim iki öyküsüyle beni çok derinden etkilemiştir. Yarattığı Dupin karakteri modern polisiyenin babası olarak görülür. Polisiyenin iyisinin olmazsa olmazları yetkin kurgu, akıcı dil ve gizem kurmadaki özgünlüktür. Altın Böcek bir definenin bulunuş bilmecesi üzerine kurulmuştur. Bana 13 yaşındayken gizli bir yazı yaratma  ilhamını vermiştir. Hâlâ zaman zaman kullan-maktayım.

O yaşlarda bile yerli yapım Mike  Hammer’lerin diğerlerinden daha farklı olduğunu sezerdim. Cinsellik ıtırlı sahneler daha bir ballı betimlenirdi. İyice göze batsın diye koyu renk basılırdı. Birbirinden şuh ve güzel kadınlarla al takke ver külah oynayan Mike Hammer’ın lise sıralarında utangaçlığı yüzünden mastürbasyonla idare ettiğini öğrenirdik. Kurgular da iyice yamuktu. Zincir şakırtıları, acaip ses efektleriyle sıhhatli kurbanlarına kalp krizi geçirterek öteki dünyaya yollayan seri katiller olurdu. Ama daha çok en sonlarda yoğunlaşan koyu renk basılmış satırları okumaya doyamazdım. Babam bir defa elimde bir Mike Hammer yakalamış ve anneme Ulan bu çocuk bunları mı okuyor? demişti.

Birkaç yıl sonra pazar Agatha Christie’le, Carter Dickson’larla dolmuştu. Zekalarının yanı sıra bol bol silah ve yumruk kullanan Murat Davman’lar, Shell Scot’lar, James Bond’lar kitapçılarda ve filmlerde boy göstermekteydiler. 

James Bond bütün diğer mesajlarının yanı sıra televizyonsuz bir âlemde dünyaya açılan pencerelerdi. Karayipler, New York, Istanbul, İsviçre, Monako, Tayland’ı 007’yle gezer dururdum. Ian Fleming, Rusya’dan Sevgilerle adlı kitabında Bond’un ilk kez müşerref olduğu Türkleri şöyle  betimler:Demek ki modern Türkler şu gördüğü esmer, çirkin, mütevazı duruşlu memurlardı. Bir müddet Bond onların kalın sesli harflerin ve U seslerinin bol olarak kullanıldığı konuşmalarını dinledi, uysal, terbiyeli duruşlarını yalanlayan canlı, kara gözlerini seyretti. Dağlardan henüz inmiş kızgın parlak, vahşi gözlerdi bunlar. Asırlardan beri davar sürülerini gözlemeye, tozlu bozkır ufuklarındaki en küçük hareketleri dahi sezmeye alışmış gözler. Bunlar eldeki bıçağı görmeden sezen, yiyecek kırıntılarını ve kuruşları santimine kadar sayan, satıcının titreyen parmaklarını farkeden gözlerdi. Sert, itimatsız, kıskanç gözler. Başak yayınları. 1965. Sayfa 83.

Bir gün elime The Ipcress File (Ipcress Dosyası) adlı bir kitap geçti. 1965 ya da 1966’ydı. Kahramanı Harry Palmer adlı biriydi. Silah taşımayan, yumruk kullanmayan, yemek pişirmeyi seven, mali sıkıntı içinde yüzen bir İngiliz gizli servis ajanıydı. Bilginleri kaçırıp beyinlerini yıkayan bir şebeke anlatılmaktaydı. Ipcress, İnsan Psikonevrozu Kondisyonel Refleks Sürati kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş bir başlıktı çeviriye göre. Aslının farklı olduğu hemen görülecek. Induction of Psycho-neuroses by Conditioned Reflex with Stress. Ani Tehlike adıyla basılan kitap yayımlandığı yıllarda stres kelimesiyle henüz tanışmıyor olmamızın da bir rolü olmalı mutlaka. . Bu başlık James Bond’un Royal Kumarhanesi(2006’da en yeni versiyonu en yeni Bond aktörüyle birlikte gösterime girdi) için de kullanılmıştı. Harry Palmer, soğuk nane Holmes, Viktoryan koket bayan Marple, kendi gri hücrelerine kara sevdalı Poirot, yumruğuna tükürmüş kaslı, aşırı testosteron yüklü hafiyeler ve üçüncü dünyayı çok aşağı gören ve sımsıkı bir soğuk savaş sembolü olan James Bond’dan çok farklıydı. Daha altmışlı yılların başında, dünya Küba kriziyle falan topyekün imha tehlikesi geçirirken Harry Palmer üstlerinin iradesi dışında Sovyet albayı Stok’la ortak menfaat alanlarında işbirliği yapabiliyordu. Harika bir mizah yeteneği, içleri özeleştiri ve ince alay yüklü diyaloglar, ilerici politik görüşlerin yumaklandığı çözümlemeler ve vuruşmadan yaratılan gerilim sanatıyla bezeli metinleri okumak  bana yepyeni bir bakış yolu çizmişti.

Harry Palmer dizisinde yer alan ikinci kitap 1966’da gene Başak yayınları tarafından Canavar Dişi başlığıyla basılan  Horse Under Water(1963)’dı.  Harry Palmer Portekiz’de batık bir denizaltıda bulunan ünlü Weiss listesini, Nazilerle işbirliği yapmaya hazır kimselerin listesini bulmaya yollanır ve çok daha karmaşık bir oyunun içine gömülür. Onu Berlin’deki Cenaze, Funeral in Berlin (1964), Milyarlık Beyin, Billion Dolar Brein(1966), Casus Hikayesi, Spy Story(1974), Pırıl Pırıl Küçük Casus,Twinkle Twinkle Little Spy (1976) gibi polisiye-casusluk türünün klasiği denebilecek kitaplar izledi. İkinci dünya savaşı ve sonrasının politik ve ideolojik satranç oyunlarını derin araştırmalarıyla geniş bir yelpazeden okurlarına sunan yazarın Pırıl Pırıl Küçük Casus’u .bildiğim kadarıyla Türkiye’de basılmadı.  

Harry Palmer dizisini 1983 -1996 yılları arasında yayımlanan dokuz kitaplık Bernard Samson dizisi takip etti. Bu dizinin ilk üç kitabı İngiltere’de televizyon dizisi yapıldı. Avrupa’da ve Amerika’da gösterime girdi. Bu dizinin ilk kitabı olan Berlin Oyun, Berlin Game adlı kitabı Türkiye’de Kelebek Yayınları tarafından Gecenin Gözleri başlığıyla 1985’de basıldı.   

Harry Palmer dizisinden The Ipcress File, Funurel in Berlin ve Billion Brain filme çekildi ve genç aktör Michael Caine’in parlamasında çok ciddi bir rolü oldu. O yılların süper bir dedektif filmi olarak damgalandı.  

Yazarın bunların dışında da romanları var. Bunların bazıları bizde de yayımlandı. İkinci dünya savaşındaki bombardıman pilotlarının yaşamını anlattığı Elveda Miki, Goodbye Mickey Mouse(1982) Kelebek yayınları tarafından 1984’de, İngilizlerin 1943’de Almanya’ya yaptıkları bir hava hücumunu anlattığı Baskın, Bomber(1970) Babil yayınevi tarafından, film dünyasıyla ilgili deneyimlerini kurguladığı harika bir kitap olan Artist, Close up, E-yayınları tarafından 1972’de, Dünkü Casus, Yesterday Spy(1975) güneş yayınları tarafından 1990 yılında basıldı.   

1995 yılında, The Ipcress File’dan tam otuz yıl sonra artık Sir ünvanlı olan Michael Caine, Midnight in St. Petersburg  ve Bullet to Beijing filmleriyle iki kez daha Harry Palmer rolüne çıktı. Aradan çok zaman geçmiş, Berlin duvarı yıkılmıştı. İlgi Orta Doğu’ya yönelmişti. Avrupa dergileri ve  gazetelerinin bazıları Entellektüellerin James Bond‘u başlığını kullandılar, ama esas revaçta olan diğer Bond’lardı. 

Sadık Yemni

www.sadikyemni.net

http://fikiryongalamagrubu.blogspot.com/

Anadolu aşkı-günlükten

Allah övmüş de yaratmış Anadoluyu. Güzellikse var, dağlar, denizler, göller, nehirler, bağlar bahçeler ganiiymişşş…

Dört mevsim var, hem de ister zamanında isterse aynı anda bulunabiliyor! Deyneği yanlışlıkla toprağa batırsan iki ay sonra yaprak veriyor.

Kültür dersen en alası var; en eski uygarlıklar; yazılı sözlü…

Ticaret desen, hepsinden daha uygun; iki kıta arasında köprü, üç yanı deniz…

Maneviyat desen, arasan bulunamıyacak derecede var; doğu ve batının sentezi, her dinden ırktan melezleşerek zenginleşmiş.

Dünyanın, güneşi en güzel açıdan alan ülkesi, canım, biricik aşkım Anadolu…

22/3/2006

…

 

Bereketli, büyüleyici güzellikteki kadim dostumuz anadoluyu, bunca zaman bizi koruyup kolladığı için, yüreğimin elverdiği en büyük aşkla selamlıyorum. 5/6/2006

…

<

p style=”margin: 0px;”> 

<

p style=”margin: 0px;”>

Anadolu insanı, kendisinin bile henüz farkında olmadığı kadar, bilge ve hoşgörülüdür. İç dinamiği, onu tam zamanında uyarır ve harekete geçirir, burada ilginç olan, görünüşte edilmiş bi laf ya da sudan bir sebep gibi görünür, oysa gerçek sebep, bu halkın topyekun hareket etmeyi daima tam zamanında bilen, hisseden, binlerce yıllık deneyimlerinden hem de çok  zengin deneyimlerden, ırk/din/mezhep karışımlarından süzülerek gelmiş çok nadide bir öze sahip olmasıdır.

<

p style=”margin: 0px;”>

 
Görünüşteki ekonomik, sosyal sorunların hepsi, bu halkın yukarıda söylediğim köklerinden koparılıp (mutlaka gerekli sebepler olduğundandır), besinsiz kalmasından ve kendini başka devletler nezdinde seksen yıllık, pek taze, pek çelimsiz ve güçsüz zannetmesinden ortaya çıkmaktadır. Oysa bir şeyi köklerinden ayırmak mümkün değil 🙂 Öyle zannettirebilir, vehmettirebilirsiniz, belli bir süre kandırabilirsiniz ama bütünün iç dinamiğini buna asla tamamen kandıramazsınız. 22.07.2007
…

Yaşamın sırlarını bileydin,
Ölümün sırlarını da çözerdin.
Bugün aklın var birşey bildiğin yok,
Yarın akılsız neyi bileceksin?

Bu dünyadan başka dünya yok, arama.
Senden benden başka düşünen yok, arama.
Vazgeç ötelerden, yorma kendini.
O var sandığın şey yok mu, o yok, arama.
 

Kimi dinde imanda buldu yolu,
Kimi akıl, bilim yolunu tuttu.
Derken bir ses geldi karanlıklardan;
“Gafiller, doğru yol ne odur ne bu”…
 

Hep arar dururdum dünyaya geleli,
Alın yazısını, cenneti, cehennemi.
Hocam kesti attı sağlam bilgisiyle;
“Alın yazısı, cennet, cehennem sende” dedi.
 

Biz aşka tapanlarız, Müslüman değil,
Cılız karıncalarız, Süleyman değil.
Biz eskiler giyen benzi soluklarız,
Pazarda sırma satan bezirgan değil.
 

Ben kendiliğimden var değilim bu varlığımla,
Kendim çıkmış değilim elbet bu karanlık yola.
Bir başka varlıktan gelmiş bendeki varlık.
Ben dediğin kim ola, nerede, ne zaman var ola?
 

Güneşi balçıkla sıvamak elimde değil,
Erdiğim sırları söylemek elimde değil.
Aklım düşüncenin derin denizlerinden,
Bir inci çıkardı ki, delmek elimde değil.
 

Yetmişiki millet, bir o kadar da din.
Tek kaygısı seni sevmek benim milletimin.
Kafirlik, Müslümanlık neymiş, sevap, günah ne?
Maksat sensin, araya dolambaçlar girmesin.
 

Dün özledim de seni coştum birden bire,
Çıktım, senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukardan, yıldızlardan;
“Gafil” dedi, “Bizde sandığın Tanrı sende.
 

Ömer Hayyam

<

p style=”margin: 0px;”>

 

 

 

Tütsülerle Tedavi

Alternatif Tıp – 01 – Tütsülerle Tedavi


Aslında koku duyumuna insan davranışının çalışılmasında gerektiğinden daha az değer verilmiştir, kokuların anıları canlandırmadaki güçlü yaygın bir deneyim olmasına karşın. Ve yeni bir araştırma çizgisi, pheromones şeklindeki kokuyla kitle histerisinin aşırılıkları arasında bir ilişki göstermiştir. Psikoterapist olarak eğitim görmüş bir büyücü olan Dion Fontuna kokular ve duygular arasındaki bağ konusunda açıklamalarda bulundu. Aşağı Rabbani ayinine devam eden bir adam tütsünün tatlı kokusunun tadına vardıkça, zihninin tanrısala doğru döndüğünü görecektir, aniden yanı başındaki kadından bir nefes misk yada patchouli kokusu alırsa, düşünceleri oldukça farklı bir yöne döneceklerdir. Bu iddianın tartışılması bile gereksiz. Pek çoğumuza göre kokular hoş yada değil, psikolojik durumumuzu etkilerler. Belli kokular sevinç, hüzün, erotik uyarılar ve hatta korku duygularına bile neden olabilirler. Kokular ve duygular arasındaki bu bağ bir dereceye kadar “Tümü zihnin içinde” fikirlerin birleşiminin ürünüdür. Örneğin, sadece toplumun gelenekleri nedeniyle, zihnimiz kadınların kokularını kadın cinselliğiyle birleştiriyor. Eğer geleneklerimiz farklı olsaydı ve sadece dinsel nedenlerle evlenmeyen rahibeler bu parfümleri kullansalardı, kokularını saflık ve temizlikle birleştirebilirdik.
Fakat birleştirme teorisi bütün gerçeklik değildir, çünkü daha önce hiç karşılaşılmamış kokular insanlar ve hayvanlar üzerinde bir etki uyandırabiliyorlar. Küçük bir kedi pişen bir balık kokusuyla ilk kez karşılaştığında, salya akıtmaya başlar ve bir çoğumuz leş gibi kokan yumurtayla ilk kez karşılaştığımızda öğürmüşüzdür.
1930’lardan beri tıpla uğraşan bazı pratisyenler, eski zamanlardan kalma koku terapisi sanatını yeniden yaşatmak için, kokuların hasta insanlar üzerindeki psiko-fiziksel etkilerini incelediler. Bu doktorların iddialarına göre kokular psikolojik durumları değiştirebilirler ve bu değişmeler tedavide kullanılabilecek kadar yeterlidir, öyleyse koku terapisini uygulayanın amacı, bilerek ve isteyerek, hastanın, fiziksel olduğu kadar ruhsal durumunu da geliştirecek değişmeler yaratmaktır. Doktor, psikolojik durumda istenilen değişmelerin kesin doğasına hastanın kişiliğini ve hastalığını teşhis ederek karar verir. Bu ana prensibe kokulu bir yağ; bir depresif için uygun diye değerlendirilirken, başka bir depresif için ille de uygun olmayabilir. Masajla tedavi ve renk tedavisi, hastanın üzerinde parlayan renkli ışıklar, koku terapisiyle birlikte kullanılan yardımcı iyileştirme teknikleridir. Kuşkusuz ki, koku terapistleri güzel kokuların bulaşıcı hastalıkların iyileştireceğine inanmıyorlar. Bununla birlikte inandıkları şey stresle ilgili şikayetler, zihin ve vücut arasındaki ilişkinin önemli rolü olduğu astını ve bel ağrısı gibi hastalıklar, koku terapisi ve buna benzer başka tedavi teknikleri kullanılarak önce hafifletilip, daha sonra da tümden ortadan kaldırılabilir.Taze çiçek kokusu, koku terapistlerince tedavide oldukça fazla kullanılır.Bu bir anlamda eski Yunan ve Roma’da çiçeklerin kullanımlarına geri dönüştür. Yunanlılar her Tanrıya, tapmaklarında çiçek yada çiçekler atfettiler ve Tanrı ve Tanrıçanın kutsal kokularını içlerine çektiklerinde, Tanrılarını paylaştıklarına inandılar.

Örneğin, eğer Savaş Tanrısı Ares’e sunulan gelinciklerin kokusunu içlerine çekerlerse cesur olacaklardı. Romalılar da aynı inancı paylaştılar.
Modern koku terapistlerine göre,çiçek kokusunun iyi yada kötü kendine has bir etkisi vardır. Bitkinin biçimi, rengi, kokusu ve diğer özelliklerini onun gizli kalmış özelliklerinin bir işareti olarak gören Ortaçağ, “işaret doktrini”ne dayanır, işareti okumak, iyileştirene bitkinin vücudun hangi bölgesine yada hangi hastalığa iyi geldiğini söyler. Ciğerotu, kasıkotu ve böbrek otu, şekil olarak benzedikleri insan organlarıyla aynı adı taşırlar, bu organların hastalıklarında da etkili oldukları söylenir. Koku terapisinde menekşe, çiçeklerini yaprakları arasında sakladığı için “Utangaç” bir bitki olarak değerlendirilir. Menekşenin kokusunun da sakinlik ve alçakgönüllülük gibi iyi duygular getirdiğine inanılıyor.

Psikolojik durumlar arasındaki en çok bilinen birkaç ilişki şöyledir:
Kasım patı kokusu: Mistisizm, öbür dünya işlerine dalma ve ruhsal yetiler esinlendirir.

Peygamberçiçeği kokusu: Ilımlılık, ağırbaşlılık yaratır ve içkiden sonra meydana gelen baş ağrılarının alt edilmesinde yardımcıdır.

Yılan otu kokusu: Güçlü ve zararsız bir anti-depresan olduğuna inanılır, psikolojik tedavide kullanılan bazı güçlü ilaçların yerini alabilecek şahane bir ilaç.
Latinçiçeğinin kokusu: Eskilerden bir yazarın dediği gibi “Evlilik aşkları için iyi” bir afrodizyaktır.

Kırmızı gül kokusu : Şiirsel etkileri esinlerken, mine çiçeği sanatsal yaratıcılık doğurur.

Çiçekler kadar, meyveler de eski ve modern koku terapistleri tarafından kullanılırlar. Olgunlaşmış elma ve armutların leziz kokuları olduğu gibi, turunçgillerden herhangi bir meyvenin kokusu da sağlık verici ve psikolojik olarak uyarıcı özelliklere sahiptir.
Bazen daha güçlü baharat kokuları da kullanıldı. Örneğin, 17’nci yüzyılda veba patlamaları boyunca, atmosfere nüfuz ettiğine inanılan çürüyen cisimlerden çıkan zehirli kokuya panzehir olarak, pomender -Aslında baharatla karıştırılmış portakaldan başka bir şey değildi-kullanmak bir gelenekti.

Fakat modern koku terapistleri hastaları için taze çiçekler ve meyveler önerirlerken, parfüm ve tütsüyü daha sık kullanırlar. Bu maddelerle çok kesin ve kontrollü sonuçlar elde edebilirler. Ve koku terapistlerinin birçoğu, kullandıkları ürünlerin amaçlarına tam uygun olduğundan emin olmak için, ticari olanlara güvenmekten çok, kendi bileşiklerini kullanırlar. Bu, belli hastalığın tedavisini dikkate alırken, hastanın kişisel, zihinsel, fiziksel özelliklerine ve gereksinimlerine göre, reçetede yapılacak değişikliklere uyumu da sağlar. Koku terapistleri, şifalı bitkiler uzmanları ve katı olmayan diğer pratisyenler gibi “Hastalığı değil, hastayı tedavi”yi vurgularlar. Hastalara kendi kendilerini iyileştirip, zihin ve vücutlarım doğal bir dengeye getirmek için önderlik ettiklerini iddia ederler. Diğer bir deyişle, koku terapistleri stresle ilgili hastalıkların somut gerçekliğini inkar etmeksizin, hasta insanın psikolojik durumunun birincil önemini vurgularlar. Hastanın psikolojik durumu değiştirilerek, ruhsal enerjinin doğal akışı yeniden düzenlenip, hasta sağlığına kavuşturulabilir. Bugün çok az insan, fiziksel hastalıklarda psikolojik faktörleri inkar edebilir, kaza yada bulaşıcı hastalık durumlarında bile, kişinin yaşamını devam ettirme isteğinin iyileşmesinde önemli bir payı vardır. Örneğin, 9 yıldır sırt ağrısı çeken hasta, omurgasal manipülasyon, akupunktur ve tütsü dumanıyla devamlı baş ağrılarından kurtarıldı denir. Böyle kanıtlar ilgi çeker, fakat hakikatlere dayanan bir bakış açısı için değersizdir. Özellikle, hastalığın, organik yada değil, ani azalmalarının ve ortadan kalkmasının oldukça sık olduğu biliniyorsa. İğneyle tedaviden, ilaçsız tedaviye kadar yardımcı tıbbın hiçbir türü yoktur ki, kendisinin yararlandığı ve başkalarıyla paylaşmak isteyebileceği “Beklenmeyen bulgular” yığını üretmesin. Bu bulguların bazıları hayal ürünü olabilirler, fakat diğerleri hakikidir. Gittikçe artan kanıtlar gösteriyor ki, eğer insan bilinçli yada bilinçsiz belli davranışların ve tedavinin sağlığına iyi geleceğine inanırsa, bu inanç psikolojik değişmeler yaratabilir. Hastalıkların koku terapisiyle başarıyla tedavi edildiklerini iddia edenlerin anlattıklarına aldırmamanın imkanı yok; örneğin bitki özlerinden çıkarılmış parfümlü yağ masajıyla sırt ağrılarından kurtulan biri için bu gerçektir. Hastanın bakış açısından,değişik kokuların değişik psiko-fiziksel durumlara karşılık geldiğini anlatan “İşaretler doktrini”nin uydurma olup olmadığı önemli değildir. Hasta için önemli olan memnunluk vericidir ve kıyaslandığında pahalı olmayan bir şekilde, uzun süre devam edecek zihinsel ve fiziksel hastalıktan kurtulmuş olmaktır.

Yaşamın ve bilincin açıklanamayan öğeleriyle ilgilenen insanlar koku terapisi deneylerine hazırlanmalı mı? Olmaması için hiçbir neden yok gibi gözüküyor. Gerçekten insanların farklı parfüm ve çiçek kokularının kendileri için etkisini analiz etmeleri ve yararlı psikolojik etkileri kullanmaları mümkündür. Daha ciddi hastalıklar göz önüne alındığında da -doktorların bir itirazı yoksa- koku terapisinin denenmemesi için hiçbir neden yoktur. Fakat akıllı kişi yardımcı tedaviyi, yerini alacak kadar değil ama, tıbba bir bütünleyici olarak daima kullanacaktır. Aşağıdaki olaylar (isimler saklı tutulmaktadır) koku terapisinin hastalıkları iyileştirmede nasıl kullanıldığı konusunda bir fikir verirler. Bitkilerden elde edilen uçucu yağla yapılan masaj, koku terapistlerinin en sevdiği tekniktir. Masaj vücudun, sürüklenip giden hafif koku da duygular ve zihin üzerinde etkili olur.

İlk olay 28 yaşındaki Bayan Alfa’nın. Terapist, hastayla karşılaştığında iki şeyin farkına vardı. Biri hareketlerinin ve tavırlarının aşırı katılığı, ötekisi yüzündeki mutsuzluk ifadesi. Çok fazla utangaçtı ve iletişim kurmakta güçlük çekiyordu. Bayan Alfa’nın çocukluğunun ilk yıllarından beri içine kapanık, mutsuz ve daima gergin olduğu meydana çıkıyordu. Omurganın alt bölgesi dolaylarına da masaj yaptı, bazı terapistler vücudun bu bölgesiyle birleşmiş önemli bir ruhsal merkez olduğuna inanırlar. Bir aydan fazla süren dört tedaviden sonra hasta fiziksel olarak daha az katıydı. Sosyal durumlarla karşılaşmak ve insanlarla konuşmak da daha kolay gelmeye başlamıştı. Başka bir olay Bayan Alfa’yla tıpatıp benzer belirtiler gösteren Bay Beta’yla ilgili. Terapist benzer bir , tedavi şekli uyguladı, fakat altı hafta sonra Bay Beta’nın sağlığında hiçbir gelişme görülmedi. Terapist bu başarısızlığı Bay Beta’nın yaşına bağladı. Bay Beta emekliliğe yaklaşıyordu. Üçüncü bir olay Bay Gama. 42 yaşında olan bu hasta, yıllardan beri zaman zaman çok şiddetlenen sırt ağrıları çekmekteydi. Doktorlar ağrılar için bir neden bulup yardım etmekten acizdiler, ilaç kullanmadan kemikleri ve kasları yoklayıp düzeltmek suretiyle yapılan tedavi, masajla tedavi ve akupunktur uzun süreli ferahlama getirmekte aynı derecede başarısızdı. Bay Gama bereketliydi, vücudu onu yavaşlamaya zorlamak için sırt ağrıları üretiyordu. Terapistler de bitkilerden çıkarılan hafif yağlar -ağırbaşlılık için peygamber çiçeği, ihtiyat için zinya çiçeği kullanarak masajla onu yavaşlatmaya çabaladılar. Altı ay sonra Bay Gama iyileşti.

Gönderen Vorph – 13 Ocak 2007 16:06:46