Google’a rakip

 

Harvard Üniversitesi, Google’a rakip geliyor

Harvard Üniversitesi, dünyanın en büyük arama motoru Google’ı tahtından indirecek yeni bir sistem üzerinde çalıştıklarını açıkladı. Harvard uzmanları bu konuda ne kadar iddialı olduklarını da, “Google bu yeni icadımızla birlikte Commodore 64 gibi kalacak” sözleriyle dile getirdi. (Commodore 64, şu anki bilgisayarların ilkel versiyonu olarak kabul ediliyor) Mayıs sonunda kullanılmaya başlanılacak Wolfram Alpha adlı bir program ve internet arama motoru sayesinde artık tıpkı Uzay Yolu’ndaki bilgisayar gibi arama motoruna soru sorabileceğiz. Wolfram Alpha’da ise, kutuya sadece “Everest Dağı’nın yüksekliği nedir” sorusu yazılacak ve cevap çıkacak.. Ayrıca, program sesi de tanıyabiliyor. Yani soru yazılarak değil de sesle de sorulabilecek. Programın özelliği bununla da kalmayacak. Şöyle soruları da yanıtlayabilecek:

  • Everest’in boyunu Golden Gate Köprüsü ile karşılaştır.

  • Hangisi daha yüksek.

  • JFK öldürüldüğünde, Londra’da hava nasıldı?

Ücretsiz kullanılacak olan Wolfram, Harvard’lı fizikçi Steven Wolfram tarafından geliştirildi. (Milliyet)

Aklın Sınır Berisi

     Aklın sınırında daima iki çıkış bulunur. Bilinç  altının giriş kapısı ve daha üst bir farkındalığa ait azıcık aralık duran dev kanatlar.                                    Y. Meyyin 

1976 yılıydı, Amsterdam’da o yıllarda dünya çapında ünlü Melkweg’in(Samanyolu) sinema salonuna acaba ne oynuyor diye girdim. Niyetim on beş dakika kadar film seyredip çıkmaktı. Yarım saat sonra başlayacak bir tiyatro etkinliğini izlemek istiyordum. Daha Hollanda’ya geleli bir yıl olmamıştı. Filmin dili Rusçaydı, Hollandaca alt yazıların yarıdan fazlasını anlayamıyordum. Gene de yerimde çakıldım kaldım.

Tarkovski’nin Solaris’ine Chris Kelvin’in, Snow’la konuşması sahnesinde girmiştim.

“Eğer benden başkasına raslarsan, benden ve Sartorius’dan başka birine yani, o zaman…”

“O zaman ne?”

“O zaman bir şey yapayım deme.”

“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?”

Sonradan filmi beş on kez daha izledim. Kitabını defalarca okudum. Beni en çok heyecanlandıran yer o sahne kalmaya devam etti. 1972 yılında yapılan Tarkovski’nin Solaris’inin Rusların, 2001 Bir Uzay Destanı(2001 A space Odyssey- 1968) filmine karşılık olduğu söylenip durmaktaydı. Rusların marifeti aklın algının kavrama sınırına toslamasının ve bilinçaltının keşfedilemezliğinin serüvenini, bunu en iyi gerçekleştirebilecekleri bir kitabı kullanarak filme dönüştürmeleridir. Bu  marifet 34 yıl sonra dahi aşılamamıştır.  

2001 A Space Odyssey’in daha ünlü olması, sadece İngilizce dili, kavranamazın daha kolay anlaşılır şekilde çok derine inmeden işlenmesi ve tabii ki koruyucu süper bir babaya kapılanmanın evrensel huzurudur.  BK kitap kalitesi olarak Stanislaw Lem’in Solaris’i,  A.C. Clarke’ın Nöbetçi (The Sentinel) adlı bir öyküsünden hareketle, film senaryosundan bozularak kitaplaşan 2001’den kıyaslanamaz ölçüde üstündür. Bence algının tülden parmaklarla, yani ancak sezgiyle dokunabildiği yerlerden gelen  yankılar filmi olarak 1972 yılından bu yana hâlâ zirvede durmaktadır. Carl Sagan’ın Temas isimli kitabından filme uyarlanan (Contact-1997) öykü hem yazarın, hem de yapımcıların yıllar sonra hâlâ Solaris’in etkisinde olduklarını göstermesi açısından çok ilginçtir.    

2001 bir Uzay destanı bilindiği gibi ayda daha yüksek bir teknoloji tarafından bırakılmış bir siyah taş levhanın bulunmasıyla başlar. Bu monolit kazıyla çıkartılınca Jüpiter’in arkasında bir yere sinyal gönderir. Aradan kısa bir süre sonra Martin Bowman ve arkadaşları o sinyalin yollandığı yeri araştırmak üzere yola çıkarlar. Çok gelişmiş bilgisayar HAL kişilik krizi geçirip astronotları öldürür. Tek başına kalan Bowman HAL’ı safdışı etmeyi başararak sadece kendi aklıyla gemiyi o noktaya ulaştırmayı başarır. Kavranamaz büyüklükte bir zekayla safhaların anlamını kestiremediği bir buluşma yaşar. Her şey çok hızlı gerçekleşir. Bowman’ın ilkel! benliği uyarlanır ve dünyanın kayıtsız şartsız efendisi kılınır. 

Kitap şu satırlarla biter:

İşte önünde hiçbir Yıldız Çocuğunun karşı koyamayacağı bir oyuncak duruyordu. Bütün insanlarıyla dünya gezegeni.

Tam zamanında geri gelmişti. Aşağıda o kalabalık küre üstünde, radar aygıtları harekete geçecek, büyük teleskoplar gökyüzünü tarayacaklar ve insanoğluna göre tarih dönemini yitirecekti.

1500 kilometre ötede ölümü simgeleyen yükün uyarılmış olduğunu fark etti. Dünya ekseni etrafında sarsakça dönüyordu. Sahip olduğu güçsüz enerji kendisini korkutmuyordu, ama daha belirgin bir geleceği yeğlerdi. Arzularına uydu, megatonlara

dönüşen sessiz bir patlama ile kürenin yarı uyanık kısmına sahte, kısa bir aydınlık getirdi.

Sonra düşüncelerini düzene sokup henüz denemediği gücünün yeteneklerini anlamak için bekledi. Şu anda dünyanın sahibiydi, ama ne yapacağına karar veremiyordu.

Günün birinde yapılması gereken şeyi bulacak ve yapacaktı. Kesinlikle en iyi bir biçimde.

Beleşten tanrılaşmak, megatekno-sınıf atlamak hiç de fena bir sonuç değildir Bowman için. Ama Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçek bambaşkadır. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Nötrinodan yapıldığı için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, gözbebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Hatta Kelvin’e kendi ölümünden sonraki devirlerde tanıdığı kimselerden söz ederken gerçeği bile aşmıştır. Bir iki çok anlamlı küçük fizik fark dışında.

Soyunmaya çalışırken olağanüstü bir şey daha anlaşıldı:Giysisinde ne fermuar ne toka vardı, öndeki kırmızı düğmeler sırf süs içindi.

Giysilerindeki ayrıntıların işlevsizliği kadının varlığının Kelvin’in zihninde kurgulandığı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Buradan Bowman’ın insan bilinçli son anlarına geçelim usulca.

Uzay küresindeki dairenin mobilyasız kısmından otel odası kısmına doğru yürüdü. Yaklaştıkça masanın ve iskemleningözden kaybolacağını sanmıştı, ama işte yine yanılmıştı. Her şey gerçekte olduğu gibi yerli yerine oturtulmuştu. Üstüne oturunca devrilmeyecekti.

Sehpanın yanında durdu. Üstünde bir telefon rehberi, yanında da Bell telefon şirketinin videolu telefonu vardı. Eldivenli elleriyle rehberi aldı. Üstünde Washington D.C. yazılıydı. Bu yazıyı Amerika’dayken belki binlerce defa görmüştü.

…

Rehberin üzerinde sadece Washington yazısı okunabiliyordu. D.C harfleriyse bir gazete fotoğrafından kopye edilmiş gibi bulanıktı. Rehberi açıp sayfaları gözden geçirdi. Kağıda çok benzeyen, fakat dokunulduğunda kağıt olmadığı hemen anlaşılan beyaz bir maddeden yapılmıştı. Sayfaların hepsi boştu.

Telefonu açtı, kulaklığı dinledi. Hayır ses gelmiyordu. Umduğu gibi hiç ses gelmedi. “Hatlar kesikti” anlaşılan.

Demek bunlar çok başarılı birir kopyadan başka bir şey değildi. Aldatmak için değil, ona güvenlik vermek için yapılmıştı.

Bu kadar üstün bir zekanın eşya kopyalamadaki eksikliği insan zihnini çağrıştırsa da Clarke burayı Bowman’ın eski yaşamını canlandıran bir tiyatro dekoru benzetmesiyle aşmayı dener. Bowman’ın karşılaştığı şeyler hep cansızdır. Tanrılaştığı için olmalı artık yalnızdır. Kevin’i bekleyen bir dizi şokun içindeyse saf insani duygular kıpırdaşmaktadır.

“Nerdeyiz Rheya?”

“Evdeyiz.”

“Evimiz neresi?”

Kadının gözlerinden biri açılıp kapandı. Upuzun kirpikleri avucuma değdi.

“Chris.”

“Ne var?”

“Mutluyum.”

2001 Bir Uzay Destanı filmi 1968’de yapıldı. Üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Şu ana kadar bir yeniden yapım lafı duymadım. 1972’de yapılan Solaris, 2002’de Soderbergh tarafından yeniden filme çekildi. Bir aşk hikayesi olarak bu defa. Solaris gezegenindeki zekayla iletişim kuramamanın bunaltıcılığı, onu bir türlü kavrayamamanın şaşkınlığı, insanın çok güvendiği zekasının(aydınlanma meşalesinin) yaya kalmasından duyduğu yitiklik duygusu, akılcı böbürlenmenin çöküşü falan gibi hep güncel kalan gerçeklikler, felsefik düğümler iyice arka planlara itilmişti.  George Clooney’e rağmen film kötü not aldı. Hak ettiği dereceyi yaptı yani.

Lem ve Tarkovski’nin Solaris’leri hâlâ klasik erişilmezliklerini koruyorlar.

Chris Kelvin’in zihnin sınırının azıcık berisinde geçirdiği serüven kaliteli bilimkurgu okumayı sevenler ve yazma planları olanlar için anıtsal bir yapıttır. 2001’in ana konusuysa bugünlerde daha çok bir Orta Doğu masalını andırmakta. 

 Sadık Yemni

Alıntılar:
Stanislaw Lem – Solaris  – Maya yayınları 1983
Arthur C. Clarke – 2001 Bir Uzay Destanı – Deniz Kitaplar yayınevi 1983

www.sadikyemni.net

www.fikiryongalamagrubu.blogspot.com

İlginç saptamalar

Bir  saat sureyle kulaklıkla bir şey dinlemenin kulaktaki bakteri sayısını %700 arttırdığını?

Çakmağın kibritten önce bulunduğunu?

Parmak izleri gibi dil izlerinin de her insan için benzersiz olduğunu?

Kağıt para sanıldığı gibi kağıttan değil pamuktan yapılır

Dünyanın en genç üniversite öğrencisi 11,5 yaşındaki Ganesh Sittampalam’dı

İlk yeraltı tünel 1 km. uzunluğunda olmuş ve bundan 4 bin yıl önce Irak’ta Fırat nehrinin altından geçmiştir.

Paraguay dünyanın en yağışlı bölgesidir. Bölgede yağmur neredeyse ara vermez.

Dünyada 2000 e yakın halk ve 3000 e yakın dil var.

Tarih boyu yapılmış savaşların en uzunu İngiltere ile Fransa arasında olmuştur. Bu savaş 115 sene(1338-1453) sürmüştür

İnsanın saçında 102 bine yakın, derisinde ise 20 bine yakın kıl olur. Kıllar her gün 0.35-0.40 mm. uzar

İngiltereli Thomas Korne 207 sene yaşamıştır

İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir

Kadınlar erkeklere oranla iki kat daha fazla göz kırparlar

Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler

Üzüm mikrodalga fırında patlar

İnsan yılda en az 1460 rüya görür

İçtiğimiz sular 3 milyar yaşındadır

Çin’de İngilizce konuşan kişi sayısı Amerika’dan daha fazladır

Elma, soğan ve patatesin tadı aynıdır. Fark sadece tamamen kokularından kaynaklanır. Aslında hepsi tatlıdır

En uzun boylu insan 1940 yılında ölen 2,72 metre boyunda ABD’li R.P. Wadlow olmuştur

Kibrit kutusu büyüklüğündeki altın külçesi yufka gibi açılarak bir tenis kortu büyüklüğüne kadar yırtılmadan uzatılabilir

İnsan daha çok oksijen alabilmek ve vücudundaki karbon gazını boşaltmak için esner

İnsan bir günde 28-33 bin litre hava, 500-700 litre oksijen, 2 kilogram yiyecek tüketir

Michel Jordan basketbol oynadığı yıllarda, bir yılda Nike’den, Nike’ın Malezya fabrikası personelinin hepsinden daha fazla para kazanıyordu

ABD, Ohio’da lisans olmadan fare yakalamak yasaktır

Eğer aynı zamanda aksırır, hıçkırır ve gaz çıkarırsanız,
patlarsınız

Aşık olduğumuzda beynimiz “phenylethylamine” üretir. Bu kalp atışınızı hızlandırır ve sizi mutlu yapar. Bu kimyasal madde çikolatada da vardır

Uzayda yerçekimi olmadığı için astronotlar ağlayamaz. Çünkü gözyaşı aşağı düşmez

1994 Dünya Kupası’nda, Bulgaristan futbol takımının 11 oyuncusunun hepsinin isminin sonu “OV” ile bitiyordu

Birinci Dünya Savaşında Fransa ülkedeki tüm taksileri devraldı ve askerler cepheye bu taksilerle taşındı

Kahve sarhoş bir insanın ayılmasına yardımcı olmaz. Hatta çoğu zaman alkolün etkisinin artmasına yol açar

Kereviz yerken harcanan kalori,kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır

İnsan uzun süre bir böbrek ve bir akciğerle, midesiz, dalaksız yaşayabilir, ama karaciğersiz bir dakika bile yaşayamaz

Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır

**

Kibrit kutusu büyüklüğünde altın tenis kortu kadar açılabiliyormuş, ilginç!  Stchin’in teorisi bu durumu bilenler tarafından yapılmış olmalı. Hani Nibiru’nun atmosferindeki yırtıkların kapanması için altın aramaya gelmişlerdi ya Dünya’ya!

Koku mucizesi-devam

Konu başı: https://blog.sonsuz.us/?p=1443

İnsanın koku alma duyusu çok iyi koklayan canlılar ile az koklayan ya da hiç koku almayan canlılar arasında bir yerdedir. Ancak, insanın koku derinliği koku alma yeteneğinde değil de, kokunun bağlantılarında ortaya çıkar. Birincisi, koku duyumuz, diğer dört duyumuzun aksine, doğrudan beynimiz üzerinden gerçekleşir. Yani, koku organımız olan olfaktör sinirler beynimizin ön parçasının doğrudan uzantılarıdır. Bir başka deyişle, kokuyu beynimizi kokuya daldırarak ve değdirerek alırız. Burnumuzu bir kokuya uzattığımızda beynimizi yakınlaştırmış oluruz. İkincisi, koku duyumuz beynimizin duygusal durum merkezi, hafıza, tat alma ve nörolojik dengeden sorumlu bölümüyle ilişkilidir. Koku duyusu konuşma merkeziyle ya da beynin bilinçli kısmıyla çok az ilişkili olduğu için, kokuyu ölçmekte, tanımlamakta, anlatmakta, ayırmakta hayli zorlanırız. Koku bunca müphemliğine karşılık, koku duyusunun derin duygu durumlarını harekete geçiren, ince ve eski hatıraları uyaran, hazzı ve hırsı artıran karşı konulmaz ve kesin bir etkisi vardır üzerimizde. Konuşmamızı, görmemimizi, işitmemizi, dokunmamızı kontrol edebiliriz belki, ama kokunun üzerimizdeki etkisi hesaba gelmez. Taze biçilmiş çimen kokusuna tepkisiz kalmamız mümkün mü? Sıcak ekmek kokusuna iştahsız durabilir misiniz? Baharda leylak kokusu alıp götürmez mi bizi uzaklara?

Her duyu insan bedeninde bir etkilenmeye denk gelir. Görmek, ışığın gözün retinasına değmesidir, işitmek sesin kulak zarına çarpmasıdır, dokunmak bir cismin tene değmesidir. Peki ya koklamak? Kokuyu, bir etkilenme olarak tanımladığımızda diğer duyusal etkilenmelerden daha derin, daha kalıcı ve daha az kontrol edilebilir bir etkilenme yaşadığımızı görürüz. Kokunun kendisi ne kadar şeffaf ve belli belirsiz ise, etkisi o kadar somut ve aşikârdır. Tıpkı bir okyanus gibi; kıyısında durunca, sakin ve düz görünür, ancak içinde esrarlı bir derinlik ve tanımsız bir enginlik saklar.

Onun için de, bir annenin yıllar sonra kavuştuğu çocuğuna gerçekten annesi olduğunu anlatamamasını, aradan geçen yılların anne-çocuk sıcaklığını küllendirmesini dillendiren Okyanus Kadar Derin filminin kırılma sahnesi bir sedir ağacının kokusuyla başlar. On yıl önce kaybolup ailesinden kopan çocuk, annesine ve ailesine bir türlü ısınamamıştır. Sadece oğlunu değil evladının yakınlığını da yitiren anne bir gün evdeki eski sedir ağacından yapılma sandığı açınca, kokunun o derin ve ince sihri işlemeye başlar. Çocuğun yıllar önce hafızasına kaydedilen bu kokuyla, annesine ve ailesine duyduğu âşinalık ve yakınlık yeniden inşa edilir, yeniden ihya olur. Sanki ılık bir kucaklayıştır koku, sessiz ve hızlı bir yolculuktur ruha doğru. Yitirdiklerini ihya eden, ölüp gitmişlerin yeniden dirilmesine vesile olan bir bahar gibidir.

Ünlü nehir romancısı Marcel Proust’un da, çok eskilere doğru olan yolculuğuna ‘çaya batırılmış bisküvi kokusuyla’ başlaması aynı sırdan olsa gerek. Koku, en derin ve en kalıcı hafızaya denk geliyor. Şimdi, bu satırların yazarı olarak, ceviz sandıkta bekletilmiş elmaların kokusuyla çocukluğumun sohbet dolu kış akşamlarına gidiveriyorum. Taze bir menekşe kokusuyla ilkgençliğimin bahçelerine koşuyorum. Kurşunkalem ve kâğıdın kokusuyla okul yıllarımın tatlı hatıralarına uzanıyorum. Koku, âdeta ruhumuza yerleşmiş ilâhî nefha; değer değmez bizi yeniden ihya ediyor gibi. Kokuyu soludukça, ruhumuz yeni baştan ihya üfleniyor.

Bitkilerin koku veren kısmına, ‘öz’ ya da ‘ruh’ anlamında ‘esans’ (essence) denmesi, kokunun maddeye bağlı ancak maddeden öte bir cevher olduğunu haber veriyor. Koku anlamındaki ‘rayiha’ kelimesinin, ‘ruh’ kelimesiyle akrabalığı da bu sırra dayanıyor olmalı ki, söz ve mânânın üstadı Bediüzzaman Said Nursi’ye, tam da meleklerden bahsederken, “Ervâh-ı tayyibe revâyih-ı tayyibeyi sever” gibi şiir kokan bir cümle söyletmiştir: Güzel ruhlar, güzel kokuları sever. Belki tersi de doğru: Güzel kokular güzel ruhlara siner.

Koku, ruhtan ruha ulaşan bir ‘kimyasal iletişim’ biçimi ve tenden de ötede gerçekleşen bir ‘kimyevî dokunma’ işidir. Kokuyu algılarken burnumuzun dibine yerleştirilmiş özel sinir uçlarında bir dizi ‘kimyasal reaksiyonlar’ olur. Ancak, kokunun kendisi, bu kimyasal işlemden başka birşeydir ve hâlâ daha sırrı çözülebilmiş değildir. ‘Kötü koku’ veren moleküller ile ‘güzel koku’ veren moleküller arasında, insanı itmek ve iğrendirmek ve insanı kendine çekip teshir etmek gibi bir büyük farklılığa denk gelecek bir farklılığın olmaması, maddenin koku için sadece bir ‘bahane’ olduğunu akla getiriyor. İnsan bedenine ruhun üflenmesi gibi, maddeye de rayiha üflenmiş olmalı…

Rayiha ile ruh arasındaki bu tatlı âşinalık hâli ve bu derin tanışıklık gerçeği, ikisinin de aynı nefhadan geliyor olması olamaz mı? Şu kadar ki; kokunun bunca derinlere nüfuz etmesini bildiğimiz verilerle açıklayamıyor araştırmacılar. Burun iç yüzeyindeki her koku nöronu sadece 60 gün kadar yaşadığı halde, koku hafızamız nasıl oluyor da bu kadar uzun süreli ve bunca kapsamlı olabiliyor? Bildiğimiz kadarıyla, kokuya algılamakla görevli bir nöron hücresi, öldüğünde, arkasında varis bırakmıyor. Bunun yerine, nöron hücrelerinin bulunduğu tabakanın bir altındaki kök hücrelerden yeni hücreler yaratılıyor. Bunun şimdiki açıklaması, koku algısının beynin daha merkezî bir yerinde gerçekleşmesi ve belleğe aktarılması şeklinde. Yani hücreler ölse de, gidenlerin de gelenlerin de beyin içinde bağlantı kurdukları yer aynı. Ancak sırlar bununla biteceğe benzemiyor. Kokunun insan davranışını etkileyişi nasıl oluyor? Koku bilgisi beyin içinde nasıl kodlanıyor? Beynin alt merkezlerinden beyin zarına nasıl aktarılıyor? Kokunun beyindeki bağlantıları neden bu kadar merkezî bir konumda?

Kokunun bunca merkezî konumuna ve derin etkisine karşılık, sosyal hayatımızda kokunun rolüne az da olsa burun kıvırıyoruz! Batı medeniyetinde koklama duyusu uzun bir süre ‘ilkel bir duyu’ olarak bilinegeldi. Ancak Doğuda tütsü dumanları arasında, gül kokuları gölgesinde bir rayiha cenneti öteden beri olageldi. Tıpkı ışık gibi, koku da doğudan yükseldi. Doğu ile Batı arasındaki ‘İpek Yolu’ ipeksi dokunmanın tarifsiz zerafetini ve sonsuz yumuşak tadını Batıya taşırken, ‘Baharat Yolu’ çeşnilerle birlikte kokuları da, koklamaktan utandırılan Batılı insanın burnuna sokuverdi. Hızlı yaşamanın ve sayısal çokluğun hüküm sürdüğü Batı, dokunmaya ve koklamaya ne kadar uzaksa, ince yaşamanın ve niteliğin egemen olduğu Doğuda koku o denli merkezî bir yerde olageldi.

Bu yüzden, varoluşunu ve dolayısıyla var edildiği gerçeğini unutan Batı felsefesinin iki ünlü temsilcisi Darwin ve Freud’un, tam da ‘şimdi ve burada’ yaşadığımızı ve var edildiğimizi bize hatırlatan kokuyu ilkellik olarak bir kenara itmelerine, keskin bir varoluş tadı veren kokunun insan ruhundaki esintisine burun kıvırmalarına şaşmamak gerek.

Aslında, koku, hayatımızda sürekli işlev görüyor; ona öylesine alışığız ki, tıpkı balıkların suyu unutmaları gibi kokuyu da unutuyoruz.. Dilimizde koku alamama hâline denk gelen doğrudan bir kelime yoktur meselâ. Sesi duyamama durumunda ‘sağır,’ ışığı görememe hâlinde ‘kör’ oluyoruz, ama kokuyu alamama hâlinde birşey değiliz. En fazla biz doktorların yedekte tuttuğu bir tabirle anıyoruz koku körlüğünü ya da sağırlığını: ‘anosmi.’ Oysa hayvanların dünyasında koku, ses ve ışık kadar ‘hayatî’ öneme sahip. Bu konuda en âşina olduğumuz köpekler ve fareler yiyeceklerini koklayarak ‘görüyorlar,’ çevrelerinin sınırlarını kokuyla çiziyorlar, kendi çocuklarını ve eşlerini kokularından tanıyorlar. Karınca ve arı gibi sosyal hayvanlar nereye gideceklerini, nasıl davranacaklarını kendi aralarında yaydıkları kokuya göre belirliyorlar, kokulu kimyasal sinyaller sayesinde kuruyorlar cumhuriyetlerini. Şu halde, “Hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır” sözü haklılık kazanıyor. Biz insanlar ise çevremizi daha çok göz ve kulaklarımızla algılıyoruz. Burnumuzu pek işin içine sokmuyoruz. Kokulu uyarılara çoğunlukla önem vermiyoruz. Nedense, koklamada ‘köpeksi’ bir aşağılık ya da ‘fare gibi’ ezilmişlik duygusu vehmediyoruz.

Şükür ki, koku duyusunun bitimsiz derinliğini dilimiz metaforlarla itiraf ediyor. Koklamak, müphem ve sezgisel algılamamanın bir ifadesi olarak tekrarlanıyor sık sık. “Havada tuzak kokusu var,” “Memleket burnumda tütüyor,” “Para kokusu alıyorum” gibi ifadeler, koku hafızasının uzunluğuna ve genişliğine eşlik eden şuuraltı derinliğe göndermeler yapar. Bir olayı ‘olmadan önce sezmek’ gibi metafizik algılamalar koku algısının dayanılmaz kesinliği ile ifade edilir.

Diğer taraftan, insan-insan ilişkisinin mahrem yakınlıklarında koku olağanüstü bir ‘temas’ vesilesi olur. Örneğin, anneler bebeklerine has kokuyu bilirler, bebekler de annelerini kokularından tanırlar. Anne karnında ilk hissettiğimiz şey kokudur; içinde yaşadığımız amniyon sıvısının kokusu… Yaşadığımız ortamlardaki kokular, sağlık ve mutluluk hâlimizi derinden etkiler. Kokunun özellikle cinsel duygular üzerindeki tanımsız fakat karşı konulmaz etkisi, modern zamanların parfüm sanayiini doğurmuştur.

Aşklara ve iştiyaklara konu olan edebî metinlerde çiçeklere yüklenen onca mânânın sadece çiçeğin rengiyle ve güzelliğiyle sınırlı kaldığını düşünmemek gerekir. Bir çiçeğin adının zikredildiği her yerde, çiçeğin kokusunun yaydığı o âşinalık duygusunun, koku hafızasının bir anda çağırdığı vuslat lezzetinin de sözün arasına ruh gibi nüfuz ettiğini hatırlamalı. Derin özlemleri ifade eden, ‘burun sızısı’ anlamındaki ‘nostalji’ kelimesi, söze sığmayan duyguların kokular gibi soluklanabildiğini haber verir. Koku, sanki duygulara renk veren bir zarf gibi, ruhanî halleri buğulaştıran bir cam gibidir.

Ne güzel ki, dünyamızda ruhun sızıntısı olan ıtır da, sonsuzluğu yankılandıran ışık da hep aynı yerde buluşuyor. Çiçekler üzerinde… Yapraklarda ışığın emilip renge ve kokuya bürünmesinin ardından, çiçeklerin ‘gül yüzü’nde renk ve rayiha bütünleşir, en sonunda meyvelerin latif teninde, leziz etinde eşsiz bir renk-rayiha-lezzet buketi sunulur.

Bir meyvede buluşan koklama, tatma ve görme duyuları, koku duyusunun aslında insan hayatındaki gizli fakat temelli, vazgeçilmez fakat kolayca unutulur rolüne işaret eder gibidir. Zira, koku renge can katar, tada derinlik kazandırır. Koku duyusunu bir şekilde kaybedenler, yıllar içinde damak tatlarını ve sonunda görme zevklerini de yitirirler. En azından burnumuzun koku alma kabiliyetini yitirdiği nezleli günlerimizi hatırlarsak, yemeklerin tadının koku olmaksızın uçuverdiğini de hatırlayabiliriz.

Dr Senai Demirci

Dövüş kulubünde sorular

Neden her şey Marla ile ilgiliydi?
Neden Filmde ölen tek kişi BOB oldu? (testislerinin olmayışı ölümüyle ilintili miydi örneğin)
Neden dövüş kulubüne kadınlar alınmazdı?
Neden Dövüş kulubünün ilk, ikinci kuralı; “Dövüş kulubü hakkında konuşmamaktır”?
Neden ölmeden önce klüp üyelerinin adı olmazdı?
Neden bu projeyi (kargaşa projesi) başlatan Tyler olmalıydı?
Marla neden dibe vurmaya çalışıyordu?

“Kadınlar tarafından yetiştirilen bir nesil olarak aradığımız şeyin tekrar kadınlar olduğunu hiç sanmıyorum” diyor TYLER … Marlayla seks yapan da Tyler:  Sadece spor yapıyoruz!
Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Dövüş kulübünün üçüncü kuralı, biri dur dediğinde veya bayıldığında, bayılmış numarası yapıyor olsa bile, dövüşün bitmesidir.
Bir dövüşte sadece iki kişi olur.
Bir seferde sadece tek dövüş yapılır.
Dövüşe girerken tişört ve ayakkabılar çıkarılır.
Dövüş sürmesi gerektiği kadar sürer.

Not: Daha önce Neden sadece BOB öldü sorusuna cevap aramıştık, bekınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1386

Yukardaki yeni sorulara cevap arayabileceğimiz gibi bu başlık altına yeni sorular da ekleyebiliriz?