İyi kandır ki gerçek olsun

Sen tohum ektiğin için ağaç çıkıyor değil, bir ağaç varsa milyonlarca da tohum vardır.Neden sonucu takip ediyorsa, sonuç da nedeni takip eder. Zincir böyle işler.O zaman bu bir çembere dönüşür- istediğin yerden başla; ister nedeni yarat, ister sonucu. Ve sana söylüyorum, sonucu yaratmak daha kolay çünkü sonuç tamamen sana bağlı; neden o kadar sana bağlı olmayabilir. Yalnızca belli bir arkadaşımın yanında mutlu olabiliyorum dersem, o zaman mutluluğumu; bu arkadaşa, onun orada olup olmamasına bağlamış olurum. Eğer belli bir zenginliğe ulaşmadan mutlu olamam dersem, mutluluğum o zaman, dünyaya, ekonomik duruma ve diğer her şeye bağlı olur. Bu istediğim gerçekleşmeyebilir. O zaman da ben mutlu olamam.

Neden benim ötemdedir. Sonuç ise içimde. Neden etrafımda, durumlarda, dışımdadır. Sonuç ise benim ta kendimdedir. Sonucu yaratabilirsem, neden de onu takip edecektir. Mutluluğu yani sonucu seç ve bak bakalım ne oluyor..Tüm hayatın bir anda değişecek ve etrafında mucizelerin gerçekleştiğini göreceksin çünkü, sonucu yaratmış olacaksın ve nedenlerde onu takip edecek..

Sorun ne?niye seçemiyorsun? Neden bu yasa üzerinde çalışamıyorsun? Çünkü zihnin, bilimsel düşünce tarafından eğitilmiş zihin, tümüyle diyorki; mutlu değilken mutlu olmaya çalışırsan, bu göstermelik olacaktır. Mutlu değilken mutlu olmaya çalışırsan bu sadece rol yapmak olacaktır, gerçek değil.Bilimsel düşünce bunu söyler, gerçek olmayacak sadece rol yapıyor olacaksın. Ama biliyorsun ki; hayat enerjisinin kendi işleyiş biçimi var. Kendini tamamen vererek rol yapabilirsen, bu gerçeğe dönüşecektir. Bunun tek püf noktası; oyuncunun orada olmamasıdır. Role kendini tamamen kaptırırsan, gerçekle arasında hiçbir fark kalmaz. Yarım yamalak rol yaparsan, işte o zaman göstermelik olur.

Dans edeceksen, şarklı söyleyeceksen, mutlu olacaksan tüm kalbinle ol..kendini hiç tutma, rolün içine dal, rol yapma eyleminin kendisine dönüş, oyuncuyu oyunun içinde erit ve bak bakalım neler oluyor. O gerçeğe dönüşecek; onun kendiliğinden gelmekte olduğunu anlayacaksın, o anda anlayacaksın ki; aslında kendi başına oluyor. Ama kendini tamamen vermediğin takdirde bu gerçekleşmez.

Sonucu yarat, tamamen onun içine gir ve gör ve izle..

Osho; Benim Yolum, 49-51

Not: Oyun/Kandırış kuramına bir teyid de Osho’dan gelmiş 🙂 Bakınız : https://blog.sonsuz.us/?p=187

İkna yani inandırılma yani KANDIRMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize  çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız budur ve aslında nefret ettiğimiz şey kendimizi ortaya koyduğumuz ve kandırığa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Kendimizden nefret ediyoruz, bizim bilinen son uygarlığımız maalesef bu temele dayanıyor!  İnsan sürekli nefret ettiği bişeyleri tekrar ediyorsa kendini sevemez herhalde! Ya her nefeste kandırmaktan vazgeçmeli ya da nefret edilecek bişey yapamazmış kabulunden! Her ikisi de bize huzur buldurur, aynı kapıya çıkarlar. Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin 🙂 Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa kül olacaksın! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim o yarışa çıkabilmişti, kaç kişi ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

Bir Kadını Öldürmek kitabında yazdığım gibi:

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!…

Bütün bunlar boşluğa basamak dizmekten başka bişey değil.

İkinci not:  Şimdi de “boşluk” kelimesinden iğrenecekler var biliyorum ve çok normal. Biz varlığız, varlığımızı yokluğumuzla kazanıyoruz. Tabidir ki Boşluğa karşı doluluğumuzu müdafa etmek gelecek içimizden 🙂

Zihin Kontrolü mü?

Kötü anıları silen ilaç geliştirildi

Hollanda’nın Amsterdam Üniversitesi’nden bilim adamları, insan hafızasındaki acı ve korku veren, kötü anıları silen bir ilaç geliştirdiğini açıkladı.

AA Güncelleme: 16:56 TSİ 20 Şubat 2009 Cuma
LONDRA – İngiltere’de yayımlanan Daily Mail gazetesinin haberine göre, bilim adamları geliştirdikleri ilacın özellikle kötü olayların ardından ortaya çıkabilen “travma sonrası stres bozukluğu”nun tedavisinde olumlu etki yaratabileceğini düşünüyor.

Hollandalı bilim adamları, kötü anıların genellikle kalp hastalarında kullanılan “beta bloke edici” ilaçlarla silinebildiğini öne sürüyor.

Hayvanlar üzerinde yapılan denemelerde, ilacın beyindeki kötü anıların canlanma mekanizmasına müdahale edebildiği görüldü. İlaç daha sonra 60 kadın ve erkek denek üzerinde denenirken, bu kişilere gösterilen fotoğraflarla önce hafızalarında rahatsızlık verici anılar oluşturuldu, sonra da bu anıların aynı fotoğraflar gösterilerek canlandırılmasına çalışıldı.

Deneklerin bir bölümüne ilacın kullandırıldığını, diğer gruba ise placebo verildiğini belirten uzmanlar, ilacı kullanan grubun korku uyandıran fotoğraflar karşısında az tepki verdiğini, diğer grubun tepkilerinin ise daha güçlü olduğunu belirtti.

Bir gün sonra ilaç kullandırılan deneklerin ilacın etkisinden çıkmalarından sonra aynı teste tekrar tabi tutuldukları, yine ilacı kullanan grubun, placebo kullanana göre çok daha zayıf tepki verdiği tespit edildi.

Bilim adamları, bu testler sonucunda ilacın kötü ve ürkütücü anıları silmekte etkili olduğu sonucuna vardı. Bilim adamlarına göre ilaç kötü anının yeniden canlanmasını önlüyor ve beynin bu anıyı tekrarlamasının önüne geçiyor.

ETİK TARTIŞMALARA YOL AÇACAK
İngiliz uzmanlar ise ilacın İngiltere’de büyük bir etik tartışmasına yol açacağına işaret ediyor. Uzmanlara göre, pek çok kesim, insanı insan yapanın yaşadığı acılar olduğunu ileri sürerek, ilaca etik açıdan karşı çıkacak.

Uzmanlar, ilacın ayrıca, insanların hatalarından ders alma imkanını da ellerinden alacağına işaret ediyor ve bunun da zararlı psikolojik etkilerini hatırlatıyor.

St. George’s Üniversitesi Tıp Etiği Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Daniel Sokol, “Kötü anıları hafızadan kazımak bir siğili ya da et benini yok etmeye benzemez. Bu, insanı anılarından kopararak, kişiliğini değiştirir. Bazı durumlarda faydası dokunabilir, ama genelde anıları silmenin şahıslar, toplum ve insanlık üzerindeki yıkıcı etkilerinin iyi hesaplanması gerekir” dedi.

Dualitenin Sonu

Dualitenin Sonu

Böylece Şambra, inanılmaz zamanlarda yaşıyorsunuz ve siz – insanlar bu inanılmaz çelişkiyi deneyimleyecekler. Bir gün herşeyi bilecek, ertesi gün hiçbir şey bilmeyeceksiniz. Bir gün yaşamınızda büyük bir sevgi olacak, ve ertesi gün sizi sevenler tarafından ihanete uğrayacaksınız. Farketmez. Gerçekten etmez. Ha, insan hali farketmesini isteyecektir ve bu konuda bağırıp çağırmak ve şikayet etmek isteyecektir, ve bir başkasını suçlamak isteyecek ve kurban olmayı, oyunu oynamayı isteyecektir – isteyecektir. Ama farketmez.

Siz, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı inanılmaz bir çelişkiler zamanında yaşıyorsunuz. Biz geçenlerdeki bir Şaud’da hava durumundan söz ettik – havanın bir öyle bir böyle olmasından – inanılmaz bir çelişki. Bir an fırtına, bir sonraki an cennet. Bir an insanlığın ıstırap çekmesi, bir sonraki an büyük sevinç yaşaması.

Peki tüm bu çelişkiler neden? Şu anki bu karmaşa neden? Çünkü, sevgili dostlar, Dünya üzerinde yaşadığınız onca yaşam boyunca bildiğiniz o şey – dualite denen, karşıt güçler denen bu şey – dualite bilinci, artık tamamlanıyor… artık tamamlanıyor. Böylece görünürde ya da algılanır biçimde birbiriyle savaştığını gördüğünüz bu güçler, aslında şimdi birleşiyor.

Onlar birleşiyor, ve siz artık ne erkek ne kadın olacaksınız. Ama birleşirken de, eril yanınızla dişil yanınız arasında büyük bir çelişki olduğu algısı ya da yanılsaması da var, ama onlar aslında tamamlanıyor. Tüm bu Yeni Enerjiye dönüşme meselesi, aslında bununla ilgilidir.

Bu, bir anlamda, zamanın sonu. Bu, dualitenin sonu. Ama dualite, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla kendini görünür kılıyor – ki bu da, onu her zamankinden çok daha güçlü hissedeceksiniz anlamına geliyor – ve aslında o artık bir çelişki değil, artık karşı bir güç değil, çünkü tamamlanıyor. Onlar aslında karmaşa ve çelişki ve anlaşmazlık gibi görünen şeyde yeniden biraraya geliyorlar. Görüyor musunuz, farketmez. Bu, doğal olarak meydana geliyor. Ve aslında çok da güzel bir yoldan oluyor.

Size, şu anda Dünya üzerindeki çok güzel bir sürecin yalnızca tek bir tarafı gösteriliyor. Herkes felaketlere odaklanıyor. Parçalanan sistemlere odaklanıyor. Kimsenin durmadığı öbür tarafa geçin. Yaratının, bu yanılsamanın öbür yanına geçin, ve olan bitenin güzelliğini göreceksiniz. Bu boyutsal resme bakıp duran ve “Dünya’ya neler oluyor? Buradan nereye gidiyoruz? Ne yapacağız? Ben neden buradayım?” diyen kitlelerle birlikte durmayın. Öbür tarafa geçin. Başka kimsenin durmadığı tarafa geçin, dünyanın her yanındaki Şambra, ve gerçekte neler olduğuna bakın. Bu çok güzel ve aynı zamanda da parçalanıyor. Bu, uzun, çok uzun süredir ayrı olan unsurların birleşmesidir, ve öylesine güzel bir işlem/süreçtir ki.

Bunun içindeki güzelliği gören olun. Ve sonra onu içine alan, burada gerçekten olan biteni kesinlikle hisseden olun. İşiniz ve paranız ve ah, borsalardaki değerlerle ilgili insanca kaygılarınızı bir kenara koyun. Farketmez. Sizin için, zenginlikler ve bolluk dediğiniz şeyler mevcuttur, ama bu, eski bolluklara hiç benzemiyor. Eski bolluk gibi davranmıyor. Bir sonraki çek nereden gelecek diye kaygılanmaktan vazgeçin.

Şimdi siz bu konuda benimle çekişmek istiyorsunuz, ve şu anda beni inandıracak ya da ikna edecek kanıtlar yazıyorsunuz. Sizi duyabiliyorum. “Ben Tobias’a bir eposta yazacağım ve diyeceğim ki, ‘Tobias, ne konuştuğunu bilmiyorsun, çünkü benim hiçbir şeyim kalmadı, ve bana gelen de hiçbir şey oluyor, ve ben bittim.'” Kesinlikle bittin. Öbür tarafa geç ve neden bittiğine bak. Herşeyi bırakmanın güzelliğine bak.

Küçün insan acılarını unutun… bunların çoğu sadece korku. Çoğu yanılsama. Aslında ne kaybettiniz? Hiçbir şey. Farketmez. Herşeyi kazanıyorsunuz, ama buna bakmak istemiyorsunuz. Herşeyin parçalanmasına bakmakla meşgulsunuz, fazlasıyla meşgul. Oyunun içinde fazlasıyla meşgulsunuz. Bir kurbanmış gibi davranmakla çok meşgulsunuz. Beni ve ana-babanızı ve çocuklarınızı ve eşlerinizi ve geçmiş yaşamlarınızı ve dünyayı ve politikacıları, ve uzay gemilerindeki küçük varlıklar ve yeraltındakiler de dahil olmak üzere diğer herkesi suçlamakla çok meşgulsunuz. Onların tümünü suçlamakla çok meşgulsunuz. Farketmez. Gerçekten etmez.

Ve biz bu konuda bir süre kol güreşi yapacağız, taa ki siz bir gün gülene ve şöyle diyene kadar, “Ah Tobias, keşke bana bunu umutsuzluğumun doruğundayken ve kederimin derinliklerindeyken söyleseydin, keşke bana ‘Farketmez’ deseydin, Tobias. O zaman ben oynadığım o küçük oyunu bırakır, herkesi suçlamaktan vazgeçerdim. Ve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle derdim ki, ‘Şu anda Dünya’da ne muhteşem bir deneyim yaşıyorum – şeylerin parçalandığı yanılsamasını, oysa aslında biraraya geliyorlar.'”

Bu, kendi içinde bir tutarsızlık ya da bir çelişki değil mi? – herşeyin parçalandığı yanılsaması.

Milyonlarca insanla birlikte bir tepede durduğunuzu hayal edin, ve devasa bir resim var – devasa bir resim – ve ona “2009’da Dünya’nın Resmi” deniyor, ve o resim parçalanıyormuş gibi görünüyor. Boyalar akıyor, etrafındaki çerçeve çatlayıp kırılıyor, ve o… o, Tanrı, o, modern çağın tanrısı, o, yaşamın yanılsaması. Ve herkes ona bakıp şöyle diyor, “Parçalanıyor. Tapındığımız şey – o modern çağ tanrısı, yeni çağ Horus ve İsis’i  ve diğer herkes – bu kadar taptığımız o modern şey, yaşam yanılsaması, parçalanıyor. Gözümüzün önünde parçalanıyor ve bizi kurtaracak kimse yok, ve biliyorum” diyor insanlar, “burada bizi kurtaracak kimse yok çünkü ben Tanrı’yı çağırdım ve Tanrı falan gelmedi. Meleklere bağırdım ve onlar bana bu palavrayı sıktı. Yani hiçbir şey olmadığını biliyorum, ve…” Resim, yanılsama parçalanıyor. İşte o zaman, sevgili Şambra, ben, farketmez diyorum. Kesinlikle, ve bu arada, onun parçalanmasını siz istediniz. Değişimi siz istediniz.

Şimdi, kimsenin durmadığı tepenin o öbür tarafına geçin ve gerçekte neler olduğuna bakın. Herşey birleşiyor. Onun parçalandığına dair bir yanılsama olmak zorunda, yoksa siz sadece dualitenin eski unsurlarını pekiştirir dururdunuz. Erili daha da eril ve dişiyi daha da dişil kılardınız. Aydınlığı daha da aydınlık, karanlığı daha da karanlık kılardınız, ve bu da sadece oyuna katkıda bulunmak olurdu. Oysa sizin seçtiğiniz hiç de bu değildi. Istediğiniz hiç de bu değildi. Gerçekten deneyimlemek istediğiniz hiç de bu değil.

O resmin, o yanılsamanın öbür tarafına geçin. Öncelikle, orada resim falan olmadığını fark edeceksiniz! İkincisi, sizinle ya da sizsiz onların birleştiğini fark edeceksiniz. Bunlar olmakta. Herşey doğal bir ilerleyiş içinde.

Parçalanması, yalnızca bir yanılsama. Aslında parçalanamaz. Parçalanamaz.

Şimdi, DNA’nızda Atlantis denen bir şey var ve diyor ki, “Aa, ama Tobias, parçalanabilir. Hem de nasıl parçalanabilir!” (kahkahalar) “Ben gördüm, ben hissettim, ve o alevler gerçekten fazlasıyla sıcaktı.” (kahkahalar) “Onun için, bunun olamayacağını bana söyleme, Tobias.”

Pekâla, bir an için Atlantis’e geri gidelim. Neler olup bittiğine bir bakalım. O da bir evrimleşme ve bir geçişti. Gerçekten Benliğin keşfedildiği ve Ruhun, Tanrı’nın özünün keşfedildiği bir zamandı. Önce, cennetlerde olan bir Tanrı yanılsamasına gerek vardı, ve sonunda… sonunda birkaç insan, Tanrı’nın kendi içinde olduğunu anlamaya başladı.

Ama bir anlamda Atlantis zamanında, hepimiz biraz saf ve deneyimsiz olarak, hepimiz Ruhun çocukları olarak oynadığımız o büyük oyunu oynarken dedik ki, “Hadi şunu alıp havaya uçuralım.” Çocukken bunu yapmadınız mı? Küçük kamyonlarınızı ve oyuncaklarınızı alıp parçalamadınız mı? Bu çok eğlenceliydi! Bu inanılmazdı! Bum – parçala! Ve ne oldu? Eh, o zaman daha büyük ve daha güzel bir oyuncak geldi. Oynayacak daha büyük bir oyununuz oldu.

Atlantis bir hata değildi. Tanrı’nın gazabı değildi. Atlantis, insanlığın içindeki bir hata değildi. Ve bu arada, Atlantis hiç de o mükemmel toplum modeline sahip değildi. Birçok harika tarafı vardı ama mükemmel toplum değildi. Biz öğreniyorduk. Biz deneyimliyorduk. Biz böyle büyük bir karmaşayı ve bu büyük yıkımı yaşamanın neye benzeyeceğini deneyimlemek istedik. Ama farketmedi. Ondan kısa bir süre sonra, ya Dünya’nın üstündeki ya da Dünya’nın altındaki başka bir yaşam için geri geldiniz. Farketmedi. Siz hâlâ buradaydınız.

Biz, hepimiz, ben dahil, zamanların en iyisinde yaşıyoruz ve en kötüsünde yaşıyoruz. En inanılmaz zamanlarda yaşıyoruz… bugüne kadarki en inanılmaz zamanlarda. Sadece burada olabildiğiniz için, sadece istediğiniz için, sadece ve kesinlikle eğlenceli olduğu için burada olduğunuzu anlayın. Bunu bu kadar ciddiye almayın. Dünyanın yüklerini omuzlarınıza almayın. Korkuya kapıldığınızda, korkuyu hissedin. Kesinlikle, korkuyu hissedin. Kendi korkunuzdan kaçmaya çalışmayın – o zaten sizden önde. Siz daha oraya varmadan yolda karşınıza çıkacaktır!

Korkuyu hissedin, ama o zaman gerçekten onu hissedin, çünkü korku, bilincin çok ilginç bir enerjisidir. Ona sadece korku ve karanlık yanından bakacak olursanız, sizi donduracaktır. Sizi terörün derinliklerine ya da cehennemin yanılsamasına çekecektir. Ama ondan geçip gidin. Çevresinden dolanmaya bile kalkmayın, içinden geçip gidin. Öbür tarafta ne olduğuna bakın. Orada sizi bekleyen inciye bakın.

Hep birlikte derin bir nefes alalım.

Tobias

Kaybedenlerin 15 özelliği

İş Yaşamında Kaybedenlerin 40 Özelliği

  İş yaşamında kaybedenlerin 40 özelliği başlıklı bir yazı görünce 40 maddeden dikkatimi çeken ve sık sık dönüp bakmak istediğim 30 kadar maddeyi buraya not etmek istedim. Bunlara acaba başka neler eklenebilir yahut (eklendikten sonra da) bunlar daha da damıtılıp 10-15 temel maddelik bir liste oluşturulabilir mi acaba? En kritik 10-15 problem şeklinde.

  • Hedef yok: Ne orta vadede, ne de uzun vadede iş dünyasında ne yapmak istediği ile ilgili net hedefleri bulunmaz. Bir iş bulmuş, çalışmaya başlamış ve maçı idare ederek günü kurtarmaya devam ediyordur. Yıllar sonra, kendisiyle aynı dönemde işe başlayan bazı kişilerin çok daha başarılı olduklarını görünce “eyvah” der. Ne mezun olduğu branş ile ilgili, ne tutkunu olduğu meslek ile ilgili hedefi bulunmaz. Ya da hedefi olsa bile sadece lafta kalır.

  • Tembeldir: Lafa gelince, çok hırsa gerek olmadığını söyler. Mağaza vitrinine bakınca da “ah param olsa” der. Ama para kazanmak, hedeflerini gerçekleştirmek için “doğru ve gerektiği” kadar çalışmaz. Sonra da “olmadı, kahretsin” der. Daha da ümitsizliğe kapılır. Zaman planını tekrar tekrar, saniyelerine kadar gözden geçirmez.

  • Vizyon sıfır: Hedefi olmayınca kendine bir vizyon da çizemez ve vizyoner insanları da örnek almaz. Geleceği görmeye, trendleri anlamaya çalışmaz. Uzun vadeli stratejiler ortaya koymaz. Verdiği her kararın on, yirmi yıl sonrasını nasıl etkileyeceğini düşünmez.

  – Proaktif değil: Elindeki doneleri iyi değerlendirerek, analiz yaparak sonraki aşamalarda karşışına çıkabilecek zorlukları düşünmez. Ve önceden çalışmalar, hazırlıklar yapmaz. Tedbirli olmak onun için korkmaktır. Fazla kontrollü olmanın yaşamını zindana çevireceğini düşünür. Önceden harekete geçmez, olunca telafi etmek için harekete geçer. O da işe yaramaz. Yaptığı mesleğin, hedefindeki işin dünyadaki trend yelpazesinde nerede durduğunu araştırmaz.

 – Okumaz, araştırmaz, üretmez: Sadece işini yapar, emir kuludur ya. Farklı, yaratıcı, geliştirici, innovatif fikirleri bulmak için okumaz, araştırmaz, beyin fırtınaları yaparak projeler üretmez. Ne şirketine, ne de kendi yaşamına katma değer sunmaz. “Sallarım başımı, alırım maaşımı” diyerek ortalarda gezinir durur.

  – Tevazu yok, burun havalarda: Her şeyi ben bilirim, en iyisini ben uygularım havalarındadır. Ekip yoktur, her şeyi kendisi yapmıştır zaten. Küçük tepeleri bırakın bir toz taneciğini bile kendisinin yaratmadığını kısa bir süre sonra anlatır birileri. Her şeye mantıksal yaklaşır. Başkalarının algısı ve düşünce dünyası ile olaylara bakmaz. Herkes, kendisi ile aynı olsun ister. Duygusal zeka onun için aptallık gibi bir şeydir. Karar verir, mümkün ise zorbalıkla uygulatır.

 – Alıngandır, her şeyi gurur yapar: Her uyarıdan, her tavsiyeden alınır, kendini aşağılanmış hisseder, konuyu “kişisel” algılar. Aslında müdürünün de kendisinin de para için çalıştığını, sonuçta “iş”i konuştuklarını unutur. Sabırla kendisini iyileştirmeye çalışmaz, aksine yönetimi değiştirmeye çalışır.

  • Arkadan konuşur: Dedikodu yapar, herkesi çekiştirir, kötüler. Kimsenin karşısına çıkarak uygun bir dille yanlışını söyleyemez, yönlendirmez. Bilmez ki bu kadar rahat bir insanın arkasından başkalrı da çok rahat konuşur ve kuyusunu kazabilir. Türlü türlü dolaplar çevirmeden, ayak oyunları yapmadan kariyer yaşamında yükselemeyeceğini saplantı halinde beynine kazımıştır. Halbuki, sadece işini en doğru şekilde yaparak ve sunarak ve duruşunu bozmayarak başarılı olabileceğini bir türlü fark etmez. Aslında insan zulmeder, kadere hükmetmeye çalışır. Ama asıl adaletli olan kaderdir, insan değil.
  • Özel yaşam-iş yaşamı birbirine karışır: İşten çıkar evde müdürlük yapmaya devam eder, ya da işe gelir eşiyle kavga ediyor gibi çalışanlarına saldırır. Aslında özel yaşamın çok daha önemli bir “iş” olduğunu unutur. İki kategoriyi de bir bütün olarak görmek gerek ama birbirlerine negatif etkisi çok az düzeyde olmalıdır.

  • Tutkularına sarılmaz: Kendisini mutlu eden, huzur veren tutkularını, hobilerini gerçekleştirmeyi günlük telaşlar içinde unutur. İşine tutku ile bağlı olmayabilir ama yaşama dair tutkularını da kaybederse iş yaşamında da başarısız ve huzursuz olur.

 – Negatif enerji saçar: Sabah gülen bir ifade ile günaydın demek, akşam çıkarken iyi akşamlar demek dahi bu insanlar için zor gelir. Çevresini görmezden gelir. Bilmez ki, doğuştan görmeyen insanların dahi gülen ve somurtan insanı ayırt edebildiğini. Her şeyi olumsuz algılar ve etrafına negatiflik saçar. Ümitsizdir, çözümsüzdür, başlangıçlara değil bitişlere odaklanmıştır. Kimseden de yardım istemez, almaz.  “Mavi, beyaz, gri” yaka diyerek çalışanları kategorilere ayırır. Herkesin aynı gemide olduğunu, herkesin yaptığı işin bir değeri olduğunu unutur ve saygı duymaz. Birileri aşağıdadır, birileri yukarıda. Ona göre davranır ve tabii ki sevilmez.

  • “Ekipten” olamaz, ekip yönetemez: Bencildir, tek başına hareket etmek ister. Şirketin, ekibin çıkarını değil de önce kendi çıkarını düşünür. Kendine saygılıdır ama başkaları için hep kaygılıdır.  Konuşmak, paylaşmak, birlikte eğlenmek, tanışmak, iletişim kurmak, bağlantıda olmak, sosyal ağını genişletmek için çaba sarfetmez.   İlişkilerimizi, bağlantılarımız kontrol etmek adına büyük faydalar sunan internetteki sosyal networklere yabancıdır. Bu gibi aplikasyonları kullanmayı gereksiz görür. Vefasızlık yapar, unutur ve unutulanlardan olur.
  • Radikal değişim kararları almaktan korkar: Statükocudur, yeni olanı yıpratırcasınıa sorgular ve uygulamaktan korkar. Değişimin hep negatif etkilerini düşünür ve karşı çıkar. Ve aynı sorunlar tekrar tekrar karşısına çıkar.

 – İnsiyatif almaktan çekinir: Tek başına karar almaktan korkar. Danışmak, tavsiye almak iyidir fakat bu kişi hep destek ister. Önemli kararların altına imzasını atmaktan korkar. Bu da işi iyi bilmediği ve yönetemediği anlamına gelir.   Bilgiyi, tecrübeyi, kazancını paylaşmaz, yaymaz.  Organizasyon kurmaya önem vermez ve başkalarına güvenmez. Hata yapmalarından korkar. Halbuki en büyük hatayı sorumluluğu paylaştırmayarak kendisi yapmıştır.

 – Hep yönetimi suçlar, kendine bakmaz: Değişmesi gereken tek tarafın yalnızca “yönetim” olduğunu düşünür. Kendisini onların yerine koymaz. Suçlar, eleştirinin dozunu kaçırır, iletişimi yanlış yerlere çeker. Bilip bilmeden, araştırmadan hep karşı çıkar, muhalefet yapar. Yapıcı olmaktan çok yıkıcı ve bezdirici yöntemlere başvurur. Kendi içini kararttığı gibi başkalarına da bu karartıyı bulaştırmaya çalışır.

 Emre Sevinç

http://ileriseviye.org/blog/?p=1829

Not: Ben de kendi deneyimlerim ışığında listeyi onbeş maddeye düşürdüm (Sibelin notu)

Özgüven

S. Özgüven, biraz da kendini evrenin kapsayıcılığına teslim etme becerisidir diyebilir miyiz?
Örneğin benim özgüvenimin azaldığı durumlar, bişeylere sahipmişim gibi göründüğüm zamanlardır, ne zamanki onları terk etmeye niyet ederim o andan başlayarak büyük bir özgüven artışı olur, boşluk durumları beni rahatlatıyor, çünkü oraya evrenin ne şekle bürünerek hareketleneceği sürpriz dolu bir bekleyiş, adrenalin, kendinden kurtulma, gelecek olana hem merak hem kabul gibi bi sürü duygular işte 🙂

Az önce beni ş-aşırtan bişey yaşadım, Çarşıdan eve doğru yürüyerek dönüyordum, güneş ve elde taşınacak fazla bi yük olmadığından yokuşu göze almıştım. En dik yokuş eve en yakına geldiğimizde başlıyor. O noktada biraz durup dinlendim, bir yandan da aşağıdan yokuşa göz gezdirip hangi noktasında durup nefesleneceğimi geçirdim aklımdan. Sonra Ya Allah deyip ilk adımı attım, hala nerede dinleneceğim vardı aklımda fakat birden bire bacaklarımın kendi kendine hareket ettiğini aslında bedenimin hiç bi güç harcamadığını fark ettim! Şok oldu benim için, hemen kendimi yokladım , bu nasıl olabilirdi? Bir yandan tırmanma sürerken bu mucizenin sebebini keşfettim; bedenim kendini tamamen serbest bırakmıştı! Yokuş filan umurunda değildi onun! O zaman ben delimiyim zihnimle kendime zorluk yaratıyorum diye güldüm. Tam bu aralar baktım yokuşun tepesine varmışım ve nefes alış verişimde zırnık değişiklik yok, sanki düz yolda gezinmişim! 🙂
Komik değil mi?

T. Yazindan anladigim kadariylan özgüvenin azalmasi kendi kendimizi yanliz “gördügümüzden” kaynaklandigini söylüyorsun. Zihnimiz ile vücudumuzun neyi nasil yapacagini bildigini söylüyorsun. Kendi kendimize yürüttügümüz fikirler bu “normal” durumu mani oldugunu söylüyorsun. Sence gercekten herseyi serbest birakmakla mi özgüven kazaniliyor?


S. Aslında zihnimizin ortaya çıkardığı durumların çoğunlukla yapay olduğunu deneyerek bildiğimi söylüyorum, onun ötesinde genel tanımlar çıkarmanın özel durumlar için yararlı olmadığını, hatta köstek olabildiğini bildiğimden, pek bi şey söyleyemiyorum 🙂
Kendi bireysel hikayemde; bişeye sahip olmadığım anlarda özgüvenimin daha yüksek olduğunu gözlemledim. Bunu aklileştir dersen, ilk aklıma gelen şu olur, oldu: “sahip olmak sınırlılık getiriyor, sahip olduğun şeyi korumak adına enerji tüketiyorsun (endişe, sürekli önlem alıcı planlar vs), bu da özgüveni azaltıyor” denebilir.
Özgüveni ben “muktedir olma gücü” diye algılıyorum sanırım, bu tanımım genel kullanıma uyuyor mu sence?

T. Bu tanimin aslinda gercekten cok ilginc. Aslinda senin savundugun tezin tam tersine özgün diyorlarmis gibime geliyor ama senin aciklaman bana daha mantikli geliyor.Ben haftasonunda bir seminere katildim orada devamli hedef konulmasi gerektiginden bahsediliyordu. Yani basarili olabilmek icin hedef konup o cercevede calisilmasi gerektigi söyleniyordu. Tabii ki bu biraz daha süslendirilerek iki güne sigridirilmisti ama ben pek dayanamadim ilk günün yarisinda terk ettim.
Sen hedeflerle ilgili söylediklerine katiyormusun?
 Sence bu gücü insanlar nasil elde edebilirler? Mesela hedef koyarak mi?
S. Hedef koyma işlevi bilinen “secret” mucizesi! :)))
Bu konudaki fikirlerim biliniyor ama ben yine de bi adres vereyim : https://blog.sonsuz.us/?p=905
(Biraz güldürür hiç olmazsa)

İnsanoğlu/kızı bence çok uzun zamandır doğal ihtiyaçlarından türeyen isteklerini  yeraltında bir mahzene gömdü. O sebeple hedef koymak tek başına işe yaramayacaktır.

Bence özgüven, herkes için farklı yollardan temin edilir. Örneğin, henüz bireyselleşmesini gerçekleştirememiş büyük çoğunluk için; bilgi ve nesne sahibi olmak işe yarayabilir. Fakat bireyselleşmeyi gerçekleştirmiş olanlar için bu kez ters köşeye yatmak gerekli, yani bu evrende tek başına olmadığımız ve aslında herşeyle sıkı sıkıya bağdaşık olduğumuz ve aslında her gerçek ihtiyacımızı karşılamak üzere (bize şah damarımızdan yakın) bir evrenle donanmış olduğumuzu farketmek lazım. Bunun için bol bol “iç sessizlik” sağlama uygulamaları gerekir (başka bi başlıkta konu edilmişti) ve bu sağlandığında dış sesleri ve bize her yönden uzanan iplikçikleri hissedebilmeye başlarız, bu durumda öz güven dediğiniz şey gani gani 🙂

Aslında her bir insan için geçirilen evreler var; her ne kadar ayrı kişiliklere sahipmiş gibi görünsek de aynı mekanizmalara (kalıp-patron) tabi oluyoruz.  (Örneğin yaş evrelerinin ortak anlamları gibi)