Farketmez 2

Biz bu gruba, aslında hiç farketmeyeceğini söyledik. Ve grupta bir keder ve üzüntü ve inanmamazlık duygusu hissettik – onların, “Ne demek istiyorsun, Tobias?” dediğini duyabiliyordum. “Farketmez derken ne demek istiyorsun? Ben şu anda farkettiği için Dünya’da bulunmuyor muyum? Ben, farkettiği için bir Yeni Enerji Bayrağı değil miyim? Benim bir görevim var. Anlamıyor musun, Tobias? Benim bir görevim var. Cehenneme kadar kaybolmuş halde olsam da, bir görevim var.” (kahkahalar) “Yol boyunca herşeyi kaybettim, ne yaptığımı bilmiyorum, kim olduğumu bile bilmiyorum, ama bu bal gibi bir görev, Tobias. Bal gibi görev. Farketmez de ne demek?”

Sanki ben onlardan bir şey – bir tutku duygusunu, bir amaç duygusunu – kopartıp alıyormuşum gibiydi. Farketmez, dedim bu gruba. Gerçekten de etmez. Neden? Çünkü siz zaten oradasınız. Biz bundan daha önce söz ettik. Ulaşmak istediğiniz yer her neresiyse, zaten ulaştınız. Bazılarınız Saint Germain’e yükselmeyi seçtiğini söylemişti. Öyleyse yükseldiniz. Oradasınız! Şimdi sadece oraya ulaşmak nasıl bir şeydi, bunu deneyimliyorsunuz. Farketmez, sevgili Şambra, çünkü bu – tüm bu genişleme süreci ya da evrimleşme ya da adına her ne demek istiyorsanız – öylesine doğal ve öylesine sizin bir parçanızdır ki. Siz zaten oradasınız.

Ateş Duvarını geçtiğinizde ve her bir yaşamın fiziksel ve fiziksel-olmayan tüm potansiyellerini, düşünebileceğiniz herşeyi deneyimlediğinizde, herşeyi yaptığınızda, ve bunların alt-potansiyellerini ve onların da alt-potansiyellerini deneyimlediğinizde, zaten oradaydınız. Zaten ulaşmıştınız. O nedenle, gerçekten farketmez. Hiç farketmez.

Ha, biliyorum, bu acıtıyor. “Peki o zaman sabahları neden uyanayım ki? Neden deneyeyim ki?” Kesinlikle haklısınız – bunu neden yapasınız ki? (kahkahalar) Neden çabalamayı sürdüresiniz? Sürdürmemelisiniz, gerçekten, farketmez. Farketmez. “Neden tüm Dünya’yı omuzlarımda taşımayı, insanlığın yüklerini ve enerjisini taşımayı sürdüreyim?” Sürdürmeyin. İndiriverin onları aşağıya. Farketmez. Onlar başlarının çaresine bakacaktır.

İnsanların hepsi, sizin seçtiğinizi seçmedi. Onların hepsi yükselmeyi ya da hatta aydınlanmayı ya da hatta sadece tek bir güzel gün yaşamayı seçmedi. (kahkahalar) Ama farketmez, çünkü er ya da geç seçecekler – ya da belki seçmeyecekler. Farketmez. Onlar çok kutsal ve çok kişisel bir süreçten geçiyorlar. Eğer kayboldularsa, kesinlikle kaybolmuş da olsalar, farketmez, çünkü kendilerini bulacaklardır. O kaybolmuşluk halinde bulacaklar kendilerini.

Onların kendi bilinçlerinde tutsak olmaları farketmez – ya da sizin. Farketmez, çünkü er ya da geç, kristalinde tutsak kalan o adı çıkmış, ünlü ve muhteşem Adamus Saint Germain’in hayal edebileceğiniz en büyük yalınlık içinde dediği gibi, “Eğer ben kendimi buna sokmayı becerdiysem, çıkarmayı da beceririm. Eğer kendi zindanımın yanılsamasını yarattıysam, kendi özgürlüğümün yanılsamasını da yaratabilirim.” Farketmez, Şambra.

Büyük piramitlerde gruba – farketmez, demekten – daha muhteşem ne diyebilirdik ki? O grupta bulunan bazılarında, burada görevli olarak bulunanlarda, akıntıya karşı mücadele edenlerde, ve burada kendi oyunlarını oynayanlarda, kendi süreçlerinden geçenlerde hissettiğimiz o kederin boşluğundan daha büyük boşluk olabilir mi? Farketmez.

Oyunlardan geçin ve süreçlerden geçin, çünkü eninde sonunda zaten mükemmelsiniz. Bunu söyleyebilirim. Sizin çarıklarınızla birkaç kilometre yürüdüm. Benliğinle kesin bir olma, Benliğine kesinlikle aşık olma, kendine aşık olma noktasına gelmenin, ansızın “Aslında farketmez. Ben O Ben’im. Hep öyleydim, hep öyle olacağım. Farketmez” noktasına gelmenin neye benzediğini biliyorum.

Yolculuğum sırasında kendi kendime şöyle düşündüğümü hatırlıyorum, yükselişimin son farkındalığıydı bu; keşke zamanda geri gidebilsem ve kendime, farketmez diyebilsem, çünkü o zaman oraya varma yolculuğunun keyfini tümüyle çıkartabilirdim (demiştim). Ve biliyor musunuz? Ben geri gittim. Ben kendime, yaptığım ve deneyimlediğim herşeye kesinlikle geri gittim, ve kendime dedim ki – ruhtan insan bedenindekine – kendime dedim ki “Farketmez.”

Şimdi, ben her zaman da (buna) kulak vermedim. Vermek istemedim. Kulak vermek pek de umurumda değildi, çünkü insan olarak bedenliyken kendi açmazlarıma ve kendi dramlarıma öylesine gömülmüştüm ki, kendi oyunlarıma, kendi derin düşüncelerime, ama aynı zamanda yaratılarıma ve ilişkilerime öylesine dalmıştım ki, “Farketmez. Sen zaten oradasın” diyen sesi duymak istemedim.

Neden Buradasınız?

Siz zamanların en iyisinde ve zamanların en kötüsünde yaşıyorsunuz. Siz bilgelik zamanlarında ve budalalık zamanlarında yaşıyorsunuz, ve farketmez. Siz büyük bir değişim zamanında yaşıyorsunuz, ve hiç değişim gereksinmeyen bir zamanda yaşıyorsunuz, çünkü değişim zaten geldi. Böylece bugün tek tek her birinize soruyorum, dünyanın her yanındakilere soruyorum: neden buradasınız? Seçtiğiniz nedir? Zaten oradaysanız, zaten yükselişindeyseniz, ki bunu size konuşmalarımızın ikinci yılında, Şaudlarımızda söyledik, o zaman ne için buradasınız?

Böyle bir göreviniz olmalı mı ve böyle bir amacınız olmalı mı? Birisinin ya da başka bir şeyin size ihtiyacı olmalı mı? Hâlâ bir mücadeleci ya da savaşçı olmalı mısınız? O ata atlayıp dere tepe koşturarak başka insanlara nasıl yaşayacaklarını ve neye inanacaklarını söylemek ve göstermek zorunda mısınız?

Yoksa şu anda kendiniz olarak Dünya’da olabilir misiniz – sadece çünkü? Keşfettim ki, bu yeterince iyi bir neden – sadece çünkü. Neden burada, Dünya’dasın? “Sadece çünkü, lanet olası, bu, zamanların en iyisi, zamanların en kötüsü. Bunu hiçbir şey uğruna kaçırmak istemezdim!” (kahkahalar) Neden buradasınız? “Sadece burada olabildiğim için, bir beden içinde olabildiğim için, ve bu ne zevkli, ne lezzetli bir şey. Sadece insan duygusunu hissedebildiğim için, insani yiyeceklerin lezzetini tadabildiğim için. Aslında insani acıyı ve insani mücadeleleri hissedebiliyorum – bu bile kendi başına yeterli bir sebep. Çünkü bir insandan diğerine duyulan ve sevgi denen şeyi hissedebiliyorum. Bir köpeği okşayabiliyorum. Yüksek sesle şarkı söyleyebiliyor ve kendimi duyabiliyorum.”

Sadece çünkü. Bir yaratıcı için bunu gerçekleştirmek ne büyük ve muhteşem bir şey, sadece çünkü – hiçbir şey olmasa bile, deneyim için (burada olmak).

Edindiğiniz deneyimlerin toplam sayısı ve deneyimlerin zorlukları için, öbür tarafta puan toplamıyorsunuz. Sadece kendinizle olan deneyiminlerin derinliği ve şefkati için size hayranlık duyuluyor. Önemli olan yalnızca budur. Öbür tarafta varlıklar var – sizin deyiminizle meleksel, daha önce hiç insan bedeninde bulunmamış varlıklar var – ve Dünya’da bulunmuş her melek onların kesinlikle ilgisini çekiyor. Bu, bizim renklerimizden belli oluyor. Sizin renklerinizden belli oluyor. Şimdi, renklere gelince – onların bir titreşim ya da ışık türü olduğu söylenebilir. (Tobias bir yudum içecek alır)

Böylece diğer alemlerde, insan biçimine hiç girmemiş bir melek, insan biçimini üstlenmiş sizlerden biriyle karşılaştığında, deneyim diyeceğiniz şeye büyük bir huşu içinde bakar. Onlar da birazını isterler. Ruhunuzun derinliğine ve o muhteşem renklere ve kalplerinizin şarkısına o kadar hayran olurlar. “Bunu nereden aldın?” derler. “Böylesine büyük ve görkemli bir varlık haline – kendi içinde bir kral ve bir firavun ve bir Tanrı haline – nerede geldin? Ben nasıl senin gibi olabilirim?”

Ve siz derin bir nefes alırsınız, “Bunun için Dünya’ya gitmen gerek.” (Tobias güler) “Ama gitmeden dikkatini çekeyim. Yolunu kaybedebilirsin” dersiniz.

Ve onlar der ki, “Ama kendine baksana, belli ki sen yolunu bulmuşsun.”

“Evet, ama yolunu kaybetmeye dair bir yanılsama var, ve bu o kadar gerçek ki, şimdiye kadar sahip olacağın en muhteşem deneyimi oluşturuyor. Kaybolmuş olmanın ve zayıf ve önemsiz olmanın ve daha birçoklarının yanısıra hiçbir şey olmanın yanılsaması – bu, inanılmaz bir deneyim!”

Ve onlar der ki, “Ama kendine bir bak, muhteşem varlık. Sen Dünya’ya gittin. Oynadın. Eğlendin. Sevdin. Cisimsel hale geldin! Bizim için mümkün olmayan biçimlerde birşeyler hissettin.”

Ve siz başınızı sallayıp – ya da ben başımı sallayıp – dediniz ki, “Ama nefret edeceksiniz.” (kahkahalar) “Ama bundan nefret edeceksiniz. Ama işte deneyim o nefrette, o tiksintide ve ondan çıkma umutsuzluğunda yatıyor. Aslında ona başka bir açıdan bakmak, herşeyden nefret edecek kadar kendini ezik, mağdur ve umutsuz hissetmek, ne muhteşem bir şey. Ne deneyim.

“Ve biliyor musunuz” diyeceksiniz bu yeni varlıklara. “Dünya’ya gittiğinizde, bana bir iyilik yapın. Herşeyden çok, Dünya’ya gittiğinizde ve oraya indiğinizde ve umutsuzluğa düştüğünüzde, zorluklarla karşılaştığınızda, ertesi gün yiyecek bir şey bile bulamayacağınızı düşündüğünüzde, ve eşiniz sizi boşadığında, ve çocuklar size tahammül edemediğinde, ve hastalandığınızda – sırtınız kötü, grip ve soğuk algınlığı, hepsi birden olduğunda – ve sövüp saydığınızda, ve “Ne sandım, bilmem ki” dediğinizde, sadece şunu hatırlayın. Farketmez!” (kahkahalar) “Farketmez, çünkü kaybolamazsınız. Kaybedemezsiniz. Bir sınav yok. Bu bir deney bile değil, bir deneyim. Farketmez.

“Şimdi, aşağıya gidecek ve bu sözleri hatırlayacak olursanız” – bakın, siz onlara bunu söylüyorsunuz; ben onlara bunları söylüyorum; ama dinlemiyorlar – “aşağıya gidebilir de bu ‘farketmez’ sözünü hatırlayacak olursanız, inanılmaz bir deneyim yaşayacaksınız. Fiziksel beden içindeki her âna kesinlikle değer vereceksiniz. Ve eğer, Kuantum Sıçraması denen, bilincin evrimi denen bu büyük değişim zamanında Dünya’ya inecek olursanız, ve farketmediğini hatırlarsanız, aslında çok da keyfini çıkartırsınız. Hangisini deneyimlemek isterdiniz – onun keyfine varmayı mı, yoksa ondan korkmayı mı? Bir yaratıcı olmak mı, yoksa bir oyuncu mu?

“Bu yeni zamanda Dünya’ya gittiğinizde hatırlarsanız” dersiniz bu ham, yeşil (deneyimsiz) meleklere, “Oraya, Dünya’ya giderseniz, geceleri uykuya dalmadan önce kendinize ‘farketmedi, farketmiyor’ derseniz, o zaman insanlarda ilginç ve garip bir şey olur. Onlar, farketmediğine inanmak istemezler, ve aslında farkettiğine dair beyinleri yıkanmış ya da bazen ipnotize edilmişlerdir. Onlara, eğer farketmiyorsa, birini incitecek bir şey yapabilecekleri söylenmiştir. Farketmiyorsa, birini soyabilir ya da dolandırabilir ya da hatta öldürebilirsiniz. Böylece onlara ‘Farketse iyi olur’ denmiştir, böyle eğitilmişlerdir.

“Ama biliyor musunuz, bir melek olduğunuzu, deneyim içinde, bir deneyim içinde olduğunuzu – ki siz o deneyimin yaratıcısısınız ve o deneyimin yaratmayanısınız –  hep hatırlarsanız, bunu hatırlarsanız, ‘kötü’ diyeceğiniz bir şey yapacağınızdan asla kaygı duymanız gerekmez. İyiyi ve kötüyü aşarsınız. Başka kimseden enerji çalmaya bile ihtiyacınız kalmaz. Bu nedenle, insanların oynadığı bazı oyunlara karışmazsınız. Karmaya yakalanmazsınız. Farketmediğini anımsayacak olursanız, o tuzağa düşmeyeceksiniz. ‘Ben O Ben’im, ben yaratanım ve yaratmayanım. Farketmez.'”

Tobias

O, O, Ye-o-we

Ursula K. Le Guin, Özgürlük ve Müzik Üstüne

  O, O, Ye-o-we,
Geri dönen olmuyor.

Bilge büyükanne diye hitap etsem kendisine gülümser miydi acaba?

An gelir her şey biter gibi olur, sonra odanın kapısı açılır, içeri bir dost girer, bir elinde ikram etmek üzere bir bardak kahve, diğer elinde çok daha sıcak bir şey: Bağışlanmanın Dört Yolu.

Güzel ve genç kadın, güzel ve yaşlı kadının yarattığı zümrüt mavisi güzelliklerden birini bırakıverir masaya, sessizce gider.

Ursula K. Le Guin bir kez daha beklenmedik bir anda hayatıma giriverir.

Bir kez daha özgürlük, mücadele ve insanlık halleri üstüne yolculuğa çıkarım nereye varacağımı bilmeden, her sayfasında bir sonraki sayfayı ve insanların geleceklerini merak ederek.

Kimi insanlar vardır, silinip gitseler zamanın akışında zerre değişiklik olmayacağını düşündürürler bize. Ursula K. Le Guin onlardan biri olmaması ile öylesine yer eder ki zihnimde, tanışmadığım günleri hatırlayıp şükrederim yarattıklarına.

Güzel ve yaşlı kadının yarattığı güzelliğin son sayfasını sarsılmış halde bitirirken bir de bakarım kitabı veren genç ve güzel kadın yine çıkıp geliverir, bu sefer elinde beyaz çiçekler ile. Romanın sonu başına bağlanır, hayatın bir ucu diğer uca geçer ilmek ilmek. Anlayamadığım, kaç boyutlu olduğunu bilmediğim bu uzay zaman karmaşasında katmer katmer hatıralar fraktal rüyalarımı besler…

Emre Sevinç

http://ileriseviye.org/blog/?p=592

Kayıp Sinema

Sadık Yemni

Kayıp Sinema

Bir düş peynirini ısırayım derken kapana sıkışmış fare gibiyim. Kapan akıl almaz büyüklükte. İçinde nice hayatlar sürüyor.

                                                                  Yazi Meyyın

  O yere ilk kez on üç yaşındayken ulaştım. Sinemaya tek başına gitmeye başlamıştım. İzmir’de troleybüslerin hâlâ çalıştığı zamanlardı. Rüyamda buldurdular bana kendilerini.Kemeraltı’nda, kuyumcuları geçtikten sonra yol üçe çatallandığında çatalın orta dişi denebilecek darca bir sokaktan girilen meydancıktaydı.

  Film hastası biri olarak orada küçük bir sinema keşfetmekten ne denli mutlu olduğumu anlatamam. Heyecanla kapısından içeri girip bir salona varınca şaşkınlığımın tırmandığı kerteyi hiç unutamıyorum. Yerde yılan, kartal ve akrep desenli kalın ve tertemiz yeni bir halı seriliydi. Ayak tabanlarında kalınlığını hissediyordum. Büfe de gıcır gıcır yenilik ışımaktaydı. Pirinç aksamlı aksesuvarlara, kocaman aynaya ve aşırı düzenli sıralanmış şişe ve bardaklara bakakalmıştım. Aynaki aksimin hemen solunda barın arkasındaki adam gülümsemişti. Kapıp koyuvermeyen, ölçülü bir hoşgeldin işareti. Kısa siyah saçlı, koyu renk gözlü, buğday tenli genç ve zayıfça biriydi. Üzerinde otuzlu yıllarda yapılmış yabancı filmlerden tanıdığım cinsten siyah ve gri nokta desenli bordo renkli bir yelek vardı. Kar beyazı beyaz gömleğinin üstten bir düğmesi çözüktü. Bildiğim hiçbir sinemada böyle elit bir hava, bu düzeyde bir özenin yarısı bile mevcut değildi.  Yirmi beş kuruşa gazoz, otuz kuruşa poğaça alınan salaş sinema büfelerinden çok farklıydı.

  “Gazoz değil mi?”

  Adama evet işareti yapıp yapmadığımı hatırlamıyorum. Etiketsiz şişenin içindeki sıvıya sıkışmış gaz foslayarak dışarı çıkarken elim gayri ihtiyari pantolonumun sol cebini dışardan yoklamıştı. İki adet sarı yirmi beş kuruş ve gümüş bir teklik ‘merak etme evlat buradayız’ dercesine sertliklerini hissettirdiler.

  “Bizden.”

  Şişeyi terk eden gazoz kapağı adamın ayaklarının dibindeki bir çöp tenekesini boylarken çıkardığı ses hâlâ kulaklarımda. Hayali gerçekliğe boyayan bir tınıdır. Gerçek ayrıntı tozutur. Hayal çiy tutmaz.

  “Teşekkür ederim.”

  Şişenin 4-6 derecelik ideal soğukluğunun teması parmaklarımdan mideme sabırsızlık olarak tercüme edilmekteydi. İlk yudum orada bulunan iki kişinin, seyirci olmalılar, bakışlarıyla tescil edilmekteydi sanki. Dikkatimi onlara yöneltici etkisi de vardı. Tipleri bellekte kayıt altına alınamayan cinstendi. Sadece bakışları. Nerede olduğunu biliyorsun, Bizim kim olduğumuzu seziyorsun değil mi ışıyan gözleri hatırlayabiliyorum. Suretleri de gözümün önüne geliyor, ama o tasvirlettirmez halleriyle.

  Uyandığımda rüyayı gazozun dilimi karıncalaştıran keskinliğine kadar hatırlayabilmekteydim. Bu nedenle çarşıda gündüz gözüyle o sinemayı bulabilmek için sayısız seferler düzenledim.  Dükkânların dışına asılmış ucuz kot pantolon, deri ceket ve kumaş pantolonların dört yanı çerçevelediği minik meydanın ortasında umutsuzca dikilip durdum. Çığırtkan delikanlıların gözlerinde yine o geldi bakışları oluşturdum.

  Bu sinemadan ilk bahsettiğimde heyecanımın sahiciliğinden etkilenip inananlar oluyordu. Ama birbirinden zevksiz modellerle dikilmiş giysilerle çevrilmiş küçücük alanı gördüklerinde mahsus kandırıldıklarını düşünerek kızıyorlardı. Yemin billah rüyada gördüğümde ısrar ettiğimde yüzlerinde hemen alaycı bir sırıtma beliriyordu. Yanıma uğur getirsin diye kimleri almadım. Benim yaşlarımda Yaşar diye geri zekalı bir çocuk vardı mahallemizde. Onu dondurma vaadiyle kötü dikimli giysi meydanına sürükledim. Belki tahtaları eksik olduğu için normaldışı yapıları görebilir umudum vardı, ama o da fos çıktı. İkinci dondurmayı ısmarlamadım diye kendini yerlere atarak ağlayarak beni rezil etti. Yılmadım. Bazen ne için olduğunu bile söylemeden arkadaşlarımın adımlarını o tarafa yöneltmeye devam ettim. Nafile. Ayık düzende o sinemaya geçit yoktu.

  Kayıp sinemanın bir adı varsa bile ben bilmiyordum. O kapıdan sinema olduğunun yarı bilinciyle giriyordum. Yarı diyorum. Çünkü her defasında sinemayı ilk kez keşfeden bir yanım vardı. Şaşkınlığım önceden orada bulunmuşluğun kayıtlarıyla kucak kucağaydı. İçersi hiçbir zaman kalabalık olmuyordu. Ben hep son gelen oluyordum. Herkes beni tanıyor gibiydi, ama konuşmaya yeltenmiyorlardı. Barın arkasındaki adam hep aynı kişiydi. Mesafeli, ama arkadaşça, hatta saygılı diyebileceği bir tavır takınıyordu. Görünürde gişe yoktu. Filmin gösterildiği salonu asla görmüyordum. Hiçbir yerde afiş mafiş te görünmüyordu. Verilen arada üç beş kişiyle gazoz içiyor gibiydim. Ara diyorum çünkü aklımdan kara tren hızıyla  izlenmiş film şeritleri geçiyordu.

  Bu şeritlerden de yararlanarak o yıllarda seyretmediğim filmleri anlatma alışkanlığı edinmiştim. Tutkulu dinleyicilerim vardı. Yaşça büyük çocuklar uyduruyor lan bu falan diyorlar, ama sonra yeni film var mı diye de sormadan duramıyorlardı. O sıralarda sokaklar bizimdi. Bütün gün eve kapanıp bilgisayarlarda oyun oynayan yaşıtlarımızın belirmesine daha 30 yıl falan vardı. En az 100 film anlattım güdümlü doğaçlamayla. On beş yaşı civarında hormonal gelişmelerin de itmesiyle bu hobim başka alanlara yöneldi. Eski arkadaşlarım bazen hâlâ bu filmlerin bahsini eder.

  Kayıp sinema peşimi hiç bırakmadı.

  Yirmili yaşlarda o yere ziyaretlerim iyice seyrekleşmişti. Otuzlarda nadiren hatırlanan bir karakter kazanmıştı. Yılda bir kez bile uğramıyordum sinemama. Sonraki yıllarda koptuğumu hatırlamadan kopmuşum sanırken, periskopunu bilinç alanıma uzatıverdi. Maişet motorunun aksamlarını yağlayarak zaman defteri dürmekteydim herkes gibi ben de. Düş kırpıntılarım seyrettiğim filmlerde parça olarak belirmeye başladı. Rüyalardan dışarı taşmıştı. İster evde, ister misafirlikte ya da sinema salonunda, ne izlersem izleyeyim birden o pırıl pırıl aksamlı büfeyi, benzersiz bakışlı insanları görmeye başladım. Başkalarıyla beraberken de olması ilginçti. Diğerlerinin bunu görmemesi ise sıkıcı. 

  Neydi gerçekten?

  Beyin kimyasının azizliği mi? Hafifçe tırlatmanın kibarca söylenişi yani. Benim gibilerin hatırlamasıyla varkalan bir yapı mıydı acaba diye de düşündüğüm oldu. Dışarıdan tasallut. Zeka ehli görüntüler. Film seyretmeyi deli gibi sevmenin yarattığı bir tutku döngüsü mü?

  Korkunç değildi, bir tehdit algılamıyordum. Tamamiyle dahil olamadığım bir bilinç aşaması diyeceğim geliyor. Diğer yandan kim on üç yaşındaki halini o barın arkasındaki aynada görmeye devam etmek istemez. Günlük hayatın, standart aymazlıkların, sonu gelmez çatışmaların bayıltıcı tekdüzeliğinin arasından fışkırmış gizem ve nostalji yeri olup çıkmıştı kayıp sinemam. Böyle hevesle geri gelişini neye yormalıyım acaba?

  Eskilere özlemin kışkırttığı bir eylem? Evrendeki kayıtları tutan merkezden minik bir sızıntı? Neden olmasın.

 Sadık Yemni

 

Not. Bu birçok anıyı ve fantaziyi canlandırıp kaşıyan güzel yazıyı bizimle paylaştığı için sevgili Yemni’ye teşekkür ediyorum, umarım zaman içinde başkalarını da okumak imkanımız olur.

Çakralar

Çakraların özellikleri ve açılış esnasında hissedilenler; sanırım pek çok kişi bu hisleri bazen veya çoğu zaman hissetmiş veya yaşamıştır.

İHTİYAÇLAR – 1. Çakra: (omurganın dibinde kök çakra) — Fiziksel olarak hayatta kalma – yiyecek bulma, barınma, korunma, vs. Bu bedensel bilincin seviyesidir. Bu çakranın uyarım sırasında omurganın dibinde garip hisler olabilir. Kaşınma, karıncalanma veya daha güçlü titreşimler veya kuyruk sokumunda çarpma ve çatlamalar. İlk çakra açıldığında, şakti muhteşem bir şekilde yukarıya fırlayabilir. Bu omurgalarda sarsılmalar ve şiddetli ağrılara neden olabilir. Çakralar delinmeye başlandığında bölgelerinde yoğun ısı hissedilebilir.

ARZULAR – 2. çakra: (göbek altında bulunur) Zevk arama ve acıdan kaçınma (içgüdüsel anlamda cinsellik bu seviyeden kaynaklanır). Bu duygular seviyesidir. 2. çakra uyarımı güçlü cinsel duygulara neden olabilir. Kıskançlık veya nefret gibi önemli negatif duygu patlamaları bu seviyede tetiklenebilir. Kurt, ayı, kaplan gibi vahşi kedi türleri gibi çeşitli hayvanlarla garip özdeşleşmeler oluşabilir.

GÜÇ- 3. çakra: (güneş sinirağında) Kişisel güç, erk – ahlak, karar, başkalarına karşı benlik. 3. çakranın açılışı bir bir duygusal sarsıntıya yol açabilir. Çok acı verici bilinçaltı malzeme ortaya çıkabilir. Kusma, ishal, mide krampları, mide bulantısı ve diğer sindirim sorunları bu açılışa eşlik edebilir. 3. çakranın açılışında telepati, durugörü, duru-işitme ve astral varlıkları fark etme ortaya çıkabilir. Yeni uyarılmış bir 3. çakra kişiyi aşırı duyarlı ve psişik hassas yapabilir.

BİRLİK – 4. çakra (kalp çakrası, göğüsün ortasında bulunur). İlişkiler, paylaşılan deneyimler, benliği aşmak. Bu şefkat seviyesidir. 4. çakra uyarıldığı zaman, göğüste ezici baskı hissedilir. Kalpte ve göğüste titreşimler hissedilebilir. Kalp atışları düzensiz ve aşırı hızlı olduğu süreler yaşanabilir. Kalp krizini andıranlar dahil göğüste her türlü rahatsızlıklar yaşanabilir. Çelişkili olarak sevilenlerden mesafe hisleri 6. çakra açılışının erken evrelerini belirleyebilir. Psişik veya ruhsal şifa yapabilme gücü, psikokenetik güçler (cisimleri uzaktan hareket edebilme gücü) uyarılmış bir kalp çakradan meydana gelir. İstekleri yerine getirme ve yetiler geliştirme de bu çakra açıldığında artar.

İFADE – 5. çakra (boğaz merkezi, yeri boğaz altı) İlham, iletişimle kendini ifade etme. Bu yaratıcılık seviyesidir. Bu çakranın açılışı çoğu zaman uzun sürer. Boğazlanma ve boğazda sıkışma hissedilebilir. Sanki boğazda bir tümör varmış gibi içsel bir basınç hissedilebilir. Açılmış bir 5. çakra ani seslenmelere neden olabilir. Bunlar garip sesler olabilir, şarkı söylenebilir (bazen bilinmeyen dillerde) veya sanki kendinden gelemeyen kelimeler söylenebilir. Duru-işitme de gelişebilir, içsel sesler veya başkaların düşünceleri duyulabilir. Boğazda (veya alında veya kafa tepesinde) bir delik hissi de olabilir, havanın bu delikten geçtiği hissedilebilir.

AYDINLANMA – 6 çakra (alnın ortasında üçüncü göz yeri) Soyut düşünce – entelektüel odaklanma. Bu bilgi seviyesidir. 6. çakra uyandığında özellikle gözlerin etrafında ve alında olmak üzere başta muazzam bir basınç hissedilir. Bunlar şiddetli baş ağrılara neden olabilir. Alın yamaçlarında çekilme ve titreşimler hissedilebilir. Gözler aniden şaşı konuma gelebilir veya başın içinde dönebilir. Gözler açık veya kapalıyken göz kamaştırıcı düş veya vizyonlar görülebilir, bazen devasal tek bir gözün dışa baktığı görülür. 6. çakra açıldığında ruhsal rehberler, ilahlar, koruyucu melek veya guru görülebilir. Bu açılışla astral seyahat ve beden dışı deneyimler ortaya çıkabilir.

YÜKSELİŞ – 7 çakra (taç çakra, başın tepesinde bulunur) Huşu — ruhsal odaklama. Bu ilahilik bilincidir. Taç çakra açıldığında başın üstünde karıncalanma, titreşim veya dolaşan enerjiler hissi vardır. Bazıları için kafatası ağrıtabilir, kafatasın tepe kemikleri derinin altında ayrışır ve hareket eder. 7. çakra uyandığında çoğu zaman olağandışı deneyüstü deneyim yaşanır. Başın üstüne inen bilinç-üstü bir ışık yaşanabilir. 7. çakra delindiğinde sıkça samadhi (derin vecd hali) yaşanır.

** alıntıdır **

Sadık Yemni

Sadık Yemni adını ilk kez beş sene önce Amsterdam’a gittiğimde duydum. Benim de kitap yazdığımı bilen bi arkadaş söylemişti, yerli yazarlarla seyrek temasım olduğu için biraz da mahcubiyetle tanımadığımı söylemiştim. Bu hatamı telafi edebilmek gayretiyle onda bir kitabı olup olmadığını sordum, varmış; Muska… Hemen alıp sanırım iki gün içinde okudum. Harikaydı. Hem şaşırmış hem de gururlanmıştım (bana ne oluyorsa).

Hatta öylesine etkilendim ki, (Amsterdam’da oturduğunu öğrenmiştim) kendisiyle tanışmak istedim, fakat izini bulamadım. Orada kaldığım bir ay boyunca biraz öksüz gibiydim zaten, elimin altında internet yoktu, hiç tanımadığım bir kentte, bir mihmandar en azından yanımda bir arkadaş olmaksızın, sadece sokakları arşınlayıp duruyordum. Bu arada Amsterdam ve çevresindeki köyler masallardan fırlamış gibiydi, beni öylesine etkiledi ki, hakkında gezi notu dahi yazamadım. Çünkü aklı başında bişeyler söyleyemiyecektim sanırım, ne zaman niyetlensem Alice gibi kafa karışıklığına uğradım!

Herneyse, bugün Sadık Beyin bir kitabını daha okudum, adı Muhabbet Evi. Ben bu tarzı mı seviyorum yoksa gerçekten çok mu güzel yazıyor bilemiyorum, yine bayıldım. Bir kere değil bikaç kere tebrik ediyorum kendisini. Son kitabı olan Hayal Tozu Gölgecisini -ki daha bikaç hafta önce yayımlandı- sipariş etmiştim, dün elime ulaştı. Hemen elime alıp bugün bitireceğim ama dişimi sıkıyorum. Seyahatte, merakımı iyice gıdıklayan kitaplar olsun elimin altında istiyorum.

Hayal Tozu Gölgecisi, bir öykü kitabı imiş, okuduktan sonra duygularımı paylaşacağım.