Arrheton

Sonunda, 2’nin kare kökünün hiçbir iki tam sayının oranı olarak ifade edilemeyeceği ispatlanmıştı: Bu, ilk kez Pisagorcular tarafından arrheton, yani ,, oran olarak ifade edilemeyen” adı verilen yeni ve garip bir sayıydı. Daha sonra bu şaşırtıcı sayılar ”irrasyonel” veya ”rasyonel olmayan sayılar” olarak bilindi ve bu terim de sayının ifade edilemez olduğu düşüncesini yansıtıyordu. 2’nin karekökü gibi sayılar onlar için çok şaşırtıcıydı, çünkü bir ölçüm aleti ile tam olarak ölçülemiyorlardı. Bu, sayıların Evrene hükmetme gücü konusunda, talihin Pisagorcuların karşısına çıkardığı bir engeldi. Bir karenin köşegeni gibi sıradan bir şeyi fethedemiyorlarsa eğer, tüm dinleri tehdit altında sayılırdı. Bu sonuç onları çok sarsmıştı, çünkü birisi bundan yola çıkarak 3, S, 6 ve 7’nin karekökü ile başlayıp, sonsuz bir irrasyonel sayılar dizisi mey- dana getirebilirdi. Aynı sonuç, bu garip ”irrasyonel” sayılan yaratabilen aritmetik okulu ile bunlan ne yazık ki ölçemeyen geometri okulu arasında bir gedik meydana getirdi. Günümüze ulaşan bilgilere göre, bu irrasyonel sayılar ilk keşfedildiğinde, doktrinlerine meydan okuyan sayıların varlığı ile ilgili haberler yayılmasın diye bu gerçek, Kardeşler tarafından saklı tutulmuştu. Hippasus adlı mürit bu korkunç gerçeği açıklayıp yemini bozma günahı işlediği için boğularak öldürülmüştü. Daha sonraki dönemlerde yaşamış bir yorumcu şöyle demiştir: ”Sözle ifade edilemeyen ve şekli olmayan şey gizlenmelidir; bu yaşam görüntüsünü ortaya çıkaran ve ona dokunanlar derhal yok edilir ve sonsuz dalgaların oyunu devam eder.” 

MÖ S. yüzyılda yaşamış ve mizah yazarı olarak haklı bir isim yapmış Epicharmos, kişinin kendi yaşamsal istatistiklerinden başka bir şey olmadığını düşünmesiyle ortaya çıkan bazı garip sonuçlar hakkında bize şu diyalogu aktarır:

”Elinde çift bir sayı, veya diyelim, tek bir sayı varken, birisi bir çakıl taşı eklese veya alsa, başlangıçtaki değişmiş olur mu?”

”Tanrılar korusun!”

“Şimdi, birisi bir uzunluğa biraz ekleme yapsa veya ondan bir parça kesse, uzunluk aynı kalır mı?”

“Tabii ki hayır .”

” Ama, insanlara bir bak. Birisinin boyu uzayabilir, bir başkası zayıflar … O zaman, senin dediğine göre sen, ben ve başkaları dün olduğumuz kişiler değiliz ve gelecekte de farklı kişiler olacağız.”

Dünya durağan değildir, ancak Pisagorcuların sayıları öyleydi. İleride, bu tarz itirazlardan uzak kalmak için neler yapmarnız gerektiğini göreceğiz.

Gökteki Pİ

http://www.atominsan.com/gokteki_pi.php 

Hayatın Amacı

…
Şaka bir tarafa, sanırım benim amacım, bulunduğum ya da gezdiğim her yerde kapasitemin elverdiği ölçüde diğer varlıklarla ilişki kurabilmek, dostça zevk alabileceğim ortaklaşa işler yapmak -ki bunlara iş bile demem o zaman- , benim için YENİ sayılabilecek olgularla karşılaşmak ve tabi bunlardan beni korkutabilecek olanlarla başa çıkabilmek için enerji biriktirmek, vs vs.. Ben basit bir insanım, boyumdan büyük işlere kalkışmak istemiyorum.

Gerek Don Juan gerekse Jung, insanın bilinç alanının ötesinde devasa bir alan bulunduğunu söylüyorlar. Burdan oraya gitmek isteyenler olduğu gibi ordan buraya da gelmek isteyenler var. Gümrük kapıları birdenbire açılsa bilinçli yanımız bundan zararlı çıktığını sanabilirdi belki!
Her zaman söylediğim gibi kuralların olmadığı yerde oynamak her babayiğidin harcı değil. Buna ancak çocukken ya da henüz çok gençken cesaret edilir, cahil cesareti de diyebiliriz; ama aslında çocukta dünyanın katı gerçekliği henüz yerleşmemiş, bıngıldak sertleşmemiştir. Zaman içinde içimizi belli korkular sarar, çevremiz bunu özenle hazırlayıp uygulamıştır, belki bunların bazısı da iyi niyetle yapılmıştır fakat sonucu değiştirmiyor.
Belki de bu sebeple, bu dünya, kuralsız oyun alanı için bir hazırlık evresi de olabilir, kimbilir 🙂
Ayrıca, bilinç alanının ötesindeki alanı tek bir yer sanmak da hata olabilir, kuralsız oyuna tedricen, alışa alışa geçmek için ara dünyalar da olmalı diyorum.

Günlüğüme bir zaman rüyaların ölüm sonrası pratikleri olduğunu yazmışım. Ya da belki doğum sonrası! Henüz doğmamış olabileceğimiz seçeneği de sık sık aklıma gelir. Rüya zamanının Dünya zamanı ile karşılaştırılamayacak ölçüde hızlı olduğunu dikkate aldığımızda, Dünyadaki pratikler sanki az gelişmişler için özel olarak hazırlanmış gibi duruyor. Zaman yavaş ve tane tane akıyor, böylece duygusal tepkileri kontrol etmek için ondan daha yavaş olan düşünce imdada yetişebiliyor.  Düşününce birçok duygusal hareketi kontrol etmek mümkün oluyor. Düşünce mekanizması sanki sonradan ve dış bir eklenti gibi duruyor insanlık tarihinde.

Çok beylik olsa da zaman zaman düşünmeden duramadığımız bir konu var; gerçekten özgür iradeye sahip miyiz?

Daha dün böyle bir forum konusu açılmıştı, ben de yine dayanamayıp torbamın içindekilere bi göz attım, acaba son zamanlarda benim ibre kadere ve özgür iradeye karşı nasıl konumlanmış diye:

Siz, kendiniz olduğunu bildiğiniz kişi olsaydınız hemen ve basitçe özgür iradeniz yok deyiverirdim. Oh herşeyden kurtuluverirdik bi anda 🙂 Çünkü o kişi (kendiniz olduğunu sandığınız), filogenetik ve ontogenetik şartlarla belirlendi, ve seçim yaparken bu etkenlerin etkisi altında kaldığı da su götürmez bir gerçek.
İşte bu nedenle İsa çarmıhtaki o ünlü sözü sarfediyor: “Baba onları affet; çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar!” Doğrudur çok samimi bir feryad bu.
Ve Gurdjieff’de insanların uyuduğunu ve dolayısı ile yaptıklarından sorumlu olmadıklarını söyler. Aynı Şekilde Don Juan da, katılaşmış “bileşim noktasından” bahseder ki bu tastamam kendinizi zannetiğiniz kişidir.
Ve yine birçok öğreti ve gözlemcilerin sonuçlarını dikkate alırsak, dünyadaki insan nüfusunun büyük çoğunluğu şu ana kadar anlattığım “ne yaptığını bilmeyenler” sınıfına giriyor gibi.
O halde hiç bir sorumluluk yükleyemeyeceğimiz bu büyük insan kitlelerine nasıl oluyor da cezai müeyyideler konulmaktadır? Batı toplumlarında son yıllarda bu konu toplumsal anlamda- büyük davalar açılarak- geniş olarak sorgulanmaktadır.
Bunun benim açımdan cevabını vermeden önce, diğer guruba da göz atalım:
Yani “kendini bildiği o ben olmadığını bilenler!” gurubu. Bu bir eşiktir, uyanma eşiği. Çok basit görünmekle birlikte, dünya nüfusuna oranının çok küçük bir topluluk olduğu kabul edildiğinde, kolay olmadığı açık. (bu konu için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=130 )
Tabi ki eşiği geçmiş olanların özgür iradesinden bahsedilecektir, bunlar istedikleri anda otomatik pilota geçer isterse yönetimi ellerine alırlar, ama her halikarda ne yaptıklarını bilirler! Zaten İsa’da onlar için af dilememiş 🙂

Yukarıdaki konuya tekrar dönersek, Dünyadaki kurallar seti, ikinci gurubu korumak adına bizatihi onlar tarafından konulmuşlar bence. Bu konu çok uzun zamanlardan beri, sosyologları, felsefecileri ve teologları meşgul edip duruyor.

Not: Kuralıen az ve en zor oyun olan GO oyununu hatırlamadan geçemedim. Buyrun (dualitik) hayatı anlamak için go sözlüğüne bir göz atın. Hatta ara ara okuyun derim.

DNA – Kurt Delikleri

Yıllardır ezoterik ve spiritüel ustalar bedenin kelimeler ve düşünceler ile programlanabileceğini anlattılar, dualar ve mantralar buna açık örneklerdir. Bunun için kişinin DNA ile şuurlu bir iletişime girmesi ve programlamayı başaracak doğru frekansı bulması gerekir, başarı için şuurun ve farkındalığın üst düzeyde olması ve içsel süreçlerin ve gelişimin tamamlanmış olması gerekmektedir.
Rusyada yapılan çalışmalarda ezoterik ve spiritüel kişilerin söylediği gibi insanları sesle programlamanın mümkün olduğu tespit edilmiştir. Bu işlem DNA nın kelimelerle etkilenerek yeniden programlnması şeklinde yapılabilmektedir. Benzer çalışmalar Batıda farklı bir yolla yapılıyor. Bazı genlerin kesilip çıkartılması veya başka DNA lardan alınan genlerin eklenmesi yoluyla yapılmaktadır ki bu işlemin yan etkileri olmaktadır. Sesle yapılan programlamada ise DNA üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmadığından, yalnızca olan yapı yeniden programlandığından, yan etkiler oluşmamaktadır.
Bu iki işlem arasındaki temel farklar; Batıdaki DNA araştırmalarının, yalnızca protein üreten kısım üzerinde yoğunlaşması, ki bu bölüm DNA nın tamamının yalnızca % 10 dur, bakiye kısmın ise bu işlemle herhangi bir alakası olmadığı düşünüldüğünden kapsam dışına bırakılmıştır.
Rusya’da ise tabiatın israftan yana olmayacağı düşüncesinden kaynakla, Batının aksine araştırmalar % 90’lık bölüm üzerine yoğunlaştırıldı. Bulgular, insanların kullandığı dillerdeki aynı kurallara sahip bir yöntemin takip edildiğini syntax, semantik ve gramer kurallarının nerdeyse aynen uygulandığını tespit ettiler. Ayrıca, bilgi depolama dışında bilgi iletişiminin de yapıldığı tespit edildi. Rus Biofizikçi ve meloküler biyolog Pjotr Garjajev ve ekibi DNA nın lazer radyasyonu kullanan holografik bir bilgisayar gibi çalıştığını tespit ettiler. Bilim insanları, bazı ses frekanslarını bir lazer ışınına module ettiler, bu da DNA frekansını dolayesi ile genetik bilgiyi etkiledi.
Batıda araştırmacılar DNA strandlerinden genleri kesip çıkardılar ve başka yerlere yapıştırdılar, ama Rus bilim insanları radyo frekans cizhazları geliştirerek genetik bozuklukları tamir etme yoluna gittiler. Hatta, DNA nın bilgi desenini yakalayarak başka bir DNA ya aktardılar ve böylece kurbağa embriyonlarını salamander embriyonuna dönüştürdüler. Gen çıkarma ve ekleme işlemlerindeki yan etkiler ve/veya uyumsuzluklar bu işlem esnasında yaşanmadı.
Buna ilave olarak Rus Bilim insanları DNA nın boşlukta farklı özellikler gösterdiği, manyetize solucan / kurt delikleri ürettiğini tespit ettiler. Bunlar kara deliklerin bıraktığı ve Einstein-Rosen köprüleri olarak isimlendirilenlerin mikroskopik benzerleridir. Evrendeki bu kurt deliklerine giren bir şey olağanustü çekim kuvvetinin etkisi ile tüneli öbür tarafında büyük bir hızla dışarı atılır, burası başka bir boyut veya paralel bir evrendir. DNA ise, bilgi parcacıklarını bu kurt delikleri vasıtası ile şuurumuza gönderir. Bu hiper iletişim durumlarını insanlar telepati, altıncı his, kanal bilgileri veya ilham dedikleri olağanüstü algılamalar olarak tanımlar.
Rusyada yapılan araştırmalarda DNA örneklerinin laser ışını ile aydınlantıldığında belirli bir dalga formu oluştuğu gözlendi, ancak ilginç olan DNA örneğinin çıkarılmasında sonra dahi bu dalga formunun bir süre daha oluşmaya devam ettiği görüldü ve buna haylet DNA etkisi denildi. Buna neden olarak da evrenden gelen enerjinin kurt deliklerinden akmaya devam etmesi olarak düşünüldü. Benzer bir durum şifacı ve medyumlarda da görülür, bazen bu kişilerin çevresinde elektro manyetik bir alan tespit edilir, bu o insanların sağladığı hiper iletişimden kaynaklanmaktadır.
Kurt delikleri dengesizdirler ve genelde saniyenin dörtte biri gibi bir süre korunabilmektedir. Belirli şartlarda ve ender olarak kurt delikleri kendilerini daha iyi organize ederler ve vakum oluştururlar, orda yer çekimi elektriğe dönüşür. Bu vakum alanları ışın yayan iyonize gaz toplarıdır ve yüklü miktarda enerjileri vardır. Bu toplar pek çok insan tarafından görülmüştür, kısa ve uzun süreli meditasyonlar esnasında toplar veya hızla kayan ışık kümeleri görmek olağan bir durumdur. Bu durum yer çekimi ve anti yer çekimi kuvvetleri ile ilgilidir ve dengeli kurt deliklerinin evrendeki enerjilerle hiper iletişim halinin görünür halidir, ancak bizler bu hiper iletişim aracılığı ile hangi şuur formlarına ulaşabileceğimizi bilemiyoruz, hiç olmazsa şimdilik.

Bu yazı “Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi” Çetin Bal – Denizli sitesinden özetlenmiştir.

Farketmez

LİNDA: Sevgili Tobias, bizim sadece oyun oynadığımızı söylemeye nasıl cesaret edersin, sanki oynadığımız oyunlarla senin hiçbir ilgin yokmuş gibi. Geçen ay dedin ki, “İçinizde onu seçen ve onu bir gerçeklik haline getiren bir şey var.” Bize, yapmamız gereken tek şeyin Şimdi ânında berrak/net, bilinçli bir seçim yapmak olduğunu ve gerçekliğimizi böyle yarattığımızı, defalarca söyledin. Bu bir oyun.

Biz, artık bize hizmet etmeyen eski inançlarımızı salıvermeyi seçtik. Peki o zaman içimizdeki bu şey ne? Görünen o ki, onun üzerinde hiçbir kontrolümüz yok, ve o bir şekilde bizim onayımız olmadan gerçekliğimizi yaratma gücüne sahipse, ben ona ruhsal benliğimiz diyeceğim. Kendi gerçekliğimizi seçebileceğimizi söyleyen yeni bir inancı benimsemeyi seçmemiz, oyunun ta kendisi, çünkü resmi seçimleri yapan ve böylelikle gerçekliğimizi yaratan, ruhsal benliğimiz. Açıkça görülüyor ki, ruhsal benliğimiz, bizim salıverdiğimiz eski inançlarımızdan (yola çıkarak) yaratmayı seçiyor.

Saint Germain, yükseliş işlemimizi bitirmek ve Üçüncü Çemberimize gitmek, yalnızca bir seçim meselesi, dedi. Ben bu seçimi bir yıl kadar önce yaptım, ve şimdi neden kendi gerçekliğimin gerçek yaratıcısı olmadığımı görebiliyorum. Evet, bu oyundan bıktım, keşke sekiz yıl öncesine gidebilseydim de bize söylediklerinin tümünü unutabilseydim. Ama ben bu yeni inançları bırakıp, gerçekliğimin herneyse o olmasına izin vereceğim. Eğer Üçüncü Çember varsa bile, oraya gitmek bir seçim meselesi değil. Ve bu, 2000 yılı aşkın bir zamandır bu yükseliş sürecinde neden takılı kaldığımızı açıklıyor. Biz kendi gerçekliğimizi yaratıyoruz, ama kendimizin bilinçli yanına göre, bu içerdeki bir şeyden kaynaklanıyor ve BİZ bir seçime sahip değiliz. Tobias, ne büyük bir hayal kırıklığı içinde, ne kadar sinir olduğumuzu gerçekten anlamıyor musun?

TOBIAS: Gerçekten. Ve biliyor musunuz, farketmez. Gerçekten etmez. Kesinlikle farketmez, demek istiyorum.

Şimdi, gerekli saygıyı göstererek ve büyük bir sevgiyle – ha, biliyorsunuz, ben bunu söylediğim zaman bir şeylerin geleceğini biliyorsunuz – bir oyun söz konusu, kesin oyun ve bu harika bir oyun ve farketmez. Ama oyun şu, “Ben kendimi ruhumdan ayıracağım. Ruhumu başka bir yerlere yerleştireceğim ve onun – sizin deyiminizle – güç sahibi olmasına izin vereceğim. Onun yaratıcı olmasına izin vereceğim ve ben de küçük insan olma oyununu oynayacağım. Tanrı’dan ve Tobias’tan ve Saint Germain’den ve ruhumdan taleplerde bulunacağım, ama kimse dinlemiyor oyununu oynayacağım. Ben, ‘kuklacının oynattığı iplerin ucundaki kuklayım’ oyununu oynayacağım.”

Ve bu parlak bir oyundur. Güzel bir oyundur aslında, çünkü, bir seçime sahip olmadığını, mutlak/egemen bir varlık olmadığını, kendi yaratılarına hükmedemediğini hissetmenin nasıl bir şey olduğunu görmenizi sağlar. Tıpkı Saint Germain’in ya da ben, Tobias’ın, ya da Kuthumi’nin öyküsünde, her birimizin kendi farklı zindanımızda sıkışıp kalmamız gibi. Sıkışıp kalmamıza izin vermek, gerçekliğimizle ilgili söz hakkına sahip değilmişiz gibi davranmak, o gerçekliği ve o bilinci başka insanlara ve hükümetlere ve tanrılara ve kimbilir daha kimlere devretmek, ne muhteşem bir oyundu. Hepimiz bu oyunu oynadık.

Biz tutsak olma hissinin neye benzediğini biliyoruz, çünkü bir gün “Farketmez” dedik. Çünkü bir gün Saint Germain, “Bir dakika. Ben 100.000 yıldır bu kristalin içindeyim – bu biraz aptalca. Aslında biraz gerzeklik” dedi. Saint Germain yükselişe bu kısa yolu kullandı. Ama, sevgili varlıklar, çıkış yolu için yırtındıktan sonra, ve öfkeyle oradan çıkmaya çalıştıktan sonra, nihayet ona dank etti, ve nihayet dedi ki, “Farketmez. Kendimi buraya ben soktum, ben çıkartırım.” Kendi insan benliğiyle ruh benliği arasındaki ayırım oyununu oynamaktan vazgeçti. Ve şu anda hepinizi, tüm yanıtlara sahip olan ruhunuzun başka bir yerlerde olmasıyla ilgili oyunu oynamaktan vazgeçmeniz için cesaretlendiriyorum. O sizsiniz.

Tanrısallığın tanımı nedir, biliyor musunuz? Siz, Şimdi ânındaki Siz, yaratılarını deneyimleyen Siz. O, başka bir yerlerde var olan o büyük melek değildir, tabii siz onu oraya oturtmadıkça. O, siz kendinize yeterince değer verene ve onu alıp kabul edecek hale gelene kadar, uzaklardaki bir boyutta var olan o mükemmelliğin karmaşık hali değildir, tabii siz onu oraya oturtmadıkça.

Aslında tanrısal olan, şu andaki sizdir. Bir yanınız bunu kabul etmek istemiyor, çünkü tanrısalın debdebeli olmasını istiyorsunuz. Değildir. Değildir. Bu bir yanılsamadır. Sizin tanrısallığınız basittir, yalındır. Tanrısallığınız çok zarif bir biçimde yalındır. Nasıl debdebeli olabilirdi ki? Büyük ya da karmaşık nasıl olabilirdi? Sizden daha büyük nasıl olabilir?

Tanrısallığınız, sizin en inanılmaz parçanızdır. Ve o oradadır. Sizin bir parçanızdır. O sadece içinizde değildir. Etrafınızda dolaşıp durmuyor. O sizdir, ve istediğiniz an hissetmeniz ve deneyimlemeniz için oradadır.

Bu soruyu soran kişi muazzam bir öfkeden geçmiş, muazzam bir kurban olma hissinden geçmiş, muazzam bir “Ben kontrol edemiyorum ve kahretsin, etmek de istemiyorum” oyunu oynuyor. Bu soruyu soran kişi bu oyunu oynuyor, ama bir dolu başka Şambra da oynuyor, çünkü ben bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Bu soruyla nasıl bağlantı kurabildiğinizi, ona nasıl şefkat duyabildiğinizi biliyorum, çünkü siz de aynını hissettiniz. Bu oyunu istediğiniz kadar, oyun olmasını istediğiniz sürece oynayabilirsiniz.

Ben sizi bunu yapmanız için cesaretlendiriyorum. Sorun kendinize, “Oyun oynamayı kesersem, neden vazgeçeceğim? Neden vazgeçmem gerekecek?”

Kurban olma oyununu, ‘kendi ruhlarının ve Tanrı’nın başka bir yerde olması’ oyununu oynayanlar, zayıflık ya da acizlik denen şeyden vazgeçerler – yani suçu başkalarına atmaktan, kontrole sahip olmadığınızı hissetmekten, ki bu, deneyimlemesi çok ilginç bir şeydir, vazgeçerler. Ve bu oyunu oynamaktan ansızın vazgeçerseniz, gerçekten seçimlerinizin sorumluluğunu almak zorunda kalırsınız.

Birçoğunuz ruhunuzla çatışıyorsunuz ve ruhunuz da sizinle çatışıyor. Bu oyunu siz kurdunuz. Ha, gerçekten, temelde ruhunuzun kararması ya da lekelenmesi mümkün değildir. O, yok edilemez ya da çarpıtılamaz. Kirletilemez. Ama siz onun bu hallere girebileceği oyununu oynayabiliyorsunuz. Onun size sırtını dönebileceği oyununu oynayabiliyorsunuz, çünkü onun bunu yapmasını istiyorsunuz. Sizinle ruhunuz ve tanrısallığınız arasındaki uçurum o denli büyük ki, asla ona ulaşamayacağınız oyununu oynayabiliyorsunuz. Bunu oynayabliyorsunuz. “Ben bir seçim yaptım ve işe yaramadı” oyununu oynayabilirsiniz. Elbette işe yaramadı, çünkü siz onun işe yaramasını istemiyorsunuz.

“Ben çıkacağım; Ben gideceğim/öleceğim” diyen oyunu oynayabiliyorsunuz, ama aslında gitmek falan istemiyorsunuz, anlıyor musunuz. Kendiniz için oluşturduğunuz ikilemlere bir bakın. Kendiniz için oluşturduğunuz deneyime bir bakın. Başkalarını suçlayabilirsiniz, bizi suçlayabilirsiniz, ama sizi buna yine sizin bulaştırdığını, bunu sizin yarattığınızı fark ettiğinizde, ancak siz ve sadece siz bu yaratıyı silebilirsiniz. Ben, Tobias, bir anahtara sahip değilim. Kuthumi, yanılsamalarınızın gizli şifresini bilmiyor. Ve Saint Germain, sizi kendi gizeminizden, kendi yanılsamanızdan çıkartacak tek bir sır bilmiyor. Yalnızca siz (biliyorsunuz).

Ve derin bir nefes alabildiğinizde, “Ah, artık farketmez. Kendimi öylece bırakıvereceğim. Yarattığım şeyi sileceğim” diyebildiğinizde, o zaman, sevgili varlıklar, aydınlanırsınız. “Tanrısallık denen bu şey, Ben, Benlik Tanrısı, ben burada ıstırap çekerken muhteşem bir boyutta yaşayan çok ünlü bir yaratık değil” diyebildiğinizde, tanrısallığın basitlik, yalınlık olduğunu fark ettiğinizde – o kadar yalın ki, şu an bildiğiniz insan zihniyle onun sırrına erişmek, derinliklerine varmak mümkün değildir; o yalnızca hissedilebilir, yalnızca deneyimlenebilir – öylesine yalın ki, karmaşa/zorluk oyununu oynamaktan vazgeçersiniz. O, öylesine parlak bir duruluktur ki, onu anlamaya çalışmaktan vazgeçer ve sadece yaşarsınız.

Bu gerçekten zamanların en iyisi ve gerçekten zamanların en kötüsü. Ve gerçekten, farketmez.

http://kirmizicember.org/2009/03/07/saud-8-%e2%80%9cfarketmez%e2%80%9d/#more-411

Pazar şekerleri

Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir mühendise bir kırmızı top verip bunun hacmini nasıl bulacaklarını sormuşlar.

Matematikçi, bir mezura ile etrafını ölçüp formülle yarıçapını hesapladıktan sonra diğer bir formülle yarıçapından hacmini bulacağını söylemiş.

Fizikçi ise topu suya batırıp yer değiştiren suyun hacmini ölçerek topun hacmini bulabileceğini söylemiş.

Top son olarak mühendisin eline verilmiş, mühendis topu şöyle biraz çevirip bakmış ve sonra:
“Bana kırmızı toplar kataloğunu bulun” demiş.

Çok çok güldüm, beni senelerdir güldüren bi tanesi vardı, bu nerdeyse onu gölgede bıraktı.

O da şuydu:

Büyük bir şirketin üst düzey yöneticilerinden biri, bir gün New York üzerinde balonla dolaşmaya çıkar. Aksilik bu ya, pusulasını aşağıya düşürür ve kaybolur. İnmek için uygun bir yer ararken bir gökdelenin tepesinde sigara içen bir adam görür ve alçalır.
-“Pardon. Ben neredeyim acaba?” diye sorar.
– “Yerden 500 feet yükseklikte bir balonun içindesin” der adam. Yönetici sinirlenir:
-“Sen mühendissin değil mi?” diye sorar.
-“Evet.” der adam. “Nereden bildin?”
– “Çünkü başım belada ve sana bir soru soruyorum. Verdiğin cevap 100% doğru fakat hiç bir işime yaramıyor.”
-“Sen de yöneticisin değil mi?” diye sorar Adam.
-“Evet sen nereden bildin?” –Adam “Çünkü yerden 500 feet yükseklikte bir balonun içinde kaybolmuşsun. Pusulan yok, berbat durumdasın. Fakat bu şimdi benim suçum oldu.” …!!