Bilim / Tübitak / Darvin

TÜBİTAK’tan sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, şöyle dedi:

“TÜBİTAK, bilimin önündeki bütün kapıları açmak için vardır, bilime sansür koymak için değil… Bilimi ideolojik açıdan ele almak veya bilimi dini açıdan ele almak, kimsenin bir amacı olamaz. Bilim bilimdir, inanç inançtır. Bunlar kendi kulvarlarında yürüdükleri sürece birbirlerine yararlı olurlar.”

Burdan açıkça anlaşılıyor ki bu tür bir konuyu bilimsel ve dinsel açıdan aynı platformda tartışılması mümkün değildir.

Bilim için söylenen bazı açıklamalar şöyle:

Bilim, temelde,deney ve gözleme dayalı bilgi bütününü anlatır. Vikipedi

Gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabasıdır. Bertrand Russel

Bilim, durağan olmayıp devamlı yenilenen bir yapıda olup, Din yenilenmeye yapısal açıdan karşıdır. Bu herhangi bir dinle ilgili olmayıp tüm dinler için geçerlidir. Genelde her din ondan önceki dinleri kabul etmekte ise de kronolojik olarak ondan sonrakileri kesinlikle kabul etmemektedir. Her din kesin ve son doğruyu söylediğini iddia eder, aksi durumda zaten inanılırlığını devam ettiremez ve kaybeder. Bilim devamlı olarak yenilenmekte ve bir önceki teoriler bir sonrakilere neden ve destek sağlamaktadır, bu matematikte bile böyle olmuştur ve olacaktır. Pek çok matematiksel çözüm geliştirildiği eski zamanlardan bu yana hala yeni formüller, sistemler, teoriler geliştirilmektedir ki bu da bilimin sürekliliğine bir örnektir.

Bilimsel düşünceye göre tartışan birinin herhangi bir konu için “yenisi bulunana/ispat edilene kadar bu böyledir” kısaca herhagi bir şey için “olabilir de olmayabilir de” anlamı çıkan bir cevap verebilmektedir. Dinsel düşünceye sahip birine göre böyle bir cevap mümkün değildir, dinsel açıdan herhangi bir şey ya böyledir ya da değildir, bu yarın değişemez. Bilim açısından Darvin teorisi “doğru da olabilir yanlış da”, dinsel açıdan Darvin teorisi “doğru da olabilir yanlış da” cevabı verilemeyeceğine göre bunun tartışılmasının gereği bile yoktur. Bilim, teknolojinin gelişmesi ile birlikte, yapılan deneylerle bir konudaki sonuçlar değişebilmektedir, bunun için de bilimsel düşünceye göre deneylerin sürekli olarak yapılması gerekmektedir. Böylece bir konudaki deney sonuçları değişebilir hatta değişmektedir veya değişmelidir, ancak böyle bir şey dinsel düşünce ile yapılamaz.

Peki, yukardaki düşünce kapsamında doğrusu hangisidir?

Doğru diye birşey yoktur, bu kişinin dünyayı yorumlaması ile ilgili kişisel bir kavramdır.

Bugün doğru olan yarın yanlış olabilir.
Burda doğru olan başka bir yerde yanlış olabilir.
Bana göre doğru olan sana göre yanlış olabilir.

Dolayısi ile herhangi bir konunun bilimsel ve dinsel açılarla aynı platformda tartışılması bugünki Tübitak / Darwin tartışması gibi “abesle iştigal”* etmektir.

Sevgiler & Selamlar
Aki

  • abesle iştigal etmek = yersiz, yararsız işlerle vakit öldürmek: “Yazarlarımızın çoğu yalnızca kendi ürünlerinin ne amaçla üretildiğini sayıp dökerek bir anlamda abesle iştigal ediyorlar.” -T. Uyar. / Güncel Türkçe Sözlük

Hologram ve Felsefe

<

p style=”0cm 60px 0.0001pt;” align=”center”>

Alman Mistik ozanı Angelus Silesius bir epigramında der ki: “Ben o bildiğim şey değilim, ben de bilmiyorum neyim? Bir nesne mi, hayır o değil, bir noktacığım ve daireyim.”

Kendini bilmek ya da tanımak, insanın değişmesi zorunluluğunun doğal bir uzantısıdır. Bu uzantıda insan evreni anlama konusunda yeni kavramlara kucak açmaktadır. İşte bunlardan biri: HOLOGRAM.

Hologram sözcüğü ilk olarak 196O’lı yıllarda dünya bilim çevrelerinde duyulmaya başladı, 1980’lerde ise çeşitli alanlardaki kullanımı arttı ve ilgi alanı genişledi. Artık fizik ve kimyadan, psikoloji ve mistisizme dek bilimsel düşüncelerin içinde yer almaya başladı.

En kısa tanımıyla Hologram, üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemidir. “Tam kayıt” ya da “eksiksiz mesaj” anlamına gelmektedir.

Bilindiği gibi Fotoğraf iki boyutlu bir tekniktir. Derinlik yoktur. Uzaklıkları ne olursa olsun, tüm cisimler aynı düzlemde yer alırlar. Hologram’ın fotoğraftan en büyük farkı, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil, o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kayıt edilmiş olmasıdır. Hologramın çevresinde dolanarak veya bakış açımızı değiştirerek sanki cismin çevresinde dönüyormuş gibi, onu çeşitli açılardan görebiliriz. Paralaks adı verilen bu özellik, cismin resminin 3 boyutlu olarak verilebilmesiyle sağlanmaktadır. Böylece iki boyutluluk sınırı aşılmış ve uzaklık yakınlık gibi derinlik kavramı da kaydedilen resimde yer almıştır. Yani resmin her yanı uzaklık farkı olmaksızın nettir. Hologramın en önemli özelliği ise, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın tek noktasına cismin her tarafından ışık dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile, her parça bütünün bilgisini içinde taşır ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü netliği azalsa da tek başına verir. İşte bu özellik hologramın mistik düşünce ile bağdaştırılmasını sağlar.

“Zaman ve mekandan bağımsız olan alan” kavramı, birçok metafizik teoride, Tanrı’nın tanımını içerir. Ünlü düşünür Leibnitz felsefesinde penceresiz ve bölünmeyen bir bütünlük olan “MONAD” ‘lardan bahseder. Ona göre bu “MONAD” lar, Evren’in temelini oluştururlar ve Tanrı da bir “MONAD”dır. “Monad”lardan meydana gelen bir organizasyon içinde bir tek “MONAD” tüm “MONAD”ların bilgisine sahiptir ve onları temsil edebilir, Tıpkı hologramda olduğu gibi, her bölüm aynı anda bütünü de içinde barındırmaktadır. Buna şaşmamak gerek çünkü aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Leibnitz matematik kalkül kavramını ilk bulan ve geliştiren kişidir. Denis Gabor da hologramı bulurken matematik kalkül tekniğini kullanmıştır. Yani Leibnitz ile hologram tekniği arasındaki yakınlık bir raslantı değildir. Leibnitz felsefesindeki MONADlarda penceresiz kavramı yerine merceksiz tanımını kullanacak olursak, monadoloji ile holografi iyice birbirine yaklaşmış olur.

“Tanrı insanı kendi suretinden yarattı” sözü mekansız ve zamansız bir gerçeklik alanını düşünce yolu ile kavrayan mistikler kadar o alana bilimsel olarak yaklaşan bilim adamlarınca da kabul edilebilir oluyor böylece. Felsefi açıdan hologram tekniğinin en can alıcı noktası şudur: üzerine herhangi bir görüntü kaydedilmiş olan hologram plakası ne kadar küçük parçalara ayrılırsa ayrılsın, bu küçük parçalara laser ışını verildiğinde plakaya kayıt edilen görüntünün tamamını yeniden elde edebiliriz. Yani her birim bütünün bilgisini ve benzerliğini kendi bünyesinde korumakta ve saklamaktadır. İşte bu can alıcı noktanın farkına varmak, bizi oldukça ilgi çekici sonuçlara ulaştırmaktadır. İnsandaki algılama sistemi frekans analizatörü gibi davranan hücreler tarafından oluşturulur. Bu hücreler birer mini Hologram gibi hareket ederler. Beyin, bu sayısız mini Hologramın yarattıkları dalga boylarının girişim ve kesişimlerinden oluşan dev bir Hologram’a benzer. Hafıza kayıtları Holografiktir. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yaparlar ve bu yol ile hatırlama sağlanır.

David Bohm evrenin de holografik biçimde davrandığını ileri sürmektedir. Görünen ve yaşayan düzenin ardında zaman ve uzaydan bağımsız olan bir Evren vardır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu holografik düzende bir arada bulunmaktadır.

İnsandan da öteye “Evren de holografik biçimde organize olmuştur” dediğimizde, buradan çok önemi üç sonuç çıkar:

1) EVREN ANCAK TEK TEK ALGILAMALAR SONUCUNDA CANLANIR

Evren bütünden ayrılıp, tek tek cisimler ve nesneler olarak belirebilmek, bedenlenebilmek, varolmaya başlamak, kısaca “Suret alemi”ne geçebilmek için algılanmak, farklılaştırılmak zorundadır. Nesneler veya bilgiler dünyası, bizlerin algılamaları ile farklılaşmakta, dışlaşmakta, biçim bulup canlanmaktadır. Yani evrende bir bütünlük, bir ana plan ve süreklilik söz konusudur. Bizler ancak o çok katlı ana planın dalga boylarıyla bir rezonansa, bir paralelliğe girdiğimiz oranda, o frekansın bilgilerini cisimleştiriyor, buluyor ve kendimize mal edebiliyoruz. Böylelikle de evrenin bazı sırlarını çözebilmekteyiz.

Nitekim ünlü batılı bilim adamları da, bu gerçeğin farkına varmış ve bu “farklılaştırılmış süreklilik” kavramına yaklaşmışlardır. Bakın Einstein ne diyor: “Yerçekimi, elektro manyetik güç, enerji, akım, moment ve nötron gibi kavramlar, bunların tümü, “herşeyin temelinde bulunduğu sezilen objektif gerçeği” açıklayabilmek için insan zihninin kurduğu teorik yapılar, benzetmeler ve sembollerden başka bir şey değildir.”

Bir de aynı konuda yüzyıllar önce sezilmiş ve söylenmiş olanlara bakalım. “Herşeyin temelinde bulunmak” olgusunu Şeyh Bedrettin’den dinleyelim: “Mutlak varlık, bütün erdemlerle donatılmış bulunması bakımından Tanrı adını aldı.” Sezilen nesnel gerçek oluşu da Krişna açıklasın bize: “Her yerdedir o. Heptir o. Gözle görülemez, akılla bilinemez ve değiştirilemez. Solmazdır, ıslanmazdır o. Yanmaz, yaralanmazdır o. Değişmezdir, tükenmezdir.”

Yine çağdaş Batı bilimine dönelim: Bilimin ilk yaptığı, doğadaki çok çeşitli maddeleri 90 kadar doğal elemente indirmesiydi. Sonra bu elementler bir kaç temel parçacık oldu. Ayrıca dünyadaki çeşitli güçlerin herbiri, elektro manyetik gücün değişik görüntüleri (değişik dalga boyu ve frekansta olan elektro manyetik dalgalar) olarak bilindi. Evrenin özellikleri de bir kaç temel nicelik halinde ayrıldı: Uzay, zaman, madde ve enerji. Sonra Einstein; madde ile enerjinin eş değerli olduğunu “özel izafiyet Teorisi” ile gösterdi.

Yüzyılımızın tanınmış kuramcılarından olan Northrop bu “bölünemezliği” şöyle anlatıyor: “Farklılaştırılmamış süreklilik, doğrudan algılanan tüm farklılaşmaların içinden çıktığı, ilk sürekliliktir. Bu bütün farklılaştırılmış olguları kapsamaktadır. O bölünemez ve değiştirilemez olandır. Farklılaştırılmamış süreklilik kavramı, tasavvuftaki kesrette vahdet (çokluktaki birlik)tir.

Ayrıca Konfüçyüs düşüncesindeki Jen, Taoizm’deki Tao, Budizim’deki Nirvana, Hinduizm’deki Atman, Brahman ya da Çit’tir. Mistiklerin “kutsal hiçlik” veya “çok katlı sonsuzluk” diye adlandırdıklarıdır.

2) HER CANLI YA DA FARKLILAŞTIRILMIS HER CİSİM BÜTÜNÜN PARÇALARIDIR

Her varedilmiş olan, içinden çıktığı o ana planın ve bütünlüğün bütün özelliklerini, hatta özünü (değişik biçimler ve oranlarda) içinde taşır. Evrenin ana bilgi yığını, bütün canlılara dağılmış durumdadır. Bu özü içlerinde taşıyan ve saklayan canlılarda ana bilgi kaynağına yaklaştıkça, özleri daha net olarak belirir.

İnsan hiç bir şeyi yoktan var edemez. Bizler ancak evrende var olan o ana bilgi plakasının dalga boylarıyla ilişkiye girer ve o frekansın olanaklarından yararlanarak, gerçekleri keşfedebiliriz. Bu emek ve çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz en önemli şey, ana kaynağa daha çok benzemektir. Yani ana Hologram plakasının çok küçük parçaları olan biz canlılara tutulan ışığın doğurduğu görüntü ana görüntüye ne kadar “net” olarak benzerse, o parça o kadar “değerlidir” diyebiliriz.

Bilim açısından ise Einstein “Birleştirilmiş Alan Teorisi”ni ileri sürdü ve ayrı kalan son iki gücün (yerçekimi ile manyetik güç) birbirinden ayrılamayacağını, ortaya çıkardı. Artık tüm evren “bir temel alan” gibi görünür. Orada her yıldız, her atom ve galaksiler, temelde bulunan uzay zaman birliğinin içinde bir dalgacık ya da kabarcık gibidir.

“Temel alan” kavramının Doğu’nun “Değişimler Kitabı”ndaki açıklaması şöyle: Temel olandan (Taeguk) olumluluk ve olumsuzluk (Yang ve Yin) oluşmuştur. Bir Yang ve bir Yin’in birleşmesi ise Tao olarak tanımlanır. Ve Tao bir “söz” dür. Bu kavrama ilişkin olarak Yuhanna İncilinde: “Başlangıçta kelam Allah idi. Her şey onunla oldu ve olmuş olanlardan hiçbirşey onsuz olmadı” denir.

Şeyh Bedrettin ise çağdaş bilimde “temelde bulunan uzay-zaman birliği” olarak adlandırılan gerçeği: “Evrende Tanrı’dan başka birsey yoktur” diyerek anlatmış 15.yüzyılda. Bilim söyle ekliyor: “Böylece doğanın görünüşteki karmaşıklığının yerini, derindeki birlik alır.” Yine Şeyh Bedrettin: “Farklılık ancak dolayısı iledir ve kavramlardadır. Çokluk, hayallerden başka birsey değildir. Belirdiği yerlerin sayıca çok olması ile, Tanrı’nın da çok sayıda olması gerekmez. Her yerde ve her şeyde görünen aslında birdir ve aynı şeydir.”

3) BÜTÜN BİLGİLER HER AN HER YERDEDİR

Eğer evren Holografik biçimde organize olmuşsa, uzay—zaman koordinatlarının ötesine geçilmiş olmaktadır. Böyle bir planda; geçmiş-şimdi ve gelecek aynı yerde, aynı anda bulunmaktadır. Ayrıca ana Hologram plakasında yer alan herşey, plakanın bütün zerrelerine kadar yayılmış demektir. Uzay ve zamandan bağımsız olarak her birim, her türlü evren bilgisini her alan alabilir ya da içinde hissedebilir, mistik olarak yaşayabilir. Ama bu ana bilgiden yararlanabilmek, kişilerin ruhsal olgunluk derecelerine ve de çok çalışmalarına, kendilerini geliştirmelerine bağlıdır. Yine Şeyh Bedrettin diyor ki: “Sonsuz olan gönül evreni, boyuna, çağına göre bir yüz gösterir, ivediye gerek yok. Her yemişin bir çağı vardır, ancak iyice çalışmak, boş oturmamak gerek.” Kısaca, evren denen bu okyanustan herkes ancak kendi kabının büyüklüğü kadar su alabilir.

Bu bilgilerin ışığında, anlatılmaz gibi gelen bir çok şeyi açıklamak da mümkün olmaktadır. Örneğin; telepati,önceden bilme, uzağı görme, falcılık ve benzeri olaylar, aslında var olan ve her an kullanıma açık bulunan Hologram plakasına kayıtlı bilgileri “başka bir gözle” görebilme yeteneğine dayanır. Paranormal fonksiyonlar, enformasyon’un başka türlü değerlendirilmesinden başka birşey değildir. Çünkü tüm bilgiler, zaman ve uzaydan bağımsız olarak, “her an her yerdedir.”

Bilim diyor ki: Açığa çıkan bağlantıların ışığında yerçekimi gücüyle elektromanyetik güç, madde ile enerji, elektrik gücüyle elektrik, alan ve uzay ile zaman arasındaki ayırımlar yiter. Bunların tümü Einstein’ın evren olarak belirttiği dört boyutlu süreklilikte erirler. Böylece insanoğlunun yaşadığı dünya konusundaki bütün algıları ile gerçek konusundaki soyut sezgileri bir olur, evrenin derinliğindeki temel birlik açığa çıkar.

“Bütün algılar” ile “soyut sezgilerin” bir olması, insanın geldiği ilginç bir aşama olarak dikkati çekiyor. Başlangıcından, beri birbirine karşıt gibi duran pozitif bilim ile sosyal bilimler ve akıl ile gönül ilk kez aynı noktada buluşmaktalar.

Nitekim tarihe gözattığımızda, bir çok konuda sezginin, bilimin önünde gittiğini görüyoruz. Buddha; “Ruh hep önde gidendir, madde onu yakalayıp dünyaya çekmeye çalışır” demişti. 16. Yüzyılda ülkemizde yaşayan, bir halk ozanı olan Muhiddin Abdal da: ” Muhiddinem, dervişem / Hak yoluna girmişem / Onsekizbin alemi / Bir zerrede görmüşem” diyor ve bilim burada sözü edilen bilgilere ancak yüzyıllar sonra varabiliyor. Gerçeğe varmada felsefe bilimden? şiir ve sezgi de felsefeden önde geliyor. Son zamanlarda bilimin yaptığı aşama ve evrenin Holografik kavranışı, artık sezginin bilimi, bilimin de sezgiyi dışlamadan hareket etmesine yol açacak gibi görünüyor.

İnsana hayatta bir çok şey, anlaşılamaz, garip ve bilinemez gibi gelir. Oysa bu, insanın duygularının ve algılarının zayıflığından doğmaktadır. Ayrıca, yine insanın kendi eseri olan bilimin ve onun getirdiği açıklamaların yetersizliği de buna eklenir. Yoksa, bütün olup bitenler anlamlıdır. Hepsinin bir nedeni ya da gerekliliği vardır. Evren’de dengesizlik, adaletsizlik ve hata yoktur. Önemli olan, bu güzellikleri ve adaleti kavrayabilecek ve de onlara uyum gösterecek olgunluğa erişebilmektir.

<

p style=”0cm 60px 0.0001pt;” align=”justify”>Sonad Pelit
23.05.2003

Yararlandığım Kaynaklar:

  • Psychologie heute / Karl Pribram

  • Felsefe Tarihi / Macit Gökberk

  • Evren ve Einstein / Varlık Yayınları

  • Şeyh Bedrettin ve Varidat / İ.Zeki Eyuboğlu

  • Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri / Pitirim Sorokim

Hayal-et, ya da düşünce formu?

Gerçek mi, fotomontaj mı? 

 İngiltere’nin Kuzey Yorkshire bölgesinde amatör bir fotoğrafçının çektiği bu kare hayalet araştırmacılarını harekete geçirdi. İnsan siluetine benzeyen görüntünün gerçekliği araştırılıyor.

İngiliz gazetesi The Sun’da yer alan habere göre; fotoğraf, Colin Foster adlı 34 yaşındaki bir tatilci tarafından çekildi. Fotoğrafta, çitlerin hemen önünde ayakta duran bir erkeğe benzeyen silueti inceleyen uzmanlar, fotoğrafta herhangi bir değişiklik yapılmadığını öne sürüyor.

Fotoğrafı çektiği sırada silueti farketmeyen Foster, tatil dönüşünde resimlere bakarken durumu kız arkadaşının farkettiğini söyledi.

İngiliz Paranormal Araştırmalar Derneği’nden Nick Thurston, bölgede daha önce de hayalet gördüklerini rapor eden insanlar olduğunu, ancak ilk kez bu denli çarpıcı bir ‘delil’e rastladıklarını kaydetti. (Milliyet)

 

Bu ilk değil, daha önce de hayalet fotoğrafları gördük. Fotoğraf makinalarında gözümüzde olmayan (ya da aktif hale gelmemiş) bir teknik mi var? Yoksa biz insanların büyük çoğunluğu, kendimizi onları görmeyecek şekilde mi programladık?

Antik Roket Heykelleri

Bu heykelcik Van’da şimdiki adı Toprakkale antik ismi Tuşba olan bir yerleşim alanında 1975 yılında yapılan arkeolojik kazılar sırasında bulundu. Boyutları, 22 cm uzunluk 8 cm yükseklik ve 7,5 cm genişlik olan bu taş oyma heykelciğin 3000 yıl önce yapıldığı tanısı konmuştur.

Sıradan bir insan dahi (burdaki sıradan insan tanımı ile bilim adamı ve/veya sanatçı gibi hayal gücünün üst seviyelerde olmayan birini kasdediyorum) hayal gücünü kullanmasına gerek kalmadan bu heykelciğin açıkça bir uzay roketi olduğuna karar verebilecektir. Arkadaki itici roketlerden kabindeki astronota kadar günümüz roketleri ile mutlak benzerliği tartışılmazdır. İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunduğu ancak sergilenmediği belirtilmektedir.

Bu da Güney Amerikadaki bir mezarda bulunan ve 1800 yıl önce yapıldığı söylenen altın bir heykelciktir. Bu heykelcik de şüphe götürmeyecek kadar bir rokete veya delta kanatlı bir uçağa daha doğrusu en açık anlamı ile günümüz uzay mekiğine benzemektedir. Ne ilginçtir ki Van’daki heykelciğe çok benzemektedir.

Bu da Azteklerden kalma bazalttan yapılmış bu heykel, şu anda Meksikadaki Ulusal Müzede sergileniyor. Bir roket motorunun nerdeyse tüm detaylarını sergiliyor ve aynı zamanda da Vandaki heykelciğin arka kısmındaki motora çok benziyor.

Bu dünyanın tam aksi yönündeki bölgelerde yaşayan birbirinden çok farklı dinsel ve kültürel kökleri olduğu söylenen ve bu kadar detaylı çalışmalar yapan 3 sanatçı, ki dönemleri itibarı ile genelde doğada gördükleri ile yetinirlerdi, hangi neden böyle eserler yapmaları ilhamını vermiştir?

(G.Amerika Roketi ve Aztek Roket motoru resimleri www.ufonet.be sitesinden alınmıştır)

Selamlar & Sevgiler

Aki

Atlantis mi?

 Google Earth’le çalışan bir uygulama olan Google Ocean’da yapılan bir araştırmada kayıp kıta Atlantis’in olduğu varsayılan yerler incelendi ve ilginç bir bulguya ulaşıldı. 

İngiliz Telegraph gazetesinde yer alan habere göre Kanarya Adaları yakınlarında Batı Afrika sahiline 620 mil (997 kilometre) uzaklıkta bir nokta kayıp kıta Atlantis olduğu sanılan harabelerin izine rastlandı. Google Ocean’da tespit edilen ve insan eliyle yapılmış kusursuz bir dikdörtgene benzeyen “gizemli” şekillerin Atlantis olabileceği tahmin ediliyor. Galler bölgesinde olduğu tespit edilen dikdörtgenin bir mühendis tarafından belirlendiği bildiriliyor. 4 kilometre derinlikte olan dikdörtgen yapı, mimari çizimleri andıran bir harita şeklinde ve birbirini direkt kesen, rahatlıkla görülebilen çizgilere sahip.

Atlantis gerçekten varsa ne olacak, ne değişecek meraktayım 🙂 Onu bulmadan da bulduk varsayalım bir an için ve soralım “ha şimdi ne oldiii?”

Aslında bundan daha önemli soru bence şu; Atlantis’i geçmişimize yerleştirmek istiyor  muyuz, istemiyor muyuz?

Ya da önümüzdeki 300 yılda uzayda bir koloni kurmayı istiyor muyuz, istemiyo muyuz?

Geçmişe ve geleceğe uzanmak hala bize gerekiyor mu gerekmiyor mu?

Sadece istediğimizde, oralara (geçmişe ve geleceğe) uzanıp o şeyi bulduğumuzu anladık mı yoksa hala anlamadık mı?

“Var mıydı biz mi varettik”, hala önemli bir soru mu değil mi?

Soruları, Huun-Huur-tu gurubunun şarkı sonlarındaki kuvvetle nefesin dışarı verildiği, kısa ve net bir “ŞşşşU” diyerek bitirmek istedim, nedendir bilmem.