Can Sıkıntısı

Can sıkıntısı konusunda bir forum sohbetinden…

T. Bu dünya dikkati dagitacilar üzerine kurulmustur, yani düsünen bir organi düsünmez hale
getirmek icin uygrasilar üzerine kurulmustur. Düsünmüs olsaydik, neyin farkina varirdik?

S. Eğer algımız senin söylediğin şeyler tarafından meşgul edilmeseydi (ben buna hipnotize diyorum), o zaman muazzam bir sistemin üyesi olduğumuzun farkına varırdık.

F. Muazzam bir sistemin parçası olduğumuzu öğrendiğimiz takdirde ;ne olurdu?
yani bu sonuç bizi menfi yönde mi yoksa müspet yönde mi etkileyecekti?

S. Muazzam bir sisteme dahil olduğunu öğrendiğinde herkesin tepkisi farklı olur herhalde, benimki üst düzey bir hayranlık içeren şaşkınlık olmuştu.

T. Ama öbür taraftan “oyun teorisine” göre muazzam sisteme erisme imkani yok.
Simdi ne olacak?

S. Oyun Kuramında muazzam sistemden bahsetmiyor. Fakat eğer şimdi soruyorsan tüm oyun evrenlerini muazzam bulduğumu söyleyebilirim. Oyun kuramı, oyun dışı hakkında ahkam kesemeyeceğimizi söylüyor bi bakıma 🙂

T. Can sıkıntısı oyunu “dogru” oynayamadigimizdan mi kaynaklaniyor? Veya bu oyun nasil oynanmali?

S. “Can sıkıntısı, seviye artışına gebedir” diyor Oyun Kuramında. Düşününce ben de hak veriyorum, can sıkıntısı insanı yeni şeyler keşfetmeye ya da en azından canını sıkan tüm faaliyetleri durdurmasına yol açar. Ve bu durgunluktan içeri yeni seviye ile ilgili deneyimler akar. Fakat gelin görün ki, dünyada bazı merciler insanların sıkıldıklarını hissettirmemek için ellerinden gelen taktiklerin tümünü uyguluyorlar. Belki de bana böyle görünüyor.

Tabi sizin söylediğiniz şovlara korku senaryoları da dahil, hatta bunlar çoğunlukta, yani bize sürekli değişik kaynaklardan aba altından sopa gösteriliyor: Aman elinizdekilere sahip olun, aman onları kaptırmayın, geleceğiniz tehlike altında, gelecek için şunu yapın bunu yapın, düşmanlar geliyor hazırlıklı olun, stok yapın, güzel olun yoksa erkekler beğenmez, zengin olun yoksa kadınlar istemez! Çocuklarınız, çocuklarınızın geleceği, sorumlu insan olun! vs vs vs…
Bu ironik komedi senaryoları istisnasız tüm TV programlarında, gazete ve dergi sayfalarında yer alıyor.

Bu oyun nasıl oynanmalı sorusuna ise cevabı ben veremem, kendim için bi şekilde oynuyorum. İnsanın yeniden hislerle, gerçek hislerle buluşması için derin bir sessizliğe ihtiyacı olabilir.
T. Yazdiklarina katiliyorum. Hic kimseye ögüt verme niyetinde olmadigini da iyi anliyorum. Ama senin de bu oyunu nasil oynadigini merak ediyorum.
Sen can sıkıntısının yeni seyler yapabilmek icin gerekli oldugunu söylüyorsun. Katiliyorum.
Bu bana sanki köpeklerin kendi kuyruklarini kovalamasina benziyor. Can sıkıntisindan kurtulmak
icin bir seyler yapiyoruz, amacimiza ulsatiktan sonra tekrar ayni bosluga düsüyoruz ve tekrar kendi
kendimizi canlandirmaya calisiyoruz. Insan bu durumda ne icin ugrastigimizi sorguluyor, cünki
dönüp dolanip yine ayni baslangic noktasina variyoruz.

S. Belki de “içsel sessizlik” tanımını biraz açmalıyım; İçsel söyleşimizi durdurduğumuzda dünyayı da durdurmuş olacağız. Don Juan içimizdeki bir yanın ondan korktuğumuz için her daim kilitli olarak tutulmakta olduğunu ve ussallığımızın o yanımızı deli bir akrabamız gibi bir mahzende kilitli tuttuğunu söylemişti.
Bu durumda, deli akrabanın üzerimize çullanmasını önlemek için tek çare sonu gelmez içsel söyleşileri kendimize kalkan etmekte olduğumuz gerçeği son kerte anlaşılabilir bi şey.
O halde, sonsuz iç gevezelik bizi koruyan bi şeyse neden onu bırakmamız ve ikinci dikkate girmemiz öneriliyor?!
Cevabı sorunun içinde değil mi?
Kişinin ikinci dikkat hakimiyeti olabilmesi için yeterli erki var ise, birikmiş ise, dünyayı durdurabilir, yoksa iç söyleşiye ve Gurdjieff’in deyimi ile uyumaya devam etmesi onun hayrına olacaktır.

T. Senin o terimi Don Juan’in kullandigi anlamda kullandigini biliyorum. Don Juan diyor ki: kendi kendinle konusmayi birak…

S. Şu sıralar Jung’un hayat hikayesini (kendi ağzından) okuyorum ve hayretten hayrete düşüyorum; çünkü bir bilim adamı olarak içsel sessizliği, ussallığımızın deli gibi korktuğu o diğer tarafımızın işlevlerini bizatihi kendi üzerinde deneyimlemiş olduğunu görüyorum.
Eğer kendisini güncel dünyaya bağlayacak sorumlulukları olmasa (ailesi ve çok sevdiği mesleği), çoktan Nietsche’den beter duruma düşeceğini bizzat itiraf ediyor.
Bu durumda şurada hemfikiriz ki, yeterli enerjimiz olmadan, girip de geri gelebilecek bir YERden bahsetmiyoruz. O YER, Don Juan’ın terimi ile “ikinci dikkat” alanıdır.
Bu durumda bize konuşacak tek şey kalıyor; yeterli enerjiye sahip olmak için ne yapmalıyız?

H. Enerji diyorsunuz… Çok güzel!
Bu enerjiyi, her enerji ölçütünde olduğu gibi önce tasarruf etmeliyiz.
Bizi dünyaya bağlayan, yani bizim dışımızdaki her şeye harcadığımız enerjiyi tasarruf edersek, sanırım biriktirebiliriz de…
S. enerji biriktirmek için ilk öneriniz gayet yerinde.
Enerjinin en büyük kaybı şu durumlarda gerçekleşiyor:
1.Şikayet etme, kendine acıma
2.Yargılama
3.Haklı olma ihtiyacı
Bi arkadaşımız geçen gün şöyle önermişti:
“Dikkat ederseniz var olan enerjimizin çoğu gün içindeki duygusal yaşantımız tarafından tüketilir. örnek: öfke, kıskançlık, kin, endişe, kendine acıma, haksızlığa uğrama hissi vs. bu tarz enerji tüketici kalıplar algılamamızın ürünleri değildir, tam aksine düşüncelerimiz tarafından üretilirler. Yani uygun düşünce eşlik etmeden var olamazlar. Kendisine daha iyi davranılması gerektiğini düşünmeyen biri alınganlık gösteremez. Herhangi bir insan, uygun bir iç söyleşi yürütmeden birine kızamaz. O halde enerjisine sahip çıkmak isteyen birinin yapması gereken böyle zamanlarda içsel konuşmaları durdurmaktır. Her ne kadar içsel sessizlik kesin ve nihai çözüm olsa da bunu yapmakta zorlananlar içsel söyleşinin içeriğini değiştirebilirler. Her iki durumda sonuç aynıdır. o yüzden içsel söyleşi durdurulabilene kadar onun yerine eğlenceli seçenekler konabilir: Düşüncelerinizi değiştirmeden, size komik gelen bir şarkıyı düşüncelerinizi o şarkının sözleri haline getirip söyleyin. O anda, olmayan bir dil uydurun ve ve kendi uydurduğunuz bu dilde şarkı söyleyin. 1 den 100 e kadar 3er 3er sayın, ya da hayal gücünüzü kullanıp kendi yönteminizi kendiniz bulun.”

H. Enerji kaybımız konusunda sıraladığınız üç başlık ve bir arkadaşınızdan yaptığınız alıntı çok çok güzel. Ancak bunlar, enerji tasarrufumuzu sağlayacak çok küçük olgularmış gibi gözüküyor.
Asıl enerji kayıplarımızı “bağımlılıklarımız”da gerçekleştiriyormuşuz gibime geliyor. Yani bizim dışımızdaki her türlü bağımlılık… İçimizdekilerle az da olsa baş edebiiriz belki ama asıl üzerinde durmamız gereken dışta olanlar gibime geliyor.
Sizin başlıklarınız sanki biraz daha yüzeysel gibi… ya da önemsiz ayrıntılar gibi…. ya da psişik anlamda ayrıntılar gibi… duruyor.

S. “Bağımlılıklar” artık nerdeyse sağlıksızlık düzeyinde gördüğümüz şeyler, onlar sağaltılmadan bu söylenenlere geçilemez zaten. Fakat yine de insan kendi erki yetebildiğince bir ucundan işe girişmeli derim.

T. Aynen katiliyorum. Bagimliliklarin da ic konusmadan kaynaklandigi kanisindayim, cünkü
bence bu da empatinin yan etkileri diye betimlenebilir. Insan kendisini digerlerinin yerine koymaya
calisirken ayni zamanda karsisindakilerin de düsüncesinden kendini soyutlayamiyor. “Ben sunu düsünürken karsimdaki ne der” düsüncesi bizi bagimli kiliyor. Bu konusmayi durdurduktan sonra problemin büyük bir bölümü de kalkmis olur….
S. Tabi ki öyle ve hatta daha da vahim. Normal insan, dışarda kendinden başkasını göremez (bazı istisnai olaylar ya da çok çok kısa anlar dışında), şöyle izah etmeye çalışayım:
İnsanın çevresinde, ona doğduktan sonra (pek çok yerde nasıl olduğunu anlattım, istenirse yeniden anlatırım) kazandırılan bir koza vardır. Bu kozanın içinin ayna ile kaplı olduğunu düşünün. İnsan dışarıya baktığını zannederken hep kendini görür! 🙂
Bu vahim durum gereği, başka birisini “dinlemek”, “görmek” için “iç konuşmanın” durdurulması ve bunun için de belki bazı uygulamalar ve çalışmalar gerekiyor.

T. Simdi insanlar kendi kendilerini gördükleri icin mi canlari sıkılıyor? Ve bu uygulamalar nedir acaba?

S. Bu kritik bir soru. Cevap şöyle olabilir: Hayır, kendilerini görenler henüz sıkılma düzeyinde değildir. “kendini gördüğünü” farkettiğinde sıkılma belirtileri başlar, bu sebeple seviye artışına gebe olur demek ki.

Örneğin ben, kendi dışımda bişeyler olduğunu daha şurda beş sene kadar önce farkettim. Fakat öncesinde derin bir sıkıntı ile geçirdiğim iki yıl vardı, görünürde sıkılacağım hiç bişey yoktu, yanı dış etkenler sebebiyle değildi. Sıkılmaya başlamadan hemen önce “gözlerin” bir projektör aleti gibi içerden dışarı doğru yayın yaptığını farketmiştim! Epeyce bunu gözlemledim ve emin oldum. İşte ondan sonra sıkılma başladı. Derken bir gün -bu dünyadan olmayan- bir arkadaşım şöyle dedi; evet haklısın, kendini dışarı projekte ediyosun ama dışarda başka şeyler de var!” Hiç konuşmayan birinden aniden bişey duyunca insan irkiliyor! Herneyse, ona kesinlikle güveniyordum, söylediğini ciddiye aldım ve dinlemeye başladım. İnsanları, doğayı, her bişeyi dinledim. Onları dinleme isteğim öyle güçlüydü ki, iç konuşmalarım azaldı. Dinlerken vereceğim cevabı hazırlamıyordum, ya da kendimi nasıl savunacağım ya da haklı çıkacağımı planlamıyordum, sadece dinliyordum. Ve tam o sıralarda Castaneda ile yollarımız birleşiverdi. Orada anlatılan şeyler bana müthiş tanıdık geliyordu, ve tabi gerçekten de yüreğim çarpıyordu, (hayatımda beni en çok heyecanlandıran bilgilerdi bunlar) kitaplar bitmesin istiyordum, bir yandan terminolojiyi öğrenirken diğer yandan önerilen uygulamaları yapmaya başladım.
Halihazırda işin daha çok başındayım fakat yine de kendime nazaran daha iyi durumda olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki, bütün yollar Roma’ya çıkıyor, yeter ki işaret eden parmağa değil yöne bakabilelim.

T. Anladigim kadariyla can sıkıntısı senin gözünde “gebelik” ani, Thomas Kuhn’un “paradigmasi”.
Can sıkıntısını sen cok yararli bir sey olarak görüyorsun. Insanlarin yeni seylere gebe olabilme
anlari galiba. Senin örnegindeki durum baska bir bilince sahip olmak, yani kendinden baska
diger seylerin de farkina varmak. Krizleri şansa döndürmek buna denir galiba…

S. Yararlı görmek değil de, insanın doğal süreçlerinden biri diyebiliriz belki. Kimse canının sıkılmasını istemez, bu biraz da “kaza” kavramını çağrıştırdı şimdi bana, kazayı da kimse istemez ama evrim kazalar sebebiyle oluyormuş gibi görünüyor, hatta Oyun Kuramında, oyunların kaza ile başlamış olabileceği önermesi yapılıyor.

Güneş’e

“Güneşimiz de hareket eder. Çoğu yakın yıldızın ortalama hareketine göre güneş, yaklaşık olarak saniyede 16.5 km bir hızla, veya başka bir deyişle, 50 ışık yılı mesafeyi bir milyon yılda kat eder. Güneşin yörüngesi galaksi düzlemine göre 25 derece eğiktir. Güneş yaklaşık 230 ışık yılı bir genlikle her 33 milyon yılda bir, galaksi düzlemi içinden geçerek salınım yapar. Güneşin yerel yıldız çevresine göre hareketiyle, galaksi merkezi etrafındaki hareketini birbiriyle karıştırmamak gerekir. Çünkü güneş te dahil tüm güneş civarı galaksi çevresinde bir turunu 250 milyon yılda tamamlar.”

Dün gece aniden güneşin kendi etrafında dönüp dönmediğini merak ettim.

İstanbul Üniv.den Sn Selçuk Bilir (onu Google buldu, bu arada teşekkürlerimi ileteyim) şöyle cevapladı bu sorumu:

Evet, Güneşimiz de her gökcismi gibi kendi etrafında dönüyor. Unutmamamız gereken şey güneş katı bir cisim değildir. Bu yüzden güneşin ekvatoru üzerindeki dönme hızı yaklaşık 27 gün iken, kutuplara doğru dönme hızı 35 güne çıkmaktadır. Bu hızları güneş üzerinde görülen güneş lekelerinden anlıyoruz.

Gök cisimleri gibi insanlar da iki çeşit hareket yapıyorlar: Birincisi kendi çevrelerinde dönüyorlar ki bu egoyu oluşturuyor (etrafa saçılıp dağılmasını önlüyor). İkincisi ise cazibe merkezi etrafında dönüş yörüngesi oluyor. İnsan için Cazibe merkezi ne olabilir? Buna amaç diyebiliriz belki. Her insanın cazibe merkezi farklı mıdır? Yoksa kısaca karşı cins midir? Ya da Tanrı mıdır? Tanımlanamayan bi şeyin cazibe merkezi olabilmesi mümkün müdür?

-Günlükten- 08.11.2005

Az önce tesadüfen rastladığım bu eski günlük yazısı bana geçenlerde gördüğüm vizyonu hatırlattı, hani alacakaranlıkta görülen şeylerden biriydi:

“Sonra hemen tekrar o bölgeye girdim, bu kez Avrupa şehirlerinde (istanbulda da bazı yerlerde rastlanan) eski zamana ait ama şu an gayet yeni duran, bitişik nizam kaliteli görünen bir apartmanın kapısından biri dönerek çıkıyordu. Fakat bu çıkışı anlatmaya dilim yetmez! Kişi hem kendi etrafında dönüyor hem de apartmanın içiyle sokak kapısının dışı arasında dairesel ve çok hızlı bir dönüş yapıyordu. Yani aynı anda hem içerde hem de dışarda oluyordu, derken tamamiyle dışarda oldu, onun annem olduğunu gördüğüm anda, o birden spor bir kasket giyen genç bir delikanlı oldu ve caddenin kenarında kaldırımın yanında durdu, sanki otobüs bekler gibiydi, başını hiç kaldırıp bakmadı bu sebeple kime benzediğini göremedim.”

Bu kişi her kimse, içeri yerine dışarda karar kılmış. Belki rüya tekniği ile bakmalıyım bu vizyona.  Yere bakması ve böylesine garip ama tanınmış (gök cisimleri gibi) bir hareket yapması onun bir rüya gören beden olduğunu düşündürüyor bana. Bi şey sezer gibiyim ama adını koyamadım, ya da koymasam belki daha iyidir. Dağınıklık da lazım.

Polyanna geni

İngiliz psikologların yaptığı araştırma, söz konusu geni taşıyan insanların, etraflarındaki olumsuz olaylara daha az ilgi gösterdiklerini, bunun yerine hayatın mutluluk veren yanlarına odaklandıklarını gösterdi. 

Bardağın dolu tarafını görmeye yardım eden bir gen bulundu. İngiliz psikologların yaptığı araştırma, söz konusu geni taşıyan insanların, etraflarındaki olumsuz olaylara daha az ilgi gösterdiklerini, bunun yerine hayatın mutluluk veren yanlarına odaklandıklarını gösterdi. İngiliz The Guardian gazetesinde yayımlanan araştırma, bu insanların daha
sosyal olduklarını ve psikolojik açıdan genellikle daha iyi şekillendiklerini de ortaya koydu.
Essex Üniversitesi psikoloji bölümünün başkanı Elaine Fox, söz konusu genin, kişinin günlük stresle başa çıkma kabiliyetinin temelini oluşturduğunu ve bu gene sahip olmayanların, hayata daha karamsar baktığını, depresyon gibi akıl sağlığını bozan hastalıklardan daha fazla mustarip olduklarını söyledi. Araştırma çerçevesinde, 100’den fazla katılımcının, bilgisayar ekranında beliren iyi ve kötü görüntülere verdikleri tepkilerin ne kadar sürdüğü gözlendi.
Görüntüler arasında, kucaklaşan bir çift, tekneyle açılan ve saldırıya uğrayan kişilerin resimleri de yer alıyordu.
Katılımcılara yapılan genetik testlerde, bazı kişilerde gözlenen kötü resimleri yok sayma ve iyi olanlara ilgi gösterme eğiliminin, serotonin hormonunu kontrol eden bir genin varyasyonuyla güçlü biçimde bağlantılı olduğu görüldü.
Sonuçları Proceedings of the Royal Society B dergisinde yayımlanan araştırmada, herkeste söz konusu genin iki varyasyonunun kalıtımsal olarak bulunduğu, bu iki varyasyonun iki kısa, iki uzun veya bir kısa bir uzun şeklinde
olabileceği, genin iki uzun varyasyonuna sahip kişilerin, daha olumlu yaklaşım içinde oldukları gözlendi. Genin iki kısa varyasyonuna sahip kişilerin de daha nevrotik ve endişeli olabilecekleri belirtildi.

Bu işte genetik bir sebep olduğunu tahmin ediyordum. Polyanna kitabı herhalde okuduğum ilk kitaplardan biriydi, oradaki fikir bana çok normal gelmişti, zaten hep yaptığım şeydi. Yetişkin olduktan sonra bu fikrin herkes tarafından benimsenen normal bişey olmadığını fark ettim. Asıl şaşkınlığım o zaman olmuştu sanırım.

Bu konuda da epeyce gözlem yaptım, sonuçta, Polyannacılarda manik bir yan olduğunu, belki manik-depresifteki gibi tam bir psikolojik bulgu ya da hastalık düzeyine ulaşmış bir durum olmasa da, kısaca genel bir aşık olma halinin hakim olduğunu fark etmiştim.

Malum insan bir kişiye ya da olguya aşık olduğunda onun hep yüce taraflarını görmeye eğilimlidir, bu sebeple “aşkın gözü kördür” denir halk arasında. Aşk bittiğinde bir bakarsınız o deli divane hayran kişiler, evvelce aşık olduğu kişinin en kötü özelliklerini sayıp dökmeye başlarlar. Bu durum dışardan gözleyenlerce oldukça tuhaf bir görüntü oluşturur. Aşk, bir çeşit işaret fişeği gibi üstüne düştüğünü pırıl pırıl parlatan mucizevi (her ne kadar kimyevi uyaranlarını bugün biliyorsak da) bir şey. Bunun hastalık düzeyine Mania deniyordu yanlış hatırlamıyorsam. Bu durumda Polyanna geni bi çeşit mania oluşturuyor diyebiliriz belki. Bu çeşit aşk, kendi dışındaki ve kendi dahil herşeye yönlenmiş bir hayranlık, belki  Sokratın deyimiyle tanrılık bir sapıtma 🙂

Kontrat Bitti Öyküsünden

Boğazın karadenize bakan tepelerinde mütevazi, önü bahçeye açılan bir bekar evi.

Kadın küçük altın rengi arabasını yolun kenarına  park eder. Apartmanın kapısından içeri girer, elinde mavi bir heybe çanta ve iki küçük poşet vardır. Sağa aşağı, bahçeye doğru dönerek inen demir merdivenden dikkatle iner. İçerisi görünmeyen sağdaki pencerelere bakarak kapıya ilerler. Aynı anda kapı açılır. Çoğu beyazlamış beyaz sakalları olan uzun boylu bir adam, beklediği belli olacak şekilde parlayan gözlerle kadına bakar.

“Hoş geldiiiiiinnnn”
“Hoşbulduk canım”

Dostça muhabbetle sarılır bir süre öyle kalırlar. Kadının ellerindeki eşyalar öylece durmaktadır hala. Sonra ayakkabıları çıkarıp salona geçer sandalyelerin üzerine bırakır elindekileri.

“Ne yapayım sana? Çay, kahve?”

“Ahh kahve iyi olur, sıcak simit getirdim, kek de aldım.”

Bir süre mutfağa girer çıkarlar, sonra adam çalışma masasına, her zamanki yere oturup bacaklarını masaya uzatır. Kadın küçük yeşil ahşap masaya yiyeceklerini koyar ve tabureye kurulur. İştahla yemeğe başlar. Bu arada havadan sudan, yolun giderek kısaldığından söz ederler.

Kahveler biter, sigara izmaritlerinden küçük öbekler oluşur kültablasında. Hava kararmaktadır.

“Başlayalım mı?” der adam

“Evet” der kadın.

Boşları toplar, kül tablalarını boşaltır, kendine ve arkadaşına birer büyük bardak su getirir.

Kadın köşede, dipteki tek kişilik yatakla salonun girişi arasındaki yaklaşık on metrelik çaprazlama yolu ağır adımlarla arşınlamaya başlar. Adam hala aynı pozisyonda; bacakları masaya uzatılmış sırtı iyice geriye yaslanmış olarak gözleriyle kadını takip eder.

Aslında bugünün de diğer onlarca öncekinden pek farkı yoktur başlarda. Kadınla adam son iki senelerinde ayda ortalama iki kez “seans” adını verdikleri bu toplantıları yapmışlardı.   Seansların amacı “bilinmeyenden” mal aşırmaktı!

İyice loşlaşmış salonun bir ucundan diğerine yürümeye devam ederken, arada bazı hareketler yapar, bazen durup olduğu yerde sallanır, bilinmedik bir dansın figürleri gibi görünür karşıdan. Bazı sesler çıkarır, önemsiz gönünen bazı kelime ve cümleler. Hepsi olağandır bunların.

…

devamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=74

Beni çok etkilemiş bir öyküdür, yaşanmış olaydan aktarılmış olduğu için yazdığım ilk günlerde zaten deneyimin kendisi mühimsenecek ölçüde etkileyici olmuştu, aradan geçen yıllar şimdi öyküyü yeniden önemli kıldı benim açımdan; çünkü bu kez bir nevi kehanet görüntüsü oluşturdu. Zaten böyle olacağı da açık; çünkü herşey zaten ortada yalnızca onu ortaya çıkarmamızı bekliyor 🙂 Önemli olan onu hangi anlamı yükleyerek ortaya çıkardığımız! Hani Heroes’un sloganı gibi: “Onları kahraman yapan yetenekleri değil, seçimleri!”

Gözlenen-Gözleyen etkisini ve yaratımın birlikteliğini bir an bile akıldan çıkarmamak lazım.

En İyi 100

Popular Science dergisinin editörleri geleneksel olarak yayınladıkları ‘En iyi 100 yeni teknoloji’ listesini bu yıl da duyurdu. Çeşitli kategorilerde verilen ödüllerin cihazlar sınıfında birinciliği Laptop ve cep telefonlarına takılan, elde taşınabilen projektör kazandı. İşte yaşamın her alanında yapılan buluşlardan bu yıl öne çıkanlar…

İçlerinde gerçekten hoşuma gidenler var, tabi favorim şu: http://www.milliyet.com.tr/content/galeri/yeni/goster.asp?prm=0,1860135&id=16&galeriid=5187#galeriStart

Yine de aksamı daha hafifletmelerini ve küçültmelerini bekliyorum.

YENİ Dünya’daki isteklerin bi kısmı daha gerçekleşmiş görünüyor, gerçekleşme hızı istek hızımızdan daha mı yüksek nedir?! 🙂  Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=328