İnvolve-Tütün/cep telefonu

 

Herneyse, son bi kaç gündür içimde gezinip duran bi kelime var.

involve… Manasını biliyordum ama manası ile gelmiyordu aklıma kelime, sadece olduğu gibi vardı. Hadi üşenmeyeyim sözlükten bir bakayım dedim az önce:

 

involve: (in/with ile) karıştırmak, bulaştırmak, içermek, kapsamak, gerektirmek

 

Bense bu kelimeyi, içine dahil olmak diye biliyordum. Meğerse benim sihirli kelimemi de içermekteymiş involve, yani kapsamak. 🙂

Ne anlama mı geliyor, ne bileyim? Bişeyi yaparken anlama filan bakmıyorum artık, öylesine içimden geldi sözlüğe baktım, içimden geldi buraya yazdım!

 18/1/2007 ·

**

 

 İki yıl önce bloğumdan sesleniyor bana; kapsamak… Ya da içermek… Son Yıllarda cep telefonları sayesinde gündelik kullanılan bir kelime halini aldı; Kapsama Alanı… Teknolojik iletişimin insanı hayrete düşüren gelişimi bana telepatik iletişimin de aynı oranda artmış olabileceğini düşündürüyor, zaten son yıllarda gündelik yaşantımızda bunun göstergelerini hepimiz sıklıkla yaşıyoruz. Oysa bazıları da teknolojik iletişimin kirlilik yarattığını ve doğamızı kirlettiğini söylüyorlar, bu da kulağa mantıklı geliyor.

Aklıma ilk bakışta oldukça saçma görünebilecek bir şey geldi şu an; acaba cep telefonu kullanımı ile sigarayı bırakma kampanyasının aynı döneme denk gelmesinin gizemli bir bağlantısı var mı?!

İlginç! Düşündükçe niye olmasın diyorummm

Cep telefonu, ellerle baş bölgesinden bir uzvu birleştiriyor! Böylece “boşta kalma” paniğine girilmesini engellemiş oluyor. Sigara içerken dudaklarla temas sağlanırken, telefon kulakla temas kuruyor, bu ikisinin farkı üzerine epeyce şey uydurulabilir!!! :)))

Bu biir…

Dünyada çok sayıda insan sigarayı kolayca bırakabilmeye başladı! Cep telefonu olmasaydı bu o kadar kolay olmayabilirdi belki. (fındık fıstık, ayçekirdeği yeyip şişmanlama riskini de ortadan kaldırmış oldu) Birinden diğerine kayan bağımlılık!

 

Galiba sahne gerisinde tütün ile cep telefonu arasında yaşanan bir savaş var ve görünen o ki bu savaşın galibi nerdeyse belli!

Tütün, bildiğim kadarı ile zihinsel bir uyarıcıdır, aynı zamanda kişide kendine dönme, odaklanma gibi becerileri arttırır. Şamanlar neredeyse istisnasız olarak tütün içerlerdi. Sanırım bir başka etkisi de çevreden gelen empatik sinyalleri gölgeliyordu, böylece kendi seçtiğiniz bir şeye odaklanabiliyordunuz. Ayrıca dumanın böcek ve sinekleri yaklaştırmadığı, -aslında hiç bir hayvana sempatik gelmediği-  bilinir.

Toparlayacak olursam, dünyanın gidişatında, kendine dönme-odaklanma periyodunun yerini, dışa açılma, karışıp çalkalanma gibi bir dönem alıyor (kapsama/içerme). Şimdi laz arkadaşlarımdan biri olsaydı şöyle derdi: Peki bu iyi bi şey mi?

İyi değil desem topu tüfeği alır saldırır vallahi, iyi mi desem acaba?

 

Not: Şimdilik sigaraya devam. Az sigara, az telefon 🙂

Not:2. Sanki söylenmemiş bişeyler kaldı.

 

Bizim de kendimize göre kampanyalarımız var: https://blog.sonsuz.us/?p=138

 

Uykucu öyküsünden…

…

Boyumu ve kilomu ölçüyor alışık hareketlerle… “Hımm iyi” diyor “kilo problemimiz yok, amaç nedir? Vücut geliştirmek değil herhalde” gülüşü samimi. Başımı hayır anlamında sallıyorum. “Biraz enerjik olmak istiyorum, sanırımmmm evet sanırımm bunu istiyorum” sonunda ne istemiş olabileceğimi bulduğum için seviniyorum. Kuzenim “ne istediğini bilmezsen çevren istemediklerinle dolar” der. Ahmet bey bana ilgiyle bakıyor hatta gülümsüyor yoksa bu lafı sesli mi söyledim. Anlamamazlıktan geliyorum.

“Yeme alışkanlığınız nasıl, dengeli bir beslenme diyeti önerebilirim” tabii önerilere her zaman açık olmuşumdur. Önce kahvaltı sonra öğle yemeği menüsünü alıyorum akşam yemeğindeki tavuğa itiraz ediyorum; “Tavuk yemiyorum”. “Neden?” “Çok aptallar” “Pardonn?” dangalaklığımı çabuk fark ederim, hemen düzeltiyorum “yani çok sağlıksız şartlarda büyütülüyorlar, güneş bile görmüyorlar, hormonlar filan işte” “Haaa, ben de size yunus kaburgası önermeye hazırlanıyordum” gülüyor, rahatladı zavallı adam. Ben de gülüyorum haliyle.

“Kaç gün geleceksiniz haftada?” “İki” “Ama ben diğer günler de harekete devam etmenizi isteyeceğim, ister yürüyüş yapın isterseniz, hımmm, evinizde spor aleti var mı?”

“Var, airwalk” Sevgilimin karısının eskisi, yeni evlerine geçerken münasip bir yere sığdıramamışlardı, bana verdiler yani o verdi.

“Çok güzel işte!” sesi yerçekimi kanunu bulmuşçasına neşeli ve enerjik çıkıyor. Ne güzel bişey bu Allahım. Ben de böyle olabilecek miyim?

“Ama ben kullanmıyorum” fazla sevinmesine müsaade edemem, aramızdaki korkunç fark daha da açılmasın! “Nedeenn?” “Ölesiye sıkılıyorum” üç dakika üç asır gibi geliyor. Böyle alırım hıncımı işte. Tekrar ilgiyle bakıyor yüzüme otuzbeşine gelmiş yüz çizgilerimden gizli anlamlar okumak istiyor. Kırışıklık başlangıçlarım ser verip sır vermiyorlar. Vücudumla iletişimimiz iyidir genelde!

“Peki başlayalım o zaman, bugün hafif bir program vereceğim.” Amorf salonun göbeğinden çıkıp, göğüs kafesine doğru ilerliyoruz. Duvar diplerinde onbeş kadar koşu bandı var. Bir tanesine tırmanıyoruz, pardon, O kenarda duruyor. Tuşlara basıyor bişeyler ayarlıyor. Bant hareketleniyor, dengemi bulmaya uğraşıyorum.

“Alışıncaya kadar şuradan tutunun, bu iki tuştan down/up hızınızı kendinize göre ayarlayın, tamam mı?”

“Tamam” hızı arttırıyorum satte 5 km ye kadar çıkıyorum, hızlı gibi, tekrar dörbuçuğa düşürüyorum. Bu daha iyi.

“Burada fazla sıkılmayacağınızı umuyorum; insanlar, müzik, az sonra step gurubu başlayacak, onları seyredersiniz” onay beklercesine gülümsüyor.

“Evet, sanırım sıkılmayacağım, teşekkür ederim”

“Tamam, siz devam edin, ben arada uğrayacağım size” yavrusunu yatılı okula teslim eden bir anne gibi… Anlayışlı, şefkatli bir bakışı var.

O gitti artık, yalnız kaldım.

Dijital zaman sayacına bakıyorum;

00.46, 00.47, 00.48

Varış yerine bakıyorum 60 dakika, Aman Allahımm! Bunu düşünmemeliyim. Etrafı seyret, etrafı seyret, zamana bakma!

Uykucu öyküsünün tamamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=65

Uykucu, Ölümsüzler kitabı içinde yayımlanan ilk ve en sevdiğim öykümdür. Üzerinde çokça konuşulmuştu, hatta dikkatli okuyucular, benim bile -yazarı olarak- yazdığımı bilmediğim detaylar bularak beni şaşırttılar 🙂 Vakit bulursanız okumanızı öneririm, gerçekten değişik bir tarz diyebiliriz. Özellikle dünyada her üç kişiden birinin depresyonda olduğu hatırlanacak olursa, pek çok kişiyi ilgilendirecek demektir.

Hayatımız test

Hakikaten kendimizi anlamaya yönelik arzumuz ne kadar yüksek. Hele psikoloik testleri yapmaya bayılırız, en azından benim böyle bir gözlemim var. Az önce bir arkadaşımdan çeşitli testler olan bir adres gelmiş, ben de ilkini yaptım;

Görsel Algınıza Göre Karakter Analizi

Kişiler etrafındaki olayları kendi algılarıyla biçimlendirir ve yönlendirirler. Karakter dediğimiz şey bu algıların neticesinde geliştirdiğimiz davranış biçimlerinin toplamıdır. Bu testi tamamladıktan sonra görsel algılama şeklinize göre karakterinizi öğrenebilirsiniz. Test sonuçları bilimsel değer taşımaz.
Tabi sonuç beni bi hayli güldürdü sabah sabah;

“Hayat Bir Oyun” Diyenlerdensiniz

Hayatın çok fazla ciddiye alınacak bir yanı olmadığını düşünüyorsunuz. Sizin için bir işin içinde eğlence ve heyecan yoksa bir anlamı da yok. Kendilerine ulaşılmaz hedefler koyarak, hayatlarını o hedeflere ulaşmak uğruna mutsuzluk ve hırs içerisinde geçiren insanları anlamakta zorluk çekiyorsunuz. Çünkü siz eğer bir iş yapıyorsanız o işten keyif alıyor olmanız gerekir, aksi takdirde sadece bir hedef belirleyip ona koşuyor olmak, sizin için anlamsız bir uğraş. Bu yüzden siz rahat ve keyif veren tavırlarınızla herkesin kendi yaşamı içerisinde birlikte olmak isteyeceği huzur veren bir karaktersiniz.
“Oyun”, şurada mütevazi sitemde bile sanırım en çok kullanılan kelimedir, üstüne üstlük bi de “oyun kuramı” nı yazmışım!
Neyse siz de test severlerdenseniz adresi veriyorum, keyfini çıkarın derim:
http://testyourself.tr.msn.com/test/gorsel/Start.aspx
İyi haftalar…

Alışkanlık ve Faydacılık

 

Bu konuda kendi davranışlarım beni şaşırtıyor. Kendimi anlamakta zorluk çekiyorum.

Stepler şöyle:

1.Bi şeyin alışkanlık olması için ondan zevk almam gerekiyor

2.Zevk aldığım şeyi bırakmak istemiyorum.

3.Bir şeyler beni değişiklik yapmaya zorluyor!

4.Alışkanlığı kırıyorum; ama canım çok sıkılıyor.

5.Yeni şey gözüme batar gibi oluyor!

6.Veeee… Daha ikinci bakışımda onu seviyorum.

7.Anında, o şey alışkanlığım oluyor.

8.Geride bıraktığım, bir zamanlar zevkten bayıldığım şey anlamsızlaşıyor.

 

Şimdi birden sekize kadar olan bu döngü, hayatımda defalarca böyle yinelenmiş.

Anlamadığım şu; konum değiştirmeye bu kadar isteksizken, değiştirdiğimde eskisini anında unutuyor olmam.

Bence bu hiç normal değil.

Burada ciddi bir fizik kanunu işliyor gibi geliyor bana. Çoğu insanda bilmediğim bir sebeple deforme olmuş olan “bu kural” bende işliyor. Ya da ben normal değilim. Belki sadece nankörüm! 🙂

Neden bu kadar çabuk uyum sağlıyorum? Neden eskiyi bu kadar çabuk unutuyorum?

Kabul ediyorum ki bu huy, hayatımı müthiş kolaylaştırdı. Eğer kolaysa demek ki iyi bişey olmalı. İyi bişey olsa diğer insanlar da yapardı?!

Hımmm… Son cümleyi okuyunca, muhakeme anında refleks olarak kullandığım anahtarı buluyorum. Demek ki benim için kolay olan iyidir, ya da İYİ olan kolaydır! Buradan biraz daha yürürsek, insanların çoğu ile aramda, bi kolay/iyi tanımlama tersliği var gibi görünüyor. Bu nerden kaynaklanıyor?

Neyse konudan uzaklaşıyorum.

Demek ki, ben alışkanlıklarımın kurbanıyım. Rasgele yaşayamıyorum (oysa yaşamak hoş olabilirdi). Bunun sebebi açık gibi görünüyor; rasgelelikte maksimum zevki bulamıyacağımı sanıyorum! Bu fikir kafama (ya da genlerime) nasıl yerleşmiş?

Bundan daha beter olansa; rasgele her şeyde maksimum faydayı bekliyor oluşum!!!

(Eğer bu da bi fizik kanunu değilse ne olayım)

Demek ki, ya rasgele olan her bir şeyi maksimum fayda düzeyinde bulmaya başladığımda, ya da her bir şeyde maksimum fayda bulma fikrini bıraktığımda özgür biri olacağım. Alışkanlık kelimesi lügatımdan çıkmış olacak 🙂

 

Görülen o ki ümitsiz bir vakayım.

 

Şimdi kendimi bile sinir ederek son soruyu soruyorum (umarım sondur); yukarıdaki ya/ya da seçeneklerinden hangisi kolay?

:)))

 

Bu soru ne işe mi yarayacak? Tabi ki kolay olanı didiklemeye başlayacağım! Nasıl olsa iki seçenek de aynı hedefe götürüyor yani özgürlüğe…

Şimdiye kadar hep birinci seçeneği takip ettim; rasgele her şeyde maksimum faydayı bulacağım ümidindeydim. Hala alışkanlıklarım olduğuna göre şimdilik başarılı olamadığım anlaşılıyor.

Diğer seçenek ise sanki yapıma/hamuruma ters. Acaba yine de bunu yapmayı deneyebilir miyim?

 

ve diyeli tam 2 yıl geçmiş, acaba bende bi şeyler değişmiş mi diye yokluyorum (malum kendimi kendi geçmişimle kıyaslarım) hımmm… Galiba bir şeyde maksimum fayda bulma fikrini hala bırakamadım, yine de rasgele olan her bir şeyi maksimum fayda düzeyinde bulmaya başladığımı kendime müjdeleyebilirim, belki kapasite kullanımım tam sayılmaz ama kesinlikle tatminkar bir seviyede 🙂

 

Keşke krize gerek kalmadan

Macaristan iş gününü 4’e düşürecek 

 

İşsizliğe karşı önlem olarak otomotiv fabrikalarının aldığı haftalık iş gününü 5’den 4’e indirme kararını Macaristan hükümeti de benimsedi.
         Macaristan’daki sendikalar ve işverenler bu projeye sıcak bakarken, Macaristan Otomotiv Sendikası Başkanı Janos Borsik, işten çıkarılmak yerine haftada 4 gün çalışılmasının gayet mantıklı olduğunu söyledi. Borsik başka çare olmadığını, Audi, Suzuki ve bu fabrikalara parça üreten şirketlerden binlerce kişinin işten çıkarıldığını, haftalık iş günü sayısının düşürülmesinin tüm
 dünyada uygulanabileceğini ve kendilerinin de projeye tam destek verdiğini açıkladı.
         Macaristan’da hükümetin bu projeyi sadece özel şirketlerde değil, devlet bünyesinde de uygulamayı hedeflediği bildirildi.

Keşke krize gerek kalmadan bu tür operasyonlar yapılabilseydi. Belki yirmi senedir haftalık çalışma saatlerinin 35 saatin altına düşürülmesini arzu ederim. Tahmin edebileceğiniz gibi iki sebeple isterim bunu:

  1. İnsana kendini düşünebilmek, bireysel ve toplumsal zevkli uğraşlar edinebilmek için zaman kalması için.

  2. İşsizliğe çare bulunmasına ilave olarak, sosyal adaletin sağlanması için bir adım olduğunu umduğum için.

Bu dileğimi dile getirdiğim yıllarda şöyle itirazlar alırdım çalışanlardan; “bu işverenin ekmeğine yağ sürer, onlar her halikarda bu kuralın üstesinden gelecek yan yollar bulurlar, şu an bile insanlara mesai vermeksizin 45 saatin çok üstünde çalışma yaptırıyorlar. Ayrıca insanlara senin söylediğin faydanın sağlanabilmesi için alt yapı hazır değil; boşalan vakitlerini şu anda yaptıkları gibi robot-insan formunda harcamaya (değerlendirmenin tersi olarak) devam ederler. Hatta kavga ve kötü niyetli işlerin artma olasılığı bile olabilir.”

Kısmen haklı olabileceklerini hissederdim fakat varmak istediğimiz hedefte anlaşıyorsak buna adım atmaktan kendimizi alakoyamıyacağımızı da bilirdim. Çünkü ben “başarısız ” diye damgalanan her türlü denemenin aslında başarı olduğunu düşünürüm. Sebebim de gayet basit, mevcut şartlardan çıkma isteği ve fiilen deneme dirayeti başlı başına başarıdır benim açımdan.

Şimdi krizin dünyayı değiştirecek bir çok görüntüsünden biri olarak haftada 32 saat çalışma kapımıza gelip dayandı ve biz bunun üzerinde düşünmeliyiz sanırım?