2 saat vaktiniz var mı?

Sanmıyorum fakat yine de belki benim gibi boş gezenin boş kalfası(!) biri çıkıp izleyebilir aşağıda linkini vereceğim filmi.

Film; dört ana bölümden oluşmuş: 1) Musevilik ve Hristiyanlığın gerçeğe dayanmadığı, nasıl, nereden ve hangi amaçla yürürlüğe konmuş olduğu. 2) 11 Eylül saldırısının gerçeğe dayanmadığı, nasıl, nereden ve hangi amaçla yürürlüğe konmuş olduğu. 3) Bu büyük planların perde arkasında kimler olduğu ve özellikle Dünya bankacılık sisteminin hangi amaçla kurulup, hangi hedefe koştuğu (birinci, ikinci dünya savaşları, Vietnam, Afganistan ve Irak savaşlarının arka planındaki amaçlar). 4) İyi dilekler!

Seyretmeye vakti olanlardan bazıları, “canım ben de yaparım bi film, koyarım internete, aslı astarı nedir bilinmedikten sonra ne faydası var, uydurma şeyler bunlar, kanmayın” diyerek bizi ikna etmek isteyebilir. Fakat ben bu yorucu ve üzücü seyirden sonra sadece şunu söylüyorum; bunların hepsi aynen benim düşündüğüm ve hissettiğim şeyler.

İşte adres:  http://video.google.com/videosearch?q=zeitgeist+the+movie&emb=0&aq=1&oq=Zeitgeist#emb=0&aq=1&oq=Zeitgeist&q=zeitgeist%20turkce&src=2

Her ne kadar Türkçe seçeneğin adresini verdiysem de, sayfa ilk açıldığında gelen video doğru olmayabilir, sol üstte “Türkçe alt yazılı-1.55.51 zamanlı” olanı seçmelisiniz.

Not: Çok eskiden beri illuminati diye bir oluşumu bilirdik, gerçi filmde bu isim yer almıyor fakat işaret edilen hedef belli.

Rüzgarlı bir gün…

Hava rüzgarlıydı, gökyüzü çok da karanlık olmayan bulutlarla kaplanmıştı. Kadın, kafeye geldiğinde denizin kıyısında açıktaki masaların hepsi boştu. İnsanlar az önce serpeleyen yağmurun etkisiyle içerilere kaçışmış olmalıydı. Gürültü ile çınlayan kapalı kısma şöylece bir göz attı. Nedense bugün içeride oturma havasında değildi. Hem rahmetli Duran Bey ona, yıllar önce daha gencecik bir kızken; “kurt dumanlık havadan hoşlanırmış!” Dememiş miydi?! Artık nesini görüp de yapmıştı bu tespiti bilinmez.

Boğazın hemen kıyısındaki masalardan birine doğru yürüdü. Sandalyeler ıslaktı. Gerideki garsonlardan birine seslenip kendisine bi yer kurulamasını rica etti. Suyun rengi tam Nil yeşili olmuştu, kabarıp kabarıp iniyordu. Arada minik dalgalar sivrilip beyaz köpükten başlarını gösteriyor, sabırsız bir kıpırtıyla çalkalanıyorlardı.

Hava rüzgarlıydı…

Çantayı yan sandalyeye bırakıp, kurulanmış sandalyeye oturdu. Kendisine menü getirmek için atak yapan genç delikanlıya, eliyle kalsın işareti yaparken, “bir filtre kahve lütfen” dedi. Aslında kahve filan içmek istemiyordu, hiç bi şey istemiyordu ama oturduğu sandalyenin kirasını vermeliydi. Üstelik filtre kahvenin fazlası da olmazdı. Yandaki masaya cesur bir genç kız geldi ve sandalyesini kadına ters çevirerek oturdu. Bu belirgin hareketiyle; “seninle dikkatimi dağıtacak kadar boş değilim, önemli bir şeyi düşünmeliyim şu an!” der gibi oldu.

Kadın onun arkasından yana sevencelikle gülümsedi. Herşeyin neden yapıldığını sormayı akıl ederseniz, hiç bişeyi size karşı tavır olarak algılayamıyabilirsiniz.

Determinizm üzerine kendisine onlarca mektup göndermiş olan arkadaşına gülümsedi. Sanki gözlerinin arkasında ikinci bir perde daha vardı ve orada başka ama birinciyle de ilintili başka bir film oynamaktaydı. İşte determinist arkadaşı, o perdede belirdiği için ona bakmış ve gülümsemişti o an.

Hava gerçekten rüzgarlıydı. İhtiyaten aldığı uzun portakal rengi şalı iyice boynuna boğazına sarmaladı. Deniz kokusu geliyordu buram buram, hatta arada rüzgarın sıçrattığı minicik bir damladan tuzunu da yalamak olasıydı. Olağanüstü bir andı. Dört yandan zevklerle sarmalanmıştı yalnız kurt. Aslında kurt büyümüş kadın olmuştu.

…

 Öykünün tamamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=122

Kendi yazdığım öyküleri ya da kitapları sonradan okuduğumda ilginç noktalar buluyorum(sanki ben yazmamışım gibi!)  insanın bilinçaltının sürprizlerle dolu oluşuna tekrar tekrar hayran oluyorum. (Belki rüyaların sunduğu sembollere -yorucu olmalarına rağmen, bunu dünyada görmeyen kimse kalmasın istiyorum. Onların sevinçlerine şehadet etmek kadar büyük bir mutluluk yok şu an- aynı sebeple düşkünlük gösteriyorum). Aslında sembolleri okumak diye bir ders olmalıydı eğitim sistemimizde, hem de ilk okuldan başlayıp üniversite sonuna kadar muntazaman yer almalıydı müfredatta; ama bu öyle bi müfredat ki, her sınıfta her ders yeniden düzenlenecek sihirli/teknolojik bir yapıya sahip olmalı. Öğrenirken öğreten, sürekli güncellenen, bir diğer değişle, her an kendini yeniden dölleyen bi şey?

Sembol deyince, az önce bir film izledim; stardust yani Yıldız Tozu…

                             

Film başladığında çok önceleri kitabını okumuş olduğumu derhal hatırladım tabi; fakat o zamanki bakışımla beğenişim ile şu andaki hayranlığım arasında uçurumlar var dostlar. Film baştan aşağı sembollerle inşa edilmiş, görkemli bir yapı, hayır hayır, çok çelimsiz kalıyor bu kelime; adeta insanlığın gözünden varoluşa sunulan benzersiz bir sunak. Mükemmelsiniz siz: yazar Neil Gaiman, yönetmen Matthew Vaughn, yapımcılar, muhteşem oyuncular ve tüm emeği geçenler, teşekkürler, çok teşekkürler.

Özgün olun-Gerçek olun

İki Önemli Anahtar

–Özgün Olun

Özgün olmak demek, özgün olmaktır. Geçmişte yaptıklarınıza ya da başka insanların sizin yaşamınızın kalıbını yaratmak için yaptıklarına dayanmaktan ya da güvenmekten vazgeçin. Özgün, yeni anlamına, daha önce hiç yapılmamış anlamına gelir. Özgün demek, içinizin derinliklerinden – yaratıcılığınızdan, benzersizliğinizden, Benliğinizle olan birliğinizden geliyor demektir.

Şimdi, bu, yaşamınızda herşey özgün olmak zorunda, demek değildir, ama yaşantınıza özgünlük katmaya başlayın, lütfen. Sizden ve yalnızca sizden gelen bir şey. Diyorsunuz ki, “Peki ama nasıl bileceğim?” Çünkü sizin gibi, kendiniz gibi hissedilecektir. Özgün hissedilecektir. Size heyecan verecektir. Kopyalamak, o belli etkinliğin ya da yaratının heyecanını ve coşkusunu azaltır. Bu, büyük laf etmek oluyor ama, şu anlama geliyor, kopyaladığınız zaman, o akan, genişleyen yaşam enerjisi nasıl olabilir? Sadece kopyalıyorsunuzdur. Güvenceye oynuyorsunuzdur.

Size meydan okuyacağım – iyi yaşamları olan sizler, sıkıcı yaşamları olan sizler – ben, özgün olmanız konusunda size meydan okuyorum. Özgün bir şey yapın. Bu, garip ya da tuhaf anlamına mı geliyor? Belki, ama öyle olması gerekmiyor. Sizden, kendinizden geliyor olması anlamını taşıyor. Bu sizin tanrısallığınızın sesi ve enerjisi ve bilincidir, ve o oynamak istiyor – oyun değil – ama yaşamın içinde sizinle oynamak istiyor. Özgün olmakla, bu zarif, basit enerjiyi yaşamınıza sokarsınız.

–Gerçek/Otantik Olun

Gerçek olun. Gerçek olun. Dünya üzerindeki örtücü-katmanlar şu anda öyle bir halde ki, gerçeğin, otantikliğin ne olduğunu hatırlamak bile zor. Bu, kendinize karşı gerçek/içten olmak, hislerinize karşı gerçek/içten olmak anlamına gelir. İnsanların birçok hissi örtbas ediliyor ya da gömülüyor. Size, kimse alınmasın ya da kızmasın diye sulandırılmış şeylerin nasıl söyleneceği öğretildi. Güvenli oynuyorsunuz. Ama bu, gerçek değildir.

Biliyor musunuz, birinden hoşlanmadığınızda bunu ona söyleyebilirsiniz. Gerçekten söyleyebilirsiniz. Yorgunsanız ve gitmek istiyorsanız, bunu söyleyebilirsiniz.

Şimdi, bazılarınıza bu dayanılmaz derecede zor gelecektir, çünkü çoğu insan aslında insanları memnun etmeye (programlanmıştır). Kendileri hakkında böyle öğreniyorlar – “Eğer başka insanlar beni severse, ben de kendimi sevebilirim.” Böylesine otantik ya da gerçek olmaya başlarsanız… bu, acımasız olmak anlamına gelmiyor. Bakın, zihin hemen bu tür şeylere kayıyor ve diyor ki, “İyi de, eğer ben gerçek olursam, insanları çok kızdıracağım açık.” Aslında değil. Onlar sizin gerçek ya da içten olmanıza saygı duyacaklar. Artık örtücü-katmanlarla, meli-malılarla, uygun biçimde bir şeyler söyleme kaygısıyla, filtrelerden geçmeyen sese saygı duyacaklar. Onlar gerçek sizden gelen rezonansı hissedecekler.

Gerçek olmak, şeffaf, açık olmaktır. İnsan biçimindeyken şeffaf olmak zordur. Aslında şu anda Dünya’daki eğitimler ve örtücü-katmanlar, şeffaf ya da açık olmamak üzerinedir. Kanunlardan tutun da eğlenceye ve iletişime kadar, dinlerden tutun da hemen herşeye bir göz atacak olursanız, amacın şeffaf olmamak olduğunu fark edeceksiniz – hiç şeffaflık, açıklık yok. İşte bu, insanları o uyuşuk halde, o ipnotik örtücü-katman halinde bırakıyor. Bir kez gerçek olmaya başladığınızda, insanlar bunu hissedecektir. Ve hemen de bundan hoşlanmayabilirler, ama önemli değil. Siz, eskiden yapmaya alışık olduğunuz gibi, başkaları sizden hoşlansın diye burada değilsiniz.

Tobias


Kollektif ego

Kişi birçok nedenle bireysel egodan kaçınıp, kendini bir gurupla, ya da fikirle tanımlama yolunu seçiyor. Örneğin; parti, mezhep, ulus, kulüp, çete, futbol takımı gibi bunun en küçük en sık rastlananı da aile sanırım.Öyle kişiler gördüm ki; hiç bir ödül beklemeksizin kendini bir kollektif amaca hizmete adamış. Bazılarında hakikaten kişisel ego hiç kalmamış. Hatta bu durum bi ara beni neredeyse cezbedecekti!Gurup adına yaptıkları can siperane çalışmalarını gördükçe kişinin gerçekten de egonun ötesine geçmiş olduğunu söyleyesim gelirdi.

Ama sonradan ve birden şunu fark ettim: Bu kişiler gerçekte özgür kalmamışlardı. Biraz daha yakından takip edince, kişisel egonun tamamiyle kollektif egoya transfer edilmiş olduğunu ve bunun çoğu zaman kişisel egodan daha etkili ve tehlikeli olduğunu görüp, titredim.

Kollektif ego da aynen kişisel ego gibi; kendini var sayabilmek, onaylayabilmek adına zıtlıklar yaratmak, çatışma yaratacak başka kollektif egolar bulmak/yaratmak uğraşına giriyordu.

Çok önceleri de kollektif ego (kollektif delilik) üzerine yazdığımı şu anda hatırladım; ama kimbilir nerede? Üstelik kollektif ego, kendini oluşturan bireysel egolardan daha tehlikeli olabiliyor. Ne de olsa “birlikten kuvvet doğar” tespiti her koşulda işleyen bir kural. Kollektif egonun günlük hayat içinde, tam şu anda insanlara ve tüm dünyaya neler ettiğini görmezden gelip, Hitler’i lanetliyoruz! Bu ne gaflettir tanrım!

Yeni bin yılın BİRleşme zamanı olduğunu tüm gelişmelerden anlıyoruz ve fakat nasıl BİRleşiyoruz? Bence mesele bu. Kişisel egolardan kurtulup kollektif egonun bir üyesi haline gelmek de var! Lütfen bu sözümü ciddiye alın sevgili dostlarım.

BİRleşme çağrısının bana cazip gelen yanı; onu oluşturan varlıkların özlerinin hiç bozulmadan, en ufak bir değişime uğratılmaksızın, sadece paylaşıma açılması anlamında olanıdır. Varsın kişisel egoların bi kısmı zaman zaman hissedilsin, biz onu kendimizde tanıdığımız ölçüde başkalarında da tanıyacağız ve buna gülüp geçeceğiz o zaman.

Ben kendi egomun devreye girdiği bir çok andan haberliyim, onu yermiyorum, gülümseyerek izliyorum ve tabi bana verdiği emirler bi kulağımdan girip diğer kulağımdan jet hızıyla çıkıyor. Tabi bu bir yaşam şekline dönüşüyor giderek. Neyin doğal akış, neyin ego sıçrayışı olduğu giderek ayan beyan ortaya çıkıyor.

Bazen yakın bir arkadaşımın bu durumu ortaya çıkınca, ona da söylemeye başladım; “şu anda egon konuşuyor, farkında ol!” diyorum. Tabi bunu herkese söylemek şu an için mümkün görünmüyor, sadece samimiyetle talep edenlere yapabilmeye cesaretim var 🙂

Sevgideğer blogcu kardeşlerimizden biri kendi sayfasına, köpeklerin özenilecek özelliklerini koymuş ve biz insanlar köpek kadar olamıyoruz diyerek hüzünlenmiş. Ve bir çok kişi de yorumlarıyla onun hüznüne ortak olmuşlar. Orada bahsedilen özellikler kişinin kollektif egoya dahil olması için öylesine elverişli ki! Benim önerim; köpeğe karşı kediyi lanetlemek yerine; KÖPEK ile KEDİ arasındaki o ince denge noktasının bulunmasından yana 🙂

Çünkü biri diğerinin otokontrolüdür bunların! Eğer diğerini yok ederseniz kendinizi, ya devleşmiş bir bireysel ego (kedi), ya da devleşmiş bir kollektif ego (köpek) içinde bulabilirsiniz.

Her zaman ifade etmeye çalıştığım gibi, ben zannettiğim her ne ise ondan istifa etmek en iyisidir ama şimdilik bunun için hazır değil isek o zaman dengede kalarak cesaret biriktirelim derim. (Denge kedi ile köpek arasında ince bi çizgi olup, orada durmak zordur, çünkü o çizgiye ancak tek ayak sığıyor, oysa bizim iki ayağımız var!)

Aslında cesaret biriktirmek diye bişey olmadığını da söylemek zorundayım; her şey tam tekmil olarak ŞU AN ve BURADA mevcut. Eksik olan tek şey karar verebilmek. (Evrende tek bir kural var; Özgür irade…Dolayısı ile tek bir günah var: Özgür irade ihlali!)

Eğer şu an ve burada BEN’den istifaya karar veremiyorsak, bunun için zamana (taksitlendirmeye) ihtiyacımız var demektir. Bu durumda doğal akışa uyup BİRleşeceğiz demektir. Amenna… Öyle OLsun. 

BİRleşmek terimi için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=704

Taksitlendirme terimi için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=161

Esrarengiz Ses

Evrenin derinliklerinden gelen esrarengiz ses

 hurriyet.com.tr

Evrenin derinliklerinden gelen kükreme sesi bilim adamlarını şaşkın açevirdi.
Şimdiye kadar evrenden kaydedilen tüm seslerden 6 kat daha kuvvetli olduğu açıklandı. Kaynağının ne olabileceği konusunda tüm olasılıklar gözden geçirildi ama hiç birine uymadı. Bilim adamları, evrenin derinliklerinden gelen bu ses karşısında şaşkınlıklarını gizlemedi.

ABD’de düzenlenen 213. Amerikan Astronomi Birliği’nin konferansında bu ses enine boyuna tartışıldı. Evrendeki her türlü nesnelerin radyo dalgaları yaydıkları belirtilirken, bu sesin de radyo dalgaları incelendi ve yıldızlar, kuasarlar hatta galaksilardan gelen hiçbir radyo dalgasına benzemediği kararına varıldı.

“YENİ VE İLGİNÇ BİR ŞEY VAR”

Bu sesi ilk keşfeden NASA’nın Godard Uzay Uçuş Merkezi’nden Alan Kogut, konferansta yaptığı konuşmada “Evrende yeni ve ilginç bir şey var” dedi.

Temmuz 2006’da, atmosferin en üst katmanına (36 bin 500 metre yüksekliğe), yeni nesil yıldızlardan gelen ısı dalgalarını ölçmek amacıyla gönderdikleri ARCADE (Absolute Radiometer for Cosmology, Astrophysics, and Diffuse Emission) adlı uzay aracının bir süre önce, tesadüfen bu sesi kaydettiğini açıklayan Alan Kogut ve ekibi “Evren bize gerçekten yeni bir denklem gönderdi. Çözmeye çalışıyoruz” dedi.

“GERÇEKTEN NE OLDUĞUNU BİLMİYORUZ”

Olayı ayrıca incelemeye alan NASA’nın Kaliforniya’daki Psadena Jet Propulsion Laboratuvarları’ndan uzman Michael Seiffert da “Şu anda gerçekten ne olduğunu bilmiyoruz. Şimdiye kadar rastladığımız hiçbir sese benzemiyor. Kaynağı olabilecek tüm olasılıklar devre dışı kaldı. Ama bilim işte bu yüzden çok heyecan verici” dedi.

Kükreme deyince benim aklıma Pleaidianlar geldi – yanlış hatırlamıyorsam arslan ırkı idi bunlar- ve aynı zamanda VOLKANlar geldi. İkisi bi arada var mı diye baktım,  pek bişey bulamadım, google ser verip sır vermedi bunlar hakkında! Aklımdaki soru takılı kaldı?

Aslında bu isim bende Anu’dan hatıra kalmış, bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=585