Eşcinsel Hakları

ŞAMBRA’NIN SORUSU (İnternetten, Linda okur): … daha büyük  sorun, 8.Önergenin geçmesine ilişkin birçok eşcinselin (gay ve lezbiyenin) hissettiği derin yaradır. Ben öylesine çok nefret ve taciz gördüm ki ve bunu şahsen de hissediyorum. Hakaretlere, zorbalıklara maruz kaldığını, duygusal açıdan tükendiğini hisseden ve kendini ikinci sınıf vatandaş gibi hisseden çok eşcinseller gördüm. Kendi ailem bile, bir kız kardeşim hariç, evet oyu kullandı ve bana kötü olduğumu, haksız olduğumu söyledi. Ben kim olduğum gerçeğini biliyorum, ama tüm bu eşcinsel yandaşlarımın ve 13.Sarmala sahip olan kişilerin ıstırabını içime almaktan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Haklı tarafın hiçbir şey yapmadığını hissediyorum… (Linda ‘vs vs vs’ der) Hıristiyanlık (enerjilerinden) ve sıkışıp kalmış enerjilerden çok bıktım, saldırgan insanlar, tanıdığım insanları taciz ediyor, hatta Long Beach’de, yürüyüş yapan binlerce insan penceremin önünden geçiyor. İnsanlar bağırıyor, dram ve nefret ve kargaşa var. Bu yalnızca…

LİNDA: Bunu daha fazla okumak istemiyorum, ama 8.Önergeyle ilgili kızgınlık duyan çok sayıda insan olduğunu söyleyeyim.

TOBIAS: Gerçekten.

LİNDA: Bir yerlere varılacağını düşünüyorlardı ve (şimdi) çok kızgınlar.

TOBIAS: Böylece ben, 13. Sarmala sahip kişilerin, sizin deyiminizle eşcinsel (gay ve lezbiyen) olan kişilerin, derin bir nefes almasını isteyeceğim. Ve sizin hatırlamanızı istediğim tek bir cümle var. Bir Kurban Olmanın Üstesinden Gelin. Bu mektup, kurban-olma enerjisiyle, ve ‘zavallı ben’ ve ‘ben, eşcinsellerin haklarını gündeme getirmek için mücadele ediyorum’ enerjisiyle yüklü. Bir kurban olmanın üstesinden gel.

8.Önerge son değildi. Başlangıçtı. Farkındalığı ortaya çıkardığı gibi, sorunları da ortaya çıkardı. Hepinizin – 13.Sarmala sahip olanların – yaptığı şudur; siz bu yaşama kabul edilmek için gelmediniz. Gelmediniz. Siz, insanlar tarafından kabul-görmeyeceğiniz bir yol seçtiniz, ama bunun Dünya bilincini değiştireceğini, bilincin her türlü tercihe – dinsel, cinsel, ırksal ya da diğer tüm tercihlere – hoşgörü ve kabulle yaklaştığı bir noktaya geleceğini biliyordunuz. Ama sen şimdi – ve bu mektup bunu temsil ediyor – birçoğunuz yeniden kurban-olma enerjisine geri düştünüz, ve o diğer grupların bazısının da istediği tam olarak budur, çünkü bir şeyi neden yaptığını bilen birine göre, kendini kurban hisseden biriyle başa çıkmak çok daha kolaydır. Cinsel tercih konusu ve gaylerin evlenme ve sevdiği kişiyle birlikte olmayı isteme konuları, dünyanın her yanında öne çıkmaya başlıyor.

8.Önerge son değildi. Ve sen buna kızmak istiyorsun, ve sen öfkelenmek istiyorsun, ama bir an için durup da, 13.Sarmala sahip olan sizlerin, hoşgörü sorununu ortaya atmak için neler yaptığına bir bakar mısın. Sadece cinsel hoşgörü değil – dinsel hoşgörü, ırksal hoşgörü ve diğer herşeyle ilgili hoşgörü. Eğer şu anda Dünya’da bulunan o 13.Sarmala sahip kişiler hoşgörü sorununu ortaya atmasaydı, Birleşik Devletler’e Siyahi bir başkanın seçilmesi zor olurdu. Dünya değişiyor, ve siz de onun değişmesine yardımcı oluyorsunuz, ama bir kurban olmanın üstesinden gelmek zorundasın. Teşekkür ederiz.

Tobias- 03.01.2009

Tobias, kendisinin ve Crimson Council’ın (Kırmızı Meclisin) diğer semavi varlıklarının, aslında insanoğlunun kanallığını yapmakta olduğunu bildirmektedir. Tobias’a göre, onlar bizim enerjilerimizi okumakta ve biz içimizde deneyimlerken, dışardan da bakabilmemiz için, kendi bilgilerimizi bize geri tercüme etmektedirler. Kırmızı Çember toplantıları herkese açıktır, ama LCV takdir edilir. Katılımı gerektiren hiç bir şey ve ödenmesi gereken bir aidat yoktur. Kırmızı Çember bolluğunu, dünya çapındaki Shaumbra’nın açık sevgisi ve bağışlarıyla sürdürür.

Yüzüncü Maymun Modeli

Senelerdir her yerde bahsettiğim bu kavram nedir?

Kendi yazdığımı bulamadığım için başka bir siteden alıntılıyorum, gayet güzel özetlemişler: 

‘The Hundredth Monkey’, yani ‘Yüzüncü Maymun’ isimli kitapta Macaca Fuscata denilen bir maymun türü üzerinde yapılmış 30 yıllık bilimsel bir araştırma projesi anlatılır. Zihninizden geçen sorulara ışık tutabileceğini düşünerek bu araştırmanın öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Japonya’daki Koshima adasında vahşi bir maymun kolonisi yaşıyordu ve bilim adamları onları kumların üzerine bıraktıkları tatlı patateslerle besliyorlardı. Maymunlar tatlı patatesleri seviyor, ancak kumlu ve kirli olarak yedikleri için durumlarından çok da hoşnut olmadıklarını belli ediyorlardı. Bir gün, İmo adlı sekiz aylık dişi bir maymun tesadüf eseri patatesini suya düşürdü ve kumlarından arınan patatesin daha lezzetli olduğunu keşfederek o günden itibaren patateslerini yıkayarak yemeye başladı. Bunu gören annesi ve oyun arkadaşları da İmo’nun yöntemini öğrendiler ve onlar da diğer maymunlara öğrettiler. Kısa bir süre içinde birbirlerini taklit eden bir sürü maymun patateslerini yıkayarak yer hale geldi ve bilim adamları yaşananları 1952-1958 yılları arasında kayda geçtiler. 1958 yılının sonbaharında Koshima adasında patatesleri yıkayarak yiyen maymunların sayısı “Kritik Kütle” diye adlandırılan sayıya ulaştı, artık hemen hemen tüm maymunlar patatesleri yıkıyorlardı. Bu olay bir tek Koshima adasında yaşansaydı, maymunlar arasında bir tür iletişim olduğu düşünülebilir ve araştırma bu şekilde sürebilirdi. Ancak, aynı anda çevre adalardaki maymunlar da patateslerini yıkayarak yemeye başladılar, hatta Japonya’nın anakarasındaki Takasakiyama’da bile… Onca maymun bilinen hiçbir şekilde iletişim kurmuş olamazdı ve bilim adamları ilk kez böyle bir olayı gözlemliyorlardı. Sonunda, bu adalar boyunca uzanan bir tür morfogenetik yapı ya da alanın varlığı nedeniyle maymunların aralarında iletişim kurduklarını ileri sürdüler.

Maymunlar üzerinde yapılan bu araştırmadan sonra Avustralyalı ve İngiliz bilim adamları insanlar üzerinde de benzer araştırmalar yaptılar ve insanın “bilinmeyen” tarafına dair çok ilginç sonuçlar elde ettiler. Bugün, insanları birbirine bağlayan bir enerji ağı olduğu gerçeği konu ile ilgilenen kişiler tarafından kesin olarak kabul edilmektedir ve tek bir kişinin başlattığı bir değişimin, zaman içinde diğer kişilere de sirayet etmesiyle ulaşılan “Kritik Kütle” sayısının tüm insanlığı etkileyen bir kuantum sıçrayışı etkisi yaratabildiğine inanılmaktadır.

Bilimin yıllar süren araştırmalar sonucunda ulaştığı bu gerçek pek çok kişinin “ilkel” diye nitelendirdiği kabilelerce asırlardan beri bilinmektedir oysa ki. Avustralya’da yaşayan Aborijinler kendilerinin “rüya zamanı” dedikleri kadim bir hayat ağı ile birbirlerine bağlı olduklarına inanırlar ve bu kolektif rüya, ya da daha doğrusu bilinç hali içinde kalplerinde merkezlenerek, bir Batılının asla anlayamayacağı biçimde iletişim kurabilirler. Aynı şekilde Yeni Zelanda’da Maori’ler yine zihnin ötesine geçip, varlıklarının kutsal noktasına girerek yaptıkları meditasyonlarda Amerika’da yaşayan Hopi’lerle iletişim kurabilirler. Hawaii’de Kahuna yerlileri besinlerini nereden bulabileceklerini Dünya Ana ile konuşarak öğrenirler. Tüm bu “ilkel” insanlar bizlerin unuttuğumuz ve şimdilerde debelenerek bulmaya çalıştığımız “Bir’lik” anlayışını kaybetmemiş insanlardır. Onlar; huzuru, barışı ve mutluluğu ilkin kendi içlerinde bulmaları gerektiğini, tüm bunları dışarıdan bekledikleri takdirde hayal kırıklıkları yaşayacaklarını bilirler ve bu değerli bilgi sayesinde “Bir” olmayı başarırlar.

Yaşadığımız dünya haksızlıklarla, adaletsizliklerle, sömürülerle dolu… Güçlü olanlar, zayıf olanları eziyor… Tüm bunların yol açtığı kargaşalar, savaşlar ve kaos arasında kendimizi bazen bir kavanozun içinde hapsolmuş gibi hissediyor, adeta boğuluyoruz. Ancak, kavanozun dışına kavanozun içindeki aletlerle ve yöntemlerle (?X) geçilemeyeceğini bir türlü anlayamıyoruz.  

Dünyayı kurtarmak için önce kendimizi kurtarmamız gerektiğini anladığımız gün maymun İmo’nun başlattığı değişim gibi bir değişim başlayacaktır ve “Kritik Kütle”ye ulaşıldığında dünya da değişmiş olacaktır… Kim bilir, belki de bu değişim başlamıştır bile… 🙂

 13/1/2007 ·http://www.odaksevgi.biz/index.php?option=com_content&ta sk=view&id=1123&Itemid=33
(X) Aslında bu yöntem bize Don Juan tarafından uzun uzun anlatıldı; Bu sihirli çözüme bağlanış deniyor. İnsan kozasının içindeki yayılım bantları ile dışardaki yayılım bantlarının durup dinlenmeden bağlanması gerekiyor. (Bakınız : https://blog.sonsuz.us/?p=900 )
Peki bunu nasıl yapabiliriz?
1. İçsel sessizlik sağlanmalı. (İç konuşmanın durdurulması) Bu sebeple her türlü eski ya da yeni inisiye sistemlerince farklı isimler altında sunulan “meditasyon” ritüelleri öneriliyor.
2. Dinlemek. Dışınızdan size ulaşan her uyarıcıyı (ses, koku, renk vs) derin bir anlama, kabul ve sevinç hissiyle dinlemek. Tabi iç sessizlik sağlanmadan yapılamayacak bir uygulama bu.
3. Rutin kırmak. Alışkanlıklarınızı size zor gelse de zaman zaman kırıp, kendinizi şaşırtacak küçük ya da büyük işlere kalkışmak! Burada olan şey, ikinci maddenin işlemesi için yeni alanlar yaratabilmek, avcınızı şok edebilmektir. Avcınız ise malumunuz olduğu üzere ölümünüzdür, hep yanınızda gölge gibi gezen ölümünüz. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=854

Uzun Yoldan geldim.

İnsanları öyle seviyorum ki… Biliyorum bunu söylemek çok iddialı geliyor kulağa fakat bunu çoğu kez hissediyorum. Kendimi de severim ben herşeye rağmen, hep sevmişimdir, hayal kırıklığına uğrattığım, hatta kızıp sinirlendiğim zamanlar bile sevmişimdir. Kendime karşı amansız bir öğretmen yanım olmuştur ve çoğu kez hem öğrenci hem öğretmen yanımla, bi nevi bu iki kişi ile çok kalabalık hissettim kendimi. Başka insanların da böyle olup olmadığını merak ettim.

Bazen onları ayrıştırmaya, tanımlamaya kalkıştığım da olmuştur, hangisi öğretmen hangisi öğrenci diye; olmuyor, tam yakalamaya çalıştığımda birden yer değiştiriyorlar, onları yakalayamıyorum. Hafızam pek iyi değildir, kendi kişisel tarihime göz atabildiğim nadir sahnelerden çıkarsadığım kadarı ile, bu ayrışma on yaşlarından sonra olmuş gibi geliyor bana, önceleri çok keskin değildi ilişkileri, yıllar geçtikçe tartışır oldular, kırıcı bile oldular bazen. Sonra nasıl olduysa yeniden iyi geçinmeye başladılar, şimdilerde bazen iki kişi olduğumu unuttuğum oluyor günlerce, hatta aylarca!

Dün bir arkadaşımla sohbet ederken, -konu nerden geliyordu hatırlamıyorum bile- birden kendi sesimi duydum, şöyle diyordum; “insan olmayı öğrendim ben!” İlginçti, yabancılaştırdı beni bir an; fakat çok doğruydu, öylesine ağızdan kaçmış sözlerin çoğu gibi doğruydu. Bu nasıl olabilir, hala anlamakta zorlanıyorum, neden herkes gibi 0-6 yaş arasında öğrenememiştim de bunun için onlarca sene geçmesi gerekti! Neden?! Çok mu geriydim, çok mu tembel, bilemiyorum. Ya da belki çok başka nedenleri var, örneğin hastalığım nedeniyle 0-6 yaş eğitimim çok tahripkar olmamıştı!

Geçenlerde de briç oynarken bir ortak şöyle dedi; “entellektüel ve zekice konuşmaları severim, sıradanlıkla işim olmaz!” güldüm kendi kendime, oysa sıradan olmak için ben yıllardır didiniyorum. Şaka değil bu, gerçekten çok çalıştım, yıllardır okuyorum, seyrediyorum, neyi nasıl niçin ne zaman yapıyorlar diye! Hani Terminatör dizisindeki Cameron gibi hissediyorum kendimi. Seyredenler bilir, Cameron gelecekten şimdiye gönderilmiş bir robot. Onun insan olmayı öğrenişi beni ağlatıyor bazen.

Çok çok uzun yoldan geldim ben…

Kendine Hizmet/Başkalarına Hizmet

Ra Bilgileri (dört kitap), temel olarak üçüncü boyut(dünyanın şu andaki HALi) realitesinin bir seçim boyutu olduğu fikri üzerine inşa edilmiştir. Seçilecek şey ise, insanın bundan sonraki gelişiminde Kendine Hizmet (KH) mi, yoksa Başkalarına Hizmet (BH) mi yolunu tercih edeceğidir. Aslında söylemeye gerek yok tabi fakat yine de hatırlatayım ki bu seçim sözlerle yapılmıyor, içsel niyetiniz ile yapılıp kendini bu dünyadaki yaşam kararlarınızla gösteriyor, seçim sizin titreşimlerinizde kayıtlı! Evrenimizin sonsuzdan ilk sapması; Özgür irade sapmasıdır, Özgür irade bir kez daha saparak sevgi‘yi, bir kez daha saparak Işık‘ı  ve sonra Güneşi ve alt logosları oluşturmuştur.

Dolayısı ile her iki seçim de ikinci sapma olan SEVGİ ile ilgilidir; birinde sevgiyi içinize doğru gönderirken diğerinde dışınıza gönderirsiniz ki bunun pratikte hiç bir farkı yok; çünkü her ikisi de ilk sapma olan ÖZGÜR İRADE’nin göstergeleridir.

Ancak RA Bilgileri bizi bir konuda belli belirsiz uyarmıştır (çünkü RA altıncı boyutta BH yolunda öğrenimini sürdüren bir bellek bileşimidir): BH yolunda seçim insanın titreşimlerinin yalnızca %51 oranında hizalanmasıyla yapılabiliyor olduğu halde, KH yolunda hizmet ancak %95 oranında titreşim saflığına ulaşmak zorundadır, yani Kendine Hizmet yolunu seçmiş olmak çok zordur! Bunun sebebini az düşünmedik! 🙂

Açıkçası benim fikrim, kendi yaradılışımızın, dualitenin önce IŞIK tarafına sapmış olması ve böylece ikincil ve mecburiyetten karanlığın oluşmuş olmasının tesadüfiliğidir. Sonsuz, bunu hep böyle yapmaz hissindeyim, yani bu kez (bizim güneş sistemimiz için) böyle yapmış olması tesadüf değilse bile bizim düşündüğümüz gibi iyi/kötü gibi bir dualite gereği değildir.

Bizler, dünyadaki büyük çoğunluk bu seçimi henüz kesinleştirebilmiş değiliz, her iki türlü davranışı da gerektikçe ve bilinçsizce yapıyoruz. Gerçekleştirebilenler için kıyamet olup bitmiştir.

Bu Konularda ikibuçuk sene kadar önce günlüğüme yazdığım bir fikir/düşün pratiği şöyleymiş:

Mükemmel olduğumuzun farkına varamayışımız mükemelliğimize gölge düşürmüyor.Nasıl değiştirebiliriz? Elimizden ne gelir ki, dünyada hergün savaş oluyor deniyor.
O savaş kendi içimizde oluyor. Eğer biraz dikkatle kendinize bakarsanız minik kırgınlıklar, küçük yargılar, sahiplenmeler ya da itelemeler göreceksiniz (ben kendime bakınca görüyorum). İşte o dalgalanmaların hepsi çığ gibi katlanarak dünya aynasından bize görünür oluyor.
 
 Belki şöyle bir örnek verebiliriz; dünyadaki tüm yayınları, hatta evrendeki yayınları alan bir radyonuz olsun. Fakat siz üç bilemediniz beş kanalı dinliyorsunuz, gerek alışkanlıktan, gerekse lisanlarını anlamadığınız için, gerek varlıklarından haberli olmadığınız için, gerekse dinlediklerinizi çok sevdiğiniz için bu tercihi yapıyorsunuz.
Bu durumda radyonuzun kısıtlı olduğundan, kötü olduğundan bahsedebilir miyiz? O mükkemmeldir, hem de öylesine mükemmel ki sizin kendisini kısıtlı kullanımınıza dahi boyun eğiyor. Kendini size teslim etmiş.Ayrıca, bahsettiğim o bütün yayınlar siz o kanalı açın ya da açmayın, bulunduğunuz ortamdalar! Demek ki yayınların hepsi bulunduğum yerde, onların hepsini çekebilecek alet/radyo de bende. Ne kadarını dinlediğim(sevdiğim) sadece özgür irademe kalıyor.
Kendine hizmet endişe vermesin(KH), biz zaten bunu hep yapıyoruz. Açıkçası ben kendimi gözleyeli beri (onküsür senedir), nerdeyse her yaptığımı kendim için yapmış olduğumu anlıyorum. Evet belki fiziksel şiddet kullanmış değilim ama bu şart değil. Fiziksel şiddet işin nerdeyse en hafif kısmı. İnsan bir duygu ve zihin terörü yaratabiliyor kolayca. Belki bunu bilerek yapan aramızda çok azdır. Zaten KH ve BH konularına şöyle bir göz atacak olursak, KH’nin insanları harekete geçirmek için bir mekanizma olduğunu kolayca farkediyoruz.
KH konusundaki uzmanlar (üst boyut da diyebiliriz, gezgin ya da dünyada hak kazanmış olanlar), insanları sınıflamak ve köleleştirmek üzere yaptıkları her tür faaliyetle onlara yardım etmekteler. Çekilen acılar, insanları derin düşünmeye ve hissetmeye itiyor, kendilerini savunmak, değerli olduklarını bilmek ve bildirmek konusunda bileniyorlar. Kısaca KH, bütüne hizmet sonucuna yol açıyor.
Tıpkı BH’in (başkalarına hizmet), kendine hizmet sonucuna vardığı gibi.
Ben kendi hayatımda başkalarına hizmet ettiğimi sandığım her konumun bana yarar sağladığını bazen dehşet bazen de sevinçle farkediyorum.
Üstelik bu katlanarak geri dönen bir dalga oluyor. Ve bu durumu gözlemlediğimde (madem farkındayım)acaba ben KH konusunda bir uzman mıyım diye düşündüğüm çok oldu. Evet bu düşünce ilk geldiği anda kendimden bi endişe sinyali aldım ve fakat hemen akabinde şöyle dedim; Sibel sen olabileceğin gibisin. Her ne olursan ol BİRe hizmet ediyorsun. Ve varlığıma sevgiyle kabul sundum, sunuyorum.
   

Tarihte ve halen oluşan ve bizi hoşnut etmeyen olayların müsebbibi sadece bikaçtane KH ustası olamaz. Esas büyük dalga, ne yaptığını bilmeyen bizler tarafından oluşturuluyor çünkü biz ezici bir çoğunluğuz.
Belki bu sebeple İsa’nın çarmıhtaki son sözleri “baba, sen onları affet; çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar!” olmuştu.

 

 

 

 

 
Mekanizmayı iyi anlamak lazım;
Bir insan herhangi bir varlığa/objeye/fikre dikkatini çevirdiği anda ona ışıktan bir telcik atar. Örümcek misali. Bu iplik sanki annenin bebeği ile arasındaki göbek bağı gibi, atanı ve atılanı birbirine bağlar. Ve bu bağ içinden birbirlerine doğru akış başlar. Ve kişinin dikkatini oradan çektiği ana kadar fasılasız sürer.
Şu görünen dünya bir anda gözden yitse göreceğimiz şey birbirine atılmış kocaman, muhteşem bir ağ görüntüsü olacakDikkatin hangi duyguyla atılmış olduğu işlemi hiç değiştirmiyor; yani nefretle, etkileme kaygısıyla, öğrenme kaygısı ya da, özenme duygusuyla atılmış olsunlar, bu akış derhal başlıyor, sizden ona, ondan size.
Bir insan bir anda dikkatini yalnızca tek şey üzerine yönlendirebilir (bunun başka bir alternatifi daha var). Şimdi gözünüzün önüne dünyadaki altı milyar insanı getirin lütfen. Ve tam şu içinde olduğumuz anda, onların hepsinin dikkatlerinin bir iplikçikle diğerine sarıldığını görün. Aslında tabloyu gördüyseniz, direk bağlanışın, milyarlarca endirek bağlantıya sebep olduğunu da anladınız. İşte bu sebeple biz tek bir organizmayız.
Hepimiz birbirine çelik kementlerle bağlıyız. O nazenin iplikçiklerin hiç biri, onu atanın özgür iradesi dışında koparılamaz! Ne top ne tüfek ne atom bombası kar eder.

Bu ağ örüntüsünün akışı ile biz gaiayız. Ortalamaya çekilme kanunu (Bakınız:https://blog.sonsuz.us/?p=215- da bu sebeple var.
Ortalamaya nasıl çekilmeyebilirim; düşünmeyi ve hissetmeyi bırakarak! Ki bu mümkün değil. Belki ustalar bunun yolunu bilirler, arasam bulurum ve fakat neden bulayım ki, ben bana atılmış ipliklerden ve kendi attıklarımdan razıyım.
Karma sistemi de bu ağ sebebiyle çalışır durumda. Ne ekerseniz onu biçiyorsunuz, evet tabii, başka nasıl olabilir ki?
 
 
 
 
 

 

Bulmaca

Bir bulmacayı çözmenin şüphesiz bir çok yöntemi vardır.

En sık uygulanan metod da sanırım şudur;

 

* Önce soldan sağa ilk sorudan başlanır. Cevabından emin olunup ait olduğu yer aralığına uygun gelenler tereddütsüzce yazılır.

* Yerine uygun olduğu halde doğruluğundan tam emin olunamayan cevaplar belli belirsiz yazılır; çünkü yanlışsa karalama oluşturup estetiği bozmasın istenir.

* Çok kolay gibi görünen bir sorunun cevabı dilin ucunda olmakla birlikte hatırlanmıyorsa, ilk harfinin denk geldiği kutucuğun yukardan aşağı sorusuna göz atılır, eğer onun cevabını net biliyorsanız daha sırası gelmediği halde onu yerine yazarsınız. Bu ipucu muhtemelen dilinizin ucundaki cevabı da hatırlatmıştır; onu da gönül rahatlığı ile yerine kondurursunuz.

* Soldan sağa bütün soruları birinci geçişinizi bitirdiniz, bazı yerler doldu, bazıları gölgeli doldu, bir kısmı da boş kaldı.

* Sıra yukardan aşağıya sorularına geldi. Bu ilk aşamadan kesinlikle daha kolay ve zevkli olur; çünkü bulacağınız cevapların ipuçları yer yer belirlenmiştir. İlk harfi, ya da üçüncü ve sonuncu harfini bildiğiniz şeyi hatırlamak kolaylaşır.

* Yukarıdan aşağıya birinci turunuza devam ederken, bir yandan yerine kondurduğunuz her cevabın, soldan sağa boş bıraktığınız yerlerde bir ipucu oluşturduğunu gördüğünüzden, ikinci turu bekleyemeyip soldan sağa sorularına arizi geçişler yaparsınız.

* Sonra ikinci tura geçersiniz

* Vaktiniz varsa üçüncü tura geçersiniz.

* Hala bir ya da iki kelimelik boşluğunuz kalmışsa, muhtemelen onu orada kaderine terk edersiniz, fazla bile sabrettiniz.

* Bazıları inatçıdır; sözlük arar.

* Bazıları sabırlıdır; sonraki hafta bulmaca çözümünü takip eder ve bulamadığı cevapları öğrenir. (Hoş bunlar pek akılda kalmazlar. Aynı soru dört hafta sonra karşımıza çıktığında muhtemelen yine cevapsız kalacaktır!)

 

Bulmaca çözmek bir alışkanlıktır; herkesin alışkanlığının yöntemi farklı olmakla birlikte, üç aşağı beş yukarı benzeşmeye mahkumdur.

 

Her bir hayat, bir Pazar bulmacasıdır.

Her tur, insan hayatında yedi yıl sürer.

Soldan sağa yedi yıl, yukardan aşağı yedi yıl. Etti ondört yıl.

Her ondört yılın sonunda genel gözden geçirme.

Sonra ikinci tur, yedişerden ondört yıl daha!

Tamamı üçbuçuk tur olur insan hayatında, yani kırkdokuz yıl.

İlk tam turu arızi durumlar haricinde hemen her insan tamamlar.

İkinci kırkdokuz yıl ihtiyari olup, çoğu insan tarafından tamamlanmaz.

Pek tabiidir ki her turun kendine has zorlukları ve keyifleri var.

 

Her şey olabileceği gibi olur.

Önce olur, sonra yorulur (anlamlandırılır)

Bunlar sürekli birbirini takip ettiğinden “önce ve sonra” yok olur.

Her an olmakta ve yorulmakta olurlar.

OLAN şey başka türlü olamayacağından OLmuştur.

Dönüşümü sağlayan yorumlamaktır.

Hayıflanmak, pişmanlık, suçluluk duyguları insanın ince hastalığıdır. İlerleme yolunu tıkar. Hayat; kuru öksürükler, kan tükürmeler, terlemeler ve halsizlikle geçip gider.

İnsan hangi cür’etle yaptığından daha farklısını yapabileceğini ummaktadır ki pişman olur ya da suçluluk duyar?!

Daha farklı yapabilseydi yapmış olacaktı zaten.

Yaptığını anlamlandırmak yeterli dönüşüm şartını sağlar.

 

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!

Hafif ve kıvrak olun.

Gözünüzü ona dikmeyin, ayağınız titrer. Akan su içinizi alır. Ve yine düşersiniz.

Eğer içinizde çıkma isteği olmasaydı fark etmez derdim!

Özgürlük ona odaklanmamaktır.

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)