Televizyon icat edildi mertlik bozuldu

Castaneda ile Don Juan’ın bi lokanta sahnesi vardır hani, boşalan masalardaki yiyeceklere üşüşen aç çocuklarla ilgili.

Castaneda bu çocuklara acımış hatta böyle çöp toplayıcı yetiştirilmelerini de yargılamıştı. DJ ise ona, kısaca “sen kendine bak önce” ! Sen kimsin ki ona buna acıyorsun demişti.

Ben bu durumu 12 yaşındayken deneyimledim. O zamanlar kısa bir süre için Sivas’ta yaşıyorduk. Bir yaz günü civar bir köye gezmeye gittik. Yol çok uzundu, hoplaya zıplaya canımız çıkmıştı. Sonunda toprak tümsekleri üzerinde ineklerin otladığı bir yerde durduk. Köye geldik dediler. Ben şaşırdım tabi, ortada ev filan yoktu. Arabadan inip biraz dolaşınca iş anlaşıldı, meğer o tümseklerin altı evmiş! Ortada koşturan kırmızı yanaklı gayet sağlıklı çocuklar vardı. Uzun süre buğdayın dövenle sap-saman ayrılma işlemini seyrettim, ilk kez gördüğüm için ilginç gelmişti.

Sonra akşam eve dönünce bana bir hüzün çöktü. Oradaki çocuklariçin müthiş bi acıma hissiyle dolmuştum; ev sayılmayacak evlerde oturuyorlar ve çoğu Sivası bile görmeden orada ölüyorlardı! Üç gün yemek yiyemedim.

Sonra birden ayıldım! Kendi kendime aymıştım. Kendim bana dedi ki: “Hay sersem kızım, insanlar ancak sahip olduklarını yitirdiklerinde ya da varlığından haberdar oldukları şeye erişemediklerinde mutsuz olurlar. O köydeki çocuklar senden daha mutlu ve sağlıklı. Herhangi bir yoksunluk duyguları yok. Sen sadece empati yaptın ve kendin adına asılsız bi acıma icat ettin!”

Çok rahatlamıştım ve normal hayatıma döndüm.. Ta ki Televizyon icat edilene kadar gayet iyiydim. TV ler yayılırken, köylere, nahiyelere, şehirlerin yoksul evlerine girip baş köşeyi aldığında bendeki eski yara nüksetti! Çünkü artık onlar dünyayı görebiliyorlardı ve kendileri adına yoksunluk hesabı çıkartabilme lüksüne(!) kavuşmuştular. Yine üzüntü bastı beni ama artık yetişkindim ve bu duygulara paçamı kaptırmadım! (tercümesi hayat gailesi yoğundu ve bu durum hislerin örtülmesine sebep olmuştu)

Muhtemelen durumu, Castaneda ile aynı dünya yılında kavramıştık, ben 12 yaşındaydım, CC de 0tuzlarında filan.

Son söz: Televizyon icat edildi mertlik bozuldu.

Yorumlarımız:

  • Hanife Altuntas

    senin ve castanade’nın yaşadığı şeyi biçoklarımız deneyimlemiştir..ben de böyle durumların içinde olduğum anlar kendimce çok üzülür ve sistemi vs sorgulardım. Don Juan’ın castanade’ya söyledikleri bende ki o hali bıçak gibi kesip attı..bazı zamanlar o duygu gelir gibi olur ama hemen hatırlarım.bilgi insanı olma yolunda, görece varsıllık değerlerimizin ve iyi yaşam koşullarının bir üstünlük olmadığını, acıma duygusunun sadece kendimizle alakalı zaafların bir sonucu olduğunu kavrarım..

    Sibel Atasoy harika

    Esra Akkaş acıma hissinin içindeki o gizli kibir öyle bir şey ki, bence onu hisseden kendine “acımalı” 🙂

    Hanife Altuntas kişi kendine acımamalı, tam tersine kendine karşı acımasız olmalı..kendine karşı acımasız olan, başkalarına karşı da acımasız olur..burada bahsedilen acımasızlık, kendine acımanın tam tersidir ve bence hayati öneme sahiptir. kişide çok iyi saklanır ve onu takip edip yakalayabilmek için usta bir avcı olmak esastır.

    Sibel Atasoy iz sürücü, kendi izini sür sevgili 🙂
  • Esra tabi 12 yaşındaki bir kız çocuğunu bu açıdan yargılamıyorum. normal ve olağan şeyler. ama insan olgunlaştıkça kendini ayrıcalıklı ya da özel gibi hissetmemeli karşısındaki ne durumda olursa olsun. edep ederim.. bu arada ben o evleri merak ettim acaba özel bir ismi var mı?

    Sibel Atasoy aa yok o zaman ben büyümemişim hala Esra hanım, çünkü ben kendimi hala özel, biricik, ben’im hissediyorum, tabi herbir insanı hatta yaradılmış olan her bi şeyi birricik özel görüyorum 🙂 Bu sebeple kendim dahil hiç kimseye acıyamam

    Esra karşılaştırmalı bir özel olma durumundan bahsediyorum. mesela sizin benden benim de x ten daha özel olmam gibi bir şey 🙂 herkes özeldir.. ben şanslıyım ben özelim, sen şu durumda olduğun için şuna sahip olmadığın için değilsin gibi bir şey

    Hanife Altuntas

    sanıyorum, burada bahsi geçen duygu hali ayrıcalık hissinden çok diğer çocuklara acıma..castaneda, yemek yediği otelin dışındaki masaların etrafında toplanan çocuklara da aynı hissiyatı besliyor..artıklarla beslenen çocuklardır bu ve bir castaneda da acımayla karışık utanma hali yaratır bu durum.kendi durumunun daha iyi, bu çocuklarınsa en baştan çizilen kötü kaderleri içinde daha içinden çıkılmaz bir halde olduklarını düşünür..ama bu algısı, öğretilmiş bir algıdır.ve zaten DJ bunu kendisine çok iyi ifade edecektir..

    Sibel Atasoy Anlatmak istediğini anlamıştım ama yine de açık olsun diye üstüne dokundurdum Esra hnmcım
  • Hanife Altuntas işin içinden çıkılması en zor yanı da, bu acıma hissinin “insani” birşey olduğuna dair öğretilmişlik hali.

    Sibel Atasoy süperrr

    Esra ‎:) 🙂 anladım Sibel hanım zaten beni anlayacağınızı biliyordum. bir de tepeden bakarak kimseye yardım edemeyiz. kendimizi eşit hissetmeden bunu tam anlamıyla yapmak zor.
  • Hanife Altuntas başkalarına yardım etme konusunu bana hep çok ilginç gelir.nedeni de sanırım şu: ben dediğim zat, yardıma muhtaçken,- ki bunu onu hazırlıksız yakaladığım her an görebiliyorum- nasıl olurda başkalarına yardım etmekten söz edebiliyorum diyorum..bu kimi zaman bana kendi gerçekliğimden kaçmak, kimi zamanda kendimi aldatmak gibi geliyor ve hepsi de aynı kapıya çıkıyor sanırım.

    Esra kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak diyebilirim ki insanların dışarıdan bakınca ” yazık, kötü ” olarak nitelendirdikleri durumların içindeyken, aslında hiç de öyle durumlar olmadığını gördüm. hatta nasıl görünürse görünsün her zaman her şey harika ve mükemmel hissini yaşıyorsunuz böyle zorlu durumlarda

    Sibel Atasoy TV konusuna ben dokunayım bari :))) Eskiden kültürümüzde yediğinden giydiğinden uluorta bahsetmek ayıp sayılırdı; çünkü imrendirme ihtimalinden çekinilirdi. Bugün TVlar, hepsi sözleşmiş gibi, aynı şeylerden bahsediyorlar ve bunlar hesapsız para gerektiren durumlar. Kimse çıkıp kendi özgün hikayesini anlatmıyor, yediğini değil gezip gördüğünü anlatmıyor. Köyün dağın yaşayanlarından iz yok TV larda. Öyle hikayeler yapıyorlar ki, tasını tarağını topla kaç oralardan gibi. Buğdayı nerden gelir, sütü yumurtası ekmeği kimsenin umrunda değilmiş gibi! Bu komedi-dramalar nedense dikkat çekmiyor, herkes sanki çok normalmiş gibi seyredip gidiyor
  • Esra ben de ona çok takmış durumdaydım bir ara. çok izlenen dizilerdeki aşırı lüks tüketim ve yaşantı. buna sahip olan ne kadar küçük bir azınlık var halbuki ama hepimiz izliyoruz!
  • Hanife Altuntas istisnaları var ama sibel..ntv de pazar günleri “doğada tek başına” diye bi program var.serdar kılıç – ki ben ona savaşçı diyorum- parasız pulsuz nasıl yaşanır, nasıl mutlu olunur, doğaya geri dönüşün yolları nelerdir yaşıyor ve anlatıyor.herkese tavsiye ederim bi bakın lütfen. ben her izlediğimde, içimde tarifsiz bir özlemle doluyorum..kaynaklarımızdan köklerimizden koptuğumuzu, geri dönüşe imkan vermediğimiz bir yola çıktığımızı ama her daim, orayı, doğum yerimizi arayıp hasretini çekeceğimizi hissediyorum..

    Sibel Atasoy İstisnalar kaideyi bozmaz 🙂 biliyorum öyle hoş şeyler var ve her TV’nin kanunen zorunlu tutulmuş halkı aydınlatma görevllerne ayrılmış küçü kbi pay. Hoş bizimkiler bu zorunluluğu,yemek tarifleri ve ssağlık programlarıyla aşmayı beceriyorlar yine de. Siz hiç bi dizi de ya da haber programında, kameranın kitap okumakta olan birine zum yaptığını gördünüz mü?
  • Hanife Altuntas dün bir magazin programında kadının biri, “kendimi insan gibi hissettim, topuklu ayakkabı giyip makyaj yaptım” diyordu:) antenleri biraz ince ayara getirdiğinizde, manipülasyonu görebiliyor ve gülümseyerek izleyebiliyorsunuz.

Öğretmenin ilk edimi-3

“Hepimiz bir baloncuğun içindeyiz. Doğum anımızda yerleştirildiğimiz bir baloncuktur bu. Önceleri açıktır baloncuk sonraları kapanmaya başlar ve mühürlenir. Bu baloncuk bizim algılamızdır. Yaşamımızın tümünü bu baloncuk içinde geçiririz. Yuvarlak çeperinde kendi yansımamızı görürüz. Eğer çeperlerde gördüğümüz kendi yansımamız ise, o takdirde yansıyan şey gerçeğin kendisi olmalıdır. Yansıyan şey bizim dünya görüşümüzdür. Bize doğum anında verilen bu görüş önce bir betimlemedir, tüm dikkatimiz onun tarafından çelinip de betimlemenin bir dünya görüşüne dönüşmesine dek öyle kalır.
Öğretmenin görevi bu görüşü yeniden düzenlemek, ışıldayan varlığı, velinimetin baloncuğu dışarıdan açacağı ana hazırlamaktır. Baloncuk, ışıldayan varlığın, bütünselliğine ilişkin bir fikir edinebilmesi amacıyla açılır. Işıldayan varlığı bütünselliğe doğru yönlendirmek dikkat isteyen bir manevradır. Onun için öğretmen içeriden, velinimetin de dışarıdan çalışmasını gerektirir.
Öğretmen dünya görüşünü yeniden düzenler. Bu görüşe tonal adası adı vermiştim. Büyücülerin açıklamasına göre, bu tonal adası kimi öğelerin üzerine odaklanmayı öğrenmiş olan algılamamız tarafından yapılmıştır, bu nesnelerin tümü bizim dünya görüşümüzü oluşturmaktadır. Çömezin algılaması söz konusu olduğunda, öğretmenin görevi tüm nesneleri baloncuğun bir yarısında yeniden düzene sokmaktır. Sen artık şu an da tonali temizleme ve yeniden düzenlemenin, onun akıl tarafındaki tüm öğelerinin yeniden kümelendirilmesi olduğunu anlamışsındır. Benim görevim senin sıradan görüşünü karıştırmaktı, ama parçalamak değildi bu, yalnızca akıl tarafında kümelenmesini sağlamaktı.” dedi Don Juan ve yere bir daire çizip ikiye böldü. Öğretmenin ustalığının, çömezini, dünya görüşünü baloncuğun sağ yarısında yeniden kümelendirmeye zorlamak olduğunu söyledi.

Neden sağ? diye sordu Castaneda. Orası tonalın tarafıdır dedi Don Juan. Öğretmen kendini hep bu yöne yöneltir. Çömezine savaşçının yolunu tanıtırken onu mantıklı olmaya, ayıklılığa, kişisel ve bedensel sağlamlığa yönlendirirken, çömezin baş edemeyeceği, akıl almaz ama yine de gerçek durumları ona sunarken, aklının, hayret verici bir biçimde çok küçük bir alanı kavradığının ayırtına varmaya zorlar onu. Savaşçı her şeyi mantığa vuramayacağını anladığında yenik düşmüş olur da aklını güçlendirmek ve yenik aklını savunmak için olanca gücüyle çevresinde gördüğü her bir veriyi bir araya getirmeye başlar. Öğretmen onu acımasızca dürtükleyerek, tüm dünya görüşünü tek bir yarım kürede toplamasına yardımcı olur.

Öteki temizlenmiş yarım küre büyücülerin istenç dediği şeye ayrılmıştır.
Öğretmenin görevi baloncuğun bir yarısını temizleyerek her şeyi diğer yarıya düzenlice toplamak, velinimetin görevi ise, baloncuğu temizlenmiş tarafından açmaktır. Mühür bir kere kırılmaya görsün, savaşçı asla eskisi gibi olamaz. Bütünselliğin yönetimindedir artık. Baloncuğun yarısı aklın, tonalın mutlak merkezidir, öteki yarısı da istencin.

-Erk Öyküleri

Burada esas nedir biliyor musunuz, basitçe: insanların bilinmeyenle ilgili bildiklerinii sanıyor olmaları. Böylece bilinmeyene ait olan sol yanları da bilinen(tonal) tarafından işgal edildiğinden, merak duyguları körelmiş, ses duyamaz hale gelmiş olurlar. Bu sebeple öğretmen, bilinenleri-en dibine kadar sadeleştirmek suretiyle- sağ  yana toplamakla işe başlar.

 

Öğretmenin ilk edimi-2

Öncesi için Tıklayınız

Don Juan değişim konusunda bir çelişki varmış gibi göründüğünü söyledi. Bir yandan büyücülük dünyası devasa dönüşümleri gerektiriyordu, diğer yandan büyücülerin açıklaması, “tonal” adasının tam olduğunu ve ufak bir nesnenin bile oradan çıkarılamayacağını ileri sürüyordu. O halde, değişim, bir şeylerin yok edilmesi değil, bu nesnelere atanan kullanımın değiştirilmesi anlamına gelmekteydi.

Elvan Bu nasıl yapılıyor?

Hanife A o şeylere verdiğimiz önem sırasını değiştirmekle bu mümkün olabilir. bazı çok temel şeyler ne zamanla ne de mekanla değişiyor. kişi geçmişini dikkatlice gözlediğinde bunu farkedebiliyor. yansızca elbette. koşullar ne olursa olsun bunlar karşısında hep aynı araçları kullanıyor ve aynı tutumları takınıyoruz.

Elvan E Elbette ,işe yaradığı tesbit edilen tutumlar yerleşir..Pek rahattır içi..:))

Hanife A bedelleri de bi o kadar ağırdır:)

Elvan E Herşey olduğu haliyle güzel ve tamdır..Böyle göremiyorsan baktığın konumu değiştir veya onlara yüklediğin anlamı değiştir veya onların üzerindeki etkisini değiştir…

Hanife A Harika… ama bu bahsettiğiniz değişimler “değiş tonton” demekle olmuyor:) Don Juan CC ye bu değişimleri mümkün kılan bazı teknikleri sıklıkla anlatır ve altını çizer. sanıyorum hepimiz için hayati öneme sahip yöntemlerdir bunlar.

Elvan E Tamda aynı şeyi düşünüyordum.Duygularla kayıtlı kısmı var.Düşünce,davranış,eylem döngüsünü yeniden kurmak demek..Düşünce, Duygu,Eylem olacaktı doğrusu…:)

Hanife A döngünün yeniden kurulması işimize yarar mı emin değilim pek..adı üstüne döngü:) belki den bunların biraz dışında durup izlemek daha fazla işimize yarayabilir.

Sibel A: Daima mı?

İkna

DJ şöyle der. “Sana yaşattığım her şey, bütün gösterdiklerim, gördüğünden fazlası olduğuna ikna etmek içindi. Kimsenin bize büyücülük öğretmesine gerek yok. Zaten öğrenecek bir şeyde yok. Bize gereken, burnumuzun dibinde sonsuz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bir öğretmendir.

**

Castaneda “Bu olanlar bir açıklama getirmeli miyim?” diye sorar.

Don Juan tabii diyerek devam eder. “Zihnini sağlam tutmak senin görevin. Savaşçılar kafalarını duvara vurarak zafer kazanmazlar; duvarların üstünden geçerek kazanırlar. Savaşçılar duvarların üstünden atlarlar; onları yıkmazlar.”

**

Don Juan, “Öncelikle, senin yaptığın gibi her şeye çok ciddi yaklaşmak ölümcül bir yanlıştır. Alışılmadık olaylarda karşılaştığımızda hiç durmadan yinelediğimiz, üç kötü alışkanlığımız vardır.
Birincisi; her ne olursa bunu görmezden gelir hiç olmadı sayarız. Bu bağnazların yoludur.
İkinci olarak; olanı göründüğü gibi kabullenir, ne olup bittiğini biliyormuşuz hissinse kapılırız. Bu da Softa’nın yoludur.
Üçüncüsü de olan biten bizi baskı altına alır. Çünkü ne görmezden gelebiliriz ne de kabullenebiliriz. Bu da aptalların yoludur. Senin yolun bu mu acaba?
Birde dördüncü yol vardır, en doğru olanı; savaşçının yolu. Bir savaşçı hiç bir şey olmamış gibi davranır, çünkü hiçbir şeye inanmaz, ama her şeyi de görece değeriyle kabullenir. Kabullenmeden kabul eder, görmezden gelmeden görmezden gelir. Hiçbir zaman biliyormuş gibi, hiçbir zaman da hiçbirşey olmuyormuş gibi yapmaz. Altına yapacak kadar korksa bile denetimi elden bırakmaz ve böyle davranmakla, takıntı ve kaygılarını yok eder” der.

Dikkat ederseniz “alışılmadık olaylarla karşılaştığımızda” sözüyle başlamış. Yani kerteriz konusunda söylediğim liman dışına çıkma durumlarıdır bunlar. Yoksa alışılmış-öğrenilmiş babasına (gemilerin karaya bağlandığı baba) bağlı olduğu yerdeyken, insan her şeyi biliyormuş zanneder kendisini, çok normaldir. Alışkanlıkların terk edilmemesi durumu zaten ölümü beklemektir. Neyse ki sistem kendi handikabının çaresini de programa dahil etmiştir; kaza/şans denilen opsiyon, bu bağdan gönlümüz olmaksızın kopmamızı sağlar! (Matrix programına Neo’nun en baştan eklenmiş oluşu gibi)

Elvan E Kader kelimesini özellikle mi kullanmadınız? :))

Sibel Atasoy Yoo kader kelimesi gerekmedi 🙂

Sibel Atasoy Fark edeemdiğim bir şeyi lütfen hatırlatın Elvan hnm, belki gözden kaçırıyorumdur. Ki zaten burada bunca paylaşma çabalamamın (ben zaten kendi adıma bunu yapıyorum) altında, göremediklerimin sizlerden kaçmayacağına dair beklentim yatıyor biraz da

Elvan E Matrix programında Neo nun eklendiği sahneden bahsedince, otomatik olarak kaderinde kahin olmaklığının varlığı sahnesi geldi aklıma Sibel Hanım..Biraz karşılaştırmalı ilerliyorum.Serbest düşüş veya salınımın teminatı olanlardan birini kader olarak görüp görmediğinizi merak ettim sadece?Bir durum anlatmak için bazı bileşenleri geçici olarak gizlemek velinimetlerin kullandığı bir yöntemdir de aynı zamanda..

Sibel A: bunu nasıl açıklasam! Şu an tek zaman olduğundan, eğer kahin olmaklığı görmek için matrix dışına çıkabilip bakmışsan onu görebilirsin velakin bu bir kader değildir, çıkıp başka bi şey de görebilirdin. Kader her an güncellenir. Neye göre? insan özgür iradesinin aldığı kararlara göre.Yani özgür irade ve kader, tavuk yumurta döngüsünün dik alasıdır :))

**

Cadının Rüyası-6

Uzun duasını bitirdikten sonra hemen “neden af diledin?” diye sordum. Ters çevrilmiş ellerini kucağıma koyarak “Avuçlarımdaki çizgilere bak” dedi.

İşaret parmağımla, avuçlarına sanki dağlanmış gibi görünen soldaki belirgin V ve sağdaki M çizgilerin üzerinden geçtim. Sözcükler üzerinde durarak “V çizgisi yaşamı ‘vida’ ve M çizgisi ölümü ‘muerte’ tanımlar. Ben tedavi etme ve zarar verme yetileriyle doğdum” diye açıkladı.

Ellerimi kucağımdan çekerek sözlerini silmek ister gibi havayı fırçaladı. Odaya göz gezdirdi, zayıf etsiz bacaklarını hamaktan yere indirerek ayaklarını önü kesilmiş ve ayak parmaklarının göründüğü terliklere dikkatle geçirdi. Giymiş olduğu siyah bluz ve eteği düzeltirken gözleri eğlenceli bir şekilde pırıldadı. Koluma girerek beni dışarı çıkardı ve çalışma odasına yönelerek “yürüyüşe çıkmadan önce sana bir şey göstereyim” dedi.

Doğrudan tümüyle erimiş mumla kaplı büyük sunağa yöneldi. Bu sunak, bir şifacı olan onun büyük-büyük-annesi tarafından tek bir mumla başlatılmış olduğunu söyledi. Elini sevgiyle, parlak ve adeta şeffaf olan yüzey üzerinde gezdirdi.

“Renkli çizgiler arasından siyah mumdan olanı bul” diye istekte bulundu. “Bu da, cadıların güçlerini kötülük yapmak için kullandıklarında siyah bir mum yaktıklarının kanıtıdır”. Renkli çizgiler arasında siyah mumdan sayısız iplikçik bulunuyordu.

“Tepeye yakın olanlar benim” dedi. Gözleri farklı bir sertlikle parlarken “gerçek bir şifacı aynı zamanda bir cadıdır” diye ekledi. Dudaklarında bir an için hafif bir gülümseme parladı; sonra da sadece bölgesinde tanınmış olmadığını, insanların tedavi için Caracas, Maracaibo, Merinda ve Cumana’dan da kendisine geldiklerini söyledi. Yurt dışından Trinidad, Cuba, Colombia, Brezilya ve Haiti’de de tanınıyordu. Evin bir tarafında bulunan ve bu durumu onaylayan resimler arasında bakanlar, büyük elçiler ve hatta bir de piskopos vardı. Esrarengiz bir şekilde bana baktı, sonra omuzlarını silkti.

“Şansım ve gücüm emsalsizdi bir zamanlar, her ikisini de kaybettim ve şimdi sadece şifa verebiliyorum” dedi. Sırıtışı yayıldı ve gözleri alaylı bir parıltı ile aydınlandı. Bir çocuğun saf merakıyla “ya çalışmaların nasıl gidiyor?” diye sordu. Ani konu değişikliğine uyum sağlamama vakit kalmadan ekledi “Mülakat yapacağın şifacı ve hasta sayısı ne kadar olursa olsun, bu şekilde hiçbir zaman öğrenmeyeceksin. Gerçek bir şifacı önce bir medyum, sonra da bir ruhçu, bir cadı olmalıdır.”

Göz kamaştırıcı bir gülümseme yüzünü aydınlattı. Doğal bir ifadeyle “Bu günlerin birinde yazı defterlerini yakarsam fazlaca üzülme. Bu saçmalıklarla vakit kaybediyorsun” dedi. Bir anda panikledim. Çalışmamın alevler arasında yok olması olasılığını hoş karşılamadım.

“Asıl önemli olan nedir biliyor musun?” diye sordu ve sonra kendi sorusunu yanıtladı.

“Şifanın görünen basit yüzünün ötesine geçen meseleler. Açıklanamayan ama yaşanarak tecrübe edilen şeyler. Şifacıları inceleyen pek çok kişi oldu. Gözleyerek ve soru sorarak medyumların, cadıların ve şifacıların yaptıklarını anlayabileceklerini sandılar. Onlarla tartışmanın bir anlamı olmadığına göre, onları yapmak istedikleri ile baş başa bırakmak çok daha iyidir. Senin durumun aynı olamaz. Senin çöpe gitmene izin veremem. Şu halde, şifacıları inceleme oyunu yerine, bu evin verandasında her gece atamın ruhunu çağırma pratiği yapacaksın. Bu süre içinde not tutamayacaksın çünkü hayaletler için zaman farklıdır. Göreceksin, ruhlarla ilgilenmek toprağa girmeye benzer.”

“Bazı insanlar kaderimizle doğduğumuzu söyler, bazıları da kaderimizi davranışlarımızla oluşturduğumuzu iddia eder. Cadılar her ikisinin de doğru olmadığını ve köpek avlayıcısının köpeği yakaladığı gibi bir şeyin bizi yakaladığını söyler. İşin sırrı bizim yakalanmak istediğimizde orada olmamız, yakalanmak istemediğimizde orada olmamamızdır.”

Tamamı için Tıklayınız