Savaşçı gibi yaşamak

Savaşçı gibi yaşamak, alçak gönüllülüğün mihenk taşıdır. Bi yere varmayı, olmayı ummaz bi savaşçı. Çok naif bişeydir savaşçı olmak. Sonlu olduğunu bilmektir, yapabileceğinin en iyisini yapmış olmanın gönül huzurudur. Bi savaşçı tarihe adını yazdırmakla ya da rüyada farkındalıkla bile özleşleştirmez kendini, bilinmeyene dair şeyleri ya da başkalarının deney sonuçlarını değişmez gerçeklermiş gibi edinmez özüne, dinler, şaşırır, sevinir.. Pırıl pırıl gözlerle yaşar ve ölür. Biraz duygusallaştım mı ne 🙂

Nedir savaşçı? Tıklayınız

*

Dünyanın doyumsuz müziği, paella ve beş gündür bitiremediğim bi şişe şarabın kalan yarım kadehiyle bilmem neyin kutlamasını yapıyorum! Buldum sağlığın ve güzelliğin. Geldik gidiyoruz çözemediğimiz bu dünyanın güzelliğine, gizemine…

Bu kadar güzel müzikleri nasıl yapıyorlar, böyle güzel resimleri nasıl boyuyorlar! Bunlar ne kadar güzel, yetenekli duyarlı insanlar aklım sırrım ermiyor.

*

Gençken sıkı bi deterministtim. İnsan ne oldum değil ne olacağım demeliymiş. Çok sevdiğim bi arkadaşım vardı çok güzel sohbetimiz olurdu fakat bi huyundan illet getirirdim. Bi şeyler anlatır tespitler yapar, ben de “peki neden” diye sorduğumda nedeni olması lazım mı diye karşı çıkardı. Ben de nedenlerini bulmaya ya üşeniyorsun ya da gizemli olmak hoşuna gidiyor derdim.

Şimdi nedensellik yok mu diyorum? Yooo
Sadece nedenselliğin bir geçmiş uydurmak mecburiyetinden kaynaklandığını söylüyorum. Hayat oyunu başka türlü bu denli hızlı serpilip büyüyemezdi.
Dünya öyle bir noktada ki, bilimden dönmek dinden dönmekten zor.

Foton Kuşağı ne yapar?

Gülcan Çakır yazdı:
“Herşey Carlos Castaneda’nın Zamanın Çarkı kitabındaki şu cümleyi okumamızla başladı;

“Savaşçılar zamandan söz ettiklerinde, saatin hareketiyle ölçülen bir şeyi kastetmezler. Zaman, dikkatin özüdür: Kartal’ın yaydığı şeyler, zamandan yapılmıştır; ve doğrusunu söylemek gerekirse, bir savaşçı özün farklı yanlarına girdiğinde, zamanla tanışmaya başlıyor demektir.”

Ve şu cümleye takıldım. Kartal’ın

yaydığı şeyler zamandan yapılmıştır. Bilmeyenler için açıklayayım. Carlos Castaneda sanrılandırıcı bitkileri araştırmak üzere gittiğinde Meksika’da tanıştığı Yaqui Kızılderilisi Don Juan’dan öğrendiği bilgilerden oluşan bir dizi kitap yazmış. Don Juan’a göre dünyamız farkındalıklı, titreşen ve ışıldayan telciklerden oluşuyor. Hepimizin sırt bölgesinde, kürek kemiğine kol boyu uzaklıkta, algı noktası denilen, tenis topu büyüklüğünde parlak bir nokta var. Bu noktaya bileşim noktası da deniyor. Bu telcikler bileşim noktamızın içinden geçiyor ve bizim dünya algımızı bu bileşim noktasından geçen telcik demeti oluşturuyor. Hepimizin bileşim noktasından aynı telcik demeti geçtiği için, Don Juan’ın deyimi ile bu demete çengellendiğimiz için hepimiz aynı dünyayı algılıyoruz.
Don Juan bu titreşen farkındalıklı telciklerin kaynağının kartala benzeyen bir görüntüsü olduğu için kartal diye adlandırılan bir kaynaktan çıktığını söyler. Kartal bizim anılarımızla beslenir.

Kartal’ın yaydığı şeyler zamandan yapılmış ise dedim, aslında Kartal geçmiş olabilir mi? Zaman an demek değil, geçmiş demek. An’da zaman yoktur. Yani Kartal an’da olanı istemiyor, anılarımızı istiyor, yani geçmişi… O gerçekte geçmişin gölgesi olabilir mi, tıpkı gökyüzündeki yıldızlar gibi… derken şu yazıyı bulduk arkadaşımla birlikte;

“Bir başka masala göre, Sagitta (Okçuk) takımyıldızı Kartal’ı öldüren oku temsil etmektedir. Prometheus’u acısından kurtarmak için, Herkül oku öldürmüş olduğu Hydra’nın (Su yılanı) kanıyla zehirleyip Kartal’a fırlatmış ve onu öldürmüştür. Zeus ise sadık hizmetlerinden dolayı Kartal’ı gökyüzünde yıldızlar arasına koymuştur.”

Kartal’ın sembolik anlamları hakkında konuşurken birden bire aklıma bir şey geldi. Şu bahsedilen foton kuşağı hakkında bir sürü şey söyleniyor. Elektronik aletler bozulacak, elektrikler kesilecek, farkındalığımız artacak, dna mız değişecek gibi… Ya dedim bu foton kuşağı elektriği etkileyecekse eğer, gerçekte bizim fiziksel dünyamızdaki elektronik aletler değil de etkilenecek olan ya bu telcikler ise? Bu foton kuşağı denilen şey bu telciklerin titreşimini değiştirirse ne olur? Dünyamızı oluşturan ve çengellendiğimiz telcik demetinin titreşimi değiştiğinde dünyamız da değişmez mi? Hatta bileşim noktamız bu alışık olmadığımız titreşimde yer bile değiştirebilir. Bunun anlamı da şu. Nasıl ki rüyada kontrolsüzce bir rüyadan başka bir rüyaya atlıyorsak, bileşim noktasının kayması da benzer bir etki yapar. Bu da kafayı yememiz demek 🙂 Eğer böyle bir şey olursa, etrafta hayali varlıklarla konuşan, senin görmediğin şeyleri gören insanlarla dolacak. Tabiki senin gördüklerini de onlar göremeyecek. Dünyanın bu yeni titreşimine uyum sağlayabilenler ise bileşim noktasını sabitleyebilecek yapamayanlar da bileşim noktasının kontrolsüzce sürekli oradan oraya kaymasıyla karşı karşıya kalacaklar. Aslında eğlenceli olabilir de 🙂

Don Juan, Carlos Castaneda’ya bilinçli rüya görmeyi öğreterek aslında bileşim noktasını kontrollü bir şekilde kaydırmayı ve istediği yere sabitlemeyi öğretiyordu. Rüyalarımızı kontrol etmeyi öğrenmemiz gerek. Hem de hemen. :)”

Gülcan’ın CC’den yola çıkarak anlattığı özgürleşme prosesini farklı kaynakların verileriyle de birleştirmek mümkün.İnsanın öldükten sonra bilincinin bir süre daha yaşaması(!) özgürleşememesinin sebebi, onun hatıralarında kalan özlem, eksiklik yoksunluk duyguları,öfke ve nefret ve her türlü tamamlanmamışlık hissine sebep veren arzularıdır (ki bu hayattayken özetleme yapmamışlığın neticesidir). Bu durumdaki enerji beden ara yüz-ya da cepgerçeklik veya araf deenilen yerde hayal-et varlıklarını sürdürmeye devam ederler, işte bu Don Juan’ın söylediği kartala yutulma durumudur.

Bu durum sadece hayaletlerin değil aynı zamanda yaşayanların da sorunudur çünkü bu hayal-etler gerek genetik uzantıları gerekse onları hatıralarında varetmeyi sürdüren yaşayanlar üzerinde güç sahibi yapar. Böylece yaşayanların AN’da olabilme dengelerini sarsarlar. Bir insanın bedenindeki sinir uzunluklarının toplamının dünya-ay uzaklığına gidiş dönüş mesafesi olması da manidar bence. AY düyguları met-cezir yoluyla yöneten bir mekanizma olduğuna göre, hayaletleri ve yaşayanları manipüle etmekte hiç zorlanmaz. Velakin bunun gerisinde bir komplo aramaya da gerek yok, dünyanın gezegensel olarak öldürücü etkisi biliniyor, oksijen yaşatan ve yakarak öldüren ilginç bir element. Bilinçlenme yolcuları (insan dışında başka yolcular da olabilir) önce, AN’dan ayrılarak zihin mekanizmasıyla zaman ve mekanı oluştururlar; çünkü bireyleşme süreci ayrılış anlamına gelir, bu sancılı bir prosestir ve bunu başaramayan yığınla insan var, başarabilenlerin ikinci merhalesi de yeniden bütünlüğü hissedebilmektir -özetleme yapan insanların başarılı olup olmadığı onların kendine verdikleri önem derecelerinin düşmesiyle anlaşılır.-
İnsan anlam arayışı olan bir varlık, bu durumda kendinden çektiği anlamı AN’a aktarmaya başlar, eğer ani bir kaza neticesi değilse bu işlem bir sürahiyle azar azar ama disiplinle AN’a akıtılan suya benzetilebilir. Evet Gülcan’ın söylediği gibi eğer foton kuşağına giriş insan demetini etkileyecek ve algı kayacaksa, bu duruma hazırlıksız yakalananlar için ciddi bir kaos oluşturabilir. Fakat gerçekten de ayrılık olmadığı için son kertede; zarar ve yanlış denilen şeylerin insan uydurması olduğunu bileceğimiz AN kaçınılmaz olarak başımıza gelecek ister bu geçişte isterse 26000 yıl sonraki geçişte, zamanı biz uydurduğumuza göre ne sakıncası var :)))

DON Juan ve Grubu

Amaçlarını, kartala yutulmadan özgürleşebilmek, üçüncü dikkat alanına ulaşmak şeklinde tanımlıyorlar. Fakat bence bunu nasıl başarmayı planladıkları daha önemli benim açımdan.

CC okuyan herkes bunu kendine göre anlamıştır ben sadece kendi anlayışımı söylüyorum: Bence onlar bu 17 kişiyle dünyanın küçük bir modelini çiziyorlar. Hepsi ayrı nitelik ve yönleri ve becerileri gösteriyor. Bunlar bir naguale teslim olarak (tamamen güvenerek) birlikte oluşturdukları yapıyı nötrleştiriyorlar. Hem kişisel özellikleri kaybolmuyor ama dışardan bakıldığında tıpkı nötronlar gibi yüksüz oldukları anlaşılabiliyor. İşte bu yüksüz yapıyı nagualin istenci ve kabiliyeti oluşturmuş oluyor. Yüksüz bi şey ise dikkat çekmeden bi yerden bi yere sıvışabilir 🙂

Tinin Kontrol Edilemezliği

  • Tinin belirmesi, niyetin inşa edip büyücünün önüne yerleştirdiği ve onu içine çağırdığı görkemli yapıdır.
    Don Juan “tinin belirişinden” şöyle bahsetmişti: Anlattığına göre; sıradan bir adam varmış, tin ona kendini belirtmek için adamın içinden konuşuyormuş fakat adam bu sesi duyacak halde değilmiş. Tin bağlantılarını hissettirmek için boşu boşuna didinip durmuş, fakat adam açıklananları anlama yetisinden yoksunmuş, iç sesini duyduğunda bunun kendi duygu ve düşünceleri olduğunu sanmış. Tin daldığı uykudan adamı uyandırmak için onu sarsıp, üç işaret vermiş; ard arda üç belirme! Adamın yoluna çıkıp duruyor, kendini ayan beyan ortaya koyuyormuş ama adamın taktığı yokmuş.
    Adamın anlamamaktaki inadı yüzünden, tin hile yapmak zorunda kalmış ve hile, bu sayede büyücülerin yönteminin özünü oluşturmuş.
    Tin kontrol edilemez. Yani onu istediğin doğrultuda işletemezsin; ancak eğer yeterliliğin varsa (örneğin bi nagual gibi) tini davet edebilirsin. Yine de ancak onun gelebileceğini umarsın. Gelirse kendi gösterisini yapar. İzlemek zevkli olabilir hatta kendi adına bi şeyler öğrenebilirsin bile ancak yine de onu -tıpkı Higgs Bosonu gibi- alıp teknolojik bi şeye koşamazsın.
  • Kontrol yanılgısı, en zekilerimizi bile derbeder etmiştir.
  • Emine Yi Kabalistler , Evanjelikler , illimünatü yada İsa Mesihi özlemle bekleyen dünya krallığa hakim olma arzusundaki kimlerse Higgs Bozonunu alet edip emellerine kavusmayı ummakta imişler .

    Sibel Atasoy Ne bitmez emelleri var bunların diyeceğim geliyor :))) Peki neymiş bu emeller?
    Emine Y Bilmiyorum .. Ama bugün farkettim ki bütün herşey ama herşey enerji alış verişi üstüne .Daha çok ışık daha çok enerji için herşey.. Bunun ne yolla geldğininde bir önemi yok kimi sevişerek kimi dövüşerek enerjiyi alıp verip çalıyor .
    Sibel Atasoy Bi yerde şöyle demiştim galiba: para olmazsa bu dünyada yaşanılmaz, enerji olmazsa hiç bi yerde! :))) Velakin bu da her bi şey gibi eksik tabi. Bunların emeli bence KONTROL. Yoksa enerji gani yahu
    Sibel Atasoy Kontrol yanılgısı, en zekilerimizi bile derbeder etmiştir.
    Emine Y Denge bu dünyanın malı değil. Tin bile dengeyi değil kafasına göre niyeti takip ediyor . enerjiyi takip ediyor 😉
    Sibel Atasoy Bize göre kafasına göre! İşte bilinçlenme çılgınlığı da burada başlıyor, acaba ne yapsam da bunun da yasasını bulsam diye:) Ben de soruyorum bulunca ne olacak? Bulmakla biter mi? Bitmezse ne diye yırtınıyorsun. Bitecekse zaten ayvayı yedin. Ay çok eğlenceli hahahahahaha
    Emine Y bulur ve bilirsen güç senin olacak, bende bulmanın fani ömürlere sığmayacak çok olduğunu düşünüyorum sonu yok . Sistemden yaşarken çıkış yok belki küçük kısa devreler ,ışık çakmaları en fazla .. Az fazla arayışı.
    Gülen D Hepsi güç için , hepsi Tanrı olmak için.
    Ersin Koç

    Bence kendilerinden -ve diğer her şeyden- o kadar çok nefret ediyorlar ki, önemli olabilmek için, anlamlı olabilmek için, sevilebilmek için her şeyi ama her şeyi almak istiyorlar. Dünyaya sahip olsalar Ay’ı isteyecekler, Ay’ı da alsalar Güneş sistemini isteyecekler. Fakat hiçbir zaman aradıklarını bulamayacaklar. Kara delik gibi yakınlarında ne varsa yavaşça parçalayıp yokediyorlar.

    Sevecek hiçbir şey bulamıyorlar, doyamıyorlar. O kadar yalnızlar ki, tüm dünya çevrelerine toplansa dahi verecek bir gram sevgileri yok.

    Bilmek veya bulmak yegane amaçları değil bence, amaçları sahip olmak. Sahip olabilecekleri her şeye sahip olmak. Çünkü hiç bir şeyleri yok! Sahip oldukça küçülüyorlar, aldıkça küçülüyorlar, emdikçe küçülüyorlar. Korkuları devamlı büyüyor, korkuları büyüdükçe nefretleri büyüyor. Tam bir kara delik. Fakat bir yandan da devamlı güçleniyorlar. Nefretin ve ben merkezciliğin yarattığı o ufacık çekim merkezlerinde çok büyük güç topluyorlar.

    Dertleri ne bilmek, ne bulmak, ne olmak. Onlar bağlarını tamamen koparttıkları sonsuzlukla boy ölçüşmeye çalışıyorlar. Sonsuza sahip olmak istiyorlar, sonsuz olmak istiyorlar. Fakat öyle bir paradoksa kapılmışlar ki istedikleri şeyden kaçıyorlar, ondan korkuyorlar. Aynadaki yansıma olmak istiyorlar fakat aynaya bakamıyorlar.

    Kendilerinin de parçası olduğu sonsuzluğun önüne geçmek istiyorlar fakat kendilerini kandırıyorlar. İstedikleri kadar ters uca gitsinler, onun kurallarına dahil olduklarını kendilerine itiraf edemiyorlar çünkü artık onlar için çok geç, bunu biliyorlar.

    Işık her zaman bir adım önde olacak ve yayı ne kadar gererlerse gersinler o hep kaynağına geri dönecek.

    Onları seviyorum. Sonsuzluğun içerisinde sınırlılığı deneyimleyebilmeyi seviyorum. Her zaman daha yenisi ve daha fazlası ve daha genişi ve daha renklisi ve daha uzağı ve daha farklısı ve daha dokunulmamışı olduğu için teşekkür ediyorum. Sınırlılığın realitesinde sınırsızlığı deneyimleyebilme ihtimalimiz olduğu için her şeyi katlanılabilir buluyorum.
    Bizler sonsuzun tohumlarıyız ve ondan ayrılmamız mümkün değil 🙂

    Sibel Atasoy Çok güzel açmışsın durumu, hatta tersine çevirip ben de; sınırsızlığın içinde sınırlılığı deneyimleme fırsatı verdikleri için onlara teşekkür ediyorum. Malzeme aynı, evir çevir isim koy ayrılsın! BAK oynadıkça, özellikle belli sayıda oynayanlar için kişilik-ben kavramları bambaşka bir şekil alıyor, öğretilerde lafla ne kadar anlatılsa da ayılamayacak olanın uygulaması oluyor bizlere.

Tin’in Gösterisi

Cevapların çok zor ve karmaşık olduğuna dair bir ön yargımız var, yeterince yakından ve sade bakamadığımız için kandırılmaya ihtiyacımız oluyor. İlaveten, duygular; intikam, hırs, şehvet gözümüzü körleştiriveriyor!
Böylece TİN işi devralıyor.
Tin’in gösterisini defalarca seyrettim, doyumsuzdu. Önceleri bunun ne olduğunu bilmezdim hatta çok şaşırdığım ve utandığım durumlar da olmuştu. Sonraları bunun adını ve amacını öğrendim, rahatladım. Şimdi tıpkı rüyaların dili gibi tinin gösterisini de büyük bir hayranlık ve şaşkınlıkla izliyorum.

Büyücüler, soyutla, hakkında düşünmeden, görmeden, dokunmadan ya da varlığını hissetmeden tanışırlar.

İşte Büyücülük öykülerinin ilki; tinin belirmesi, niyetin inşa edip büyücünün önüne yerleştirdiği ve onu içine çağırdığı görkemli yapıdır.

İkincisi yani Tinin çarpması ise: içeri çağrılan-dahası zorla içeri alınan- yeni büyücünün gördüğü, aynı görkemli yapıdır!

Bu ikinci soyut öz, kendi içinde bi öyküdür. Öykü, tinin adama belirip, hiç bi yanıt alamamasından sonra, ona bi tuzak kurmasını anlatır. Bu son hiledir, ama adam özel bi adam olduğu için değil, tinin algılanamıyan olaylar zinciri tin kapıyı çaldığı an karşısına bu adamı çıkardığı için. (Tıklayınız)

  • Turan Erdal tinden biraz bahseder misin?
  • Sibel Atasoy

    Tinden bahsedebiliriz ama tanımlamak zor, bu kelimenin aslı örneğin CC literatüründe nasıl geçiyordu şu an hatırlayamıyorum. Clarissa Estes detinden bahseder, bence güney amerika ve yoğunluklu olarak kızılderililere has bi sözcüktür. Ona hemen ruh demek isteriz ancak bu söylenmek istenene tamkarşılık düşer mi şüpheliyim; çünkü ruhta ölüm sonrası ve dinsellik kokusu vardır oysa tin her an yerde bulunabilen bi şeydir. Tinde hem doğal hem de insansı olan bişeyler vardır. Ra bilgilerinden aşina olduğumuz beden&akıl&ruh birlikteliğine karşılık düşer mi diye soruyorum kendime ve içimde tam bi onay alamıyorum. Tin daha yabansı bi şey geliyor bana. Böylece tine dair bi açıklama getiremediğim halde onun gösterisini izleyebildiğim anlaşıldı :))))
    Turan Erdal Belki Almanca Geist kelimesini bilirsin, onunla eşdeğer galiba…

    Sibel Atasoy Geist, şu anla ilişkili bir kelimeydi sanırım, bu özelliği ile tin onu kapsar bi şey olabilir. Peki Tin nasıl gösteri yapar, buna kendisi mi karar verir? Kızılderililerin ulu ruh dedikleri şey midir? Tinin kendi tasarımı var mıdır? Tini kişisel olarak davet edebilenler var mıdır? Görüldüğü gibi oldukça bereketli bir konudurr 🙂

    Sibel Atasoy

    Don Juan “tinin belirişinden” şöyle bahsetmişti: Anlattığına göre; sıradan bir adam varmış, tin ona kendini belirtmek için adamın içinden konuşuyormuş fakat adam bu sesi duyacak halde değilmiş. Tin bağlantılarını hissettirmek için boşu boşuna didinip durmuş, fakat adam açıklananları anlama yetisinden yoksunmuş, iç sesini duyduğunda bunun kendi duygu ve düşünceleri olduğunu sanmış. Tin daldığı uykudan adamı uyandırmak için onu sarsıp, üç işaret vermiş; ard arda üç belirme! Adamın yoluna çıkıp duruyor, kendini ayan beyan ortaya koyuyormuş ama adamın taktığı yokmuş.
    Adamın anlamamaktaki inadı yüzünden, tin hile yapmak zorunda kalmış ve hile, bu sayede büyücülerin yönteminin özünü oluşturmuş.
    Turan Erdal Bu açıklama bana sanki Tanrıya yeni bir isim koymak gibi geldi. Tin neden bize bişeyler öğretmek istesin ki? Bu bende Tin’in de belli bir erki olduğu kanısı uyandırdı.

    Sibel Atasoy Bende de öyle bi his uyandırıyor. Tanrıya benzer belki ama Allah değil o kesin 🙂

    Turan Erdal O ne ise o olsun, ben yine de kendi iç sesimize kulak aşılması gerektiği düşüncesini sevdim.

    Sibel Atasoy Evet ve onu duyduğun ya da gösterisini izleyebildiğin takdirde, benzersiz bir oyunculuğu, zekası, acımasızlığı (her şeyin bir olduğu ve sonsuzluk bilgiisinden kaynaklanan), ve coşkusu olduğunu anlarsın. Onun bende ilk uyandırdığı kelime; cerbezedir.

    Turan Erdal BBoyle bir duyguya sahip olanın elinden herşey gelir mi diyorsun?

    Sibel Atasoy

    Hayır 🙂 Tin kontrol edilemez. Yani onu istediğin doğrultuda işletemezsin; ancak eğer yeterliliğin varsa (örneğin bi nagual gibi) tini davet edebilirsin. Yine de ancak onun gelebileceğini umarsın. Gelirse kendi gösterisini yapaar o, seni filan takmaz :))) Fakat izlemek zevkli olabilir hatta kendi adına bi şeyler öğrenebilirsin bile ancak yine deonu tıpkı Higgs Bosonu gibi alıp teknolojik bi şeye koşamazsın. Ya bu beni çok güldürüyor :))))))
    Turan Erdal Kontrol etmek değil de ben öğretici olabileceğini söylemek istemistim. Onu dinleyebilen ile dinleyemeyen arasında fark olmalıdır.

    Sibel Atasoy Evet bu olabilir 🙂 Aslında buralarda CC izdeşi çok yetkin arkadaşlarımız var, onlar bu konuyu daha iyi açıklayabilirlerdi belki ama herhalde rastlamadı.