AN üzerine

Sadece aydinlanmis kisinin ve/veya tanrinin verdigi cevaplar, birebir soran kisinin yalnizca o anına ait cevaplaridir. Bu cevaplar tum zamanlar ve tum kisilere mal edilemez hatta soranin başka anlarina bile yanit olamazlar, cunku hepimiz yalnizca bir AN icin belirginlesmis bir kisiligiz. Tipki bir dalganin yalnizca bir an goruntusunun biricik oldugu gibi. Bizim enerjimiz onlarin hepsini dalga diye cagiriyor ve ayni görmeye yetiyorsa bu kendimizle ilgili bir durum olacaktir, sonsuz hakikatin yalnizca bir ANi. Bu farki anlamak dualitenin üzerine tasir varliklari.

Eger siz, sonsuzluga aracilik eden kisinin, bir zaman bir kisinin sorusuna verdigi cevabi kendi bir aninizda size verilmis gibi hissediyorsaniz bu pekaladir, demek ki o kisinin o zamanindaki pozisyondasiniz su an itibariyle. Bunu araciyi kutsallastirma cabasi ile degil, fizik kanunlari cercevesinde anlamaya calisarak belki tüm insanlarin ve bizatihi kendi milyarlarca ANimizin biricikligini kutsamak vesilesi yapabiliriz. Böylece barisa katkimiz olur.

☆★♡♥

Spritüel bir gecmisten gelmedigim icin bu yasamda, frekansin önemini fizik biliminden ve dalga hareketlerinden bizzat gözlemlerimle bulmustum. Ve burada her zaman hepinizi “frekanslar” olarak selamlayisim bu sevgi ve saygidan olusmustu (acaiplik yapmaya çalismiyordum). Ve yine AN olgusunu, bunun ruh ya da öz oldugunu da gecen gün bulmustum. Meger aslinda hepsini MAYAlar zaten söylemiş. Günesin altinda yeni bi sey icat edemiyorsunuz, zaten beklenen de bu degil, yalnizca kendiniz bulun ve size has orjinal ifade yolunuzla paylasin, diyor varolusumuz bize

 

 

 

 

Foton Kuşağı ne yapar?

Gülcan Çakır yazdı:
“Herşey Carlos Castaneda’nın Zamanın Çarkı kitabındaki şu cümleyi okumamızla başladı;

“Savaşçılar zamandan söz ettiklerinde, saatin hareketiyle ölçülen bir şeyi kastetmezler. Zaman, dikkatin özüdür: Kartal’ın yaydığı şeyler, zamandan yapılmıştır; ve doğrusunu söylemek gerekirse, bir savaşçı özün farklı yanlarına girdiğinde, zamanla tanışmaya başlıyor demektir.”

Ve şu cümleye takıldım. Kartal’ın

yaydığı şeyler zamandan yapılmıştır. Bilmeyenler için açıklayayım. Carlos Castaneda sanrılandırıcı bitkileri araştırmak üzere gittiğinde Meksika’da tanıştığı Yaqui Kızılderilisi Don Juan’dan öğrendiği bilgilerden oluşan bir dizi kitap yazmış. Don Juan’a göre dünyamız farkındalıklı, titreşen ve ışıldayan telciklerden oluşuyor. Hepimizin sırt bölgesinde, kürek kemiğine kol boyu uzaklıkta, algı noktası denilen, tenis topu büyüklüğünde parlak bir nokta var. Bu noktaya bileşim noktası da deniyor. Bu telcikler bileşim noktamızın içinden geçiyor ve bizim dünya algımızı bu bileşim noktasından geçen telcik demeti oluşturuyor. Hepimizin bileşim noktasından aynı telcik demeti geçtiği için, Don Juan’ın deyimi ile bu demete çengellendiğimiz için hepimiz aynı dünyayı algılıyoruz.
Don Juan bu titreşen farkındalıklı telciklerin kaynağının kartala benzeyen bir görüntüsü olduğu için kartal diye adlandırılan bir kaynaktan çıktığını söyler. Kartal bizim anılarımızla beslenir.

Kartal’ın yaydığı şeyler zamandan yapılmış ise dedim, aslında Kartal geçmiş olabilir mi? Zaman an demek değil, geçmiş demek. An’da zaman yoktur. Yani Kartal an’da olanı istemiyor, anılarımızı istiyor, yani geçmişi… O gerçekte geçmişin gölgesi olabilir mi, tıpkı gökyüzündeki yıldızlar gibi… derken şu yazıyı bulduk arkadaşımla birlikte;

“Bir başka masala göre, Sagitta (Okçuk) takımyıldızı Kartal’ı öldüren oku temsil etmektedir. Prometheus’u acısından kurtarmak için, Herkül oku öldürmüş olduğu Hydra’nın (Su yılanı) kanıyla zehirleyip Kartal’a fırlatmış ve onu öldürmüştür. Zeus ise sadık hizmetlerinden dolayı Kartal’ı gökyüzünde yıldızlar arasına koymuştur.”

Kartal’ın sembolik anlamları hakkında konuşurken birden bire aklıma bir şey geldi. Şu bahsedilen foton kuşağı hakkında bir sürü şey söyleniyor. Elektronik aletler bozulacak, elektrikler kesilecek, farkındalığımız artacak, dna mız değişecek gibi… Ya dedim bu foton kuşağı elektriği etkileyecekse eğer, gerçekte bizim fiziksel dünyamızdaki elektronik aletler değil de etkilenecek olan ya bu telcikler ise? Bu foton kuşağı denilen şey bu telciklerin titreşimini değiştirirse ne olur? Dünyamızı oluşturan ve çengellendiğimiz telcik demetinin titreşimi değiştiğinde dünyamız da değişmez mi? Hatta bileşim noktamız bu alışık olmadığımız titreşimde yer bile değiştirebilir. Bunun anlamı da şu. Nasıl ki rüyada kontrolsüzce bir rüyadan başka bir rüyaya atlıyorsak, bileşim noktasının kayması da benzer bir etki yapar. Bu da kafayı yememiz demek 🙂 Eğer böyle bir şey olursa, etrafta hayali varlıklarla konuşan, senin görmediğin şeyleri gören insanlarla dolacak. Tabiki senin gördüklerini de onlar göremeyecek. Dünyanın bu yeni titreşimine uyum sağlayabilenler ise bileşim noktasını sabitleyebilecek yapamayanlar da bileşim noktasının kontrolsüzce sürekli oradan oraya kaymasıyla karşı karşıya kalacaklar. Aslında eğlenceli olabilir de 🙂

Don Juan, Carlos Castaneda’ya bilinçli rüya görmeyi öğreterek aslında bileşim noktasını kontrollü bir şekilde kaydırmayı ve istediği yere sabitlemeyi öğretiyordu. Rüyalarımızı kontrol etmeyi öğrenmemiz gerek. Hem de hemen. :)”

Gülcan’ın CC’den yola çıkarak anlattığı özgürleşme prosesini farklı kaynakların verileriyle de birleştirmek mümkün.İnsanın öldükten sonra bilincinin bir süre daha yaşaması(!) özgürleşememesinin sebebi, onun hatıralarında kalan özlem, eksiklik yoksunluk duyguları,öfke ve nefret ve her türlü tamamlanmamışlık hissine sebep veren arzularıdır (ki bu hayattayken özetleme yapmamışlığın neticesidir). Bu durumdaki enerji beden ara yüz-ya da cepgerçeklik veya araf deenilen yerde hayal-et varlıklarını sürdürmeye devam ederler, işte bu Don Juan’ın söylediği kartala yutulma durumudur.

Bu durum sadece hayaletlerin değil aynı zamanda yaşayanların da sorunudur çünkü bu hayal-etler gerek genetik uzantıları gerekse onları hatıralarında varetmeyi sürdüren yaşayanlar üzerinde güç sahibi yapar. Böylece yaşayanların AN’da olabilme dengelerini sarsarlar. Bir insanın bedenindeki sinir uzunluklarının toplamının dünya-ay uzaklığına gidiş dönüş mesafesi olması da manidar bence. AY düyguları met-cezir yoluyla yöneten bir mekanizma olduğuna göre, hayaletleri ve yaşayanları manipüle etmekte hiç zorlanmaz. Velakin bunun gerisinde bir komplo aramaya da gerek yok, dünyanın gezegensel olarak öldürücü etkisi biliniyor, oksijen yaşatan ve yakarak öldüren ilginç bir element. Bilinçlenme yolcuları (insan dışında başka yolcular da olabilir) önce, AN’dan ayrılarak zihin mekanizmasıyla zaman ve mekanı oluştururlar; çünkü bireyleşme süreci ayrılış anlamına gelir, bu sancılı bir prosestir ve bunu başaramayan yığınla insan var, başarabilenlerin ikinci merhalesi de yeniden bütünlüğü hissedebilmektir -özetleme yapan insanların başarılı olup olmadığı onların kendine verdikleri önem derecelerinin düşmesiyle anlaşılır.-
İnsan anlam arayışı olan bir varlık, bu durumda kendinden çektiği anlamı AN’a aktarmaya başlar, eğer ani bir kaza neticesi değilse bu işlem bir sürahiyle azar azar ama disiplinle AN’a akıtılan suya benzetilebilir. Evet Gülcan’ın söylediği gibi eğer foton kuşağına giriş insan demetini etkileyecek ve algı kayacaksa, bu duruma hazırlıksız yakalananlar için ciddi bir kaos oluşturabilir. Fakat gerçekten de ayrılık olmadığı için son kertede; zarar ve yanlış denilen şeylerin insan uydurması olduğunu bileceğimiz AN kaçınılmaz olarak başımıza gelecek ister bu geçişte isterse 26000 yıl sonraki geçişte, zamanı biz uydurduğumuza göre ne sakıncası var :)))

Zodyak içimizde mi?

Astrolog Öner Döşer, Zodyak içimizdedir diyor sayfasının başında. Buna katılan var mı aranızda?

Açıkçası ben kendi bedenim ve hayatımda birçok kez bu paralelliği görüp şaşırdım. Zaten küçükken de damarlarımda dolaşan kan ve içindeki alyuvarlar akyuvarlar bana nedense kozmozu anımsatırdı. Küçük bi çocukken bu bana çok normal geliyordu.
Bir çok insan -özellikle bu konuda fikir beyan eden erkekler- gökcisimlerinin kendilerini gerek kişisel özelliklerini gerekse zamanla gösterdikleri eğilimleri etkilediğini düşünmekten hoşlanmıyor, hatta yüzlerinde bi küçümseme ve tiksinti rüzgarı bile gördüğüm oluyor. Sizce bunun sebebi ne ola?
Eğer Zodyak içimizdeyse -ki buna katılıyorum- insanların büyük bölümü kendi içlerinden tiksiniyor olabilir mi?
Bu tılsımlı, mucizevi varoluşumuzda yalnız ve yalnızca iyiye odaklandırılmış insanların nevroz vakası olmalarında şaşılacak bi şey var mı?
Eğilimlerimizi keşfetmek için hangi aracı kullandığımız fark eder mi?

Ben AN’ın gücüne, sihrine, mucizesin güvenenlerdenim. Hiç bir an’ın tekrarı yok, her biri parmak izi gibi, DNA gibi biricik. İşte belki bu sebeplerle astrolojinin de doğan her bebeğin o biricik AN’ın ürünü olduğu temelinde yükselmesi normal geliyor bana.

Her AN’ın işlevleri var. Bir eğilimi ve yaptırımı var.

“Akışta olmak” kavramı AN’larda -onların işlevine/eğilimine uygun- sörf yapabilmektir desek yanılmış olmayız sanırım.

Kozmoz benim içimden akıyor.

Taraf olmak-2

Yazının öncesi: TIKla

Peki bir yandan taraf olmayanın bertaraf olacağı sopası gösterilirken diğer yandan bu dünyanın amacının bizatihi taraf seçmek olduğunu söylemek ne anlama geliyor?

Demiştik önceki gün. İşte birbirine zıt gibi görünen fakat tıpkısıyla aynı şeyi söyleyen iki önerme 🙂 Neyse buna geçmeden aslında “taraf olmak” nedir, bunu biraz örnekleyeyim.

Biz, çoğunluğumuz, “taraf olmayı”; taraftar olmak anlamında yaşıyoruz!
Nedir taraftar olmak?

TDK şöyle diyor: 1. Yandaş: 2. sp. Sporcunun veya sporcuların temsil ettikleri renklere, kulübe veya bayrağa bağlı kimse.

Yukarıdaki sporcu kelimesini kaldırın, yerine istediğiniz “bi şeyi” koyun, işte taraftarlık bu. Üstelik kendi taraftarlığımızı her vesileyle açık etmeye hatta kendimize ezberletmeye çalışırız biz. İş için ya da kişisel ilişkiler için kendimizi anlatmamız istendiğinde, en önde gelen taraftarlıklarımızı sayıp dökmeye başlarız: Gezmeyi severim, dansı severim, galatasaraylıyım, yalan sevmem, akpliyim, kadınları severim, istanbulu severim vs vs…

Taraftar olmanın nesi yanlış?

Nesi yanlış değil ki! 🙂 Taraftar olmak insanın AN’da varolamadığının en büyük belirtisi bence. Bişeyi bi kere yapmışınız, içinizden gelmiş o an, ve sevmemişsiniz, artık o şeyin sevmeyeni tarafında oluyorsunuz. Bi daha o kapıdan geçit yok size! Ve kimse sizi buna zorlayamaz, özgür iradenizle o kapıyı mühürlediniz, taraftar oldunuz.
E iyi ya madem dünya seçim alanıymış biz de seçtik taraftar olduk diyebilir miyiz o halde?
Keşke diyebilseydik.
Bu dünyada büyük oranda kararsız insan var biliyor muydunuz? Karar vermekte zorlanan yani taraf olamayan!? Bu insanlar üstelik bir çok konuda taraftarlıklarını ilan etmiş insanlar arasında bulunuyor aynı zamanda.
Acıdır ki, onların “taraftarlığı”, karar aşamasında “taraf” olmayı engelliyor! Komik değil mi?
Evet bu dünyada yaşamak için her an bir karar vermek, her an bir seçim yapmak ve bunun sonucu her an bir taraf olmak zorundayız. Dünyanın fizik varlığı bize bunu dayatıyor, aksi takdirde yaşayamayız, bitkisel hayata gireriz, ölürüz, bertaraf oluruz.
Evet maviş Dünya, taraf olmamızı şart koşuyor, AN’da taraf! Fakat biz taraftar oluyoruz 🙁
Anlık davranışımıza bu denli güvensizlik göstermemiz ne üzücü değil mi? Hep hazırlık hep taraftarlık, AN’ları ona hazır olmaya çabalayarak kaybediyoruz! Ve bu beni çok üzüyor.

Don Juan’ın, savaşçı olmak için ileri sürdüğü ilk adım bu işte: “savaşçı AN’da gerekeni yapar”

Biz AN’da gerekeni bulmak için harcıyoruz ömrümüzü. Neden? Çünkü doğru olanı yapmak için eğitildik.
An’da gerekeni yapanları da “dengesiz” sınıfına dahil etme eğilimliyiz (en azından ben biraz öyle olduğumu hissediyorum). Evet AN’da gerekeni yaparken tüm mesajlar eksiksiz alınmış olmayabilir, böylece dışardan tüm anlarınızı seyreden biri sizi dengeli bulmayabilir, elma bir günde olgunlaşmıyor 🙂 Fakat AN’da kalma yani tüm taraftarlıkları bırakma eylemi, öyle bişey ki, elmanın çiçeğe durduğu an o işte! Bu yoksa zaten elma filan yok 🙂
Biz elma bulmuşuz, yok bu ekşi, bu küçük, bu kurtlu, bu acı diyerek (onları dengesiz bularak), AN’da yaşamanın önünü tıkamamalıyız diyorum.
Pek tabi bunların hepsini kendime söylüyorum 🙂