Günüme şevk getiren şeyler

Erkekleri anlıyorum, kadınları hala anlamaya çalışıyorum. Bu eylem bana zevk verdiği, günüme heyecan ve sevinç getirdiği için yapıyorum.

**

Bir savaşçı, kendisine sunulan her yardım ya da hizmetin karşılığını zarafetle, cömertlikle ve eşsiz bir kolaylıkla öder. Böylece gönül borcu duymanın yükünden kurtulmuş olur. (CC)

**

Ben zar atan tanrıyı seviyorum arkadaş 🙂 Öbür türlüsü  sıkıcı olurdu galiba.

**

Kızılderililerde puma çok saygı görmüştür. Bu hayvana liderlik, güç, beceriklilik, sadakat, bağlılık ve cesaret gibi karakterler yüklenmiştir.
Doğal düşmanları yoktur. İnsanlardan uzak ve yalnız yaşarlar. Kendilerine puma, dağ aslanı, dağ çığlıkçısı, hayalet kedi isimleri verilmiştir. Diğer büyük kediler gibi kükreme sesi çıkarmamaları ile onlardan ayrılırlar. Sesini duymak isterseniz buyrun tıklayın:cougar2

O resimdeki dağ çığlıkçısı(puma) benim işte. Kendime bakıyorum ve bayılıyorum. O masumiyete ve yalınlığa, öylece her şeyi gören gözlerimdeki safiyete, dinginliğe bir bakın. kendimden ne kadar hoşnutum ve doygunum.  Hiç bi şey farketmez diyorum  bu fotoğrafımla.


**

Spinoza ve kant takdir ettiğim insanlar arasındadır. Hele Kant’ın insanların akıl almaz çelişkisi karşısında hala delirmeyip normal(!) kalabilmelerine dair fenomenine bayılırım 🙂

**

Merkür gerilemesi 15 Aralıkta son buluyomuş.

Gök cisimlerinin ağır kütleleri ile;  bilim tarafından bize ne gibi etkiler gönderdiklerinin varlığı ve analizlerinin şu an daha ancak %3 gibi bir kısmını tesbit edebildiklerini resmen itiraf ettiklerini de nazarı dikkate aldığımızda, onların varlıklarının bilinebilen etkilerini görmezden gelmemiz saçmalık olur. Bu etkiler sadece mekanizmalardır – yani kendileri içlerinde amaç/niyet taşımazlar-onların yok mu sayılacağı ya da hangi niyetle kullanılacağı veya bağımlısı mı olunacağı insanlara kalmıştır ve hepsi de pek aladır. Bu işte olumlu ya da olumsuz bi husus yoktur benim açımdan.

**

Isıları, kokuları, renkleri ağaçları evet evet hele onları okşayabiliyorum, seyredebiliyorum. Güneşin doğuşunu batışını,rüzgarı, yağmuru, denizi, okyanusun rengini, başarmayı, riske girmeyi, ne olacağını bilmeden karın ağrıısıyla yola çıkmayı aman allahımm okadar çokşey var ki anlatacak, burda olmaktan çıldırttıcı bi sevinç duymak için öyle çok şey var ki. Birisiyle öpüşmeyi, örneğin, onu koklayıp içine çekmeyi, sevdiğim yemekler pişirmeyi, sabahleyin filtre kahve kokusuyla uyanmayı, duşun altında hareketsizce durmayı, diş fırçaladığımda beynime  giden tazeliği hissetmeyi, sevişmeyi evet özellikle de onu ….hayat sen harikasın, harikaydın, sadece bunlar için bile yaşamaya değerdi ama daha öyle çok şey kaldı ki söyleyemediğim.sa


Kaybet/bul arasında geçen kerizliğimiz

Bi adada robinson hayatı yaşadığımdan beri (94-95yılları) ilk kez dün akşam evde yoğurt yaptım. Sabah açmayı unutmuşum az önce açtım hiç de fena değil o süt gibi tazecik yoğurt. Bi sevindim bi sevindim (üstelik günlük süt kullanmıştım), ya enteresan, hayat önce insana kaybettiriyo sonra bulunca seviniyosun. Yani bizde bi kerize gelme durumu var mı diye şüpheleniyorum 🙂

Hele şu Truman show eğer her iki günde bir aklıma gelmiyosa ne olayım. Sizlerin de aklına geldiği olur mu?

**

Ben zar atan tanrıyı seviyorum arkadaş 🙂 Öbür türlüsü çok sıkıcı olurdu. Tabi böyle düşünmemdeki tek etken, 0-6 yaş arasında, tanrı, cennet, cehennem, günah vs gibi kelimelerin hiç birini duymamış olmamdır. Benim hiç bi zaman dinlerle bi sorunum olmadı o sebeple; çünkü hiç bi hesabım yok. Oysa bilimle bi hesabım vardı ve onunla çok cebelleştim ve kozlarımı paylaştım. Onu hala severim ancak onu kullananım artık, kullanılan değil. Bu da böyle biline 🙂

sa: verilen cevaplar daha önemli çocukken, hele evdeki taklit etme durumunda olduğun büyüklerin yaşam biçimleri (sana verdikleri cevaplardan, eğitimden bile) önemli. İnsan, maymun ve fareye çok benziyor genetik olarak ve taklit ederek öğreniyor. He bi de ayna nöronlar filan var 🙂

TE: Taklit etmek artik bir ögrenim sekli olarak nörologlar arasinda da kabul görüyor. Hayvanlarla aramizda cok benzerlik var. Biz de taklit ederek ögreniyoruz. Yine de taklit ederken herkes kendi kisiligini koyuyor. Tam taklit ettigimiz kisiler gibi olmadigimizi anliyoruz. Bu durumda da “ben neyim?” sorusu ortaya cikiyor. Taklit ettiklerimiz ne kadar güvenir oldugunu yavas yavas anliyoruz ve hatalar yaptikca kendi kendimizi daha iyi taniyoruz.

sa: “Yine de taklit ederken herkes kendi kisiligini koyuyor” diyosun ya, bunu bi psikiyatra sor sana muhtemelen tek bi kelimeyle cevap verecektir: Nevroooozzzz 🙂 Yani arada kendini kurtaran milyonda bir kişi olabilir ki, bu da evrimin devamı için gereken şansı sürdürüyor demektir. Kurtaranlar iki çeşittir(bu ve her türlü genelleme eksiktir!): çok ciddi travma geçirenler, ölüp bir süre sonra dirilenler. İkincisi, hayatlarını kendileri zannettikleri şeyi (DJ’nin deyimiyle osuruktan teyyareyi) önemsemeyi bırakmaya adayanlar. )

TE: Cok haklisin, cogu insan taklit ediyor. Taklit etmenin kolay oldugundan olmasi gerekiyor. Insanın icinden gelen sesi dinlemesi ancak bir “aptalin” yapabilecegi seydir onlara göre. Insanlar baskalarini taklit etmekle kalmiyorlar, ayni zamanda taklit etmeyenleri de “yola” getirmeye calisiyorlar. Buna biz bazen mahelle baskisi diyoruz. Deli olup da baskasinin agzini koklamak yerine kendi agzimin kokusu koklamasini yeglerim. Ne kadar böyle söylesem de ben de cok taklit ediyorum….

sa: İşte Toltec bilgeliğinde bu handikabı altetmek  için geliştirilmiş bir uygulama var, adına “denetimli delilik” deniyor ve iz sürme sanatının en belirgin dışa vurumu olarak gösteriliyor.Açıkçası dörtbinin üzerinde kitap okuyup hayatını gezmek, yaşamak, denemek ve düşünmekle geçirmiş biri olarak bana bu yöntem resmen bu dünyanın en büyük manevrası olarak geldi. Kolay ikna olan biri değilim ancak ikna olabilen de biriyim. CC beni ikna etti. Senelerdir konuşuruz seninle, bu konuyu defalarca satır arasında dile getirmişimdir ancak merak edip de alıp okuduğunu sanmıyorum 🙂

TE: CC bana okumayi sevdirmisti :-)))) Elimde 9 kitabi var, ve birkactane de o kitaplar üzerine yorumlar var. O kitaplar beni büyülemisti. Ama senin gibi ciddi incelemedim. Ben kendimi o kitaplara birakmistim…

sa: O kitaplar üzerine yorum yapanları bi kenara bırak, ixtlan yolculuğundan başlamak üzere sırasıyla 7 kitabı tekrar oku. Sen değiştin ve tabi o kitaplar da değişti. Değişmeyen tek şey o kitapların yüreğe saldığı sevinçtir. 🙂

TE: O kitaplari okuyacagim, yanliz su anda zamani degil herhalde. Benim bir handicap’im bir okudugum kitabi bir daha okuyamamam …

sa: Sen bilirsin. Kurtulmak için gerekeni yapmayana saygımız var. Ne de olsa oyun içi oyun. Az bi zaman kaldı ölüp havaya suya, börtü böceğe karışacağız. İyi geceler, sohbet için teşekkürler her zamanki gibi.

**

Güçlü olmak nedir?

Güçlülük iki şekilde elde edilir: Birincisi bir aşk birleşmesinden doğan çocuklarda doğal yolla bulunur (ancak ikinci söyleyeceğim şeye dikkat etmeklikleri yine de şarttır). İkincisi, her an dikkatlerini avlayan ve onları sömürmeye çalışan avcılardan sakınarak ve cinsel güçlerini çar çur etmeyerek. Buna ilaveten “haklı çıkma arzusunu dizginlemek” de vazgeçilmeyecek ve hayat boyu uyulması gereken bir tasarruf tedbiridir. Yoksa genel anlamda güçlü olanlar yapabillir gibisinden kullandığımız beylik cümlelerin kimseye faydası olmuyor 🙂

**

Ortada yeterli sayıda suçlu yoksa, o zaman onları yaratmak gerekir. O kadar çok şeyi suç olarak ilan edersiniz ki, insanların yasaları ihlal etmeden yaşamaları mümkün olmaz.(entegral düzeye geçmemiş tüm topluluklar için geçerlidir)

Yaratmak, delice sevinçle çalışmak ve parayla ilgiliyseniz Atlas Vazgeçti kitabını (tıklayınız) okumalısınız. Ezberden sosyalist, kapitalist, liberalist olmayın. Hepimiz insanız, öyle ya da böyle olmak için geçerli sebeplerimiz var. Biraz araştırın yahu!

**

Para, amaç olamaz, o sadece kendinizi ekip biçtiğinizde elde kalan üründür.

Te: Sibel, kanımca sen yaratıcı olmanın yollarını yazmışsın. Asıl sorun insanların çoğu sevmedikleri ışte karın tokluğu için çalışmak mejburiyetinde olmaları. Çünkü başka careleri yok. Para bence ne seçilecek ne de nefret edilecek bişey. Insan kısmen minimum derecede kendi hayatını sürdürmek zorundadır. Eğer o kişi zekle yaptı işten dolayı para ile odunlendiriliyor ise, ne mutlu ona.

sa: Evet ne mutlu ona. Ancak bu sadece şans ile açıklanamaz. Herkesin durumunu bilemem fakat kendimin iyi bi gözlemcisiyim biliyorsun. İlkgençlik yıllarından beri kendimde şunu gözlemledim (bilerek yapmıyordum, sonradan özetleme yaparken bulguladım): Eğer merakla, şevkle, aşkla bi konuya eğilmişsem (bu bi iş yerinde çalışmak da olabilir), karşılığında ne alacağımı hiç sormamışım. Aybaşı gelip de maaş kuyruğuna girdiğimde ya da maaşım zarfla masama geldiğinde ne kadar olduğunu öğrenmişimdir. Üstelik bunu asla başkalarının aldıklarıyla karşılaştırmadım, onların maaşlarını hiç merak etmedim. Hatta çoğu kez zevkle yaptığım işler için “dile bizden ne dilersen” diye soran amirler ve patronlar oldu, onlara hayretle baktığımı hatırlıyorum. Ne için yani? diye sordum  çoğu kez. Bana verdiğiniz bu fırsat öğlesine değerliydi ki üstüne bi de bişey mi isteyeceğim. Fakat onlar yine de cebime banka hesabıma bişeyler sokuşturdular. Belki de beni kaybetmek istemiyorlardı ya da alışkanlıkları onları böyle yönlendirmişti veya borçlu kalmak istemiyorlardı kendilerince. Ama hayatıma baktığımda ne zaman bir konudaki merakımı kaybettiğim halde o işle ilgili bana talep geliyorsa o zaman kendimce çok yüksek fiyatlar veya bedeller öne sürdüğümü de gördüm. Adeta veremesinler de yapmayım o işi diye gibiydi! 🙂 Aç kalmaktan hiç korkum yok. Çünkü her zaman zevkle yapabileceğim şeyler oluyor elimin altında (sürekli değişiyolar çünkü ben ne işe yarayacağını önceden bilmediğim biçok şey öğreniyorum durmadan)… Bu anlattıklarım asla bi övünç gayesiyle değil sıradan hayatımın göstergesidir.

TE: Senin gibileri nadir bulunur. Tasi siksan altin yapanlar cok azdir. Bazilari genetik yapilari dolayi nasibini aliyorlar. Herseyi cabuk kavrayamiyorlar. Bazilari bir gördükleri seyleri bir daha unutmuyorlar. Ne olursa olsun bir de calisma di…siplini gerekiyor. Insan kendisi ne olursa olsun bilme arzusunu yitirmemelidir. Bunu yitirenler cevre ve genetik etkiler nedeniylen cabulca sevmedikleri islerde kendilerini buluyorlar.

sa: Ben her birimizin mükemmel ve biricik olduğunu biliyorum. Tek fark 0-6 yaş arasında eğer merak ve zevk bileşkesi öldürüldüyse gerçekleşir o dediklerin.Yoksa benim bi sürü handikabım var; hafızam iyi değil, ezber kabiliyetim yok, kök salamıyorum, bağlılıklar geliştiremiyorum, çoğu durumda tembelim, bencilim, gereksiz annecilik rolüne girdiğim olur (neyseki her zaman değil), umursamazım, duygusallıktan nasibimi almamışım… daha sayayım mı?

TE: Yok ya, söyledigin kadarda kötü degilsin :-))))

sa: Daha saymadıklarım da var , örneğin omurgasız olduğumu, soğuk nevale olduğumu, kendini beğenmiş olduğumu, her boku bildiğimi söyleyenler var, ki muhtemelen doğrudur. İnsan dışardan daha iyi görünür 🙂

TE: Nedense sen bunlara hic aldiris etmemissin ve kendi yolunu cizmissin….

sa: evet ama Neden? Nasıl yapmışım bunu sence?

TE: Hep o anlattigin “kötü” huylarindan dolayi olamaz mi? :-))))  Sen kendi kendini kabul etmissin…

sa: Doğru. Tüm iyi şeyleri kendime isteyecek kadar aptal olmadığım için de belki. 🙂

TE: Herseyin sirri bu olmali..

sa: Bilmiyorum

EK: Kendimce para kelimesini daha az kullanmaya başladım. Çünkü para, bir kaya gibi, bir eşya gibi değil temelde; para demek “değer” demek. Hayatımıza kattığımız değeri yansıtıyor.

Sadece para değildir hayatımızdaki değerler. Hesabında sıfır p…ara olup etrafında onlarca değerli insan olan biri de aç kalmaz. Az parası olup çok gezen, çok gören, çok şey deneyimleyen birinin hayatındaki değer, katı halde (nakit) milyonları olupta sıfır vizyona, sıfır hayale sahip birininkiyle kıyaslanamaz bile.
Bütün mesele heyecanını takip etmekte, sevgiyi takip etmekte. Sevdiği işi (buna da iş diyesim gelmiyor açıkcası) yapmak için bütün riskleri alan biri eninde sonunda hayatında çığ gibi büyüyen değeri deneyimleyecektir.
Severek yapmadığı işi terkedip (çok yaptım bunu) heyecanını takip etmeye başlayan kişi belki bir süre zorluk yaşayacaktır fakat bütün parametreler(taşlar) yerli yerine oturduğunda kişisel cennetini deneyimlemeye başlayacaktır.
Bunu ben olta atmak (ipçikler?) olarak canlandırıyorum gözümde. Heyecanını hisseden kişi oltasını atar sonsuzluğa (sonsuzluğun belirlediği noktasına), sevdiği şeye takar kancayı ve çekmeye başlar, kararlılıkla sabırla çeker oltayı ve eninde sonunda o değeri katar hayatına. Mesele ipin ucunu bırakmamakta (bıraktığım da çok oldu).
Parasızlıktan korkan kişi değersizlikten müzdariptir, acilen sevebileceği bir hobi bir sanat bir iş bulmalıdır, bütün riskleri alıp heyecanını takip etmelidir, özellikle yaşadığımız şu zamanlarda bu büyük önem arzeder hale geldi…
sa: Mükemmel

**

Büyücü Benlik

Her birimizin içinde bir büyücü-o ben-im var. Ancak o ne zaman dışarı çıkar biliyor musunuz? Tüm öğrenilmiş çareler tükenip, ölümden önceki tüm zaman bittiğinde, “buraya kadarmış”sözleri dudaklarınızdan döküldüğü an (üstelik artık ne üzüntü ne korku ne de umut yılanı yoktur bu sözlerin tınısında-belki çok hafiif bi hüzün), işte tam o AN, büyücü benliğiniz ortaya çıkar, gerekeni şimşek hızıyla yapar. Gözlerinizle takip etmeyi ummayın bile! Sadece o geri yerine (içinize) döndükten sonra değişen durumu görebilirsiniz. Hayretle ağzınız açık kalır. Orada bi şey olmuştur ama nasıl? :))))
(not. dikkat edin ağzınıza sinek kaçmasın)

**

Bir yerde durduklarında, aradan geçen zaman Alev’e bir ömür gibi gelmişti. Kendisini güçlü kollarıyla kıskaç içine almış olan adam hiç zorluk çekmeden onu arabadan çıkardı. Araba yeniden tozu dumana katarak ileri fırladı. Alev etrafa göz attı, kimselerin olmadığı bir tepeydi orası, akşam hafifçe inmeye başlamıştı.
Serbest kalmak için gayrıihtiyari bir silkiniş yaptı ama bu, mengenenin daha da sıkı…şmasından başka bi işe yaramadı.
Adamın bütün hareketleri profesyoneldi, duygudan eser yoktu, hatta kaba bile değildi!
Kadını sürükleyerek tepenin üstüne kadar götürdü. Kenara yaklaştıklarında oranın denize ve kayalıklara yaslanmış bir uçurum olduğunu anladı Alev.
Zihni ancak o anda durumu kavradı.
İlginçtir; ölümü düşündüğünde hep aklına gelen ‘buraya kadarmış’ cümlesi gelmemişti bu kez, tam tersine, hiç tanımadığı bir duygu kapladı içini. Ona duygu bile denilemezdi aslında, ne olduğu bugüne kadar tanımlanmamıştı Alev’in bellek bankasına.
Adamın kasları son bir gerilimle hareketlendi, kadının bedenini hafifçe yukarı kaldırdı, tam aşağı fırlatacağı anda garip bişey oldu.
Daha sonra Alev bunu şöyle anlatacaktı; çünkü olayı ondan başka görmüş olan tek kişi uçurumun dibini boylamıştı: “İki kolum arkamda bitiştirilmişti, kıpırdayamaz haldeydim, bir an ayaklarım yerden kesildi. İşte o an, üçüncü bir el gördüm tam alnımın hizasından uzandı ve adamın iki gözünün ortasına şiddetli bir yumruk indirdi. Adam havaya uçarken ben de savruldum ve yine o el beni tuttu ve toprağın üzerine sağlamca koydu. Adamın çığlığı kulağıma geldiğinde herşey çoktan olup bitmişti. Ortada el filan yoktu. O el diğer ellerime benzemiyordu, bulutumsu bir yapısı vardı, saydam olmaya yakın, uçuk gri renkliydi ve o yumuşak görüntünün bu kadar güçlü olmasını asla beklemezdiniz!”

Her nasılsa hayatta kalmış olan kadın, tepeden aşağı doğru sakin adımlarla yürüdü. Belki de şok etkisindeydi, bilinmez. Bir telefon sesiyle uyandığında ana yola çıkmış, otostop yapmaya hazırlanıyordu.
-Henüz yayımlanmamış bi romanımdan-

Atasözleri özel sayısı :)

Atasözleri gerçek demokrasinin tek ürünüdürler. Çünkü en az 30 jenerasyon boyunca bir ülkenin tüm insanlarının deneyimlerinin ortak onayını almışlardır. Üstelik onları ne zenginler ne hükümdarlar ne mankenler ne popçular etkileyemez. Bu sebeple bir konuda karar alırken eğer iç sesinizi duyamazsanız danışabileceğiniz en güvenilir kaynaktırlar. Çocuklarınıza atasözlerini öğretin (önce kendiniz bi öğrenin), ülkemizinkileri bitirdikten sonra başka dünya ülkelerinin atasözlerini öğrenin. Lütfen bunu yapın.

Atasözlerinin mucizesinin bi kanıtı da, bir çok ülkede farklı lisanlarda aynı anlama gelen atasözlerinin varlığıdır. Sosyoloji ve antropoloji sevgisiyle dolu bi insan olarak -ben yani- söz konusu demokrasinin ülkeleri, milletleri,dinleri aşan bir dünya demokrasisine işaret edebileceğini iddia ediyorum.

**

av: atasözlerinde geçen objeleri doğadaki halleri ve özellikleri ile almaktysanız,evet,haklısınız..Benim pencerimin farklı olduğunu söylemek durumundayım.. Örneğin “Altın suya düşmekle kirlenmez” atasözünü alalım. Burada sözü geçen altın (AU) kimyasal özelliği ile insana bir örnek için seçilendir.Ve kişinin doğru varsayılan yanlarının olması halinde olumsuzluklardan etkilenmeyeceğini anlatır..Diğerlerinde ise bunun tersini,(üzüm üzüme baka baka kararır’da olduğu gibi)insanın insandan etkileneceğini söyler…Her ikisi de doğrudur..Şartlar farklıdır..Nalıncı keseri gibidirler atasözleri,işinize geleni kullanırsınız…

sa. Katılmıyorum. Atasözü nalıncı keseri gibi işinize geldiğinde değil, tam yeri geldiğinde kullanılır. Altın’ın doğrulukla ne alakası var? Altın, zor bulunan, parlak ve herkes tarafından ziynet eşyası olarak kullanılmak istenilen bi şeydir. Ayrıca parlaklığı ve rengi güneşle benzeştirildiği için muhtemelen çok çok eski ilkel zamanlardan beri aynı amaçla kullanılan bi simgedir. Bunu doğrulukla bağdaştıramayız. Bu atasözünde altının kullanılması resmen bilgeliktir bana göre. Altın gibi insan denir. Herkes altınının ne amaçla kulllanıldığını tarif etmeksizin içsel olarak bilir. 🙂

ek: Aşkın bey çok güzel bir noktaya dokundunuz; evet objeleri doğadaki halleriyle almaktır bence doğru olan. Çünkü aslında atasözleri holografik bir gerçeği yansıtırlar. O ufacık kelime grubunu alıp büyütüp küçültüp gerçeğin -mikro/makro arasın…da- farklı boyutlarına oturtursanız aynı gerçekliği taşıyacaklardır, bozulmazlar, tam uyarlar anahtar ve kilit gibi ve holografik olarak her boyutta uygun düşerler… Bütün atasözlerini bilemiyorum haliyle, belki üzerinde tartışabileceklerimiz de çıkar fakat bunu tartışamıyorum şu an…  Hatta bu söz savaşçı’nın yolunu da anlatır. Hangi ortama girerse (suya düşerse) girsin kendinden ödün vermeden, erkinden birşey kaybetmeden yapması gerekeni yapar, amacına ulaşır ve yoluna bakar yani pas tutmaz…

şb: Sohbet çok güzel gelişmiş, okumaya doyamadım. Bu arada çelişen atasözleri de var: iti an, çomağı hazırla / iyi insan lafının üstüne gelir gibi…

sa: Sevgili Şebnem bunlar asla çelişmiyorlar çünkü iki ayrı durum için söylenirler. Biri sevilmeyen, diğeri ise sevilip özlenen şeyler için söylenir. Hatta birbirinin yerine kullanıldığında (yani ters durumlar için) çevredeki herkes hemen şakayı anlar ve gülerler.

av: Sibel hanım aynen öyledir..Gelen bize göre iyi ise “lafı üzerine” kötü ise “çomağın ele almak ile” değerlendirilir…Yani benim işimize geldiği gibi,nalıncı keseri dediğime siz “ayrı durum” adını vermektesiniz.Benim buna itirazım yok…

sa: Ama bunun nalıncı keseri ile ilgisi olamaz sevgili Aşkın. Nalıncı keseri adı üstünde bir atasözünden alıntıdır ve “nalıncı keseri gibi hep kendine yontar” denir. Bunun anlamı, duruma göre davranır değildir, her kalikarda kendi menfaatine uyanı yapar anlamındadır ve genellikle bencil ve haris insanlar ve durumlar için kullanılır.

Şb: Eğri otur doğru söyle / Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Ne yapsam acaba? :))

sa: Şebnemciğim, burada doğru söylemenin büyük bedelleri olabileceğini hatırlatmakla birlikte, son tahlilde doğru söylemeyi öğütlüyor atalarımız.

Av: Atasözlerine yüklediğimiz anlamda farklı yerlerdeyiz.Ben sadece “şeyh uçmaz mürit uçurur” doğrultusunda atasözlerine taşıyamayacağı bir yükü yüklemek tarafında değilim.Umarım doğru ifade edebildim.

sa: Sevgili Aşkın, gerçekten de ve bütün samimiyetimle aynı fikirde olmadığımıza sevindim. Hepimizin aynı fikirde olması kadar büyük bi tehlikeyi hayal edemiyorum. Üstelik hiç bi haklı çıkma gayretim de yok. Ben böyle hissediyorum ve böyle yaşıyorum şimdilik, sonra ne olur kimse bilemez 🙂 Bu arada bütün atasözlerine bayıldığım halde en sevdiklerimden ikisini söyleyerek konuyu tatlıya bağlamak istiyorum.

Birincisi: Dar yerde iş yapacağıma geniş yerde dayak yiyeyim daha iyi.

İkincisi: Önce yediğin hurmalar sonra kıçını tırmalar

Bu güzel sobetler için hepinize teşekkür ve sevgiler sunuyorum