Yüzen gezen gerçeklikler

“Otur evlat! Bir gün gelecek, bu güneş bizi bu çardağın altında çok arayacak ama, biz o zaman yunus balıklarının karnında bulunacağız. Elin değmişken kafayı çek! Kanın kaynarken gönül kadehini ahu gözli gelinlerin aşk şarabiyle doldur.” (Kızıl Kadırga)

**

Don Juan görme olarak kast ettiği şeyin dünyayı herhangi bir yorum katmadan kavramak olduğunu düşünüyor; saf mükemmel bir algı. Büyücülük bu amaç için aracıdır. Dünyanın size her zaman öğretilen kesinliğinin terk edilmesi için dünyanın yeni bir açıklamasının öğrenilmesi gerekir, ancak o zaman eski ve yeniyi birlikte tutabilirsiniz. Ondan sonra hiçbir açıklamanın kesin olmadığı göreceksiniz. Şaşkınlığı terk edeceksiniz; gerçek şaşkınlık dünyayı yorumlamadan görmektir. CC

**

Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır! (D.Zohar)

O seçimi bize yaptıranın kader olduğunu söyleyebilir miyiz peki? Bence hayır. O son seçim daha önceki trilyonlarca seçimimizin oluşturduğu ve adına “ben” dediğimiz hayali ama hem de gerçek olanın yapabileceği tek seçimdi!

**

Şu ana kadar yaptığımız tüm seçimler geleceğimizi nerdeyse belirginleştirmiş olurlar (falcılar medyumlar bu sayede iş yapabiliyor), geleceğin değiştirilebilmesi tek şartla mümkün olur; şu an, alışık olmadığınız, beklenmeyen, radikal bir karar vermelisiniz. Böyle yapabilirseniz falcılar yeni bi meslek aramak durumunda kalacaktır.

**

Olasılık dalgası görünümündeki bir mütevazı elektron, bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer!

Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara sanal geçişler denir. Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” denir.

Kapsayan, kapsadığı alana gönderdiği dokungaçları bilir. Kapsanan ise bunu bilmez.

Tesadüf ve mucize bilgileri böyle oluşur.

Bir insan mucize/tesadüfle karşılaştığında, onun, kapsamadığı alandan gelmiş olduğunu kabul etmelidir. Reddetmek işe yaramaz. İnanmak işe yaramaz.

Reddettiğinde yerinde sayar, inandığında yutulur.

Bildiğinde kapsamaya hazır olur.

Yutmak ve yutulmak oyun gereğidir. (Bir Kadını Öldürmek-Oyun Kuramı)

**

Bilim bi kesinlik değil bi yöntemdir diye boşa söylemiyoruz. Daha iyisi bulunana kadar en iyi yöntem. Neden? Çünkü her şey gibi handikapları var, farklılıklar ve azınlıklar, genelleştirme kurbanı olur , bu biiir. Gerçeklik gözleyen etkisine tabidir bu ikiiii 🙂

Belki bu sebeple fizikçiler en geniş bakabilen, en alçakgönüllü bilimcilerdir (benim gözlemim)

**

Gerçekler gül gibidir, sadece kısa bir an için güzelliğin doruğuna erişirler. sa
Bu kadar geçici olmaları yine de kıymetlerini düşürmez değil mi? Biz onu elden geldiğince uzatırız bi yolla; parfümü ile, reçeli ile, fotoğrafları ve bilimum resimleri ile hayatımızın tümüne yaymaya çalışırız 🙂
Aslında dünyadaki hemen herşey gibi çiçekler de bize tüm oluşu özetlemek için her an canla başla uğraş veriyor. Bahçesi olan ve onun bakımıyla uğraşırken zevkten kendini kaybeden isanlara gıpta ile bakıyorum. Onlar bir anlamda çobanlar gibi ulvi bir iş yapıyorlar. Bizim gibi (sanatçılar, filozoflar, vs) gerçekliği saklama ve yayma gayreti içinde değiller, hatta belki bu iş onlara gülünç geliyor olabilir. Mevsimler ve gerçekler birbiri peşisıra gelip geçiyor onların önünden. Sadece çok kısa bi an parlamaları için diplerini çapalıyor, gübreliyor, ilaçlıyor ve hepsinden öte her an onlara dokunuyor ve sevgilerini paylaşıyorlar.

Yine isimler yine oyun

Hayatınızdaki, yakın çevrenizdeki (birinci dereceden) kişilerin isimlerinii bi saat dairesi gibi yazın, ortaya da kendi isminizi yazın. Sonra tdk isimler sözlüğünü açın netten, isimlerin anlamlarını okuyun, birbiriyle ilişkisini kurduklarınızı bi doğruyla birleştirin. Sonra bi çay ya da kahve alın uzun uzun tabloyu seyredin. Garanti ediyorum ki çok güleceksiniz, üstelik farkındalığınız en az 3 mum ışığı artacak. Garantili servis, memnun kalmayanlara paraları iade edilir :)))

Birinci dereceden akrabalar (ana/baba/kardeş/çocuk) ve eş/ler. Buna ilaveten ilişki düzeyine erişmiş sevgililer bu kapsama girer 🙂

**

Bu tür tezlere hakettiği ilgiyi göstermememizin sebebinin “ırkçı” damgası yeme olasılığımız olduğunu düşünüyorum. Oysa Şu anda bizler, yani türkiye çatısı altındaki bizler ancak dünyanın birçok bölgesindeki farklı isimli halklar kadar türküz:) Aradan öyle çok zaman geçti ve çamlardan öyle çok bardak oldu ki, böyle bi endişe duymamız yersiz 🙂 Kullandığımız Türkçenin bile öztürkçeyle nerdeyse alakası yok. Nerden mi biliyorum? Özbe öz Türkçe konuşan TUVA’lı Huun Huur Tu’nun konserine gittiğimizde ingilizce anlaşmak durumunda kaldık! Söylediklerii tükçe şarkıların bir tek kelimesini bile anlamadık! Olaylara milliyetçilik açısından bakabilmenin artık imkanı kalmamıştır. Böyle yersiz bi korkuyu içimize salanların kendi ırkçılık saplantıları olma ihtimalini söylesem iler igitmiş mi olurum bilemiyorum. Ne de olsa aynalama tekniğini hepimiz artık gayet iyi biliyoruz 🙂 (Tezi görmekiçin tıklayınız)

**

Pirelerle yapılan cam tavan deneyini herkes bilir, burada tekrar etme niyetinde değilim (bilmeyenler varsa-iste versin google da aratıverin), bu deneyden sonra insanlar doğal olarak “yahu pirelerin başına gelenler biz insanların da başına  gelmiş olmasın” diye telaşa düşmüşler! 🙂

Şimdi şu mahut “kanal bilgilerinde” insanlara gönderilen ortak bir mesaj var farkındaysanız, ağız birliği etmişçesine diyorlar ki; EYYY İNSANLAR TAVAN KALKTI, BİLESİNİZ!

Haydaaaa… Biçok insan kanal tedavisi(!) yaptırdığı halde bu mesajı dikkate alan pek yok gibi görünüyor bana. Bu bana ilginç gelmişti. İşte yolda (her zamanki gibi) sersem sersem bakınırken bu aklıma geldi. Ve beni aldı bi gülme! Arka sırada oturan bi teyze koltuk aralığından bana bi göz attı, akıl sağlığımla ilgilendi muhakkak :))) Beni güldüren gayet basit bi şeydi; içimden bi ses şöyle dedi; be hey sersem Sibel, tavan olgusunu bilmeyen biri için tavanın ortadan kalkması diye bi müjdenin ne anlamı olur?!

**

Bi curiosita olarak soruyu severim, cevaplar da sorunun içine saklanmış olurlar. Yaramaz şeyler.

Oyun üste Oyun

Gerçek alem arayışı, her zaman oyun üste oyun diye tarif edebileceğim sonsuz döngüler arasına sıkışmaktan başka bişeye varmaz bence. (Toltec’lerin eski büyücülerinin düştüğü durum buna benzer) Sebebi de gayet basit; gerçek alemi algılayan bir BEN varsayımından hareket ediliyor! Bu, insanın kendine karşı bir oyun kazanması kadar imkansız bir durum (buradaki imkansızlık öylesine kesin ki benim açımdan DJ’nin “bilinemeyen” tanımındaki bilişe eş!
Çok eski bir düşünme pratiğimde şöyle demiş olduğumu hatırlıyorum: siz gidilecek gerçek alemi aramıyorsunuz, BENinizi götürecek yeni bi yer arıyorsunuz!”
Bu sadece oyun üstü oyun olacaktır, başka bi şehre ya da eve taşınmak gibi bişey.
Benim kendi savaşım, gerçek alemi aramanın çoktan dışına düştü! Yapabileceğimin, sadece bir savaşçı gibi yaşayıp gerisine kafa yormamam olduğu sonucuna vardım. Bir sonraki adımı merak etmiyorum, bana ne?! Herşeyi ve hiçbişeyi beklerken zevkli uğraşlar edinme halindeyim.

**

Ola ki sen GÖRMENİN insanın yalnızca iki dünya arasına, sıradan insanla büyücülerin dünyası arasına sokulduğu zaman gerçekleştiğini öğrenmişsindir. Sen şu anda o iki dünyanın tam ortasındasın. Görmeyen herhangi bir büyücü de senin gibi çakalla konuştuğunu sanır. Ama GÖREN bir kimse bilir ki buna inanmak, büyücüler aleminde çakılıp kalmaktır. (DJ)

**

Kelimeler içine koyduğumuz niyeti taşıyan vagonlardır.

TE: Buna ragmen kelimelere siginmamizdai neden güvence duymak istedigimizden olabilir mi?

sa: Bizler çok uzun süredir sağırlaştırıldık.  Göz ile görmeye dayalı bir uygarlık yaşamaktayız, bunun sonucu olarak kelimeyi sözlüğe bakar, orada ne yazıyorsa onu anladığını iddia edersin, itiraz eden olursa ağır sözlüğü alır onun kafasına vura vura ikna edersin!

**

Hangi görme

“Kafamızda gez gez dur” demişim ya, az önce yürüyüş yaparken başıma gelen ilginç olayı anlatmam şart oldu:
Hızlı hızlı sahile doğru yürürken sağ tarafta “dikkat… fındık” diye bi tabela ilişti gözüme. Fındık diyarından yeni dönmüşüz ya birden dikkatimi çekti ve fren yapıp tabelayı yeniden okudum, şöyle yazıyordu: “dikkat! Özel araç çıkabilir” !!! Haydaaa… Fındık bunun neresinde, hani insan benzer bir harf ya da kafiye bulur da uydurur, bu nemenem bi uydurmadır, şaştım kaldım. Bi kaç dakika daha yürüdüm, kafam harıl harıl sebep arıyor, “fındık” kelimesini gözümle görmediysem bile kulağımla apaçık duyduğumdan eminim! düşün düşün veeee buldum tabi, çok komik hem de! Tam o anlarda elimle saçımı düzeltmiştim, burnuma elime sürdüğüm kremin kokusu gelmişti ve krem yoğun bir fındık kokusu içeriyordu!!! Demek ki o anda zihnim “fındık” demiş ama ben tabelada fındık okumuşum! Çok uzun zamandır gözümüzün aslında kör olduğuna dair yazarım, bu olay da kanıt gibi oldu 🙂
Kafamızın içinde sürekli tanım yapan ve üstelik bunu gayet belirgin bir sesle kulağımıza üfleyen ses! Sanırım işte bu ses, Don Juan’ın ivedi olarak susturmamızı istediği; “iç ses” olsa gerek.

Başka biri dese anlamakta zorluk çekerdim, böyle bi saçmalık içinde kendimizi güvende ve gerçeklikte sanıyoruz ya, güleyim mi ağlayayım mı bilemiyorum.

**

Sizi tıpkı yerdeki bir ağaç, evdeki bir çiçek yada yan avludaki bir gül bahçesi gibi canlı, gelişen bir criatura, bir varlık olarak gören bir sevgiliye/dosta sahipseniz,
size gerçek, yaşayan, soluk alıp veren bir kendilik olarak; insan olan, ama çok güzel, ıslak ve büyülü şeylerden yapılmış bir kendilik olarak bakan bir sevgiliye ve dostlara sahipseniz,
sizdeki criatura’yı destekleyen bir sevgiliye ve dostlara sahipseniz,işte aradığınız insanlar bunlardır. Onlar ömür boyu ruhunuzun dostları olacaktır.(CE)

**

Bazen “köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı demek “gerekir. Önemli olan “köprüyü geçinceye kadar” kısmını akılda tutabilmek. Bu samimiiyetsizlik değildir, bir savaşçının kararlılığıdır. Savaşçı olmayanların bi kısmı daha köprünün yarısına gelmeden köprü fikrini unutmuş olurlar. Diğer kısmı da ayıyı unutur! Her ikisi de felaketle sonuçlanır… demiyeceğim (heyooo şaşırttım işteee), bişey farketmez. bizim aracılığımızla olgunlaşan bi ruh ya da bi bilinç var, öyle sallanıp duruyo 🙂

**

Göz görmeyince gönül katlanır,  göz görünce dert katlanır.

Göz görmeyince gönül katlanır; ikiye katlanır, dörde katlanır, tıka basa dolu bir yükle içine doğru çöker. yumruklamak istersiniz kalbinizi, rahatlatacakmış gibi gelir (metafor değil; gerçekten fiziksel anlamda) ancak birkaç dakikalığına bir rahatlama yaşatır. göz gözü, gönül de gönlü görmek ister ama “kalp kalbe karşıysa” gerçekleşir ancak. insan içine çıkmak rahatlatır; gezilir, tozulur, üç insan eforu sarfedilir aklı ve gönlü meşgul etmek için. işe yarar da.

sonra akşam eve dönülür, yatağa uzanılır. gönül katlanmaya devam eder. ikiye, dörde, sekize.

bir kağıdın en fazla 7 kere katlandığını duyduğumda çok şaşırmıştım. kağıttan başka türlü bir şekilde olsa da; gönül beni her gün şaşırtıyor.

(kumuyebo, 31.10.2011 14:03)

gözden ırak olan gönülden de ırak olur

Esriklik

Kendini kaptırdığın herhangi bir dans, sanrılandırıcı bir madde kullanmaktan çok daha tehlikesizce farklı bir dikkat seviyesine çıkarıyor, üstelik devasa bir enerjinin psişeye akmasını sağlıyor.Bu yolla sağlanan esriklik, kişinin tüm bedenlerindeki (fiziksel,duygusal,mental) sağllık sorunlarını ve atalet illetini bi çırpıda iyileştiriyor. Bence bu bir mucize.

**

Ho’oponopono Yöntemi gerçek midir? Dr.Ihaleakala Hew Len diye biri var mıdır bilemiyorum; ancak yöntemin ilginçliğini ve uygulanabilirliğini kendimden biliyorum. Aslında orada anlatılan konuyu test etmek için işe kalkışmak belki çoğu kez yapmacık kaçabilir. Bu yöntemi kendi içimizden doğal yollarla uyguluyor olabilmek lazım. Belki konuyu tartışmak isteyen olursa daha iyi irdeleyebiliriz.

Bana salınımcı olmakla ilgili gibi geliyor 🙂

EA: tam anlamıyla bir Anlayış görmek insanı bu kadar güzel etkiliyor demek ki. bana bir arkadaşımı hatırlattı bu durum. o kendisine bir şeyler anlatanı tüm bedeniyle her şeyiyle dinler adeta o olur. kim olursa olsun ne anlatırsa anlatsın. hemen… kendini iyi hissetmeye başlar ona anlatan kişi. empati ya da sempati bildiren sözel bir dönüt bile vermemesine rağmen. yargılamadan olduğu gibi dinliyor ve doğal bir şekilde yapıyor bunu çabasızca. hayranım bu konuda ona.

TE: Bu yöntemi bilmiyorum ama dinlemek denilince karsi tarafi etkilemeden dinlemek anlasiliyor. Gercekten karsi taraf zannedildigi gibi etkilenmiyor mu? Dinleyenin sadece orda olmasi karsi tarafi etilemeye yetmiyor mu?

sa: Esra, çok güzel gözlemlemişsin, tamamen katılıyorum. Turan dinleyiici yargısızca kendini dinlemeye bıraktığı halde, anlatan herhangi bi dış-iç imgeden etkilenebilir fakat bu dinleyenin durumunda (gerçek dinleyense) karmaşa yaratmaz. Onun çalkantılı bi deniz gibi sallandığını, yön değiştirdiğini velakin süper içdoğasının güzelliğini seyretmeye devam edersin 🙂 Anlatan her kim olursa olsun, dinleyen için  o her bir kişinin kendine has “biricik” yöntemi ve serüveni gerçekten büyüleyicidir.

EA: hatta dinleyen kişi bu kadar berrak ve net olunca, anlatıcı dinleyicinin aynasında kendisini görebilir. ve yargılanmadığını da bildiği için (koşulsuz olarak her şeyiyle kabullenilmiş hissettiğinden) herhangi bir şekilde savunma yapma gereği de duymaz. dinleyicinin aynasında kendisini daha net olarak görebilince de değiştirmek istediği yönleri farkeder ve belki de değişim başlar

TE: Anlatan dinleyen kadar dinleyenin de ne tür hareket ettigini algiliyor. Anlattigi seyin heyecanli olup olmadigini, karsi tarafin onu anlayip anlamadigini o da hissediyor ve dolayisi ile fark ettigi zaman kendi yönetmini de degistiriyor. Bunu tabii ki bilincli yapmiyor. Anlatan anlattiklari seylerin tastik edilip edilmedigini karsi tarafi izleyerek anlamak istiyor. Eger gercekten anlasildigini anladigi zaman anlatmasina ivme kazandiriyor.

sa: Çok doğru. Fakat bu söylediğin anlatanın farkındalık derecesine de bağlıdır. Öyle çok anlatıcı gördüm ki, dinleyenin farkında bile değil, sadece ve sadece sonsuzca konuşmak istiyor. Geri bildirim ya da onaylanma filan beklemiyor. Bu anlatıcıların her zaman gündeme getirdiğim “hipnoz altında” olmaları ihtimali olabilir sanki.

TE: Onlar galiba kendi kendileri ile yanliz olmamak icin anlatiyorlar. Mesela cocukken mezarliklarin yanindan gecerken sarki söylüyorduk. Bunun korkmamak icin cok iyi bir yöntem oldugunu büyüyünce kitabin birisinde okumustum.

sa: Çok güzel bir benzetme olmuş, teşekkür ederim. Bu duruma CC’de güzelce değinilmiş. Sonsuzlukla karşılaşmak için yeterli enerji birikimi olmayanların, patlayıp dağılmamaları için bu tekrarlardan ibaret sonsuz iç ve dış konuşmalar bir KALKANmış, ciddi bir koruyucu görev üstleniyormuş.

**

Takyonlara taktım, bi onları görüp seyretme hevesimm var.

EA: hayırlısı deneyimlerinizi okumayı bekliyorum

sa: Hayırlısı tabi ama bekleme gel beraber gidelim, birlikten kuvvet doğar. (Atasözlerine bayılıyoruuummm)

EA: nasıl gideceğiz?

sa: Sen niyetine bak canım! Nasıl kısmı ile işimiz yok artık (o eskidendi) :)))

EA: tamam o halde varım 🙂

sa: Heyoooo… Süperrr

**