Çıkar çatışması

Bir sokak dolusu yere düşmüş sarı yaprağın önünde durmuş ümitsizlikle bakınan temizlik görevlisini görünce, sonbaharın onların korkulu rüyası olduğunu anladım 🙂 Oysa toprak ne büyük hevesle bekliyor o yarı ölü yaprakları; çünkü onlardan beslenecek, ilkbaharda yeni doğacaklar için mama hazırlayacak. Gerçekten de çağdaş insanın dünyası, doğanın yapısını pek desteklemiyor.

**

Önceden “ne yaparım, bunu nasıl karşılarım” şeklinde hazırlık yapılması neredeyse her zaman felaketle sonuçlanır. O halde insan her şeye karşı hazırlıksız mı olmalıdır?Tabi ki böyle kuru bir mantık ardına sığınamayız, hazırlık; kendiliğinden olur. Nasıl peki? Şu an en zevk aldığınız, en hoşunuza giden şeyleri öğrenerek ve uygulayarak Çünkü sırf oyun olsun, zevk alayım diye (kendinizi doğrudan içine kattığınız) o şeyler size olgunluk kazandırmaktadır ve yeri geldiğinde o pek meraklı olduğumuz “hazırlık” kısmını bize sunarlar.

**

Öfke’yi kullanmak diye bişey varmış! Çok geç öğrendim. Oysa ben onunla karşılaşmayacağım ortamlarda gezindim hep. Kullanabilirseniz süper bi güç. O sizi kullanırsa yoksunuz, silindiniz! Eh vahşi bi atın üstünde durmak gibi bişey bu. Bi cesaret edicem yani, denemedik bişey kalmasın şu ömürde :)))

**

“Gerçek dışı şeyler, gerçeklerden daha güçlüdür. Çünkü hiçbir şey sizin hayalinizdeki kadar mükemmel olamaz. Çünkü sadece elle tutulamayan fikirler, mefhumlar, inanışlar ve fanteziler kalır. Taşlar ufalanır; ağaçlar çürür. İnsanlar da maalesef ölürler. Fakat bir düşünce, bir rüya, bir efsane gibi aslında son derece kırılgan şeyler yaşarlar da yaşarlar.” http://a-forizma.blogspot.com/search/label/Chuck%20Palahniuk “İstediğim şeyler gün geçtikçe istemeye eğitilmiş olduğum şeylermiş gibi görünmeye başladı.”

**

Mem&Memetik Nedir?

Mem (İngilizce: meme), bir kültür içerisinde kişiden kişiye aktarılarak geçen fikir, davranış veya bilgi parçalarına denir. Mem kavramı, genlerle özdeşleştirilir ve genlerin biyolojik olarak aktarılması gibi, memlerin de kişiden kişiye ancak genetik olmayan yollarla aktarıldığı düşünülür.
Memler üzerinde de, tıpkı genler ve bireylerin üzerinde olduğu gibi “seçilim baskıları” olduğu düşünülmektedir. Çünkü bir mem (düşünce, davranış, fikir parçası) eğer ki yeterince güçlü, işe yarar ve/veya inandırıcı değilse, aktarılmasına son verilir ve yok olur. Bu olay, canlıların Doğal Seçilim etkisi altında elenmesine benzetilir. Benzer şekilde, bu seçilim etkisi altında memlerin gelişip evrimleşebileceği düşünülmektedir. Bu; bilgi, fikir veya davranışların dallanıp budaklanması ve gelişmesi olarak karşımıza çıkmaktadır.http://www.evrimagaci.org/yazilar/mem-ve-memetik-nedir Kısacası, bu bilim dalının hala alması gereken belli bir yol vardır. Ancak bazı kavramları oldukça iyi açıklaması sebebiyle, gitgide güçlendiği de bir gerçektir. Ne var ki bilim, karşılıklı fikirlerin sürekli çatıştığı ve hep daha iyi fikirlerin bu sayede geliştiği (diyalektik) bir bilgi türü olduğundan, memlerin hayatımızda yer bulup bulmayacağı, gelecekte daha net bir şekilde ortaya, yine bilim insanları ve onların özverili çabaları sayesinde konulacaktır.

Bu konunun CC’de bahsi geçen ismiyle “inorganik varlıklarla” ilişkisi olabileceğini hissediyorum.

Daha çarpıcı olması için şöyle bi örnek vereyim: Birisi bi dedikodu çıkarıyor, etkileyiciliğine göre bu toplumda fırtına gibi esiyor ve çıkaran merciye geri döndüğünde o kişi bunu realite olarak algılıyor! Kendi kuyuna düşebildiğin müthiş bi bulaşıcı virüs.

TE: Eğer yanlisim yok ise, toplumda genlere benzer şeylerin olduğu varsayılıyor. Yani bunların diziliminde evrimlesmis bilgilerin kalması gerekiyor. Bilgiler sürekli evrimsellesmiyor mu? O zaman memler de evrimselesmesi gerekiyor değil mi? Ama evrimsellesen bişey meme olamaz ki? Dawkings insanlarda genlerin olduğu gibi toplumda da bilgilerin memlerde yazılı olduğunu söylüyor. Bu betimleme bana biraz sönük geliyor

sa: Bana çok tanıdık geliyor. Şüphesiz bu kuram henüz araştırma safhasındadır. Örneğin ikibin yıl boyunca İsa diye birinin varlığı ve öyküsü insanları etkiledi, hatta öyleki bunları kurgulayanlar da inanmaya başladı. Bu yetmezmiş gibi İsanın hikayesi evrimleşiyor! Hatta son yüzyılda doğu dinleriyle evlendi, şimdi onun çocukları piyasada cirit atıyo (benimevdeki fındık fareleri gibi!) … Yani özetle dostum artık ayağımızın altındaki basamağın gerçekliğine kendimizi bile inandıramayacak durumdayız.

TE: Bir de memlerin kendi başlarına hayat sürdürdüğünü düşünürsek, yani “bencil genler” gibi hayat surduruyorlarsa “ayvayı” yedik. Senin bahsettiğini konu da bambaşka bir konu. Her toplumun kendine göre “yalanları” yok değil mi? Toplum başkalarından izole kaldıkça kendi yalanina inanıyor. Bu nedenle kapalı toplumlarda tv yayını ya kisitlaniyor, ya da yasaklanıyor.

sa: Niye bambaşka bi konu? İkimiz bu memetik konusundan biraz farklı şeyler anlamak istemişiz gibi geliyor bana 🙂

TE: Bu konuda aldığım teknik eğitim baskın oluyor galiba. Tabii ki insan değişik algilayabilir. Benim korktuğum taraf, meme inananlar bunu kayıtsız şartsız bilime de sokmak istiyorlar.

Niyetli durumlar

Sizin arka planınızda hangi yetiler var?
Bunu denemeden bilmenizin bi yolu var mı?

Burada işin püf noktası, “bilgi” ya da “yeti”nin kendiliğinden bi işe yaramadığını, bi hareket ve değişime sebep olmadığını, adeta uyur vaziyette beklediğini anlamaktır sanırım. Örneğinbi uçak yapmanın bilgisi elimizde var. Koca bi kitap haline de getirilmiş. Peki bu kendi başına ne işe yarar?

Böyle binlerce kitap, trilyonlarca bilgi olsa? Cevabı biliyorum 🙂 Bi işe yaramaz! O halde işe yarayan şey nedir?

Altın kural: kuram-deney/kuram-deney/kuram-deney… Tabi bu kural mevcut (3B diye bilinen) gerçekliğimizde böyle çalışıyordu, ancak yeni enerjide bundan farklı bi durumla mı karşı karşıyayız acaba diye meraktayım.

TE: bilginin birine yarayip yaramadigi pek önemli degildir.

sa: eee o zaman bilgi kendi başına ne yapıyor?

TE: bilgi kendi basina yasiyor :-))) Bazi ülkelerde senin dedigin gibi “gerekli” bilgilere destek, gereksiz bilgilere destek vermiyorlar. Bu durumda hangi bilginin gerekli/gereksiz oldugu söz konusu. Ama bilgi öyle degil ki. Bilgi ise yaramadigi zaman da bilgidir. Ama bilgelik baska. Bilge olabilmek icin senin söyledigin gibi deneyimlemek sart.

sa: Şöyle söyleyeyim, bilgi, ister bi kitapta, ister insanınzihninde isterse genlerinde bulunuyor olsun, orada kend ikendine biişe yaramaz çünkü bilgi AMAÇ taşımaz, nötürdür, üstelik enerji açısından da nötürdür.Onun faaliyete geçmesi için başka Bİ ŞEY tarafından bi niyetle fiiliyata geçirilmesi lazım. Örneğin bi kova içindeki su da bi bilgidir, dokunulmadığısürece öyle durur. Eğer ona güneş dokunursa buharlaşır, değilse sonsuza kadar hiç bi işe dönüşmez. Televişzyon imal etme bilgisi vardır, bi kitapta yazar ancak kendi başına televizyon olmaz.Bilgi kendinden menkul ne güce, ne amaca, ne de enerjiye sahip değil. Onu işlerliğesokabilmek ancak onun dışından gelen bir NİYETle olabilecektir. Acaba anlatabildim mi?

TE: Benim de söylemek istedigim bu idi zaten. Bilgi bizden bagimsizdir, yanliz nötr bilgi bir insanin isine “yaramaz”. Bunu icsellestirmesi gerekiyor, bu da deneyimle olur. Sen bilgiyi hareket ettirmek icin niyet olmasi gerekiyor diyorsun. Dogru. Bilgi edinme niyeti olmazsa zaten bilginin farkina varilmaz. Bilgiyi fark etmek de yetmiyor, onu hazmetmek de o kadar önemli, cünkü hazmedilmeyen bilgi ya unutuluyor, ya da “süs” gibi insanda maske gibi duruyor.

sa: Bu durumda senin arka planında ne gibi yetiler var biliyor musun?

TE: Eger senin bahsettigin arka plan terimini yanlis anlamamis isem bunlar bize mit yolu ile veya genlerimiz ile verilen bilincalti bilgileridir. Sen bazen hikaye sekli ögretme seklinin cok daha etken oldugunu söylüyorsun. Bu da dogrudur. Hikayeler galiba icimizde durgun olan türümüzden gelen bilgileri titretiyor. Bize ne oldugunu bilemiyoruz ama kalbimizle anladigimizi hissediyoruz. Bunlar kelimelere dökülemeyen seylerdir.

sa Doğru aynen senin dediğin gibi bilgi/yetenektirler. Ama onlardan hangileri bizde var (elimize bi kullanım klavuzu vermedikleri için )bilemiyoruz. Peki o halde nasıl açığa çıkacaklar?

TE: Biliyormusun? Bizi egitirken sürekli ona dokunma, buna dokunma diye ikazda bulunulmustur. Bu da bize kismen etiliyor. Yani pisirik yetismemizde büyük katkisi bulunuyor. Bu nedenle insanlar cocuklari birseyler yapmak istedikleri zaman cesaretlendirmelidirler, onlari korkutmanin hic bir anlami yok. Simdi ben bunun farkina vardim. Neden herseyi degistiremiyorum? Cünkü kücükken edindigimiz deneyimleri birden bire atamiyoruz. Biz de ne oldugunu anlamak icin o seyi yapmamiz gerekiyor. Seninle yazismakla mesela ben kendimde nelerin ciktigina bazen sasiriyorum. Seninle yazismasam bunlar cikmayacak.

sa: Herşeyi gayet güzel sonuca bağlamışsın:”Biz de ne oldugunu anlamak icin o seyi yapmamiz gerekiyor.” Yapamama sebeplerini de gayet güzel açıklamışsın. Budur diyorum :)))

**

“Bir kişiyi dinlerken sadece kulaklarınızla değil tüm bedeninizle dinleyin. Dinlerken içsel bedeninizin enerji alanını hissedin. Bu, dikkatinizi düşünmekten alır ve zihnin müdahalesi olmadan gerçekten dinleyebileceğiniz sessiz bir alan yaratır. Diğer kişiye bir alan vermiş olursunuz-mevcudiyet gösterebileceği bir alan. Bu, ona verebileceğiniz en değerli hediyedir. Çoğu insan, dinlemeyi bilmez çünkü dinlemenin büyük bir bölümü düşünme eylemi ile istila edilmiştir. Karşısındaki kişinin ne dediğinden çok düşünmeyle alakadar olurlar ve asıl önemli olan şeyle, yani kelimelerin ve zihnin ötesinde o kişinin VARLIĞI ile asla ilgilenmezler. Elbette ki başka birinin varlığını kendinizinki aracı olmadan hissedemezsiniz. İşte bu, aynı zamanda sevgi olan Bir’liğin farkına varmanın başlangıcıdır. Varlığın en derin noktasında var olan her şey ile Bir’siniz.
İnsanlar arasındaki ilişkilerin birçoğu, insanların ilişki kurması ve bir arada olmasından ziyade zihinlerin etkileşmesinden oluşmaktadır. Hiç bir ilişki bu şekilde yürüyemez ve ilişkilerdeki çatışmaların çokluğu da işte bundan kaynaklanır. Eğer hayatınızı zihniniz yönetiyorsa, çatışmalar, anlaşmazlıklar ve sorunlar kaçınılmazdır. İçsel bedeninizle iletişim halinde olmanız size, ilişkilerinizi güzelleştirecek zihinden bağımsız ve temiz alanlar yaratacaktır.” – Echart Tolle

Biçok insanın enerji bedeninin fizik bedeninden çok uzak olduğu söyleniyor (hatta ölçülebiliyor), peki bu insanlar nasıl dinleyebilsinler ki?

EK: Dikkat ediyorum da, çoğu sohbette insanlar birbirinin sözünü kesiyor. Yani yukarıda bahsedilen “derin dinleme” eylemini yapmaya çabalasakta işin sihri bozuluyor. Çok gürültü var çook…

sa : Bu karşındakilere bağlı bişey değil E, sözünü de kesseler, yüzüne de tükürseler, eğer niyetliysen o kişinin “varlığını” dinleyebiliyosun 🙂

EK: Bir kişiyse karşımdaki, derin dinleme yapabiliyorum fakat birden fazla insan varsa ve biri konuşurken diğeri olmadık yerde konuya dalıyorsa o derin dinleme konsantrasyonu bozuluyor 🙂 Gürültü dediğim buydu.

sa: Anlıyorum.Ben o durumlarda da niyetlendiğim kişiyi dinleyebiliyorum, bunu belirtmek istemiştim, tabi istisnalar olmuyo değil 🙂

**

Ben halihazırda bi “wavicle”ım yani Salınımcı. Sen de öyle, o da öyle. Ve bu şahane bişey 🙂

**

İş değil AŞK

Clarissa, doğduğu ve yaşadığı her iki ülkenin de hakkını veriyor. Müthiş bir dinleyici. Yansızca dinleyebilenlerden. Doğum bilgileri elimizde olsaydı Yaşam Tasarımına bakabilmek isterdim. Sanırım 13 numaralı kapısı aktiftir onun da 🙂
Hem Castaneda hem de Clarissa Estes mesleklerini (antropolog ve psikiyatr) kendi bildikleri yolda -ortodoks kurallara aldırmaksızın- icra edenlerdi, böyle yapılabildiğinde ona zaten iş değil aşk deniyor.

**

Kendini (her dakka sınırlarını daha keskinleştirdiğin kendini) bi silkinişle -bi narayla-aşmak lazım. Bunu yapabilmek zor değil, şiddetle niyet ettiyseniz eğer.

**

Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Öykü ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir.” Diyor C. Estes. (Tıklayınız)

**

Nasıl da tam ortasındayız varoluşun, iki yana doğru bakıyoruz bakıyoruz, inceliyoruz,bazen ümitsizliğe düşüp bazen seviniyoruz, bazen herşeyi bildiğimizi sanıyoruz bazen kaybolmuş hissediyoruz. Bu müthiş bi macera dostlar. Hadi bi yerinize bakın şurdan: http://primaxstudio.com/stuff/scale_of_universe/ Bazılarımız kulaktan dolma beşyüzüncü ağızdan aktarılanlarla tatmin olamıyor. Denemek istiyorlar, bizzat bilmeye çalışıyorlar ve bunun için akıl almaz risklere giriyorlar. Onlar sayesinde açılıp genişliyo iki yana doğru evrenimiz. Hepsine minnetarız.

**

Yıldızlara gitmeyi bırakın hedeflemeyi, yıldızlara
gidebiliriz diyenlerdenim. Ve ben dedikçe gittiler yani! Sanki dünya
hayallerimi gerçekleştirmek için yarıştı
şu uzun ömrüm boyunca.

Bugün bilimsel (ve tabi aslında görünen etkisiyle teknoloji)
başarımızla övünürken bütün bunları, fantastik, bilim kurgu
yazarlarına hatta adı bile anılmayan uykucu, tembel(!) hayalcilere,
doğayı gözlemleye gözlemleye hayallenenlere borçlu olduğumuzu
unutamayız.

Hep söylediğimiz gibi her insanın başat özellikleri farklıdır,nasıl ki her dokunun hücreleri farklı konularda uzmanlaşmışsa bizlerde insan olarak öyleyiz. Bu sebeple gerçekleştirenlere hayalcilerden daha çok değer biçemeyiz. Velakin hem hayalci olacaksın hem de bu dünyadan madalya bekleyeceksin, eh işte bu çoğu kez mümkün değil.

Geçenlerde Haluk’a da söylediğim gibi aramızda iş
bölümü var, ben hayal ederim başkası gerçekleştirir, ne zaman? Önemli
değil. Ben de kimbilir kimlerin hayalini gerçekleştirdim. Hayaller geleceğe fırlatılmış tohumlardır. Haluk hocamız da
dedi ki, iyi ama sibel, parsayı gerçekleştirenler topluyor! Ben de
dedim ki “aman ne fark eder canım”

**

Ecel geldiğinde…

‘’Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum
hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum
yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için…
Ve ecel geldiğinde fark etmemek için aslında yaşamamış olduğumu…’’

Denemek… Korkutucu olmasına karşın yepyeni bir şeyi denemek, işte az kullanılan yol budur.
Denemenin kendine aşık olmak… Eğer böyle olabilseydik her yer başarı hikayeleri ile dolu olurdu; çünkü denemek bizatihi başarıdır.
“Sonuç odaklı” eğitime hayır.
“Başarısızlık Hikayeleri” eğer gerçekten yazılsaydı muhteşem olurdu. Ki onlar başarısızlık değillerdi.
Neye başarısızlık diyorlar?
Aklımızdaki varış istasyonuna/amaca ulaşamamaya başarısızlık diyor toplum. (Önce aklımıza hedefi koyuyorlar, iyi yokla kendini, o hedef zaten sana ait değil) Yalan! Küllen aldatmaca!
Tek bir başarısızlık tarifi olabilir; hiç bişeye girişmemek, taklitçilik, başkalarına askıntı olmak.
Varış istasyonu, bir seraptır zaten, varla yok arasında, içimizde bi yerlerde durur fakat aslında başarı; yeni bir yola girişmektir, cesaretle denemektir, az kullanılan yoldur o. Ve adım attığımız an bu yola başardık demektir. Bilinmeyenle yüzleşme, adrenalin salgımızın artmasına sebep olur, bu ise yeniden doğma anlamına gelecek bişeydir.
Ey Gezgin… Eyy az kullanılan yolları seçen deneyci… Sen bir savaşçısın. Gözünü hedefe dikme, kalbini kilitleme! Her adımında tüm duyuların açık olsun, her kokuyu, her sesi duy! Her yüzü gör! Dokun /dokunul… Bütün dünya, hepimiz senin arkandayız, her an sana işaret gönderiyoruz. Eğer açık isen (hedefe kilitlenmemişsen açıksındır) işaretlerimizi görür/duyar/hissedersin.
-eski bi yazımıza gelen yorumlar yazıdan daha güzeldiler. Onları tekrar gündeme taşımak istedim.-
  1. Turan
    Ağustos 23rd, 2009 at 17:51 editHayati tatmak icin ormana veya insanlardan kendini soyutlamaya hic gerek yok. Ayni seyler toplum icerisinde de oluyor. Önemli olan dikkatli yasamak. Tabii ki arada sirada gürültüden uzak durmak gerekir…

    ” Eğer açık isen (hedefe kilitlenmemişsen açıksındır) işaretlerimizi görür/duyar/hissedersin.”

    Hayatin püf noktasi da alinda budur: acik olmak….

  2. Sibel
    Ağustos 23rd, 2009 at 18:21 edit“Orman” burada simgesel anlamda kullanılmış bence.
  3. Ismail
    Ağustos 24th, 2009 at 08:53 editHayatta herşeyden ve heryerden mesaj almak mümkün. Mesela kültür olarak aboriginal (avusturalya yerlileri) bunu çok güzel yapıyor. Normal olduğunu düşünen insana onların metodları absürd geliyor. Ama başarılı bu insanlar 10000 lerce yıldır varolmuşlar hemde başarılı şekilde. Ama modern toplumlarda ben gazeteden, radyodan, rüzgardan, ağaçtan falan mesaj alıyorum ve bu bir teşvik ve yardım derseniz sizi Psikoz hastası olarak damgalarlar ve en yakın akıl hastanesine yatırırlar. Bu arada Psikoz hastalarının rahtsızlığı positif mesajlardan kaynaklanmaz ama negatif semptom denilen mesajlardan kaynaklanır. Ayrıca korku (noluyo lan şeklinde yaşanan) mesajların yanlış anlaşılmasına ve negatif olarak görülmesine neden olur. Neyse kolayı seçip ilacını içmek ve bu mesajları görmemizlikten gelmek bir çok insan için daha tatmin edicidir. Lütfen kınamayın bu davranışı.
  4. Ismail
    Ağustos 24th, 2009 at 09:08 editYine ben. Avusturalya yerlilerinin başarılarını örnekleme gereği olduğunu düşündüm. Mesela çölde su bulmak istediklerinde onlar “sing for it” (şarkı söylerler). Bu doğayla bütün halinde söylenen su şarkısı onları suyun olduğu yere getirir, kumu kazarlar ve suyu bulurlar. Materyalist mantık bunu anlayamaz ve çözemez.
  5. susen
    Ağustos 24th, 2009 at 09:49 editEvet, “gitmek” de simgesel sanki. İçgörü kazanmak için çıkılan bir yolculuktan bahsediyor sanki. Son cümlenin (ve ecel geldiğinde…..) orjinal dilindeki halini çok merak ettim doğrusu, bu haliyle beni yoruyor, bir zafer cümlesi daha çok yakışırdı eğer olup biten bir muharebe ise..
  6. Sibel
    Ağustos 24th, 2009 at 09:54 editİnsanın özellikle negatif sayılabilecek işaretleri görmesi hiç de kolay değil, çok sarsıcı bir durum. Bunu görmek istememek gayet anlaşılabilir doğrusu. Zaman zaman yazı gönderdiğim bir sitede geçenlerde bir katılımcı (genç olduğunu sanıyorum) her şeyin konuştuğunu ve kendisi ile iletişim kurduğunu yazmıştı. Muhtemelen geçirdiği bir travma sonucu olmuş. Psikologları da anlayabiliyorum aslında, normalden her sapma bir hastalık neticede, mümkünse hemen düzeltilmeli. Bazen bu davranışlarını kınayacak gibi oluyoruz fakat aslında bunu yapmalarına biz sebep oluyoruz. Çünkü aslında sapmalar tek yönlü gelmiyor, hoşunuza giden bir araz, hoşunuza gitmeyen başka şeyleri de koluna takıp getirmiş olabiliyor.
    Her neyse, burada Ölü Ozanlar Derneğin’de kastedilen de YENİ olana geçişin sancıları…
  7. Sibel
    Ağustos 24th, 2009 at 10:01 editÇok doğru “gitmek” mevcut düzeni terk etmek anlamında kullanılıyor, ya da en azından onun dışında bişeyi denemeye gönüllü olmak. Don Juan aldığımız her kararın ÖLÜM’e karşı alınmış olduğunu söyler, Çünkü ölüm bizim en büyük ve biricik danışmanımızdır. Bu kelimeden kaçınmaya çalışmak ve akla getirmemek daha ziyade Batı toplumlarının son yüzyıllardaki uygulamasıdır. Ecel gelsin, sorun değil susen. Onun yüzüne bakıp, içimden gelen her şeyi denediğimi söyleyeyim, eminim o da memnun olacak 🙂
    Bu arada nedense “Türkiye’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey” aklıma geldi, gerçi kitabı okumadım (bi ara edinmeli) ama Akdoğan’ı iyi tanırım, kendisi kardeşimin üniversiteden beri en yakın arkadaşıdır, ayrıca ciddi sevecen ve yardımsever biridir. Muhtemelen kitapta bahsedilen yerlerin bi kısmına da kardeşimle gitmişlerdir. Bu dışa dönüklere bazen şöyle demek gelir içimden “bu ne enerji!” 🙂 Fakat bu enerjiyi hangi maksatla dışa döndürdüğünüzde çok önemli değil mi?
  8. Ismail
    Ağustos 24th, 2009 at 11:02 edit“Normalden her sapma bir hastalık aslında” derken burada hemen normalin ne olduğu? ve kime göre normal? sorularını sorabiliriz. Eğer Avusturalya yerlilerinin arasında büyüyüp herşeyin sizinle konuştuğunu iddia etseniz sizin anormal olduğunuz düşünülmez. Referans noktasına göre normallik değişir (göreceli).
  9. Sibel
    Ağustos 24th, 2009 at 11:09 editBu benim fikrim değil de, ortodoks düzenin bir kabulü tabi. Şüphesiz ki, “normal” izafidir.