Yanlış yok. Peki ya şeytan?

Yanlış yok, muhtelif denemeler var. Gerçek yetişkin, kendi metodunu dayatmaz. Daha verimli ve hızlı, üstelik “çeşitli” yolların keşfi, doğruyu bildiğin duygusundan bütünüyle kurtulmaya bağlı.

**

HS: “”Soru: Şeytanın herkese kendi sıkletine göre musallat olmasından bahsediliyor. Bu hususu nasıl anlamalıyız?””

Sa: Şeytan bence Gölge’dir. Bunu hemen her öğretide bulabiliyoruz. İşte bu açıdan kişinin kendi sikletine göredir şeytan. Bi şeyin kendi cüssesi neyse gölgesi de ondan bağımsız olamaz velakin günün güneş saatlerine göreyön ve şekil değiştirir. eğişmeyen ise bi ucundan daima kişiye bağlı olmasıdır. Gölge, aslından bağımsız olamaz 🙂

HS: gölgeden de öte bir şey olmalı.

sa: Belki de evet. Şeytan sadece insana düşman. İnsanın diğer canlılardan farkı ise bilinçlenme potansiyelidir, yani herşey olma potansiyelinden bilinçli niyeti ile OLdurma yetisi vardır. Demek ki Şeytan aslında bilincin düşmanıdır. 🙂 İkinci tahmin hakkımı da kullanıyorum: Şeytan, kaostur!

HS: dilime dolanan kelimeyle şeytan bir avadanlıktır; olmazsa olmazdır. imtihan olması için varlığı şart. olmalı ki; yoldan çıkarıcı ayartıcı olmalı ki; iyiler kötüler şunlar bunlar ortaya çıksın. bir nevi turnusol kağıdı.

sa: Yani Şeytan, dualitenin garantörüdür diyebilir miyiz?

HS: bilmem ki bunu demek de ikilik deyince; iki denk güç gibi algılanmasın. insanın ne mal olduğunun ortaya çıkabilmesi için olmazsa olmaz bir şart o kadar. yoldan çıkarıcı baştan çıkarıcı evet; ama o kadar da güçlü değil. güç şeytandan gelmiyor bizim ne idüğümüzü bilmememizden geliyor bence.

sa: Senin daha önce anlattıklarından çıkarsadığım kadarıyla, insan ne kadar iyi ve değerliyse, şeytanın saldırısı o denli keskinleşiyormuş. Yanlış anladıysam düzelt lütfen. Bu durumda “iyi ve değerli” kıstası yükseldikçe şeytanın saldırı gücü neden artar? Olayı bi nebze fizik açısından değerlendirebilir misin?

HS: alıntıdan anladığım kadarıyla… büyük başın derdi büyük olur; halterci ne kadar büyük ağırlık kaldırırsa daha büyüğünü kaldırmak arzusu zorunluluğu v.s doğar. belki; insan büyüdükçe düşmanı da büyür dersek olur mu?

sa: Mantıklı görünüyor fakat bu çıkarımın bana yeniden GÖLGEyi anımsattı?

‎HS :)) farklı disiplinlerden baktığımız için olabilir.

sa: Ben heryerden bakmaya gönüllüyüm. “insan büyüdükçe düşmanı da büyür dersek olur mu?”demiştin. O halde insanın “büyümesi”, yine de elzem midir? Ve ikinci sorum: “büyümek” ten kasıt tam olarak nedir?
(Bu arada gölgeden kastettiğimi anlamak için ibn Arabi’nin şu yazısını bi hatırlayalım, lütfen tıklayınız)

HS:büyümesi eşyanın tabiatı gereği denir ya… öyle bir durum değil mi? fiziksel anlamın daha dışında mesela; belki derinleşme denmeli belki başka kelime bulunmalı. İbn Arabi her anlamda beni aşar. Bir kitabını biraz karıştırdım o kadar. MEB yayınlarından. belki çeviriden belki başka şeyden. Biraz okudum, moda tabirle tarzım olmadığını anladım. Belki okunması gereken 100 alim varsa onlardan biridir. ama bana göre değil sanırım.

sa. Her büyüyenin kaos tarafından unufak edildiğini tarihi ve güncel olaylardan bizzat müşahade ediyoruz aslında. Aynı şeyin sonsuzca büyümesi gibi bi olgunun var olabileceğini düşünür müsün?

HS: düşünmem. bir yerde tıkanır sanki.

sa: Bu durumda Şeytan, senin dediğin gibi bi avadanlık olarak, sınırsız biçimde büyüme arzusunu hissediyor ve ona çekiliyor ve tahrip ediciliği ile onu kontrol altına alıyor. Böyle bakınca dengeyi sağlayan bi kontrolör avadanlığı gibi sanki 🙂

HS :)) bu konuda İbn Arabiyi geçtim; seninle de aşık atmak kolay değil. Sen de bir sürü gömlek fazla geliyorsun bana:))

sa: Ben sadece anlamak isteyenim. Her türlü mevcut fikrimi şu an yok sayarak dinlemeye hazırım aslında. Kendimi bi çocuk gibi hissediyorum, sadece meraklı 🙂 Teşekkür ederim

Aklıma Pan simgesini getirdin. PAN: Kırlar, çobanlar ve ormanların tanrısıdır. Keçi ayaklı, sakallı ve boynuzludur. Zevk düşkünü bir tanrıdır. Syrinks (pan flüt) çalar, tepelerde dolaşır ve sürüleri korurdu. Tanrıların habercisi Hermes’in oğlu olduğu söylenir. Faun bilinen diğer adıdır. o insanları kandıran, kapıdan kovulan ama bacadan girmeye çalışan zavallı şeytan olarak tasvir edilir.
Yunan mitolojisi olarak değil de simgesel bazda bakıldığında, PAN’ın insan medeniyetine karşı olduğu ve bilinçlenmemiş canlıları temsil ettiğini çıkarsayabiliriz sanki.

Panteizm, pandeizm, panenteizm gibi akımlar da galiba aynı simgeden yola çıkmışlar 🙂

Yeni Dünyalar-Duygu out DUYU in

Diyorsunuz ki, “Bu kadar aydınlanmış olsaydım, borsanın yarın ne yapacağını tam olarak bilirdim.” Doğrusu aydınlanmış bir insan borsanın ne yapacağını umursamaz. Aydınlanmış bir insan gerçekten başka birinin düşüncelerini okumayı umursamaz, çünkü tüm düşüncelerin yüzde 95’i çöptür. Aydınlanmış bir insan aslında temelde hiç (bir şeyi) umursamaz, Şimdi ânında olmaktan mutlak bir sevinç duyar.(Adamus)

**

Eski Enerji, eski dinazor kemikleri, sizin kemikleriniz. Benzin falan alırken bunu hiç düşünüyor musunuz – “Bu benim kemiklerim, başka bir yaşamdan!” Bununla mı süreceksiniz arabayı? Aaah! Veçhelerinizin sizi sevmemelerine hiç şaşmamalı! (İlginçtir bu konuyu ikibuçuk sene önce bi şiirimde gündeme getirmişim, önemli bir konu: https://blog.sonsuz.us/?p=1718 )

Şu anki eğitim zihinsel aktivitelere odaklanıyor, çok, çok zihinsel. Elinizi bir kitabın üzerine koyarak ve onun özünü hissederek, oturup da kitabı yutmaktan çok daha fazlasını öğrenirsiniz, gerçekten. Ona gömülürseniz, okur, hisseder, gözlerinizle görür, zihninizden geçmesine izin verir, ama aynı zamanda katılımcı olursanız, gerçekten çok şey öğrenebilirsiniz. Gerçek öğrenme budur. (Adamus)

**

Duyularla duyguları ayrıştırabildiğimiz ölçüde savaşçılık yeteneğimiz ortaya çıkar.

**

Duygular, kişiliğimiz oluşturulurken 0-6 yaş arasında şekillenir. Daha sonraları da toplumsal hipnoz araçları ile yönetilir. İnsanlar bunun farkında olmaz. Zihin (dolayısı ile inorganik varlıklar, uçucular), duyguları manipüle ederek, insanı özgürleşme yolundan tali yollara saptırır ve enerjisini mühim miktarda çarçur ettirir. Bize yılllarca mantığı duyguların önüne geçirmemiz önerildi ancak bu bence iyi bir yol değil çünkü mantık da zihin tarafından manipüle edilebilir bişey. Oysa DUYUlar, duyu organlarımızın bize çevreden ve bizatihi kendi içimizden haberleri taşıyan iletişim araçlarıdır. Bunlar her çeşit ANLIK veriyi çift taraflı olarak (içerden dışarıya, dışardan içeriye) taşırlar, bizi her an güncellenmiş hale getirirler. Bu işlem biz bilsek de bilmesek de otomatik yapılır. Ancak biz mantık ya da duygular denizinde yalpalarken bu güncellemenin  yararlarını farkında olacak halde olmuyoruz.

HA: klasik öğretiler de uzun yıllar – belki de hala – duyularla algıyı hafife alan önermelere sahip oldu.yola bu araçlarla çıkanlar için bu konuda da uyanık olmak gerekir diye düşünüyorum.

SA: Çok haklısın. Belki oralarda da kastedilen duyu değil duyguydu, bilemiyoruz ki!Tarihi bilgiler kulaktan kulağa oyunu gibi, nerede yön değiştirdiğini bilemiyosun bile. Yazılı olanların bundan muaf olduğu sanılıyor oysa onların da algılayıp yorumlama yolu ile aynı handikabı mevcut.

TE: Mantik ve duygudan haric ANlik algilamadan bahsediyorsun galiba, Sibel. Bunlarin ötesinde bir algilama sekli nasil olur? Bunlar güncel hayatla nasil bagdasir?

SA: Turan, duyular şimdiye kadar bize beş duyu organı ile algılanıyor diye öğretildi ancak belki bundan çok daha fazlası olabilir. Hücrelerimiz ve özellikle deri ve nefes konusunda daha detaylı bilgi sahibi oldukça bizim de gözümüz açılmaya başladı doğrusu. Sanırım insanın kendini hayvandan ayırabilmesi için (tuhaf bi kendini önemseme ile) yapmayacağı şey yok gibi! :)))

TE: Bazi düsünürlere göre mesela korkuyu ilk önce vücudumuzda hissediyor sonra yorumluyoruz. Bu anlamda tüm vücudumuzu duyu organi olarak kabul etmemiz gerekiyor. Ama bunlar senin de dedigin gibi bizleri hayvanlarla ayni kefeye sokan özelliklerimiz. Yorum yapmak (ne kadar yanlis olursa olsun) insani bir özellik galiba.

SA: Sadece hayvanlarla mı? Bitkilerle de aynı sınıfa sokuyor. Ve biz ısrarla ataları reddetme modundayız. Örneğin şu an aklıma kimsenin adını bile bildiğini sanmadığım Liken’ler geldi. Eğer onun kahramanlığı olmasaydı biz denizden bile çıkamazdık! Biraz araştırın onun kahramanlığını derim 🙂

HA: mantık ve yorumlama yeteneğimizle, kendimizi hayvanlardan ayrı tutmaya çalışmamız anlaşılmaz değil ama belki de artık hayvan niteliklerimizi anlamaya- bulmaya çalışmamız fena olmaz diye düşünüyorum:)

SA: Tamamen katılıyorum. Aslında ortodoks olmayan Bilim de bizi bu yöne doğru yönlendiriyor. Bu arada sen bizim coğrafyanın son ikibinbeşyüz yılını okudun, oradaki dehşeti gördün sanırım. Onca saygı duyulan ve adına milyonlarca kişinin katledildiği ve üstelik huşu ile katledildiği, kutsal metinlerin nasıl ve hangi nedenlerle oluşturulkduğunu gördüğünde neler hissettin merak ediyorum.

HA: din adına yapılan ve yüzyıllar süren dehşeti hepimiz aşağı yukarı okul bilgilerimizden hatırlar. Beni Fraternis’de asıl etkileyenlerin başında, yaşadığımız coğrafyanın üstüste binmiş olağanüstü tarihi ve zenginliği.üzerinde yaşadığımız topraklar binlerce yıldan beri olağanüstü uygarlıklara ev sahipliği yapmış ve bir şekilde en küçüğünden büyüğüne kadar bütün milletler topluluklar için cazibe merkezi olmuş.

TE: Hayvansi yönlerimizi herkes bulmaya calismis olsa, toplum toplum olusunu yitirir galiba. Düsününsene tüm insanligin korku duygulari men edilsin. Bence en iyisi bunlari insanlar kendileri kesfetsinler…

SA: Toplum olma duygusu yitirilmez de, “birey olma” durumunun yitirileceğinden korkuluyor. Ki bu bence de haklı bi endişedir. Ancak korkunun ecele faydası yok. Çocuğunuzun ayakta durup durmadığını anlamak için cesaretinizi takınıp bi elini bırakırsınız. Durdu durdu! duramadıysa, yaralarını berelerini sarar bi daha denersiniz! Yoksa sürekli ona destek olarak bi kötürüm yetiştirirsiniz, haksız mıyım?

TE: Cok haklisin Sibel. Cocuk düştükten sonrai tutum da cok önemlidir. Cocugu “ah, vah” diye kendi kendine acindirirsak “birey olma” da zora düşecektir. Düse kalka deneyimleyip neyi yanlis yaptigini irdelemelidir.

SA: Aslında yanlış yok, muhtelif denemeler var. Gerçek yetişkin, kendi metodunu dayatmaz. Daha verimli ve hızlı üstelik çeşitli yolların keşfi, doğruyu bildiğin duygusundan bütünüyle kurtulmaya bağlı. İşte yine geldik duyulara saygı duymaya 🙂

TE: Bunu kavrayan ve hayata uyarlayabilen gercek erdemli kisidir.

SA: Aslında evrimi bilinçli taklit bunun için yeter 🙂

TE: Cok dogru, aslinda birey insanligin gördügü evrimi kendi hayatinda yasiyor.

**

Rüyacılar, inorganik varlıklar

Çözemediğin bi problem konusunda inat etmeyi bırakıp ara verdiğinde, sabah genelde problemi çözersin çünkü gece psişen o konuyu güzelce incelemiş olur. Yani herkes aslında rüyalarda çalışır sadece rüyacılar değil. Tek fark onlar rüyada olanları yönetemez ya da yönetmeyi tercih etmez.

**

Sorumluluğu almamak için attığımız manasız taklalar şaka gibi.

Z.M. Olimpiyatlarda o taklalara puan veriyorlar.. 🙂 herşey nasılsa öyle tam ve güzel..o taklalarda bir şeyleri geliştiriyordur ki atlıyodur..çocuklar hangi adelesi gelişme safasındaysa onu geliştiren hareketi çok sık yaparlar ve bir gün o hareketi gerektikçe ve yeterince yapmaya başlarlar(denge)..

SA. Söylediğin doğru ama çocuklar(ve yetişkin olamayanlar) için. İşin şaka kısmı bu değil, yetişkin olamayanların sanki yetişkin olmuş pozuna girerek edim ve yaptırımlarda bulunmayı hak görmelerini kastediyorum.

Yetişkinliğin yaşla ilgili olmadığını eklemeye lüzum yok. Sorumluluğu kendi dışında soyut ya da somut bişeylere yıkıp, beleşe ahkam kesmenin dayanılmaz hafifliği hakkında konuştum sanırım.

**

Don Juan’a göre fiziksel beden ile enerji bedeni, biz insanoğullarının aleminde birbirlerini dengeleyen yegane enerji biçimlenmesiydi. Bu yüzden bu ikisinin dışında hiçbir ikiciliği kabul etmiyordu. Beden ile zihin, ruh ile ten ikiciliğin enerji bağlamında hiçbir dayanağı bulunmayan sadece zihin kaynaklı sıralamalar olduğuydu.

Don Juan, herkesin disiplin yoluyla enerji bedenini fiziksel bedenine yaklaştırmasının mümkün olduğunu söylemişti. Normalde ikisinin arasında mesafe muazzamdı.

Bizler evrenin yarattığı enerji sahibi araştırıcılarız ve farkındalığa sahip enerjimiz olduğundan, evrenin kendi farkına varması için araçlarız biz. Uçucular ise, acımasız meydan okuyucular. Onları uzaklaştırmaya niyetlen, çevrende bir enerji engeli oluştur. Sessiz kal, sessizliğinin içinden engel oluşacaktır. Eski büyücülerin enerji gerçekleri dedikleri şeylerden biridir bu. İçsel söyleşini kes.

Büyücülüğün gizemi dünyevi şeylerle hafifletilmeli. Hiçlikten kaynaklanmalı ve gene hiçliğe dönmeli. Savaşçı gezginlerin sanatıdır bu, fark edilmeden iğne deliğinden geçmek.

**

“Bu bir düşünsel evren, yaşayan evren, zarif bir evrendir!” diyordu Castaneda, coşku ile seminerine başladığında. “Bilinen evrenin doğrusallığını, bilinmeyen evrenin doğrusal olmaması ile  dengelememiz gerekir.” Karizmatik Castaneda, inorganik varlıkları tarif ederken, belli ki onlarla uzun zaman geçirmiş ki şaşırtıcı inandırıcılıkla kanıtlıyordu; birleşim noktası, yerinden oynatıldığında başka diyarlara gidebileceğimiz, kürek kemiğinin hizasından bir el boyu ilerisindeki yer; ışıklı  yumurtamızın parlaklığını çalan ve yalnız aşırı bencillik döküntülerini bırakan, sürekli olarak insan ırkının farkındalığı ile beslenen yağmacı evrendeki “uçucular”.

O, bunlardan hiçbirini icat etmedi, yalnızca doğruluklarına ısrar etti. “Biliyorsun ben çılgın değilim. Eh! Belki birazcık çılgınım ama komik olacak kadar değil!”

**

Florinda özgürlüğün insanın kendisine ait hiç bir ilgisi olmaması içimizde hapsolmuş enerji çözülünce erişilen bir ilgisizlik olduğunu söylemişti bana. Bu enerjinin ancak kendimize iliskin onemimize iliskin ki alay edilmemesi gerektiğini hissettigimiz bir önemdir bu sahip olduğumuz o yüceltilmiş kavramı durdurabildigimiz zaman özgür kaldığını anlatmıştı bana.

Özgürlüğün bedeli çok yüksektir…

Özgürlüğe ancak umut olmadan rüya görmekle her şeyi hatta rüyayı bile kaybetmeye razı olmakla ulaşılabilir…..

**

“… Rüyalarla ilgili bir teorim yok. Nasıl ortaya çıktıklarını bilmiyorum rüyaların. Ayrıca, benim onları ele alma biçimimin bilimsel bir yöntem sayılabileceğinden bile emin değilim. Belirsiz ve kişinin o anki keyfine çok bağlı şeyler oldukları için, rüya yorumlarına karşı hepinizin taşıdığı önyargıları ben de paylaşıyorum. Ama öte yandan, bir rüyayı gerçekten enine boyuna defalarca incelediğimizde, bunun büyük bir ihtimalle bizi bir yerlere götürebileceğini de düşünüyorum. Tabii ki bunun bilimsel bir vargı ya da akılcı bir sonuç olması gerekmiyor, fakat bilinçaltının amacının ne olduğunu, “bilinçaltının aklından neler geçtiğini” gösterecek bir ipucuna varabileceğimizi söylüyorum…”

”“Bilinçdışı bizi bizden daha iyi bilir.”

“Eğer bir bireyi anlamak istiyorsam, ortalama insan hakkındaki tüm bilimsel bilgileri bir yana atıp, tüm teorileri gözardı ederek tümüyle yeni ve önyargısız bir tavır benimsemek zorundayım.” G.Jung

**

Bizim rüya analiz sisteminde (Jung izdeşi Delaney’in), rüyayı görene analiz ettiriyoruz. Onun egosunu ve zihninin kendisini yanıltmasını önlemek için uygun ve güzel sorular buluyoruz ki rüya gören zihninden etkilenmeden kendi cevaplarını bulabilsin diye. Sonuçta onun söylediği parçaları biraraya getirerek daha uzun sorular sorarız ve böyle böyle kendi rüya analizini ve AYMAsını kendisi bulmuş olur.
Genel rüya simgelerini kullanmayız bu sistemde. Hele kendi içimize doğan şeyi asla rüya görene dikte etmeyiz, kendi yorumumuz varsa bile ona söylemeyiz. Çünkü dıştan verilen cevaplar kişiye AYma sağlamaz. Kendisinin bulması şarttır.

**

Rüyadan rüyaya kayıyoruz
Gerçeklik dondurma gibi eriyor
en incesinden bir tül bile yok arada
öyle cascavlak tüyleri yolunmuş kuş misali
kalıveriyoruz ortada
Sen, ben, benin halleri karışıyor kesif neme
Sahiden de bu kesif nem! Göz gözü görmüyor
Sınırlar, eski zaman abideleri
Teslim olacak mısın gönlünle?
Genzimin gerisinde belirsiz tekinsiz
bir açıklık genişlemede
her şey güzeldi çok güzeldi
kıymetliydi
Sislerin ardındaki, varsa eğer
bilinmedik şimdi
sa

**


İnsanın tembelliği

Bi sözün hangi şartlarda söylendiğine bakmaksızın onu yargılamayı kendime uygun bulmuyorum. Çünkü bana göre herşey doğrudur velakin eksik olmak durumundadır. Bunu bilmek yetmez yaşamak gerekir tabi 🙂 İcad ettiğimiz tüm tanımlamalar,  o icad/gereklilik anının bi fotoğrafıdır sadece, onu başka anlar için kullanmak imkansızdır!

Örneğin “bi Türk dünyaya bedeldir” sözünü alıp başka anlar ve durumlar için kullanmaya çalışmak, bi siyasi ya da ekonomik modeli alıp başka bi zaman ve mekana giydirmeye çalışmak gerçekten beyhudedir.

Herhangi bi anın ihtiyacından doğmuş bir “uygulama” ve bunun “çıkarımı”nı, başka ve gerekmeyen durumlar için tekrar tekrar kullanmaya çalışmak insanoğlunun bi tembelliği galiba.

T.E: Yani her yeni zaman kendine göre yeni bir teori üretmeli mi diyorsun?

SA: Şüphesiz. Ve bunun gerçekten TAM bi şey olması için; önceki kanunları kapsıyor olmasına karşılık yepyeni bi şey söylüyor olması gerekir. Bu kolay bişey değildir, işte bu sebeple galiba insanlar kolaycılığa kaçar ve çocuk yapmakla geçiştirir! Sentezden daha kolaydır kaosun yardımını almak :))))

Eski yazılarımdan birinde ele almıştık bu konuyu ve şakayla karışık şöyle demiştik: “sentez yapamıyorsanız bari çocuk yapın! Belki onlardan biri sentez yapmayı becerebilir”

**

Hayat, bireysel özgür irade prensibine göre kurgulandı. Bunu henüz kullanmayan varlıklar için ise “kaos” oluşturuldu. Neden derseniz amaç mümkün olduğu kadar çeşitlenmekti. Eğer çeşitlenme için kendi iradesini kullanmak istemeyen/beceremeyen olursa onları harekete geçirecek mekanizmadır kaos. Zannedildiği gibi düzenin düşmanı değildir o, en has dostu ve yardımcısıdır.

**

Tıpkı kilim dokuma mekiği gibi bir geriye bir ileriye fırlatarak kendimizi dokuyor ve aslında olmayan bir kişisel tarih oluşturuyoruz, yoklukta hayali bir ada gibi beliriyoruz. Okyanusta baş vermiş minik bir ada! Hatta ada bile değil, yalnızca bir dalga, kabarıp baş vermiş su! (Tıklayınız)

Bizim nerdeyse her konuşmamız, rüyalarımız,hayallerimiz, iç konuşmalarımız… Bunların hepsi geçmişe yolculuktur. Biz ışıktan yavaş varlıklar normal olarak geçmişte yaşıyoruz. Bazılarımız iyiden iyiye geçmişte yaşıyor:)))

Hep geçmişte yaşıyor olmamıza rağmen bu geçmişte değişiklik yapabildiğimize delalet etmiyor, bu büyük bir niyetlilik ve dirayet, sabırlı ve periyodik bi çaba gerektirir. Eh bu olmayınca geleceğimiz de kabak gibi bellidir, falcılara epey iş çıkar! Geçmişte yaşamak ve onu aynen tekrar tekrar etmek bizi ve geleceğimizi olduğu yere çakar! Buna Toltec jargonunda “kişisel tarihin sabitlenmesi” de denir.

Kişisel tarihin sabitlenmesi bizi yerimize mıhlıyor bu sebeple tercih etmiyoruz. Ama geçmişe onu değiştirebilecek seferler yapabilir ve kişisel tarihi giderek boşaltırsak, hem şu anımız hem de geleceğimiz yeni açılımlar yapar. Bu öylesi bi aşamaya gelir ki, gelecek ve geçmiş bile kaybolabilir, böylece özgürleşebiliriz 🙂 Bu hatıraların unutulması anlamına gelmez öylesine bi hastalık ismi veriliyor. Amaçlanan duygusal depoların boşaltılması. Bizi hafifletecek olan sadece bu.

**

“Kibir, bir yandan bizde iyi olan her şeyin özüdür, öte yandan çürümüş herşeyin özü. Kibrin çürümüş yanından kurtulmak ustalıklı bir taktir gerektirir.”CC

**

Tüketmeden Bırakmak

Geçenlerde benim için müthiş aydınlatıcı olan Alıç Ağacıyla Sohbet kitabını gözden geçiriyordum ve gözüm meralarla ilgili bölüme takıldı. Yazar, meraların mümkünse bi kaç tane olması ve sırayla kullanılması gerektiğini söylüyor ve burada çok önemli ve hayati bi nokta olduğunu hatırlatıyor şöyle ki; meranın içindeki ot ailesi, belli bir orana ulaşılıncaya kadar yenirse ve sonra kendi haline bırakılı…rsa kendini kolayca yenileyebiliyormuş. Oysa belli bir oranın üstünde yenilirse artık bir daha bütünselliğini yeniden yapılaştıracak imkanı kayboluyor ve o mera zaman içinde ölüyormuş! Bunu okuyunca ekteki eski yazım (tıklayınız) aklıma geldi. Henüz zamanı geçmeden ve tüketmeden bırakabilmenin bilgeliği yeniden gündemime girdi.

**

Muhteşem, kısacık ama muhteşem bi sunum. Böylesi gençlerin varlığı… İşte gerçek bayramım bu benim.

http://www.ted.com/talks/raghava_kk_shake_up_your_story.html

Böylesi bir anlayışla yapılan sanat ve çocuklar için büyük bir hizmet.

**

İnsanların feda etmeleri gereken en önemli şey “ızdıraplarıdır”. İnsan öyle yapılmıştır ki ; ızdıraba olduğu kadar asla başka şeye o kadar çok bağımlı değildir. Zevklerden daha kolay feragat edilir. Izdırap olmadan birşey kazanılmaz ama ayni zamanda insan ızdırabını feda ederek işe başlamalıdır. (Gurdjieff)

Izdıraptan kurtulmak için kendini önemsemeyi hafifletmek gerekir diye düşünüyorum. Izdırabı hisseden tüm bedenlerini önemsemeyi azaltıp, Ben-im üzerine odaklanmak sonuç aldığım bir çözüm oldu diyebilirim.

Ben-im nedir o halde?

O, doğum ve ölüm döngüsünün dışında, Tanık olan, gücünü bi sebebe dayandırmayan, saf ve mutlak bir güven hali.

**

Zaman zaman bütün ülkelerde insanlar içsel önderlerin temel yaşantılarını birtakım “dış” ya da törensel yöntemlerle taklit etmeye çalışmış, bu yüzden de “taşlaşmış”lardır. Büyük ruhsal önderi izlemek onun yaşamında sürdürmüş olduğu bireyleşme sürecinin tarzını kullanıp kopyalamak değildir. Daha çok onun başardığı gibi, aynı cesaret ve dürüstlükle kendi içsel yolunu izlemektir.

Siz siz olun taşlaşanlardan olmayın.

**

Hayat, bireysel özgür irade prensibine göre kurgulandı. Bunu henüz kullanmayan varlıklar için ise “kaos” oluşturuldu. Neden derseniz amaç mümkün olduğu kadar çeşitlenmekti. Eğer çeşitlenme için kendi iradesini kullanmak istemeyen/beceremeyen olursa onları harekete geçirecek mekanizmadır kaos. Zannedildiği gibi düzenin düşmanı değildir o, en has dostu ve yardımcısıdır.

**

Bir özgürlük savaşçısı kişisel erki ister küçük ister muazzam olsun, ona güvendiği takdirde kusursuzdur ve her zaman yapmanın gücünü, onu yap-mamaya çevirerek dengeler.

**