Yoksa Nötrinolar sevgi mi?

Uzay ve zaman birleşerek, birbiri içinde eriyen homojen bir yapı meydana getiriyorlar.Tüm zamanların en büyük keşiflerinden olan uzay-zaman yapısı, anlaşılması oldukça güç bir oluşum. Ve hız… Hele de ışık hızı!
Nötrinolar uzay-zamanda kısa bir yol seçerek Cern’den Gran Sasso’ya ek boyutlar aracılığıyla ulaşıyor (2011). Paes: “Böylece nötrinolar aslında daha hızlı olmamalarına rağmen ışıktan daha hızlı hareket etmiş gibi görünebilir” dedi.
Nötrinolar; son derece gizemli parçacıklar, çok küçük kütleleri var. Elektrik yüke sahip değiller ve hangi madde olursa olsun yeter ki orada olsun içinden geçme kabiliyetine sahipler.

Birkaç santimetre kalınlığındaki kurşun tabaka X ışınlarını tutabilirken 1 ışık yılı kalınlığındaki kurşun tabaka nötrinoyu tutamamaktadır. Dünya’nın bir ucundan girip diğer ucundan çıkıp giderler.

Yoksa Nötrinolar sevgi mi?
Tarif ede ede tahrif ederek aslını kaybettiğimiz şey hani!

Geribildirim (Feedback) Nedir?

“Geribildirim aldığımız için basketbol oynamayı öğreniriz, doğru ve kesin olup olmadığı konusunda geribildirime sahip olduğumuz için konuşmayı öğreniriz. Neticede geribildirim mekanizmasına sahip herhangi bir sistem, herhangi bir grup hücre ve ağ, tıpkı nöronların öğrendiği şekilde öğrenirler. Buna “geribildirim hafıza” veya “sistematik hafıza” denmektedir.”
Geribildirim nedir?
Geri besleme (feedback) bir sürecin basamaklarındaki bir değişimin önceki bir basamağa etki etmesi ve neden-sonuç ilişkisi içerisinde bir döngü oluşturması olayına denir. Burada süreç sıcaklık ayarlı bir soba gibi fiziksel olabileceği gibi kan şekeri döngüsü gibi biyolojik hatta paradokslarda olduğu gibi tamamen soyut olabilir.
Görülüyor ki geribildirim biyorobotların (yani bizler ve tüm varlıklar) olmazsa olmaz prensibi.
Peki geribildirimleri hayatınızın hangi alanlarında, nerelerde sıklıkla fark edersiniz?

Peki biz tanrının geribildirimleriyiz desem?

Yaz yağmurunun görüsü

Uzandigim yerden yagmuru seyrediyordum ve kafamin icinde su cumle duyuldu:

“içinde dalgalar oynaşan kadın kabuğu, havadaki yazıları okuyor!”

Birden yillar önce gördüğüm bir rüya ile son resim oyunum birlesiverdi, hayretler icinde kaldım!
Üstelik bundan iki dakika önce bir başka hayretimi hazmetmeye çalisiyordum; ögrendigim kadariyla Toltekler, meksikaya azteklerden önce gelmisler ve tipki onlar gibi ayni kirmizi ülkeden, atlantisten göc etmisler. Sonradan adina büyü denilen bircok maharetlerinin atlantis ve lemurya hatiralari oldugunu anlayiverdim. Tolteklerle ilgili seylerin ilgimi cekmesi dogaldir cunku onlari cc sayesinde grokladim. Her ne kadar icimde sebepsiz bir hüzün olsa da böyle.

temp (9)

Şimdi resme daha dikkatli bakınca mavinin daha gerideki lemuryanın, kırmızımsı turuncunun daha yakindaki atlantisin, hem sagda hem de sol tarafta birbirini destekler bicimde yer aldığını anlıyorum. Soldaki kapların sadece renkleri değil şekillerinin de simgesel bi anlamı olabilecegini hissediyorum.

Kaplar belli ki içlerinde bir şeyler bulunduruyorlar. Mavi-turkuaz olan tombul kap, birbirinden kesin ayrılmış iki bölümün birleşkesi, turkuaz olanı kendini ifade plan programı çağrıştıran beşinci boyutu, mavi ise altıncı boyuta tırmanan daha olgun ve şefkatli bir mavi. S şeklindeki dalgaya benzer kulpları, kabı taşıyan sezgisel ve karanlık-bilinmeyen bir yönü işaret ediyor olabilir. Ağzında bir kapak olmayışı, lemuryanların kapalı ve gizli bi şeyleri olmadığını ve her an paylaşıma hazır olduklarını gösteriyor olabilir.

Kadın kabuğa daha yakın olan diğer kap, Atlantis ise artık incelmiş ve şişe formuna dönüşmüş, yine iki bölümden oluşmakla birlikte aralarında çok mühim bir fark olmadığını gösteriyor gibi. En ilginci de Lemurya kabına yakın olan sol parçasının üstünde adeta onun renklerini damga gibi taşıyor, bu da Atlantisin Lemuryadan etkilenmiş ve hatta ondan türemişliğini bile anlatıyor denilebilir. Kulplarının olmayışı ve ağzında zarif bir kapak oluşu, Atlantisin kendilerine sakladıkları gizil bir şeyler olduğunu ve birazda kendilerini çok önemsedikleri sonucu çıkartabilir. Burada siyah rengi yalnızca kapağın topuzu çevresinde ve ağzı kapatış bölmesinde görüyoruz. Sanki bilinmeyen karanlık bu kez mevcut bilgeliği bizzat mühürlemiş gibi.

Bu temalar (renkler ve anlamlar), gayet şekilsiz ve birbirlerine karışmış biçimde “kadın kabuğun” üzerine oturduğu yerde ve sırtını verdiği bölmede bulunuyorlar.

Şimdilik bu kadar uydurabildim, başka bir esin gelirse devam etmek üzere. Hatta önerilerinize açığım dostlar.

Me ke aloha pau ole (dostluğumuz sonsuza kadar sürsün)

Yaban Diyarlardaki Yabancı

Heinlein romanlarıyla dört defa Hugo Ödülü kazandı. Yayınlanmalarından elli yıl sonra üç romanı daha, geçmişte ödül verilmemiş yıllar için geriye dönük verilen “Retro Hugo” ödülüne değer görüldü. Ayrıca Heinlein, Science Fiction Writers of America’nın hayat boyu başarı alanında verdiği Büyük Usta Ödülü’nün de ilk sahibi oldu.

Ölümünden sonra eşi Virginia Heinlein yazarın mektuplarını ve notlarını bir araya getirerek bir tür otobiyografik kariyer değerlendirmesi hazırladı. Bu çalışma 1989’daGrumbles from the Grave adıyla yayınlandı.

Heinlein’ın eserlerinde kullandığı “grok”, “TANSTAAFL” ve “waldo” gibi bazı terim ve kelimeler daha sonra İngilizce dilinin birer parçası haline geldi.

 Kitap Mars’ta doğan ve Marslılar tarafından büyütülen bir insan olan Valentine Michael Smith’in erken yetişkinlik çağında Dünya’ya gelişini ve dünya kültürü ile etkileşimini anlatır. Kitabın ismi Exodus Kitabı’nda geçen bir deyime kinayedir.[1] Daha sonra yazılan sürümleri ile kitap “şimdiye kadar yazılmış en ünlü bilim kurgu romanı olarak nitelendirilmektedir”.[2]

Heinlein kitabı yazma fikrini 1948’de bir akşam vakti eşiyle yaptığı beyin fırtınası sonucu edindi. Eşi, Rudyard Kipling’in The Jungle Book kitabında ormanda kurtlar tarafından büyütülen bir çocuk yerine Marslılar tarafından büyütülmüş bir çocuk fikrini önerdi. Bunun üzerine Heinlein fikri ilerletmiş ve kitabını yazmaya başlamıştır.[3] 1962’de kitabın yeni versiyonlarından biri En İyi Roman Hugo Ödülü’nü kazanmıştır.[4]

2012 yılında ABD Kongre Kütüphanesi “Amerikayı şekillendiren kitaplar.” kategorisine almıştır.[5]

Heinlein’in romanında michael smith ve su kardeşleri tarafından sık sık tekrarlanan “sen, tanrısın” ya da “ben, tanrıyım” cümlelerindeki metafor yine romanın sonlarında michael tarafından açıklanır: “‘sen tanrısın.’ bu bir sevinç ve umut mesajı değil, jubal. bu bir başkaldırı ve kişisel sorumluluğu korkusuzca, açıkça kabulleniş.”; 

Kitaptan alıntılar:

Felsefi olarak her şeyin boş olduğuna inandığından genel manzara onu çok rahatsız ediyordu. “Her insanın hayatında makul olmayı bırakıp ayağa kalkarak kendini saydıracağı bir an gelir. Özgürlük denen fallik adına bir yumruk vuracağı an gelir.” “hımmm” “Bu yüzden esnemeyi bırak, işte o an geldi.”

*

“Bana haberleri okumayı takıntı haline getirenlerle ilgili popüler bir makale yazacağımı hatırlat” dedi ona Jubal. “konusu, nevrozların çoğunun ve psikozların bazılarının kökenlerini, gayet gereksiz ve sağlıksız bir alışkanlıkla 7 milyar yabancının günahları ve dertleri içinde debelenmemizde bulabileceğimiz, olacak. Başlık ‘Sınırsız Dedikodu’ yo yo değiştir, onu ‘Çığrından Çıkan Dedikodu’ yap.”

*

“…demokrasi en iyi niyetli yaklaşımla zavallı bir sistemdir; onunla ilgili söylenebilecek tek iyi şey, insan ırkının denemiş olduğu diğer sistemlerden yaklaşık sekiz kat daha iyi olmasıdır. demokrasinin en büyük kusuru liderlerinin oy aldıkları seçmenlerin erdemlerini de kusurlarını da taşımalarıdır.”

*

“Herhangi bir şeyin mülkiyeti çok karmaşık bir soyutlamadır, mistik bir ilişkidir, gerçekten de Tanrı biliyor ki hukuk teorisyenlerimiz bu gizemli ilişkiyi iyice karmaşık hale getiriyorlar; ama bunun ne kadar ince bir nokta olduğunu Marslıların anlayışını görünceye kadar fark etmemiştim. Marslıların mülkü yok. Hiçbir şeyin… kendi vücutlarının bile  sahibi değiller”

*

Neden, biliyor musun? Bir ahmağı ahmak yapan şeyin ne olduğunu bilmiyorsun; onların zihnine giremiyorsun. Gerçek bir sihirbaz sadece ufak bir bozuk para numarasıyla bile kurbanların ağzını bir karış açık bırakır. Şu yaptığın Thurston levitasyonu… bundan daha mükemmelini yapanı görmedim ama kurbanlar bir türlü ısınamadılar. Psikoloji yok. Şimdi, örnek olarak beni alalım. Ben havadan bir çeyreklik bile yaratamam… lanet olsun, kendimi yaralamadan çatal bıçakla yemek yemeyi bile zor beceriyorum.

Oyunculuk yeteneğim de yok… ama işe yarar bir numara, var. Kurbanları tanıyorum. Kalplerinde neyin yattığını, nerede ve ne kadar, olduğunu biliyorum. Onlar bilmese bile ben neyi arzuladıklarını biliyorum. Şovmenlik budur, evlat. Seçilmeye çalışan bir politikacı da olsan, kürsüde tepinen bir vaiz de olsan… bir sihirbaz da olsan budur. Ahmakların ne istediklerini öğren, numaralarının yarısını yapmana gerek bile kalmaz.”

“Haklı olduğundan eminim.”

“Haklı olduğumu biliyorum. Ahmaklar seks, kan ve para ister. Onlara gerçek kan vermeyiz… tabii alev yutan ya da bıçak atanlardan biri korkunç bir hata yapmadığı sürece. Onlara para da vermeyiz; sadece kazanma umudu sunarız ve bu sırada ceplerindeki parayı azar azar alırız. Onlara gerçek seks de sunmayız. Peki neden her on müşteriden yedisi ekstra sürprize bilet alır? Bir hatunu çıplak görmek için -ve sadece bakmanın karşılığında iki onluk kazanma şansı olduğundan oysa muhtemelen evlerinde en az bizimki kadar, belki daha da güzel ve üstelik istediklerinde çıplak görebilecekleri bir tane vardır. Onlar çıplak bir kadın da görmez, para da kazanmazlar; buna rağmen onları evlerine mutlu bir şekilde yollarız.

“Ahmaklar başka ne ister?”

 Gizem! Öyle olmadığını gayet iyi bilmesine rağmen dünyanın romantik bir yer olduğunu düşünmek isterler. Senin işin bu… sadece nasıl yapacağını henüz bilmiyorsun. Lanet olsun, evlat, kurbanlar bile senin numaralarının sahte olduğunu bilir… sadece gerçek olduğuna inanmak isterler ve onların, çadırda oldukları sürece inanmalarını sağlamak da senin işin. İşte sende bu eksik.”

“Bunu nasıl yapabilirim, Tim? Ahmakların ne istediğini nasıl öğrenebilirim?”

*

“Patronun en iyi fikirlerinin kaçının bazı bölgelerde ‘müstehcen’ olarak adlandırıldığını duysan şaşarsın ya da yerinde araştırma sırasında yaptıkların göz önüne alınırsa, şaşırmaman gerekir. Ama ‘müstehcen’ diye bir kavrama ihtiyacın yok; teolojik bir anlam içermiyor. ‘Temiz olana her şey temiz gelir.”’

*

Son olarak,

Groklamak, Marsça (farazi) içmek anlamına geliyor.

Ama işler bundan biraz daha karışık 🙂
Groklamak, gözlemcinin gözlem süreciyle bütünleşip onun bir parçası olması durumunu anlatıyor; iç içe geçme, toplu bir deneyimin içinde bireysel kimliğini kaybetme.
İşte kısaca böyle, ilk marsça kelimenizi hayırlıyoruz.

*

-Stanger in a Strange Land

Not: Bu 750 sayfalık kitabı bitirişiminin büyük 1999 depreminin onbeşinci yılına denk gelmesi garip bir tesadüf! Çünkü bu kitap yazıldığı yıllar için gerçekten deprem sayılır, hatta bugün bile büyük bir kesimde öyle hissedilir. Ciddi bir sistem ve Dünya uygarlığı eleştirisi. Tüm görüşlere katılmayabilirsiniz bu kitapta, zaten hiç bir yapıt sizden bunu beklemez. Sadece katılmayabileceğiniz bazı fikirleri duyabilmeye evrildiniz mi, evet belki sadece bunu test eder. A tabi bir de emeğin güzelliğini takdir edebilenlerden misiniz?

Kır sessizlik tılsımını

brave your heart
renounce your fears
locked away inside
all these years

remain in light
renounce your fears
for you have been
mesmerized
break this spell of silence

*

cesur ol
korkularından kurtul
iceride kilitli kaldın
bunca yıl

ışıkta kal
korkularından kurtul
çünkü sen
büyülenmistin

kır sessizlik tılsımını

Mesmerism – Dead Can Dance

Çeviri A. Sakar