Güneş patlamalarının insanlar üzerindeki fiziksel ve bilinçsel etkileri

Güneş patlamalarının insanlar üzerindeki etkileri yavaş yavaş belirginleşiyor, aşağıdaki yazıda görülen belirtilerin hepsi iki yıldır üzerimizde. Bütün bu çileleri boşuna çekmediğimizi bilmek de işe yarayabilir; Bilincin arkasına saklanmış şeyleri ortaya çıkarıyor!
Şimdi bu saklambaç oyunun ebeleyeni (yoksa ebesi mi) olmak da bizlere düşüyor, dayanışma lazım. Geri bildirimler lazım. Başka?
(araştırmayı yapıp bize bilgi veren Deniz arkadaşımıza teşekkürler)

http://www.carliniinstitute.com/solar_flare_symptoms
“Deneyimlediğimiz şey sadece güneş değil. Galaksideki çok daha büyük olaylar güneşi harekete geçiriyor. Birçok kişi yaşadıkları deneyimleri ve semptomları başkalarıyla paylaşmıyor. Delirdikleri düşünülmesin diye. Ama birçok kişi aynı semptomları yaşıyor. Bİrçok kişi delirmediğini kanıtlamak için doktorlara gidiyor.
Bİrçok kişinin başta basınç, başağrıları, migren, doğru düşünebilme zorluğu, düşüncenin ortasın kelimeleri unutma, ve kulakta çınlama duyduğu konuşuluyor.
Hipotalamus ve pituatry bezi (3.gözle ilgili) güneşten gelen dalgalarla gelen bu yeni frekansa ayarlanıyor ve her hücremiz dışarıdan gelen bu titreşimleri alıyor.>
Birçok okuyucum, çok bitkin ve tükenmiş hissettiklerini söylüyor- ki bu vücudun yeni enerjiye ayak uydururken dinlenmek istediği anlamına geldiğini söylüyor. Birçok kişi bunun farkındalığına varıyor. Birçok kişinin sezgisel yetenekleri uyanıyor. Sinir sistemi bu durumdan etkileniyor, bu sebeple birçok kişi gergin.
Mide ağrıları , iştah kaybı, iştah artışı, sindirim bozukluğu görülüyor.
Kalpte ritm bozukluğu görülüyor. Ve ısı hassasiyeti görülüyor vücutta. Bazı yerler ısınıyor, diğer yerler sebepsiz soğuk. Birçok kadın hormonların etkilenip, etkilenmeyeceğini soruyor. CEVAP evet!

Birçok kişi öncekilerden çok farklı rüyalar gördüğünü söylüyor.
Vücut bu enerjileri hazmetmek için çok fazla çalışıyor, o yüzden çok suya ihtiyacı var. Bu dönem ekstra su içmek gerekiyor. Kafein azaltılmalı. Vücut susuz kalmamalı. Vücudun enerjisini artırmak için Omega 3 alınmasını öneririm. Vitamin B complex sinir sistemi ve beyin fonksiyonları için önemli. Depresyon için lavanta esansı eklenmiş banyo yapılmalı.

Güneş patlamalarının insanlar üzerindeki etkilerini inceliyorum ve vertigo/başdönmesi yaşayanların benimle kontağa geçmesini istiyorum. YÜze ateş basması yaşayan var mı? Ya da hiç yaşamadığı başka semptomlar? Bana yazın :
Heather Carlini C.M.Ht.

http://www.mysticmamma.com/recent-solar-flare-activity…/
“Bilincin arkasına saklanmış şeyleri ortaya çıkarıyor. 
Eğer bir konuda sorun yaşıyorsanız bu dönem, o şey ruhunuzla bağlantılı olmadığı için oluyor. Ruh artık çok güçlü, yeniye doğru bize liderlik yapıyor. 
Kontrol etmeyi bırakıp, ruhunuzu takip edin. Hala eskiye mi bağlısınız, yeni bir şeyin rehberliğini red mi ediyorsunuz? Eski yolun tek yol olduğunu mu düşünüyorsunuz, ya da çok çalışırsanız her şeyin gelişeceğini mi düşünüyorsunuz?

Biz yeni bir aşamadayız. Çok iyi çalışmayan şeyler, yeni alanınızda yok. Onları gelecekte sizin için ne olduğunu bilmeseniz bile bırakabiliyor musunuz? Yeniliklerin rehberliğine güveniyor musunuz?

İşte bu soru aslında, “ölmeden ölmeye hazır mısınız” demektir bence.

Çok Yönlü iletişim

Televizyonlar tek yönlü iletişimin demode araçları olduğunu çoktandır biliyorlar ve bu sebepten reyting sistemi Nielsen İzleyici Oranları adıyla ilk kez 1950 yılında uygulanmaya başladı ve bugüne kadar da geliştirilerek devam ediyor. Bu sistem her ne kadar reklam verenler için icat edilmiş gibi görünse de daha derin düzeyde iletişimin tek yönlülüğünün tedavi edilmesi ihtiyacıdır bence. Fakat ne kadar gelişse de iki yönlü hatta çok yönlü bir iletişim halini alamayacaklar. İşte bu tekillik, televizyonların tıpkı gazeteler gibi eskiye dair nostaljik birer varlık olarak hikayemizde yerini koruyarak yavaş yavaş gündelik yaşamımızdan çekilmesinin kaçınılmazlığıdır.

Televizyon ve gazete için söylediğimiz tekillik, çift yönlü iletişim aracı telefon ve çok yönlü internet için geçerli olmaz.
İletişim araçları içindeki gömülü sistemler ise yani filmler, romanlar,öykü ve şiirler gibi ürünler gelip geçmezler, her seyreden her okuyanda hatta aynı kişilerin her yeniden dikkatlerini ürüne lütfettiklerinde yeni birer anlam bularak sonsuzca update edilir ve zamanları aşarak insan varoldukça ebediyen yaşarlar. Ürünlerin yapıcıları da bunun farkındadırlar üstelik, ürünler kendilerine ait değildir, anonimdir, öyle ki kendi yapıtlarından öğrenmeyi sürdürebilirler hayatları boyunca.

 

Kacıncı düzeyden gerçeksin?

“gözlemlediğimiz şey doğanın kendisi değildir; yalnızca doğanın yönelttiğimiz soruya verdiği yanıttır” Heisenberg

Yani gerçekliklerimizin en ufagindan en büyuğüne hepsi hakikatin sorularimiza verdigi yanitlardan ibaret. Hepsi dogru, hepsi hangi sorulari ve nasil sorabildiginle alakalı. Hakikatin kendini bizatihi onun verdigi cevaplardan üstün tuttugumuz sürece bir kısır döngüye giriyoruz, bence insanlik tarihi bununla dolu. Sebep? Cümlenin icinde saklı ve insan acgözlülüğünün bir uzantısi.

Tıpkı Ömer Hayyam’ın söylediği gibi:

 

Ben düşündükçe var dünya;

ben yok, o da yok

Gören göze güzel çirkin hepsi bir;

Aşıklara cennet cehennem hepsi bir;

Ermiş, ha çul giymiş ha atlas;

Yün yastık taş yastık, seven başa hepsi bir.

♡♥☆

Benim mütevazi bi şiirimde de “söyle bana, sen kacincı düzeyden gerçeksin” diyordu.

Rüzgarı hissedemeyen biri, perdenin hareket enerjisine sahip oldugunu yani canlı oldugunu iddia edebilir.

Hatta bu kisi, rüzgarin kendi bile olabilir 🙂

Subliminal… Pişşşttt baksana

İnsan algı sisteminin  her saniye beyne 11 milyon parça bilgi gönderdiğini,

Oysa 1 saniyede işleyebileceğimiz bilgi miktarının 16 ila 50 parçada ibaret olduğunu biliyor muydunuz?

İşte bu sebeple rüyaları önemsiyorum. 11 milyon parça/saniye hızla girişi olan bu devasa bombardımanın altında ezilmemek için uyku var, onlardan bi şeyler öğrenebilmek imkanı da rüyaların uygun yöntemle deşifresi ile mümkün.

Biz aslında gördüğümüzü, iletişdiğimizi anlaştığımızı sanırken aslında kendi bilinmedik bahçemizde kumdan heykeller yapmaktayız 🙂

Bir bilgisayara “ruh iradelidir ama ten zayıftır” cümlesini önce İngilizceden Rusçaya, sonra yeniden ingilizceye çevirmesi istenmiş. Hikayeye göre sonuç şöyle olmuş:”Votka güçlüdür ama et çürümüştür” hahahahahaha

Gülersiniz değil mi, sanki bilinçli zihnimiz bundan pek farklıymış gibi!

Neyse ki bilinçdışımız çok daha iyi iş çıkarmakta ve dili, duyusal algıyı ve sürekli algıladığımız sayısız başka görevi büyük bir hız ve doğrulukla çözümleyerek bize daha önemli işlerimiz(!) için fırsat tanıyor.

Bilinçdışı kavramını- eski bilgelikleri dışlayıp tamamen unutmuşken- bizlere yeniden kazandıran Freud, Jung,Carpenter, Peirce, Jastrow, William James ve adını anımsayamadığım diğer bu azimli öncülere ne kadar teşekkür etsek azdır. Hiç olmazsa bu sayede biraz haddimizi bilir olduk

..

Gerek kriminal vakaların irdelenmesi gerekse yapılan geniş tabanlı bilimsel araştırmalar pek emin ve iddialı olduğumuz durumların hiç de öyle olmadığını, söylenen sözlerin çoğu kez aslıyla ilgisi olmadığını ortaya çıkarmıştır.

Peki deneyimlerimizin çoğunu ıskartaya çıkaran bir hafıza sistemi nasıl olur da evrimin insafsız elemesinden geçmiş olabilir? Eğer bu subliminal çarpıtmalar atalarımızın hayatta kalması konusunda zararlı etki yapmış olsaydı, hafıza sistemimiz, hatta belki de türümüz varlığını devam ettiremezdi. Anlaşılan o ki hafıza sistemimiz mükemmel olmamakla birlikte “yeterince” iyidir. Her saniye muhatap olduğumuz o milyonlarca veri girdisinin bombardımanı altında olduğumuz anlaşıldıktan sonra, kusursuz hatırlama yeteneği yerine, muazzam miktardaki bu bilgiyi işleme ve üstesinden gelme yeteneği geliştirmiş olduğumuz anlaşılıyor.

Dilbilimsel açıdan iki tür dil yapısı var; Yüzeysel Yapı- kullanılan sözcükler ve nasıl sıralandıkları, ifade edilme biçimi. İkincisi ise Derin Yapı: düşüncenin ana fikrine dairdir. Çoğumuz ayrıntıları kenara atıp ana fikirleri ediniriz. Yüzeysel yapı normal olarak 8-10 saniye kadar hafızamızda kalır ve sonra pufff…

İnsanların bu iki yapıyı ağırlıklı olarak kullananlar gibi özelliklere ayrıldığını da görmüşümdür, geneli dikkate alsak ortalamaya erişir belki ama örneğin ben hep ana fikirci bir yapıya sahip olduğumu, hafızamın da 10 saniye civarında olduğunu eskiden beri kendimi gözlemleyerek fark etmişimdir. Bu konu üzerinde epey kafa yordum aslında ben 🙂

Ve iki yetinin birbirinin aleyhine çalıştığını ve biri bilgisayarın deposunda stoklanırken diğerinin anlık işletim hafızası gibi olduğunu düşünürüm, hatta bilgisayarın veri sıkıştırma işleminin de hızı artırmak için gerekli olduğu gibi biz insan biyomakinelerin de buna benzer ihtiyaçlarımızın olduğunu söylediğim bir yazımı hatırlıyorum.
Tabi bir de anıların zaman içinde değiştiği gerçeği var! Onları zaman içinde yargılarımız davranışlarımız ve alışkanlıklarımızın değişimine paralel biçimde farklı hatırlarız, hatta onların ilk söylediğimiz hali teypten bize dinletilse ya da kendi el yazımızdan bize gösterilse bile bunu kabul etmeyiz.
“Genel olarak yanılıyor ama asla şüphe etmiyor olabilir miyiz?” diye soruyor Subliminal 🙂 Belki hepimiz hatırladıklarımızın doğru olduğu, diğerlerinin yalan söylüyor olduğu yargımız konusunda kendimizden daha az emin olmalıyız 🙂

Biz insanların nasıl ilişki kurduğumuzu anlamak için yapılan bir dizi araştırma sonucunda; yeryüzündeki herhangi iki insanı birbiriyle ilişkilendirmek için 5 ila 7 bağlantının yeterli olduğu kanısına varılmış, hatta bu durum “altı derecelik ayrılık” teriminin doğmasına sebep olmuştur.

Aşk bir Sapıtma mı?

Her aşk sona erer ta ki kendinden sıkılmayana kadar.
Peki kendinden sıkılmıyorsan acaba aşık olabilir misin?
(65000 pesoluk bir soru)

Biz teorik ve pratik olarak hep geçmişte yaşıyoruz (ışık hızına ulaşıncaya kadar). Hal böyle olunca, gelecekteki (potansiyel) halini gördüğün an aşık olursun. Geçmişteki hallerini gördüğünde acı acı -şefkatle- gülümsersin!

Sokrat, aşkın tanrılık bir sapıtma olduğunu söyler. Çok doğru bir tespittir bence, dengeye gelmiş bir insan bir süre içinde dinginleşir ve giderek kımıltısızlığa doğru ilerler, bu hal kişiyi sıkıntıya sürükler. Sıkıntının ise kişinin yaradılışı ve özellikleri itibariyle gideceği iki ana yol varmış gibi görünür, biri depresyon da denilebilen hayattan uzaklaşma ve giderek tam uzaklaşma yani ölüm. İkincisi ise sıkıntıdan çıkma arzusudur. Bu arzu dengenin öyle ya da böyle bozulmasını talep eder. Denge aşk yoluyla bozulursa tanrısal bi sapıtma olacaktır veya bir felaket ve acı ile de bozulabilir. Böylece varlık dengeyi yitirerek yeni bir evrim sürecine girer, belki buna yeniden doğum bile denebilir hani. 🙂

Şimdi kendi sözlerimi okuyunca şu sonucu çıkarıyorum: aşk, denge ve dengesizlik arasındaki salınımlarda ortaya çıkabilen, kişinin kontrol edemeyeceği (bu sebeple tanrılık bi iş), sonuçlarını ise asla kestiremeyeceği bilinçsiz (bu sebeple sapıtık) bir işlemdir denebilir.

Elbette  insanın “kendi” ayrımı kalmadığında, “kendinden sıkılma” da olamayacaktır mantıken.  Fakat bu süreç yapay olarak oluşturulamaz. Sıkıla sıkıla suyun çıkması lazım hahahahahaa