Robot programlama, ÖZ ve SÖZ

Robot programlama…Düzen…Gömülü sistemler…paylaşım programcıkları…büyü…toz…temizlik…düzen muhafızları…biyolojik robotlar…makineler savaşı…somut/soyut…yeniden programlama… resetleme…yeni düzen…sızıntı…altıncı duyu…robot prensipleri…makineler uyumaz…Zaman treni…virüs… anarşi..kıyamet…program çökmesi…restart…algı yönetimi…Yepyeni program…Niyet…kendini programlayan robotlar…Özgür irade…süptil programlama programcıları aranıyor…lisanül programming…çok boyutlu araç pilotları…kozmik reprograming…solucan delikleri…programlararası bağlantı…Resetleme…gezgin robotlar…gezegen robotlar…

*

Söylediğin ve olduğun sen aynı olduğunda, kimse seninle tartışmaz. Güç bunun meydana çıkmasına el vermez. ~ Моојi.

ÖZ’ün SÖZ’ü desteklemesi deriz bizim lisanda. Çok doğrudur. Peki neden bu derece etkindir? Kimse seninle neden tartışmaz?

Cevap, içinde şüphe durumu kalmamasıdır doğal olarak. Çok güçlü bir konumdur, aslında KUTlu bir durum.”çatışma Hevesi” kalmaz. Buna sıfır noktası da deniyor  Olaya fizik bilimi açısından da bakabilenler olguyu tam anlayacaklardır.

Fakat bi şeyi eklemem lazım, hareketin yani “canlı”lığın bekası için bir insanda öz-söz dengesi asla sıfır noktasında kalmamalıdır, bunu bütün ustalar bilir (ben de bilirim hihihihih), örneğin Gurdjieff en iyisinin sözün (bilginin) bi gıdımcık özün önüne geçmesidir, öz söze yetiştikçe sıfırlama yaşanır, kap boşalır ve yeniden sözle doldurulur, öz onu yakalamaya çabalar.

Şimdi burada işin şöyle bir yolu da var; eğer kişi kendisini söylediği kişi olduğuna %100 inandırırsa aynen olduğunu söylediği kişi gibi etki gücüne sahip olur. Ancak bunu böyle yüzde yüz yapabilmek, yani yalanına şüphesiz bi şekilde inanabilmek ancak delilerin ve büyücülerin yapabileceği bir şeydir (belki zaten aynıdırlar). Politikacılardan tanıdığımız böyle kişiler vardır  🙂

Burada önemli olan laflarımız değil, kendimizi yaşamımızdaki olaylarda hangi konumda olduğumuzu her seferinde yakalıyor olup olmadığımızdır. Örneğin bu konuda olduğu gibi başka bazı konularda sıfır noktasında olmama karşın, bir an gelir bir konuda da sıfır dengesi bozulmuş olur, bu bazen sözüm bazen özüm lehine bozulur. Sözüm lehine bozulduysa, yorumlarda gerilimler, hatta kızgınlıklar yaşanır. Özüm lehine bozulmuşsa, çok kapalı yazmışsın açıkla diye ısrarlar olduğu halde ben bunu ifade edemiyor olurum.

*

Biyoprogramlama ile doluyuz, her biri ayrı telden çalıyor ve kettle gibi fokurduyoruz. Biraz sessiz kalın kulağınızla bile duyarsınız. Oysa huzur doğal halimizdir.
Ya bu programları boşaltıp birbiriyle çelişmeyen yenilerini yükleriz ya da kendimizi önemsemeyi sıfırlarız. Sıfırlama, ben zannettiğini uçurumdan fırlatmaktır, sonrası ne olur kimse bilmiyor. Don Juan özgürleşirsin diyor. Mantığım kendini önemsemenin sıfırlanmasını bu dünyanın tümden çöküşü olarak yorumluyor. Herkes bu dünyadan o kadar da şikayetçi değil! Sıra sıra boy boy arzularla dolu  O halde yeniden programlama ve böylece kendinizle birlikte dünyayı değiştirme ve barış gayet mümkün görünüyor. Tabi değiştirilen biyoprogramların hepsinin temelinde “kendini önemseme” oranının düşürülmesi önceliği var, bunu da gözden kaçırmamalı.

Dune…

FRANK HERBERT
Bilimkurgunun en yaratıcı yazarlarından biri olan Frank Herbert 1920’de
doğdu. Televizyon kameramanı, yorumcu radyo spikeri, istiridye avcısı,
vahşi ormanda hayatta kalma eğitmeni, şiir çözümleyicisi, yaratıcı
yazarlık öğretmeni, muhabir ve editör olarak çalıştı.
İlk bilimkurgu romanı “The Dragon in the Sea” (1956), nükleer
denizaltıların, önseziyle yazılmış bir öyküsüydü. Küçük ve gizli bir
düşmanın tüyler ürperten öyküsü “The Green Brain” (1966), sinemaya
aktarıldı.
Bilimle kurgunun, çevrecilikle politikanın çarpıcı bir karışımı olan Çöl
Gezegeni Düne, verilen ilk Nebula ödülünü kazandı, Hugo ödülünü Roger
Zelazny’nin And Cali Me Conrad adlı eseri ile paylaştı. Ve şüphesiz
bilimkurgunun en büyük destanı olan Düne serisinin temelini oluşturdu.
Serinin diğer kitapları:
Düne Messıah, Chıldren of Düne, God Emperor of Düne, Heretics of Düne
ve Chapterhouse Dune’dur. Düne, David Lynch tarafından, 1984’te
sinemaya aktarıldı.
Bilimkurgunun modern ustalarından biri olan Frank Herbert 1986’da
öldü.

“Tam olarak sonuna kadar gittiğin bir yol seni kesinlikle hiçbir yere ulaştırmaz.
Bir dağın dağ olduğunu anlamak için o dağa yalnızca birazcık tırman.
Dağın tepesinden dağı göremezsin.”

“Büyüme, en az miktarda bulunan ihtiyaç maddesiyle sınırlıdır. Ve doğal olarak en az elverişli koşul, büyüme oranını kontrol eder.”

*

“Bu şeyler o kadar uzun zamandır içimizde ki,” dedi Paul, “vücudumuzun her
bir hücresinde kök salmışlar. Böyle güçler tarafından şekillendiriliriz. Kendi
kendine, ‘Evet, bunun nasıl bir şey olabileceğini anlıyorum,’ diyebilirsin. Ama
içine baktığında ve kendi yaşamının saf gücüyle korunmasız olarak karşı
karşıya kaldığında, yarattığın tehlikeyi görürsün. Seni etkisi altına alabileceğini
anlarsın. Veren için en büyük tehlike alıcı güçtür. Alan için en büyük tehlike ise
verici güçtür. Almak kadar vermek de insanı kolayca etkisi altına alabilir.”
“Ya sen, oğlum,” diye sordu Jessica, “sen alıcı mısın vericimisin?” “Ben denge
noktasındayım,” dedi Paul.

*

“insanların yaşamasına uygun herhangi bir gezegende, hareket ve dengenin içten içe fark edilen bir güzelliği vardır,” dedi Kynes.
“Bu güzelliğin içinde, tüm yaşamlar için gerekli bir dinamik dengeleme etkisi
görürsün. Bunun amacı basittir: çeşitliliği gittikçe artan uyumlu örnekleri
korumak ve üretmek. Yaşam, yaşamı desteklemek için kapalı sistemlerin
kapasitesini artırır. Yaşam, tüm yaşam, yaşamın hizmetindedir. Yaşamın
çeşitliliği arttıkça, yaşam için gerekli besinler yaşam tarafından gittikçe artan
bir zenginlikle sağlanır, ilişkilerle ve ilişkiler içindeki ilişkilerle dolan tüm
topraklar canlanır.”

Dune

Kişilik binasının temelleri

Anladığımız bir çok şeyi, hatta aydığımız (bütünsel,anlık aydınlanma) şeylerin çoğunu uygulamalarımıza yansıtamıyor oluşumuzu kendimize sık sık hatırlatarak işe başlamalıyız. Ancak bundan sonradır ki, anladıklarımızın davranışlarımıza,uygulamalarımıza neden yansımadığı ile ilgilenebilecek kadar hırslanabiliriz.  Bu hırs iyidir, sorunun kökenine inmek için bizde yeterli sarsılmaz niyeti keskinleştirebilir. Böylece üçüncü aşama olan köken sorunsalını çözmeye, ki bu da çoğunlukla 0-7 yaş arasında aldığımız kararların/inançların (farkında olmadığımız ve unuttuğumuz) kişiliğimiz olan binanın temelleri olduğunu ve bunlarda değişiklik yapamazsak binada oluşturabileceğimiz değişimlerin her zaman yüzeysel kalacağını idrakle, sağlıklı bir adım atabileceğizdir. Eğer bu aşamaları disiplinle sürdürmüyorsak sadece mucize bekliyoruz demektir ve mucizeler de nadiren görülebilir. 


Kişi mevcut durumuna, rahatsızlık ve hastalıklarına, evine, sokağına uğraştığı problemlere bakarsa, temeli nasıl atmış olduğunu görmek o kadar zor değil. Gerçek bir şifacı da bunu yaparak işe başlar zaten. Herkes kendi kendinin şifacısı da olabilir ki en kullanışlısı da bu.

Bu konuda rüyaların analiz edilmesi (rüya görüşmeciliği) gerçek anlamda yapılabilirse insana büyük ivme kazandırır ancak bundan sonradır ki insan günlük olağan hayatının da bir rüya (mutabakat rüyası) olduğunu kavrar ve onu da aynen rüyaları çözme tekniği ile inceler. Tabi bu konuda kişinin güvendiği ve yöntem bilen birinden destek almak şarttır. Sebebi ise insanın kendini görmeye/duymaya sınırladığı bir şeyi kendine hatırlatmasının pratikte mümkün olmamasıdır.

İşte bu sebeple Gurdjieff usta hapisaneden kaçmanın kurallarını yazmıştır. İşte bu sebeple insanlar kendi hayat deneyimlerini anlatırlar, yazarlar. İşte bu sebeple her zaman gizem okulları, farkındalık konusunu işleyen inanç toplulukları olmuştur. İşte bu sebeple mürid mürşid ilişkisinden vaz geçilemez. İşte bu sebeple ben boşluğa basamak dizenlere saygı ve sevgimi dile getirmekten bıkmam.

Gerçek bir şifacı her kişiye özel yöntemi bulur ve uygular. Mesele kişinin kendi aydınlanma sorumluluğunu alıp almadığı ile ilgilidir. Neden mi? Sorumluluğu kendi üzerine alan kişi farkında olsun olmasın, evrenin tüm köşelerine, tüm hücrelerine bu konuda kendine destek verilmesi için çağrı yapmış olur! Ve bu çağrıya uygun olup da cevap vermeyecek bir varlık düşünülemez!

Günlük gezilerden

“Döner durur zaman.

Ve dev planları

Güçlülerin sonunda boşa çıkar.

Kanlı horozlar gibi kabarsalar da

Döner durur zaman, öfke boşuna !”

Bertolt Brecht’in “Schweyk ikinci Dünya Savaşında” adlı tiyatro yapıtından “Moldav Türküsü”.

Evrilme hangi yöne?

Düşünüyorum da, insanın birleşiklikten ayrılıp tekil (birey) hale gelebilmesi muazzam bir çaba gerektirmiş olmalı. Tüm duyu organlarını kısıtlamak, sınırlamak, her türlü biliş hissini yok saymak ve yok yerden şüpheler geliştirebilmek için insan nesli binlerce yılda olağanüstü uğraşmış gibi geliyor artık bana. Zaten eski mitleri okuduğum zamanlarda “birey olma” mücadelesini derinden hissetmiştim, içim sızlamıştı fakat o zamanlar bunu birazcık “yükselme” gibi algılıyordum sanırım yani lineer bir bakış açısıyla, bitki-hayvan ve insan gibi bi sıralama içerisinde zorlukla tırmanılan bir aşama gibi görmekteydim birey olmayı.

Oysa şimdi Birey olmanın tekilliğini, çok boyutluluktan bir kısıtlama, birleşiklikten, sonsuz şefkat ve güvenden geriye düşen bir sınırlama hali olarak da algılamaya başladım. Şüphesiz her ikisi de bir evrilme durumu, sadece başlangıç gelişme ve sonuç bölümlerinde bir değişim var, daha doğrusu her iki hissim de aynı anda doğru; çünkü olayı daha bir bütünsel görebilmeye başladım.

Sanırım buna kutlu buluşmam diyebilirim 🙂

*

Hücrelerimiz bizi dinliyor. Onları aramamızı bekliyorlar.

Telefon numarasını biliyor muyuz?

Biliyoruz: saf niyet

Saf niyet, yani onlara(bütünlüğümüze) olan aşkımız.

Her şey böyle basitken meseleleri bu kadar karmaşık hale getirebilmiş olmamıza şaşıyorum. Şimdi ben bu basit bilgiyi anneme söylesem bana güler. Araya onlarca latince-farsça-arapça kelime, binlerce uygulama talimatı, diplomalar, bilgece bazı laflar tıkıştırsam olur mu acaba? Hala aynı basit şeyi söylemiş olabilir miyim: Hücrelerin seni dinliyor!

Sanırım bu işin sırrı her zamanki gibi uygulayarak göstermek

Don Juan’ın dediği gibi Gizemlerle bezeli dünya! Hay bin galaksi köftesi!