Toplum denen sihirli katmanlar

Toplum öylesine katman katman iç içe sarmallardan oluşuyor ki, bu hep birlikte paylaşıp durduğumuz özlü sözler, öneriler (her zaman dediğimiz gibi) hoş bi spor faaliyeti yapmak gibi kalıyor. Meğer ki her insan kendine has biricik ve tekrarlanamaz gelişimindedir, o halde sadece o kişi için üretilmiş bir özlü söz gerekir hem de sadece o kişinin o anına has olmalıdır. Bir kişi andan ana değişen binlerce kişiyken bizim topluma çare olacak ortak ilaç bulmamız, genelleştirme illetimizi azdırmaktan başka bi işe yarar mı?

Şüphesiz bu paylaşımları yapanlarda hafif bi melisa etkisi oluşturuyordur. E bu da az mı sibel? Toplum denen sihirli katmanların işine el uzatma sen, o gerilerde mutfakta pişip pişip önümüze geliyor.

Beste, aşkın kıvılcımıdır

İsmail Emre – Beste, aşkın kıvılcımıdır. Allaha yaklaştıran bütün kelâmlar makamla çıkar, makamsız gidilmez. Aşk böyle söyler. ölüm hâlinde veyâ hasrette kalmış bir insan, eli kulağa atıyor, bir beste veyâ makam tutturuyor. Kur’ânda makamla gelmiştir, yâni aşkla. Cebrâil, aklın aşka yaklaşmasıdır. Cebrâil, bir kudrettir, mânevî bir kudret…

Adamın birinin merkebi kaybolmuş. Camide va’zeden Nasrettin Hocaya ricâ ediyor ki duâ etsin, cemâat da âmin desin de merkebi bulunsun. Hoca birisine bir yular getirtiyor ve cemaata soruyor: “Ey ahâli! içinizde hiç aşk mâcerâsı geçirmemiş varsa, meselâ, mala mülke, kadına kuşa, Allaha filân âşık olmayan biri varsa parmağını kaldırsın. Birisi ayağa kalkıyor: “Ben hiçbir şeye âşık olmadım” diyor. Nasreddin Hoca, eşeğini kaybeden adama dönüyor: “Al şu yuları da git bu adamın başına tak, senin eşeğin odur” diyor. Herif de mîrasyediymiş. Etraftan: Şu adama bir eşek parası ver de kurtul, yoksa seni sürükleyip götürür” diyorlar. Adam, bir eşek parası verip o kötü vaziyetten kurtuluyor.

Nasreddin Hocanın hâlini bilmeyenler, bu fıkraları güldürücü bir hikâye olarak dinlerler. Halbuki Hocanın bütün sözleri tasavvufî ahlâkı ve tasavvufî hakîkatı anlatan birer kimyâdır. Korkusu olsa Timurleng’in karşısına çıkar mıydı? Evliyâ olmasaydı ona: “Ben zâten futa’ya kıymet biçmiştim, senin ne kıymetin var ki…” diyebilir miydi? ” Lâ havfün aleyhim ve lâyahzenûn: Onlar için korku diye bir şey yoktur, hüzünlenmezler de” âyetini sırrına mazhar olmasaydı, yâni evliyâ olmasaydı, Timurlenge bu sözü söyliyebilir miydi?
**
Yani bi üstat olduğu kesin Molla Nasreddin’in. Onu Gurdjieff hocam hadsiz sever. ve tabi kuantum fizikçi arkadaşlarım da 
Annem her kim olursa bir çocuğa hediye alacaksa, dünya yolu yürüyüp bir Nasreddin Hoca kitabı bulur  Çocuk okumazsa yanına oturtup kendi okur ki duysun! :))))

KESİT dev bir yuvarlanan çark gibi işler.

İster Media göstersin, isterse en yakın arkadaşımız ya da belki eğitmenimiz bu resimde görüldüğü gibi bilinçli ya da bilinçsiz çarpıtmalar olabilir. Bunlar sadece fotoğrafın eksik yorumlanmasıdır, tıpkı papa fıkrasında olduğu gibi (Papa amerikada uçaktan iner inmez -aslında bi soruya cevaben- burada genelev var mı demiş!)
Şimdi bir çok insan (bu çoğunluğun, nüfusa oranı olması gerekmez) yansıtılanın tüm fotoğraf olup olmadığını sorgulayabiliyor. Bunların çoğu da bu eksik yansıtmanın bilinçli yapıldığını düşünerek(seçerek) öfkelenip hırslanıyorlar ki bana göre bu işlemlerin ezici çoğunluğu hala İsa’nın dediği gibi (ne yaptığını bilmeyenler) bilinçsiz. Her neyse fark etmez. Benim soracağım başka bir şey var.
Diyelim di fotoğrafın tümünü olduğu gibi yansıtmıştı medya ya da kardeşiniz, bu fotoğraf tam mıdır?
Tam kelimesi herhalde başı sonu olmayan bişeyi anlayamayan biz lineer insanlık için çok ciddiye alınan bir kelime olmalı! Bana kalırsa (ki şimdi biraz kuantumla tanışmış başkaları da bu fikre yabancı değil) her bi şey yanlızca KESİT tir. Biz ancak kendi bilinç ve kültür seviyemizle orantılı genişlikte kesitleri görebiliyor ve yorumlayabiliyoruz.
Belki insanı yanlış anlıyoruz? Çünkü doğduğumdan beri her yerde insanın bu dünyaya tekamül etmeye geldiği yazar, söylenir. Belki bu da bir başka KESİTTİR, ne malum! Yıllar önce insan bu besin zincirinin neresindedir diye bir yazı yazmıştım ve bırakın okuyanları kendim bile kendimden irkildimdi.
Okumuş olanlar için bi anlam ifade edecek olsa da Asimov’un Vakıf serisinde Heri Seldon bir matematikçidir ve psikotarih diye bir bilim vasıtasıyla toplulukların eğilimlerini zaman içinde ilerleterek gezegenler hatta galaksi için bilimsel bir kehanet ortaya çıkarır. İnsanlar tek tek bu büyük evreyi etkileyebilecek fazla bi şey yapamazlar, büyük KESİT DEV BİR YUVARLANAN ÇARK GİBİ İŞLER.
Öyleyse bu kader denen şey midir, arka planda bilenemeden ve değiştirilemeden sakince akan dev bir kesit?
O halde insanın özgür iradesinin varlığını sorgulayanlar haklı mıdır?
İyi ama bir insanın (özgür iradesinin) milyonlarca yıldız ve gezegenden oluşan galaksiyi etkileyecek düzeyde etkin olduğunu mu sanıyoruz? Eğer bunu sanıyorsak o insanın hayatına bakalım, gücünün neleri yapabilmeye yettiğine, özgür iradesinin ne kadarını kullanmaya istekli olduğuna.
Bence o dev kesit de yine bir kesit. Sadece daha ağır dönüyor ve hızlıca atan kalplilerin her özgür iradesini kavrayabiliyor çünkü kalbi çok ağır atıyor! Siz de duymuşsunuzdur, her canlı hatta cansız her varlığın ömrü aslında eşitmiş, yani kalp atış sayısı olarak. Bir kelebekle güneşimizin ömrü aslında eşit uzunlukta.
Nerden nereye geldim?
Demem o ki, her şey eksik olmaya mahkumdur ve ne denli küçük ya da büyük olsa da o yalnızca bir KESİTtir. Duyularımızla bize akanları değerlendirirken, sonuçlar çıkarırken bunu unutmasak iyi olur. Bu bilgi bizi doğrudan barışa götürür. En azından bana öyle geliyor.

İyi pazarlar sevgili frekanslarım

945411_474469719289500_1578626218_n

Yeni Enerji; Barış

Bayramınızı kutlarım sevgili frekanslar.
İster bir kişi isterse bir ulus olsun, seçeneklerin ikiyle sınırlı olmadığını, her zaman sınırsız seçenekle çevrili olduğumuzu ispat eden 19.05.1919 olgusu, hepimize ergenlikten yetişkinliğe geçme fırsatı sunmuştu. Bu dirayeti gösteren Mustafa Kemal dahil oyunun tüm etkileyenlerine sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Bu bayram tesadüfen gençliğe ithaf edilmiş olamaz. 19 sayısının üç kez tekrarı, bir dönemin bitip yenisinin başladığını müjdelemesi açısından şayanı hayrettir.
Tüm bayramlarımızı severim, hepsinde emek, dirayet ve sarsılmaz bir niyet var. Ondokuz Mayısa birazcık daha sempati duymamın minik sebebi; o gün doğmayı başarmış olmaktan dolayı hissettiğim çocukça heyecandır:)
19 sayısı için “bir bedende iki kişi gibi yaşamak” demiş yabancı bir numerolojist. Gerçekten de öyledir. Buna alışmak ve barışmak epeyce bi yılımı aldı, hatta yeni’den doğmak zorunda kaldım.
Sınırsız seçeneklerin, kendi ehliyetini almış olanlar için söz konusu olabildiğini de belirtmek gerekiyor çünkü “bilmediğini bilmezsin!”
Eğer aynı kelime iki kez tekrarlanarak bi cümle olmuşsa biraz ironik olur, aynı zamanda da dikkat çekici.
Bir diğer önemli husus da eski enerjinin çok zor öldüğü olgusudur. Eski bir yazımda şöyle dediğimi hatırlıyorum; yeniye geçerken eskinin “aman ne güzel, al ben yiyemedim sen ye” diyeceğini hiç sanmayın, o ölümüne bir savaş verir, ölüme karşı çığlıklar atarak direnir ve bu çok da normal çünkü enerjiler de insanı harekete geçiren temel hayatta kalma dürtüsü gibi fiziksel özelliklere sahip. Hatta eski enerji nerdeyse sadece budur: “hayatta kal”. Bu sebeple korku ve güçle kol kola yürür.

Yeni enerji içinse, tek kelimeyle barış desem kolaycılığa mı kaçmış olurum bilmem fakat BARIŞ hedefine her birimiz kendi titreşim seviyemizin elverdiği araçları donanarak gidiyoruz, çeşitliliğin güzelliği de burada. Tüm varlığımızı sevgi ve muhabbetle selamlıyorum.

Mahcuriyetten kurtulma sınavı!

Günaydın frekanslar, üzüntünün hakim olduğu bir güne daha adım attık. Maalesef sabahın sevinçli bir haber getirisi yok.
Hava güzel, gökyüzü mavi, deniz sütliman, kuşlar cıvıldaşıyor. Yani hayat devam ediyor. Biz de yavaş yavaş akıntıya kapılacağız biliyorum. Fakat galiba Somadan sonra hiç bi şey eskisi gibi olmayacak, tıpkı 99 depremi gibi büyük bir dönüm noktası hem ülkemiz hem de kişisel olarak benim için. En azından benim hissettiğim demek ki bu.
Uyanır uyanmaz balkona çıktım, içimdeki hüzünle, hiç bişey olmamış gibi devam eden hayata baktım. Birden kafamın içine bir cümle doğdu, adeta ses gibiydi:
“Mahcuriyetten kurtulma sınavı!”
Şaşırdım, kelimeyi tanıyorum ama şimdiye kadar hayatımda bir kez bile kullanmamıştım, anlamı konusunda emin olmak için sözlüğe baktım:
“KANUNLA KISITLANMIŞ EHLİYETLİLER”
Bu anlamı görünce kanım dondu! Şu an bunları yazarken ellerim titriyor.
Göz yaşlarımı tutamıyorum..

Mahcuriyet, tek başına kullanılmamış pek, hep kanuni mahcuriyet diye tamlanmış. Ben buradaki mesajı (resmen vahiy oldu) hukuksal ve toplumsal kültürsel yazılı-yazısız tüm kanunlar olarak anlıyorum.

Üzerine biraz düşününce kendi yaşamımda ailemde izlerini gördüğüm şeylerden ve deneysel bilgilerimden çıkarsadığım anlamlar oluyor şu anda ama bunları anlatmayacağım, her okuyan kendi özgün anlamını bulsun dilerim.