Ağ Bağlantıları

Yollar bi yere varmak için yapılmadı. Ağ bağlantılarıdır onlar, yürürken çevrenize bakın, zevk alın, birlikte yaratın diye.
*
O yollar ki sayılmayacak kadar çoktur, o halde toptan Ağ Bağlantısı diyelim, siz üzerinde gösterinizi güven içinde

yapasınız diye altınıza serildi.
*
Yorgun kanatlarınızı kaldırın ve uçun.
An’ı tanıyın ve onun mükemmelliğine şahit olun.
sa
Frekans kardeşlerim, görünmeyenin iplikçikleri ile ağ dokuyan sevgili curiositalar, selam olsun sizlere.
*Resim Oyunlarımdan

Yaz günleri

Geçen gün anneme George Simenon’un bi romanını verdim, bu adam beşyüz tane kitap yazmış, tiyatro oyunları filan da cabası, kolaydır okuması seversin diye. Bir hızla okudu bitirdi. Pek beğenmediğini hissettim. Sonra Venüs Bağlantısını tutuşturdum eline,bunu okumuş muydun dedim? Galiba okumuştum ama hiç bişey hatırlamıyorum dedi ve başladı okumaya (televizyon açmasın diye masum taktikler uyguluyorum, her gün son satırına kadar okuduğu gazetesi ve çözdüğü tüm bulmacalara rağmen boş vakti kalıyor! 🙂
İki gündür de onu okuyordu vee az önce sabah sabah sonunu bitirmiş, maviş maviş parlayan gözlerle yanıma geldi, gel bi öpeyim seni dedi. Hayrolsun sabah sabah dedim. Meğerse kitabı çok beğenmiş ve beni tebrik ediyormuş, sen bu erkeklerin bildiği şeyleri nasıl biliyorsun? dedi. Güldüm.
Sanırım hayatımda ilk kez beni böylece onurlandırmış oldu. Çünkü genel tavrı “çocuklara iyi şeyleri söylenmez, şımartılmaz. Hep eksikleri söylenir ki mükemmel olsunlar!” hahahahahaha

**

Ursula hemşiremizin tabiriyle; yemek masasının köşesinde yazan kadınlar hallerinden genelde memnunlar, yeter ki zaman zaman tek başına kalabilmek mümkün olsun. Örneğin benim evde hiç bir zaman özel bir çalışma odam olmadı, imkan olduğu halde olmadı ; çünkü kendimi öyle bir yerde her şeyden soyutlanmış ve kuru hissederdim. Oysa mutfakta bir masa öylesine sıcak ve gizemlidir ki, çoğu kez yazdıklarımı aşçılık işlevinden ayıramam.
Le Guin, “ya bebek ya kitap” dayatmasının anlamsızlığını uzun uzun örneklerle açıklar Balıkçının Kızında. Zaten kendisi de üç çocuk yapmış 20 de kitap yazmıştır. Onun dönemi de artık bi çağın kapanışı oluyor, çok yürekli dirayetli bu kadınlar bizlere yeni ve daha esnek bir dünya bıraktılar. Şimdi birçok kadın yazıyor, ya da başka ifade yollarını deniyor ve buna rağmen eskisi kadar kadınlıktan men edilemiyor.

İnsan denen Kitap

Bu kitap birkaç farklı element içermekte. Kâğıt. Genellikle ağaçlardan gelen kâğıt. Kâğıt. Gerçekten kâğıda bakarsanız, ona yakından bakarsanız, içinde lifleri görürsünüz. Kâğıt,  sıkıca birbirine bastırılmış pek çok liften oluşmaktadır.

Sayfaların üzerinde mürekkep vardır. Kelimeleri oluşturmak için, sayfaların üzerindeki mürekkep. Onlar kargacık burgacık gibi görünürler, ama onları okuduğunuzda pek çok anlam içermektedirler. Ve hepsini bir arada tutan, tutkal vardır.

Çok genel bir benzetme, ama bu sizin insan özünüze benzetilebilir. Siz mürekkepsiniz. Siz kâğıdın üzerindeki kelimelersiniz. Siz kâğıdın üzerinde yazılı olan hikâyesiniz.  Kâğıdın sizin ruhunuz, özünüz olduğunu söyleyebiliriz. Ve tutkal,  tutkal enerjidir ve bilinç hepsini bir arada tutar.

Kelimeler bir noktaya kadar kâğıttan ayrıdır. Kâğıdın üzerindeler, ama ayrılar. Ve bir şekilde siz kendinizi işte böyle görüyorsunuz. Siz kâğıt değilsiniz. Siz kelimelersiniz. Sizler, kâğıt üzerindeki mürekkepsiniz ve kâğıt bir süredir ayrı duruyor. Ve tutkal – çoğunlukla bunun farkında bile değil.

Tüm bu elementlerin ilişkisini anladığınızda olan şey şudur. Aniden artık ortada kâğıt yoktur. Gerçekten ortada bir mürekkep kalmaz. Birleşmeye başlarlar. Kâğıdın içindeki lifcikler bile artık lif olarak bir arada durmaz. Artık kâğıt, kelimeler, mürekkep ve tutkal hareket etmeye, değişmeye, bir araya gelmeye ve tamamen farklı türden bir lif yaratmaya başlarlar ta ki aralarında ayrılık olmayacağı bir noktaya gelinceye kadar. Şuanda olmakta olan da bu.

Adamus

Ejderha sembolü

Ejderhalar korkulacak bi şey değil, kralın dillere destan kızını (bilinmeyen) almak için bi erkeğin geçireceği sınavdır. sa

Bir kızı bin kişi ister bir kişi alır. T.Atasözü

Neden bi kızı bin kişi ister?
Çünkü o nazenin şey, bir başına gerçekliği bükebiliyor, kozmozda bi çukur açabiliyordu ve böylece çevredeki her bi şey bu çukura doğru yuvarlanırdı. Eski günlerde böyleydi ama şimdilerde bi şeyler tersine döndü sanırsam.

**

Çin’de ejderhalarla uğraşanlara göre bu düşsel hayvanın tanımı şöyledir: Bir ejderhanın, devenin başına erkek geyiğin boynuzlarına, bir canavarın gözlerine, bir ineğin kulaklarına, bir yılanın boynuna, bir sazan balığının pullarına, bir kartalın pençelerine ve bir kaplanın ayaklarına sahip olduğu anlatılır. Gövdesinde 117 tane pul vardır. Bunların 81 tanesi iyi etkiyle (yang) 36 tanesiyse kötü etkilerle (yin) doludur. Böylece ejderha biraz koruyucu biraz da yok edicidir.

http://www.siberkedi.com/efsane-yaratigi-ejderha

Bayan Brown Arketipi

Virginia Woolf, 1920’lerde yazdığı bir makalede, Richmond-Waterloo treninde görüp Bayan Brown adını verdiği yoksul bir kadını anlatır:
Temiz fakat yıpranmış, abartılı düzenliliği paçavralardan veya kirden daha fazla fakirliği çağrıştıran yaşlı hanımlardan biriydi: Her şeyi ilikli, bağlı, tutturulmuş, yamanmış ve temizlenmişti. Ona ıstırap veren bir şeyler vardı, görünüşü kederli ve endişeliydi, üstelik çok da ufak tefekti. Temiz küçük botları içindeki ayakları ancak yere değiyordu. Ona bakacak kimsesinin olmadığını, kararlarını kendi başına vermesi gerektiğini, senelerce önce terk edildiğini ya da dul kaldığını, belki de tek oğlunu büyüterek geçirdiği sıkıntılı, ziyan olmuş bir hayatı olduğunu ve oğlunun artık kötü yola sapmaya başladığını hissettim. (Akt. Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar)

Woolf’un aynı makalede “çok ufak tefek, çok direngen, hem çok kırılgan hem de çok cesur” olarak tanımladığı Bayan Brown, yanındaki adama “Acaba yaprakları iki yıldır tırtıllar tarafından sürekli yenen bir meşe ağacı ölür mü?” diye sorar. Adam böcek salgınlarından uzun uzun söz ederken, Bayan Brown küçük beyaz bir mendil çıkarıp sessiz sedasız ağlar.
Bayan Brown’un bir roman konusu olduğunu söyleyen Woolf, bu makaleyi, o dönem karakter-özne ile ilgilenmeyen yazarları eleştirmek için yazmış. Le Guin ise, teknolojik konuların tuzağına düşmeye yatkın olan bilimkurgu edebiyatında Bayan Brown’lara yer olup olmadığını sorgularken, klasik roman kahramanı olarak “özne”nin kaybolduğuna dikkat çeker. Bayan Brown’un öldüğünü, yerine kitlelerin, istatistiklerin, kafa sayılarının, tüketicilerin vb geçtiğini, ama asıl konunun Bayan Brown’un yaşayıp yaşamadığını gerçekten önemseyip önemsemediğimiz olduğunu söyler. Le Guin, 1975’te yazdığı bu denemede, zamanımıza iyiden iyiye damgasını vuran bir durumun ilk nüvelerini de anlatır:
Klik, kamera gözü – bir an; bir insan ya da bir portre değil; sadece geçmişi ve geleceği içine almayan bir tek an, süreksizlik, klik. (…) Şiir hâlâ var, ama artık Bayan Brown’lar yok. Bir kadının çeşitli yerlerde çeşitli insanlarla hareket eden görüntüleri var. Bir “karakter” olarak, hatta bir kişilik olarak bile, öyle sağlam, sabit, Viktorya çağına veya Ortaçağa özgü bir kesinlik oluşturmuyorlar. Bunlar anlar, ruh halleri; akışın şiiri, parçalanmışın parçaları, değişmişin değişimi. (agy, s. 79-80)

*

Bir bilimkurgu yazarı roman yazabilir mi? Diye soruyor Le Guin