… Başlıksız

Kendimizi tanımamızın yolu, ruhumuzu ve bedenimizi anlamak… Farkındalıklarımızın farkında olmak… Ve bu bilinçle şifrelerimizi çözebilmek…

Belki de mutluluk diye bir şey yok. Evet, evet mutluluk değil hissettiğimiz. Bu hissettiğimiz sadece motivasyonun bize bıraktığı sonuçlar ve seçtiğimiz yaşam şekli. Büyük hataları, küçükleriyle değiştirmek koşulu ile başarıyı geçici bir süre de olsa yakalayabilmek… Ama sıfır hata yok. Bu çok hayalî bir düşünce… Sıfır hata!

Ve doğru yaşama biçimi diye de bir şey yok. Doğru kimin doğrusu ve kime göre doğru? Doğru yaşama şekli için kesin bir kanıt yok, tıpkı yaşamın anlamının da kesin bir yanıtı olmadığı gibi.

Topluma uyum gösteren davranış biçimlerini benimsediğimiz sürece, doğru insan olma yetisiyle etiketleniyoruz. Parmakla gösterilir duruma geliyoruz. Peki ama topluma uymayan, kendi doğruları olan, kimseye de herhangi bir zarar vermeden yaşayan insanlar yanlış insan mı?

Yok, yok aslında bu insanlar sadece sıra dışı. Hatta hatta bunlara ruh hastası diyerek soyutluyoruz. Yani toplumsal uyumsuzluk gösteren, ama kimseye de zarar vermeyen insanları ayırıp, toplumsal yararlılığı, ruhsal sağlığın ölçütü yapıyoruz. Ve ne acıdır ki birçoğumuz bu insanları tanımadan, anlamadan izlemeleri gereken yol ve inanç şekilleri için ahkâm kesiyoruz.

Hayatın acı tatları o kadar çok ki.

Belki de bu yüzden, ara sıra üzerimize iri taneli tozşekerler serpiştirmek gerekiyor.

Ayşe’den,

Şiir-gibi.

Sızı

Yapayalnız ölmenin ölümün kendisi kadar korkutmadığını söyleyebiliyorum.
Ölüm de korkutmuyor diyebilirim.
Ölüm kimi korkutur?
Bırakacak kadar tutunduğun hayattan başka şeylerse korkutur.
Hayatın ne olduğuyla ilgili bulduğun anlam ölüm korkusunu
korkusuzca karşılayabilmene yetiyorsa peki?
Aşık olamıyor olmak korkutuyor bazen. Aslında çok üzüyor.
Bu kadar soğuk ve duygusuz olmayı öğrettiler bana.
Öğretiyor bu dünya.
Yine de insan kalabilme çabasından kaçamıyorum.
Ne kadar yalan duyduysam o kadar doğru oldum.
Ne kadar doğru olduysam o kadar yalan buldum.
Gittikçe vazgeçiyorum, yaşamanın yaşanacak deneyimler uğruna
katlanılır olması gerektiği yalanından.
Hala inanıyorum, inadığıma bütün kalbimle bağlanıyorum.
Nefes almak için yüzeye çıkmaktan da vazgeçtim.
Ne zaman yapsam bunu, zıpkın yediğimi biliyorum.
Daha ne olsun buna üzülmekten kurtuldum.
Aradığım ne çok şey vardı bu yüzden ne çok şeye inanmışım.
Neyseki bunu durdurdum, rol yapmayı öğreniyorum.
Ne aradıysam unuttum yerine birşey koydum.
Sanıyorlar ki yaşamak istediğim ve uğruna çaba verdiğim anlamlar var.
Bilmiyorlar sadece zaman geçiriyorum.
Yaşamak konusunda karşı koyamadığım dürtüye istediklerini vermiyorum.
Yaşandığına dair tek gerçeğim dürtünün kendisi, onu yenemiyorum.
Ben onun emrinde sürükleniyorum.
Yaşamak bunca ağır bir hüzünken gülmek gerektiğini söyleyenlere gülebiliyorum sadece.
O kadar da yalan söyleyemiyorum kendime…

KALABALIKLAR İÇİNDE SEN BİR HİÇSİN

Sıkı sıkıya sarıldım
ortasından yakaladım hayatı
bir boşluğa düşmeden
düşe kaldığım yerden
bir balık gibi oldum
fırtınanın ortasında olabildiğince sakin
olabildiğince kararlı
sallarken yüzgeçlerimi ışıklı ebem kuşları saçtım
hırçın dalgalara gülümseyerek
yüzümde birikmiş acıları alıp karşına iki çift laf etmeye
kendimle konuşacak şeyleri biriktirmemeyi öğrendim
kabdırmacanın tam ortasında
sonra ağladım, ağladım ve hesabını sordum kendimden
yolumu kaybettiğim patikalarda
kaybolduğum satır başlarında
yitirdiğim anların hesabını sordum
gitmek ve kalmak arasında
aklın karışık çıkmazında kalakaldım öylece
oturdum yüksek bir kaya üzerine
saçlarımda ilk yaz rüzgarları duymaya başladım
ve anlamaya çalıştım
evrendeki tüm sesleri kendi iç sesimden ayrımsayıp
düşünmeyi öğrendim
özle mukoza içinde bir yerlerde buldum
ve konuştum onunla
sende sorma bul
sormak yanıltır
sorup öğrendiğin kendi hikayen değildir
sen onun peşindesin
korkma ayır mukozayı
tek başınasın
yanlızlığınla kendine kalabalıklar yarat
kanat kendini yoksa kaybolacaksın gündelik telaşlarda
susmalısın , susup etrafını görmelisin
bakma gör
bakarsan göremezsin
bakmak aldatır
bakmak gölgedir
bakmakla aşamazsın her yoldan yürüyen bakar
görmek biz mahsus
gör ardında sıra gelen boşluğu
gör ki EVRENİ ANLAMA TELAŞINDA BİR FERSAH YOL ALABİLESİN.
bebek bile değildin henüz
bir bağın vardı dünyayla küçük bir mahsenin ortasında ettin sen
soluk almak, yemek bir kordon marifetiyle
tüm hikayen bundan ibaretti
ettin işte etrafındaki onlarcası gibi
her yolun sevgiye açılacağını düşünerek saf o kadarda duruydun
sonra bir gün zaman geldi ve dudakların arasından düştün dünyaya
şehvetin, sevişmenin arsız damarından
milyonların arasından seni sundu dudaklar dünyaya
ağlayarak başlamıştın söze
canın yanmışmıydı bilmiyorsun bilemezsin
an geldi kelimeler döküldü ağzından
anlamla tanıştın anlamak ne demek bilmeden
kendine bakmadan dünyayı gördün
sahipsizliği hissetmeden baba denen içgüdü kaldırdı düştüğün yerden
açlığı tanıyamadan bir meme oldu yalancı şefkat anneliğin emilmiş göğsünde
tek umudun nedensiz yere mutlu olmayı becermekti
tüylerle doldu vücudun sonra
umut bitti.
düştüğün yerde baba
acıktığın yerde anne dedin
işte senin asıl hikayen orada başladı
başlangıçtan bu yana eti sıyırıp içine
kendine bakmayı salıp veriyorum sana
kendine baktığın zaman yaşıyorum diyebilirsin
çünkü kalabalıklar içinde sen bir hiçsin

BİZE KALANLAR….

Hiç ummadığınız anlarda çalar hayat kapınızı.Elinizin bulaşıklı olup olmadığını aldırmadan yapar bunu. Birkaç dakikalık bir gecikme. büyük bir aşkın başlamasına, bir çocuğun doğumuna, bir ayrılığın yaşanmasına engel olabilir. Bütün bu engeller, sizin yaşam çarkınızdır. Nasıl döndüğünden haberinizin olmadığı.

Zil sesi anlık bir uyanıştır bazen, öyle an olur ki kapının tıkladığını duymak için dikkat kesilir olursunuz, oysa ne gelen vardır ne de giden…

Duymayı düşlediğiniz, sizi uykunuzdan uyandıracak kadar güçlü bir sese, boşuna beklemeyin. Hayat okadar da adil değildir, başı boş bırakırsanız iç kulağınızı, o ne duyması gerektiğini düşünürken , es geçiverir inatla çalan hayat kornasını.

Zil zurna sarhoş olup dalınca hayatın içine, keşkeler asılır boğazınıza, keşkeler taşınması zor yüklerdir, bir yandan ah çekersiniz bir yandan da beddua edersiniz yaşadığınıza. Yinede dolu dizgin gidiverirsiniz düşlerinizin üzerine.
Saçlarınıza düşen akların mesulü yine sizsinizdir, ayağınızın altındaki kır çicekleri, düşlerinizi kıskana dursu, bir nehir kadar azgındır iç sesiniz.Çağlar durur, biri duyana dek işte o an kapı çalınmıştır bir kez daha , şans dedğiniz budur, budur kapınızda nöbet beklesin diye dua edip durduğunuz . İşte vakit gelmiştir…

Kaçırdığınız balık büyükse , oltaya kabahat bulmayın! Doğru zaman ve doğru yer için hazırlıklı olmalıdır insan. Pes edecekse daha yaşamadan yaşanılanlar için , hiç yola çıkmadan tıpkı bir taş gibi durmalıdır toprakta, ” bir gün biri takılırda düşer” diye.
Küçük tesadüfler , hayatın iç sesidir! Adına ne dendiğinin önemi yoktur aslında , gözlerinize fer, dizinize bağ olur yaşanılanlar.

Bir koltukta oturup hayatı dikizlemekte sizin elinizdedir, bir koltuk olup hayatta ortak olmakta…Seçimlerimiz hayatımızdır kaderlerimiz gibi!

İnsan inandığı şeydir, belki de inandığı kadar insandır.
Zoraki gülüşler bile en az gerçekleri kadar değerlidir, içinizdeki çaba gerçeği yakın kılar. Tutarsanız yakasını düşlerinizin ve gözlerinizi dört açıp , kulağınız kapıda beklerseniz , er ya da geç ya şans çalar kapınızı ya tesadüf….

Ve gelene kapıyı açıp açmamak yanlız size kalmıştır

Bilim Üzerine

Bilim konusundaki her tartışmada ortaya çıkan iki soru vardır;

(A) Bilim nedir? • nasıl ilerler, sonuçları nelerdir, standartları, usulleri, sonuçları öteki alanların standartlarından, usullerinden, sonuçlarından ne bakımdan farklıdır?

(B) Bilimi bu kadar yüce yapan nedir? – bilimi öteki varoluş biçimlerine kıyasla daha yeğlenir yapan ve bunun sonucu olarak da farklı standartlar kullanmasını ve farklı sonuçlar elde etmesini sağlayan nedir? Modem bilimi Aristotelesçilerin bilimine ya da Hopi’lerin evrenbilimine kıyasla yeğlenir yapan nedir?

Soru (B)’yi yanıtlamaya çalışırken bilimin alternatiflerini bilimsel standartlarla yargılamamız gerektiği gözden kaçmamalıdır. Soru (B)’yi yanıtlamaya çalışırken incelediğimiz şey bu standartların kendileridir, o nedenle onları yargılarımıza temel yapamayız.

Soru A’nin tek değil birçok yanıtı var. Bilim felsefesinin her ekolü. bilimin ne olduğu ve nasıl işlediği konusunda farklı bir öykü anlatır. Buna ek olarak, bilim adamlarının. politikacıların ve genel kamuoyu “sözcüleri”nin anlattıkları da vardır. Bilimin doğası üzerindeki giz perdesinin hala kaldırılmamış olduğunu söylediğimizde gerçeğe fazla uzak düşmüş sayılmayız. Ama mesele yine de tartışılıyor, günün birinde bilim konusunda alçakgönüllü bir bilginin ortaya çıkma şansı vardır.

Soru B’yi soran hemen kimse yoktur. Bilimin kusursuzluğu varsayılır, kanıtlanmaz. Bu konuda bilim adamları ve bilim felsefecileri, kendilerinden önce biricik Roma Kilisesi’nin savunucuları nasıl davrandılarsa öyle davranırlar: Kilise öğretisi hakikattir, bunun dışında kalan her şey pagan saçmalıklarıdır. Gerçekten de bir zamanlar din-bilimsel retoriğin cephaneliğinde bulunan belirli tartışma ve örtük ikna yöntemleri şimdi bilimde kendilerine yeni bir mekan bulmuşlardır. Bu fenomen, garip ve bir miktar üzücü olsa da bir avuç müminle sınırlı kaldığı surece aklı başında kimse için rahatsız edici bir şey olmazdı: Özgür bir toplumda birçok garip inanışlara, öğretilere, kurumlara yer vardır. Ama bilimin üstünlüğünün onun doğasından geldiği varsayımı bilimin de ötesine geçerek hemen herkes için bir iman nesnesi haline gelmiştir. Dahası, bilim artık tikel bir kurum değildir; Kilise bir zamanlar nasıl toplumun temel dokusunun bir parçası idiyse, şimdi de bilim demokrasinin temel dokusunun bir parçası olmuştur. Kilise ile Devlet artık elbette birbirlerinden özenle ayrılmışlardır. Oysa Devlet ile Bilim iç içedirler.

Özgür Bir Toplumda Bilim – Paul Feyerabend

Burada üzerinde durulan konu insanlığın tam şu andaki noktasında gerçekten çok önemlidir. Bu durum Bilimin kullandığı araçların sorgulanması durumudur ve kadın-erkek bilim adamı ayrımını içermekle birlikte bundan daha geniş ve vahimdir.

Kişisel görüşüm son yüzyılda mühim miktarını Fizikçilerin oluşturduğu, bilimin her dalından ciddi bilim adamlarının bu yanılgıyı fark etmiş oldukları, kişilikleri ve yöntemlerini bu doğrultuda sorgulamış olduklarıdır. Tabii bu insanlık için umut verici bir gelişme olmuştur.

Yukarıdaki eleştirel kitap 1987 yılında basılmış ve kitabın hemen bütünü son derece ilgi çekicidir.

Bu konuyu tamamiyle kapsadığını düşündüğüm ve

“Bilimin Kesinsizliği”

Topiğinde yazısından alıntı yaptığım Fizikçi Feynman’ın görüşlerine bir kez daha göz atmak sanırım aydınlatıcı olur. Bakınız: http://sibelatasoy.com/?p=237

Sibel Atasoy

10.03.04