Nuh Tufanı Nasıl Oldu?

Hepimiz Nuh Tufanı’nı biliriz. Fakat gerek elimizdeki kaynakların yetersizliğinden gerekse tarihsel olarak izlerinin çok farklı olmasından dolayı hepimizin aklındaki senaryo farklıdır.

Bu başlık altında herkes inandığı, aklındaki Nuh Tufanı senaryosunu yazsın. Bunun için dinsel veya bilimsel bilgileri kullanabilirsiniz. Kimse bir diğerinin yazdığı senaryoya müdahale etmesin tartışma kısmına geçene kadar.

Nuh Tufanı gerçeği nedir? Sembolik bir anlatım mı, yoksa gerçek mi? Bölgesel mi, dünya çapında mı? Suların yükselmesi nasıl olmuştur? Bölgeselse, size göre neresidir? Gemideki canlı çeşitleri nelerdir? Gemide ve sonrasında yaşam nasıl devam etmiştir? Bugüne kadar öğrendiklerinizle düşüncelerinizde oluşan Nuh Tufanı senaryosu nasıldır?

(Unutmayın, yazdığınız senaryoyu her gün yüzlerce kişi okuyacak)

Para = Güç

Bir çoğunuzun paradan nefret ettiğini biliyorum. Hele para = güç gibi bir eşitlikten daha da nefret ettiğinizi. Ama bu nefretiniz gerçeği değiştirmeyecektir. Sizin bütün gününüzün çoğu zamanınızın bu gücü kazanmak için uğraştığınız gerçeğini.

Peki neden nefret ediyorsunuz paradan. Elbette sizde olmadığı için. Gücü kıskanıyorsunuz. Parası olanın önünde açılan kapıları, yaptıklarını, dilediğini ele geçirdiğini, dilediğine istediğini yaptırdığını kıskanıyorsunuz. Aynı güç sizde olsa, siz de yaptıracaksınız bunları. Ama yok, bu yüzden nefret ediyorsunuz ve eşitlik dolu bir dünya için çığlıklarınız yükseliyor. Ama gücünüz yok. Daha doğrusu paranız yok…

Bakın ülkelere, güç (para) kimdeyse onlar yönetmiştir. Hatta dünyaya bakın. Sayıca az olmalarının hiç bir önemi yok. Parası olanlar yönetiyor tüm dünyayı. Boşuna savaşmayın bununla. Siz paraya düşmanlık yaptıkça o değer kazanacak, daha çok güçlenecektir.

Kapitalizmin bir tek sonu olabilir. Herkesin kapitalist olması. Yanlış duymadınız. Herkes para ve güçle dost olduğunda kapitalizm kaybolacaktır. Çünkü bu sistemin var olması, ona öfke duyan kölelerin sayesindedir. Kölelikten kurtulmanın yolu ise, efendi olmaktır. Herkesin efendi olduğu bir dünyada, kölelik kalmayacaktır.

Kendime Verdiğim Bazı Sözler…

Bu yazı başka bir forumdan, bir çok konuda benzer düşüncelere sahip olduğum (din, politika vs) bir dostuma ait.. Forumda direkt olarak başka bir yerden alıntı yaparak konu açılmadığını sanıyorum.. Ama belli başlı konularda tartışma yapan arkadaşların mutlaka okuması gerektiğini düşündüm.. Bu yüzden, eğer forum kurallarını ihlal eden bir durum varsa konuyu silebilirsiniz elbette.. Ben yine de şansımı denemek istedim 🙂

Bir de konuyu hangi bölüme açacağıma karar veremedim.. Fakat konunun üyelere öneri, tavsiye statüsünde olduğunu düşündüğüm için, konuyu bu kategoriye açtım.

Yazının orjinal linki için; (Yazan; Ulpian)


Forumda olsun, gerçek hayatta olsun herhangi bir konuda farklı düşüncedeki insanlarla tartışırken genelde uymaya çalıştığım, fakat bunu her zaman başaramadığım, birkaç ‘ilkeyi’ alenen paylaşmak istiyorum ki, sizler de yeri geldiğinde lütfen ”Ulpian, bak sözünde durmuyorsun” deyin…

(1) Muhatabımın niyetini, amacını veya motivasyonunu sorgulamamaya özen göstereceğim.

Bir kimsenin, savunduğu şeyi savunmasının veya eleştirdiği şeyi eleştirmesinin ‘altında’, ‘arkasında’ ne gibi niyetler, amaçlar, bilinçli veya bilinç-altı motivasyonlar yattığının, tartışma için hiçbir önemi yok.

Diyelim ki, astrolojiyi eleştiren bir başlık açtım. Bunun farkında olduğum veya olmadığım birçok motivasyonu olabilir.

Meselâ:
– Kız arkadaşımın sürekli burçlardan bahsetmesine kıl olup, o gıcıklığımı böyle bir çalışmaya kanalize etmiş olabilirim,
– ”Bakın, biz ateistler sadece dinleri değil, akıl dışı olan herşeyi eleştiririz” gibi bir hava vermek istemiş olabilirim,
– Kendimi çok bilgili, rasyonel filan göstererek egomu tatmin etmek istemiş olabilirim,
– Forumda, bu gibi şeylere inanan birkaç arkadaşı dürtmek, onların bu inançlarını sorgulamak istemiş olabilirim,
– Belki de sırf birşey yazmak için, onlarca konu içerisinden rastgele kura çekmişimdir…

Tüm bunların ne önemi var ki? Önemli olan, açtığım başlıktaki tezlerim ve bu tezleri desteklemek için sunmaya çalıştığım argümanlar, gerekçeler…

Son derece bayağı, yüzeysel güdülerle yazılan bir yazı içerik olarak gayet sağlam olabilir. Aynı şekilde çok ‘ulvi’ güdülerle yazılan bir yazı da içerik olarak çok zayıf kalabilir. Tartışma için bu güdüler, motivasyonlar değil, sunulan gerekçeler önemli.

Kişinin niyetinin, motivasyonunun, amacının tartışma için hiçbir önemi olmadığı gibi, aynı zamanda bunu diğer kişilerin bilmesi de mümkün değil, hattâ genelde kişinin kendisinin de tam olarak bilmesi pek kolay değil.

Öyleyse, ben de hiçbir tartışmada, muhatablarımın amacı, niyeti, motivasyonu hakkında bir yorum yapmamaya çalışacağım. Ha elbette, kafamda muhatabımın niyeti hakkında bir intıba oluşabilir, bunu önleyemem. Ama bunu tartışmanın kendisine yansıtmamın bir anlamı olmaz…

(2) Muhatabımın bilgi-birikimi, donanımı, zekâsı vs. hakkında yorum yapmamaya çalışacağım

Herhangi bir tartışmada, karşımdaki muhatabıma ”senin donanımın yetmez”, ”bu konunun altında kalırsın”, ”seviyen yetersiz kalır”, ”bunu anlayacak zekân yok” gibi şeyler söyleyerek kendi pozisyonumu daha güçlü kılmış olmam ki. Neticede, somut bir konu tartışılıyor. O konu hakkındaki tez, argüman, gerekçe, analiz ve yorumlarımı sunmaya çalışayım, yeter… Karşımdakini ikna etmek zorunda değilim neticede.

Ha bazen (bizce) saçma veya safsata olana, ‘saçma’ veya ‘safsata’ dememiz ve neden bunu dediğimizi gerekçelendirmemiz meşru olabilir belki. Epey sert ve sivri bir eleştiri olsa da, neticede hâlâ yazılan görüşün kendisine bir eleştiri var. Görüşü savunan kişinin şaysiyetine değil. ”bu yazdığın saçma olmuş” derken muhatabımın o somut ifadesini veya düşüncesini sert ve sivri bir dille eleştirmiş olurum, ama ”sen genel olarak aptalsın” veya ”donanımsızsın, zekân yetersiz, bilgi-birikimin sıfır” gibi şeyler söyleyerek, herhangi bir eleştiri yapmış olmam, sadece deşarj olmuş ve gereksiz karşılıklı laf sokma sürecini başlatmış olurum… Ne bana birşey kazandırır, ne muhatabıma, ne de yazdıklarımızı okuyacak olanlara…

(3) Muhatabımın, savunduğu şeyi neden savunduğuna dair psikolojik tahliller yapmamaya çalışacağım

Düşünün ki, bir ateist ile bir teist, tanrının varlığı/yokluğu üzerine tartışıyor. Teist, muhatabına ”sen şeytana uyuyorsun, azgın nefsine yenik düşerek inkâra kalkışıyorsun” gibi şeyler söylüyor, ateist de ”senin doğduğundan beri beynini yıkamışlar, uyduruk masallara inandırmışlar” gibi şeylerle karşılık veriyor… Bu iki kişi sadece karşılıklı psikolojik tahliller yapmış olur, ama tanrının varlığı/yokluğu üzerine tartışmış olmaz…

Veya bir sosyalist ile bir liberal tartışırken, sosyalistin ”sen kendi sınıfının çıkarlarını savunuyorsun, sadece şahsi çıkarın için bunları diyorsun” demesi, liberalin ise ”sen de sırf üniv’deki ortama ayak uydurmak için, komünist abilerinin dediklerine kanmışsın” veya ”60’lardan kalma, betonlaşmış fikirlerini dogma olarak savunuyorsun, ideolojini artık kişilik haline getirmişsin, ideolojinin yanlış olduğunu gösterebilecek herşeye gözlerini kapatıyorsun” filan gibi şeylerle karşılık vermesi… Tüm bunların tartışılan konu için en ufacık bir argüman değeri yok ki…

Tartışılan konu, meselâ şu olabilir; ”daha yüksek standartlı ve daha özgür, daha eşit, daha mutlu bir yaşam için, serbest piyasanın sosyal düzenleme ve denetimlere tâbi tutulması mı daha makûl, yoksa topyekûn kaldırılması mı?”… Şimdi bu tartışmada, sosyalist veya liberal tarafın, hayat hikayelerinin, geçtikleri evrelerin, hangi düşünceyle hangi vesileyle tanışmış olmalarının vs. hiçbir önemi yok ki. Biyografi veya psikolojik analizler okumak değil, somut bir konuyu rasyonel argüman ve ampirik verilerle tartışmak, böylece daha makûl olanı bulmak istiyoruz neticede.

Meselâ ben herhangi bir görüşümü, sırf lisede çok saydığım ve hayran olduğum bir öğretmenimin daha çok gözüne girmek için benimsemiş ve odur budur bu görüşte kalmış olabilirim… Veya sadece aşık olduğum kızı etkilemek için… Veya çevremdeki arkadaşlar da o görüşte diye… Veya tam tersine, çevremdeki insanlar zıt görüşte diye, onlara tepki olarak… Tüm bu ve bu gibi şeyler, ilgili görüşün doğru veya yanlış olmasına dair en ufacık bir argüman olarak kullanılamaz ki…

Neticede kimse bir vakuumda yaşamıyor. Herkes kendi görüşünü en nihayetinde, bazı sosyal ilişkiler, vesileler sonucunda savunmaya başladı… tartışmada önemli olan sadece, o görüş için sunulan argümanlar, gerekçeler, veriler, yorumlar vs…

Öyleyse, ben de tartışmalarda muhatablarım hakkında psikolojik tahliller yapmamaya, sadece yazdıklarını karşı argümanlarla eleştirmekle yetinmeye çalışacağım.

(4) Muhatabıma gizli bir art-niyet isnat etmemeye çok özen göstereceğim

Tartışmada bir kişiye yapılabilecek en büyük hakaret, ”sen bunları aslında doğru bulduğundan değil, bir yerlerin uşağı olduğundan savunuyorsun” şeklinde ithamlar olsa gerek… Hani ana-avrat sövmek bundan daha ağır değildir…

Karşımızdaki insan, bizce çok yanlış, çok saçma veya çok tehlikeli bir görüşü savunuyor olabilir. Feci bir şekilde yanılıyor olabilir. Ama çok büyük bir ihtimalle kendisinin haklı olduğuna, savunduğu görüşün doğru/geçerli olduğuna gerçekten inanıyordur, bir şekilde inandırmıştır kendisini…

Tartışma esnasında örneğin bir müslümana ”ne o, bir cemaatten para mı alıyorsun” demek veya meselâ bir kemaliste ”Atatürkçü Düşünce Derneği seni maaşa bağlamış olmalı” gibi şeyler söylemek, veya liberale ”sermaye yalakası”, ”işbirlikçi” gibi ihamlarda bulunmak, tartışma kategorisine girebilecek bir tarz değil.

Tartışma dediğimiz şey, muhatabı veya dinleyicileri/okuyucuları nesnel argümanlarla savunduğun görüşün doğrulu veya eleştirdiğin görüşün yanlışlığı hakkında aklen ikna etmeye çalışmak… Ama yukardakine benzer ifadelerle muhatabımıza ”sen o görüşü doğru bulduğundan değil, çıkarın için savunuyorsun” demiş oluruz, öyleyse o kişiyle tartışmak da anlamsızdır, o artık forumdan atılması, gerçek hayatta da susturulması, yok edilmesi gereken bir kişi olur…

Muhatabımızın düşüncelerini, yanlış, mesnetsiz, saçma bulabilir ve bunu da (gerekçelendirerek) söyleyebiliriz. Ama tüm dinleri, ideolojileri, görüşleri benimseyen insanların (ezici çoğunluğunun) kendi görüşlerinin (tıpkı bizim gibi) gerçekten doğru olduğunu düşündüğünü hatırlayarak tartışırsak, belki makûl bir tartışma olur.

Hem, muhatabımızın tezlerini, karşı tez ve argümanlarla eleştirmekle yetinmek yerine, ona bir de açıktan veya dolaylı olarak gizli art-niyetler, kirli emeller isnat edersek, dışardan bakan (aklı başında) biri için, aslında bizce de kendi argümanlarımızın yetersiz olduğunu göstermiş oluruz…

Öyleyse ben de, kimseye açıktan veya dolaylı olarak , gizli art-niyetler isnat etmemeye çalışacağım.

(5) Kimsenin eleştirisinin meşruiyetini sorgulamamaya özen göstereceğim

Söz gelimi Atatürk’ün veya Muhammed’in eleştirildiğini düşünün, veya Marx’ın ya da diyelim ki Popper’in, veya da islamın, komünizmin, liberalizmin vs.

Şimdi bu eleştiriye iki tarz karşılık verilebilir:
(a) Bu eleştirilerinde haksızsın, çünkü…
(b) Sen ne hakla böyle bir eleştiride bulunursun, amacın ne, neyin peşindesin vs.

Tartışmak (a)’daki gibi cevap vermek bence. (b)’deki tarz ‘cevaplar’ bir tartışma değil, susturma yöntemi olabilir ancak…

Dileyen dilediğini eleştirebilir. ilgi duyar, yanıt vermek istersem, meselâ ben de, ”şu dediğine katılmıyorum, çünkü…”, ”bu tezin yanlış, zira…” gibi karşılıklar vermeye, ve fakat eleştirinin meşruiyetini sorgulamaya kalkışmamaya özen göstereceğim.

(6) Kitleyi, insanları değil, düşünceyi/ideolojiyi eleştirmeye çalışacağım

Örneğin ben ”din karşıtıyım”, dolayısıyla İslam karşıtıyım da… Fakat müslüman karşıtı değilim. Hattâ şu hayatta en çok sevdiğim, güvendiğim, sığındığım insanların çoğu müslüman…

Aynı şekilde şahsen komünizm/sosyalizm karşıtıyım da, çünkü serbest piyasanın ve özel mülkiyetin topyekûn kaldırılması, tüm üretim araçlarının kamulaştırılması ile, insanların daha mutlu, daha özgür, daha eşit, daha yüksek standartlı bir yaşama kavuşacaklarını düşünmüyorum… Sosyalizm karşıtıyım, fakat sosyalist düşmanı değilim…

Neticede herkes kendi dininin veya dinsizliğinin, kendi siyasi görüşünün tüm toplum için en iyisi olduğuna inanıyor… Bence bu düşüncelerinin yanlış olması, onlara yönelik şahsen de düşmanca hissetmemi gerektirmemeli… Bu tarz önyargılarımızı, haklı veya haksız öfke ve kinimizi tartışmaya yansıtmakla, o tartışmaya herhangi bir katkı veya argüman sunmuş olmayız…

Öyleyse, eleştirilerimde, eleştirmek istediğim görüşü, dini, ideolojiyi hedef almaya çalışacağım, o görüşe sahip insanları değil…

(7) Tartışmanın kısırdöngüye girdiği yerde, noktalamak için azami gayret göstereceğim

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, herhangi bir konuda iki zıt görüşlü insanın tartışmaya başlayıp da, birinin görüşünü değiştirmiş olarak tartışmanın bitmesi, yani meselâ bir tartışmanın neticesinde ateistin müslüman, müslümanın ateist ya da kemalistin liberal, liberalin komünist olarak tartışmadan kalkması neredeyse imkânsız.

Özellikle bu gibi ideolojik ağırlığı fazla tartışmalarda, daha başlarken karşı tarafı o tartışma neticesinde ikna edemeyeceğimizi kendimize hatırlatırsak, daha bir rahat olabiliriz diye düşünüyorum.

Eğer herhangi bir tartışmada, iki taraf da kendi tezlerini, argümanlarını, karşı argümanlarını, eleştirilerini vs. artık yeterince sundu, açıkladı ve örneklediyse ve artık tartışma her iki taraf için de tekrardan ibaret olmaya başladıysa, bu durumda ”ok, birbirimizi ikna edemedik, yine de güzel bir tartışmaydı, teşekkür ederim” ya da sadece ”tamam, diyeceğimizi dedik, tekrarlamaktansa noktalayalım” gibi birşey söyleyip, tartışmayı bitirmek daha hayırlıdır bence… Çünkü kısır döngüye girilmesine rağmen devam ettirilen tartışmalarda genelde tansiyonların yükseldiğini ve artık karşılıklı laf sokmalara geçildiğini görüyoruz hep… Bunun da kimseye bir katkısı filan olmuyor ki hani…

Öyleyse, ben de bundan sonra, herhangi bir tartışma kısır döngüye ve daha önce yazılanların tekrarına dönüştüğünde, kaba kuvvetle devam etmek yerine, muhatabımla en azından uzlaşamadığımız üzerine uzlaşıp bir nokta koymaya daha fazla gayret göstereceğim…

Gönül ister ki, bu durumda karşı taraf da ”ok, bence de bitirebiliriz” gibi birşey söylesin ve gerçekten noktalayalım… Ama meselâ ben, ”ikimiz de kendi argümanlarımızı sunduk ve birbirimizi ikna edemedik, o halde tekrar etmektense noktalayabiliriz” dedikten sonra, muhatabım, yine konuya girip, yine daha önce yirmi defa yazdığını yazıp, yine bir laf sokarak tartışmanın son mesajını yazmak istesede de, buna cevap vermemeye çalışacağım…

http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=24457

*İSLAM’IN SİYASALLAŞMASI

Çok aşina olduğunumuz bir din ve toplumsal ahlakın derinine işlemiş bir olgudur İslam. Farklı İslam anlayışları mevcut haliyle onu farklı farklı yaşayanlar da var. Anlayışlara ve içinde bulundukları topluma göre dinin yaşanış tarzı da hayli değişiyor. Dinler her daim toplumların psikiatrlarıdır, bu inkar edilemez. Çoğu inanan insan, şükreder ve önüne sürülen yal’a yemek der alır yer ve susar. İnsan tarafından yaratılmış olan dinler yine insanı kısıtlayıp herkesi tek sırada durdurmak için koşturup duruyor…

İster istemez bu dinle yoğrulmuş toplumları yönetmek için de yine en can alıcı noktalarından onları vurmak en mantıksı oluyor : <strong><u>DİN... </u></strong> Bu durumum siyasiler tarafından kullanılıp da dinlerin siyasete yem olaması da kaçınılmazdır. İran gibi siyasallaşmış bir islam profili, günümüzde hala varlığını sürdürmekte. Peki İslam'ın siyasallaşması ve dinin politikaya alet edilerek insanları en hassas oldukları noktadan tutulup kukla gibi oynatılmasına, o inandığınız sevgili dinlerde ne deniyor? O Tanrılarınız buna nasıl müsade ediyor?

Her şey din için deyip, bir toplumun yaşam çerçevesini belirlemek ve bir ahlaki yapının siyasal İslam'a  dönüştürülmesi hangi "düşünen" insanın kabul edebileceği bir şeydir?<!--break-->

<strong>Bir darbe bazen sessizce de yapılabilir</strong>, özellikle bu siyasallaşmış bir İslami devrimse... Öncelikle eğitim sisteminde yapılan değişiklikler, içi boşaltılan "laiklik" anlayışı, kanunların bedbahsızca değiştirilmesi, gençlerin hungarca 18 yasında iken silahlanmaya zorlanması ve daha neler neler... Ne derler bilirsiniz "Parayla değil, SIRAYLA..."

İnsan ve Doğa

Hiç bir şey doğasız var olmaz. Bütün canlılar, insanlar da hem doğanın hem de birbirinin özü. Bütün yaşam doğanın durumu.Biz doğaya doğada bize bağlı.İnsan kendi güvenini bir güce dayanmak için arar Tanrı ‘ yi, Yoksa onu yaratır! Bu arayışta Tanrı sevgisinden çok hatta tümden kendi güvenini sağlama çabası.. çıkarı var. Öyle olmasaydı sayıları 300 000 000 ‘u aşan Tanrı’ları yaratmaz 20 000 Din ve inanç birliklerine gebe kalmazdı insanlık.

Bütün canlılar bir gün tükenişe gider. Bu doğanın değişmez doğrusudur.Her düzen bir yök oluşun karşılığıysa, düzensizlik de bir yök oluşun karşılığı olması gerekir. Doğa gerçekten düzene, bilgiye, anıya ulaşır, böyle bir akışın karşılığı olarak bilim bir şeyi açıklarken hayallere yaslanmaz.Olayların, olgunların akışına, birbirine ilişkin süreçlerin verilerine dayanır.

İnsan,ölümden sonra zamanı,zaman kavramını yitirdiğina göre artık ölene hiç bir şey yok demektir. Hiç bir şey olmayınca ölenin kendisi de olmaz! Olamamazlık hiçliğe açılır. Din sözcülerinin ölümden sonra öleni canlı gösterme çabaları, kendi çıkarlarını sürdürmek amacıyladır. Evrensel zaman doğa süreciyle ölçülür,bir yaratıcı varsa,bu yaratıcı eylemi ne zaman gerçekleşti.

” Tanrı dünyayı yarattığı anda yarattı “( Augustinüs)

05 HAZİRAN 2011 – ALMANYA