Sizce neyin “Tammmm Zamanı”?

Önemli bi haber filan var mı diye TV’yi açtım, kahvaltı hazırlıyorum bir yandan. Sesler kulağıma geliyor:

“14 günlük program… Şimdi… vs vs…Vermenin TAMMM Zamanı!”

“Değerli… hayatınız için… Yatırımın TAMMM Zamanı!”

“İstanbulun en yüksek yerinde… Yaşam için vs…. Almanın TAMMM Zamanı!”

Birden uyanır giibi oldum!

Bi şeyin TAMMM zamanı olduğu kesindi!

Ama Neyin?

KADIN VE İNSAN ÜZERİNE

KADIN VE İNSAN ÜZERİNE

“Sktrin anlamı” adı altında yazmış olduğum yazıyla ilgili bazı yanlış anlaşılan hususlar dikkatimi çekti. İma ettiklerim sanki bir dayatma, bir terbiye muhasebesi, bir İslami ahlaklılık istemi gibi algılandı. Bunlara çok üzüldüğümü başta belirtmek isterim. Küfürü ayıplamaktan ziyade bir farkındalık yaratma niyetindeydim. Bu bağlamda küfür edeni suçlu bulacak değilim. Yazdığım o yazıda yer alan “bu suça ortak oluyoruz” cümlesi de biraz haddini aşmış bir cümleydi, bunu da kabul ediyorum. Amacım hiçbir kadını zavallı duruma düşürmek değildir. Tam tersi ne demek istediğimi anlayan arkadaşlar, kadın dediğimiz kavramı bir kadından öte bir insan olarak algıladığım konusunda hemfikirdirler kanımca.

“Bir Zorunluluk Olarak Hayat” adlı yazımda, hayata biraz da “değerler” gözlüğünden bakılmasını tavsiye etmiştim. Karşılaşılan manzara ise korkunçtur. Bir bunaltı hali sarıp sarmalar midemi her çevreme bakışımda. Hem kişilerin kendisinde, hem de yarattıkları eserlerde populizme dayalı bir konfor görürüm. İnsanın en önemli özellikleri; düşünmesi, hissetmesi ve hissettiği ölçüde kendini ifade etmesidir. Bu da kendi gibi olabilmesinden yola çıkar. Değerden anladığım özgün ifadelerdir. Çalışılmış, düşünülmüş, katılmış, ruha bürünmüş şeylerdir ifadeler.

Günümüz Hollywood filmlerinde, şu anki Türk TV dizilerinde, tartışma programlarında, Allah temalı sohbetlerde, yarışmalarda, gazetelerde, otobüste yol alırken iki çift laf ettiğin yanımdaki kişide, yani hemen her yerde aynı populizmi görmekteyim. Değersizlik, bu bağlamda bir Xanax toplumu doğurur. Onlar için bu yaşamaksa, bana göre uyumaktır.

Konuyu biraz daha genişletmek gerekirse, temel istençlerinin nesnelleşmesine şahit oluruz insanların. Nihilizme kapılmamamız elde değildir. İçerikle ilgili hiçbir şey mevcut değildir zati bu dünyada. Aynı durumu kadınlara yaklaşımda da görürüz. Örneğin, dekoltesini açan, mini eteğini belirli bir niyetle giyen kadına (kendini vücudu aracılığı ile göstermek niyeti) kaşar ve ya orospu gözüyle bakarız. Aslında yaptığımız, kadının kendine yaptığı ile aynıdır. Kadına, basit, değersiz, popülist gözüyle bakmaktan ziyade onu yine vücudu ile yargılarız. Nesnelleşen temel istenç hem onda kendini gösterir hem de ona tepki veren bizde. Kendini o şekilde ifade eden kadına yöneltilmesi gereken eleştiri bu bağlamda popülizm, basitlik, özgün olamama, insan olmanın hakkını (ifade etme anlamında) verememe olmalıdır. O kadın değersizdir, orospu değil.

Dikkat ettim, bana yöneltilen eleştirilerin çoğu küfür üzerinden gelmiş. Kimse eşcinselliğin sadece eşcinseli değil kadını da aşağıladığı sonucuna değinmemiş. Centilmenliğin, kadını zayıf görmenin bir önsavı olduğu fikrine görüs bildirilmemiş. Ya da yetenek ayrımının bir ayrım olup olunmadığı tartışılmamış. Ve ya nafakanın ardında yatan bir cins ötekileştirilmesi ve “zayıfa destek” algısına değinilmemiş. “Sen önce kadına el kaldırana tepki ver, sonra gel burada konuş” zihniyetiyle kadına yapılan ayrımcılık her zaman şiddet üzerinden değerlendirilmiş. Sadece karısını döven adam haksız çıkarılmış (ki haklıdır demiyorum, başka yerlere çekilmesin). Bir centilmen değil, nafakayı meşru kılan yasalar hiç değil. Ancak bunu yine anlayabiliyorum. Bu, konun tam anlaşılmadığını gösterir ki yukarıdaki değerle ilgili paragraf umarım yanlış anlaşılmayı önlemiştir.

Bir diğer eleştiri, “erkek kahvesinde kadın nasıl savunulur” şeklinde özetleyebileceğimiz bir isyan. 1950’li yılların Mississipi’sinde, bir beyaz olarak siyahîlerin haklarını savunmam, bir kısım beyazın aynı mantaliteyle beni suçlamasına sebebiyet verirdi. Neden siyahların hakkını bir beyaz savunsun ki? Kürt haklarını neden bir Türk savunsun? Bir kadın olsam haklı çıkacaktım. Ama bir erkek olduğum için bu hakkı kendimde nasıl buluyorum. Peki kendisi bu ayrımcılığı yapacak hakkı kendisinde nasıl buluyor ona şaşıyorum. “Kadını, biriki erkekçik nasıl savunur” diye düşünüp kadınlara kızan birey, Hitler’le aynı hataya düşer. Başkaldırıyı doğuştan varolduğunu iddia ettiği bir kavramın tekeline alır. Hitler için isyan eden Alman ırkı iken, o birey için kadın olmalıdır.

Yazdığımız yazılar, bir düşünce, bir his, bir istem taşır. Eylemlerimizin sonucudur. Kişiliklerimizi veya bizi tanımlayan sıfatları bir kenara bırakırız. Bir insan olarak yola çıkarız. Yazımız da bir erkeğin ve ya kadının değil bir insanın yazısıdır. İnsan doğduğunda bir hiçtir. Kadın olmayı, erkek olmayı sonra edinir. Herhangi bir cinse ait olmak, o kişinin edimleriyle ilgili değil uzuvlarıyla ilgili bir iştir. Kadını da erkeği de edimleri doğrultusunda değil organları doğrultusunda değerlendirirsek, eşcinsellere ibne demek de, kadınlara orospu demek de caiz olur. Cinsiyet üzerinden gelen bu yargılama talebi de genellikle zayıf olarak gözüken kadın cinsiyeti üzerinden döner. Bele bağlanan kırmızı kuşak sosyolojik tespit üzerinden bir başkaldırıysa, küfürü irdelemek değerler üzerinde bir başkaldırıdır.

Yalnızlık, Kader Değil Bir Seçim…

Uyandı… Güçlükle açabildiği gözlerini araladı. Aralık gözleri önce sağ, sonra sol bileğinde çocukluğundan bu yana alışkın olduğu saatini aradı. Sağ ve sol bileğine dönüşümlü olarak taktığı su geçirmez saati kolunda değildi! Peki, ama saat kaçtı? Güneşin sevimsiz ışığı pencereden içeri girdiğine göre, sabahtı. Sabahtı ama saat kaçtı?

Ayaklarını karnına doğru çekip cenin pozisyonunu aldı. Ellerini kulaklarının üzerine götürdü ve dirseklerini iyice birbirine birleştirip gözlerini sıkıca yumdu… Yatakta bu şekilde yatmayı dış dünyaya karşı bir savunma olarak düşünüyordu. Bir süre kımıldamadan bu şekilde hareketsizliğini korudu. Ama ya saat, saat kaçtı?

Aniden fırladı yataktan! Günün başlangıcına inat hızla, karışık çantasının içinde telefonunu aradı. Kalem, parçalanmaya yüz tutmuş birkaç kâğıt, anahtarlar, buruşmuş ve her yanı kıvrık kâğıt mendil paketi, özensizce çantaya tıkıştırılmış kredi kartı makbuzları, birkaç kartvizit, bir dudak koruyucu, bir göz kalemi, küçük bir şişe parfüm, sakız kutusu, bir kitap Ahmet Ümit – Patasana, üç beş bozuk para boşluğa atılmış, para cüzdanı, bir telefon şarj cihazı… Telefon yok!! Saatte yok… Karışık odaya çevirdi gözlerini ve aramaya başladı, hem düşündü “nerede olabilir ki bunlar?”…

Salondaki saate bakmak için hızlıca koridordan geçti. Duvardaki saat yediyi gösteriyordu. Rahatlama hissetti birden gerilmiş bedenini koltuğun üstüne attı… Gözlerini yeniden kapadı bir süreliğine. Başını dayadığı koltukta rahatlamaya çalıştı. Düşündü. Saat ve telefon halen ortalarda görünmüyordu. Koltuktan kalkıp banyoya yöneldi. Üstündeki geceliği çıkarıp çıplak bedenini suyun altında özgürleştirdi. Uzunca bir süre gözleri kapalı akan suyun altında durdu. Zihni çok yorgundu. Suyun sesi ve dokunuşu bedenine iyi geldi. Gözlerini açıp bornozuna uzattı ellerini ağır ağır bornozu üstüne geçirdi. Yatak odasına gitti ve yatağın üzerine atıverdi kendini. Sokaktan geçen mahalle börekçisinin sesi ile acıktığını hissetti. Uzandığı yerden kalktı ve üzerine acele ile akşamdan kalma paçasının biri içinde diğeri dışında pantolonunu geçirdi. Dolabın içinden el yordamıyla çıkardığı bir gömleği üstüne giydi düğmelerini zorlukla ilikledi. Havlu ile kuruladığı saçlarını sıradan bir toka ile tutturup çantasını eline aldı, ayakkabılarının ipini bağlamadan evi terk etti. Kapıdan çıktığı anda aklına geldi. Saat ve telefon neredeydi?

Zaman ve iletişim onun için epey önemliydi. Zamanı iyi kullanamadığını düşünürdü. İletişimde fena değildi. Bu arada aynaya bakmadan çıkmıştı evden acaba nasıl görünüyordu? Köşedeki taksi durağına gelmeden önünden geçtiği mağazaların vitrin camından görüntüsüne baktı. Bir taksiye bindi ve iş yerinin bulunduğu adresi tarif etti taksiciye. Ofise gelmeden yiyecek bir şeyler aldı. Bir çay söyledi çaycıya. Ofisin kapısını açtı içeri girdi her zamanki olağan sessizlik hâkimdi ortalığa. Masasına geçti koltuğuna oturdu günlük yapılacak işleri gözden geçirdi. Bir yığın dosya masanın üstünde dağınık haldeydi. Birden gözüne telefonu ilişti. Akşam eve dönerken masanın üzerinde kalmıştı. Telefona uzanıp aldı ve kontrol etti. Ne arama ne bir mesaj görünmüyordu ekranda. Acı bir tebessüm oluştu yüzünde. Kim arayacaktı ki? Peki ya saat? Saat neredeydi…

Çaycının sesiyle irkildi “Günaydın” gülümseyerek günaydın dedi, uzanan sıcacık bir bardak çayı aldı masanın boş kalan kısmına iliştirdi. Kahvaltı edecekti ama canı sadece çay içmek istedi. Ofisin sessizliği ve kadim dostu yalnızlıktan oluşan bağımlılıkla bilgisayarını açtı. Gelen mesajlarına ve gazete haberlerine göz gezdirdi hızlıca. Bir müzik açtı Teoman’dan – Gemiler… üç beş kere aynı şarkıyı dinmeyi severdi. Tekrar çalmadı şarkıyı. Elini çenesine dayadı ve sessizliğe eşlik etti bir kaç dakika. Garipti bu günlerde. Sebepsiz değildi bu kere. Biliyordu sebebini lakin, bu sebebi ortadan kaldırmak için çaba harcayacak gücü bulamıyordu kendinde. Güveni ve cesareti de…

Yalnızlık bir kader değildi, yalnızlık sadece bir seçimdi…

Saat mi? Bir süre saatsiz dakikalar geçirecekti. Onu tam mutluluk halindeyken ele geçiren şüphelerden kurtulmak adına… Kendilerini affettirmek için saatlere ihtiyaç duyanları zamansızlığa hapsetmek adına…

Ayşe Özen (delişey)

ELSİZ KIZ

Bir varmış, bir yokmuş. Yolun aşağısında oturan adamın birkaç gün öncesine kadar köylülerin tahılını öğütüp una çevirdiği büyük bir taşı varmış. Bu değirmenci zor günler geçirmiş, elinde, bir barakadaki büyük sert değirmen taşından ve arkadaki meyve veren büyük elma ağacından başka bir şey kalmamış.

Bir gün gümüş ağızlı baltasıyla kuru ağaçları kesmek için ormana giderken, bir ağacın arkasından tuhaf, yaşlı bir adam çıkmış karşısına. Yaşlı adam “Odun keserek kendine eziyet etmene gerek yok,” diye dil dökmüş “Değirmenin arkasında duran şeyi verirsen seni servete boğarım.”

“Değirmenimin arkasında meyve veren elma ağacından başka ne var?” diye düşünmüş değirmenci ve yaşlı adamın pazarlığına razı olmuş.

“Üç yıl içinde gelip benim olanı alacağım,” diye kıkırdamış yabancı ve topallayarak uzaklaşmış, ağaçların dalları arasında kaybolmuş.

Değirmenci yolda karısına rastlamış. Evden koşarak gelmiş, eteği uçarak ve saç baş dağınık bir halde konuşmuş. “Herif, herif, saatin vurmasıyla birlikte evimizin içine daha güzel bir duvar saati geldi, sade koltuklarımızın yerini kadifeyle kaplı olanlar aldı, değersiz dolabımız şimdi av etiyle dolu, valizlerimiz ve sandıklarımız dolup taşıyor. Söyle n’olur, bu nasıl oldu?” Daha bu soruları sorarken parmaklarında altın yüzükler belirmiş ve saçı altın bir taçla toplanmış.

Kendi yeleğinin satene dönüşmesini dehşet içinde izleyen değirmenci, “Aa!” demiş. Topuk namına bir şeyi kalmamış olan, bu yüzden arkaya doğru kaykılarak yürüdüğü tahta ayakkabıları da gözlerinin önünde çok zarif ayakkabılara dönüşmüş. “Şey, bir yabancıdan dolayı,” diye nefes nefese konuşmuş. “ Ormanda kara bir redingot giymiş, tuhaf bir adama rastladım ve değirmenimizin arkasındaki şeyi ona vermem halinde büyük bir servet vaat etti. Hem hanım, başka bir elma ağacı dikebiliriz.”

“Ah, herif!” diye inlemiş kadın, cin çarpmış gibi görünüyormuş. “ Kara ceketli adam İblis’ti ve değirmenin arkasındaki de evet, elma ağacıydı, ama kızımız da orada söğüt dallarından bir süpürgeyle avluyu süpürüyordu.”

Ve böylece karı koca sendeleyerek evlerine gitmişler, bütün süslerinin üstüne gözyaşı dökmüşler. Kızları üç yıl kocasız kalmış. İlkbaharın ilk tatlı elmaları gibi bir huyu varmış. İblis’in alıp götürmeye geldiği gün banyo yapmış, beyaz bir gecelik giymiş ve etrafına çizdiği bir tebeşir dairesinin içinde duruyormuş. İblis onu kapmak için elini uzattığında, görülmeyen bir kuvvet tarafından avlunun öte tarafına fırlatılmış.

İblis, “Bir daha asla yıkanmamalı, yoksa ona yaklaşamam,” diye haykırmış. Ana baba ve kız korkuya kapılmışlar. Ve böylece birkaç hafta geçmiş ve kız çocuğu saçları keçeleşene, tırnakları siyah hilallere benzeyene, derisi grileşene, elbiseleri kirden kararıp sertleşene kadar yıkanmamış.

Sonra, kızın giderek daha fazla hayvana benzediği günlerden bir gün İblis tekrar çıkagelmiş. Ama kız ağlamış da ağlamış. Gözyaşları parmaklarından kollarına akmış – o kadar çok akmış ki, kirli elleri ve kolları ak pak ve tertemiz hale gelmiş. İblis öfkelenmiş. “Ellerini kesin, yoksa ona yaklaşamam.” Baba dehşete düşmüş: “Kendi çocuğumun ellerini kesmemi mi istiyorsun benden?” İblis bağırmış:”Yoksa buradaki her şey ölür, buna sen de, karın da ve gözüne ilişen bütün tarlalarda dahil.”

Baba o kadar korkmuş ki, boyun eğmiş ve kızının kendisini bağışlaması için yalvarırken gümüş ağızlı baltasını da bilemeye başlamış. Kız da boyun eğerek, “ Ben senin çocuğunum, gerekeni yap,” demiş.

O da İblis’in isteğini yerine getirmiş. Bütün bunlar olup bittiğinde kimin acı içinde canhıraş bir sesle bağırdığını, kızın mı, yoksa babanın mı, kimse söyleyemez. Kızın hayatı böylece bildiği şekliyle sona ermiş.

İblis tekrar geldiğinde kız o kadar çok ağlamış ki, kesilen uzuvlarından geriye kalanlar yine temizmiş ve onu yakalamaya çalışan İblis bir kez daha avlunun öte tarafına fırlatılmış. Ormanda küçük ateşler yaratan sözlerle küfrederek sonsuza kadar kaybolmuş, çünkü kıza yönelik bütün haklarını yitirmiş.

Baba bir yüzyıl ömür sürmüş, keza karısı da. Ormanın asıl halkı gibi onlar da ellerinden gelen en iyi şekilde hayatlarına devam etmişler. Yaşlı baba, kızına çok güzel bir şatoda hayatını zenginlikler içinde sürdürmeyi önermiş, ama kız bir dilenci olup rızkı için başkalarının iyiliğine bağımlı olmasının daha uygun olduğunu hissettiğini söylemiş. Ve böylece kollarını temiz bir bezle bağlatmış ve şafak sökerken bildiği şekliyle kendi hayatından yürüyerek uzaklaşmış.

Yürümüş, yürümüş. Öğle güneşi yüzündeki kiri yol yol boyamış.Rüzgar saçlarını hepsi birbirine karışmış ince dallardan oluşan bir leylek yuvasına benzeyene kadar dağıtıyormuş. Gece yarısı, ayın ağaçlardan sarkan tüm meyvelere ışık saçtığı muhteşem bir bahçeye gelmiş.

İçeri girememiş, çünkü bahçe bir hendekle çevriliymiş. Dizlerinin üstüne çöküp yığılmış, çünkü açmış. Beyazlar içinde hayalet gibi bir gölge belirmiş ve bent kapaklarından birini kapatarak hendeğin boşalmasını sağlamış.

Kız armut ağaçları arasından yürümüş. Her nasılsa, nefis armutların hepsinin sayılıp numaralandırılmış olduğunu ve korunup gözetildiğini biliyormuş. Yine de bir dal çatırdayarak aşağıya sarkmış, böylece uçtaki leziz meyveye ulaşabilmiş. Dudaklarını armudun altın derisine koymuş ve ay ışığında orada öylece durup armudu yemiş; zavallı elsiz kızın kolları bezle bağlı, saçları ürkütücüymüş ve çamurdan bir kadın gibi görünüyormuş.

Bahçıvan olanları görmüş, ama kızı koruyan ruhun büyüsünü tanıyormuş ve karışmamış. Kız armudu yemeyi bitirdikten sonra hendekten geçerek geri dönmüş ve ormanın örtüsü altında uyumuş.

Ertesi sabah kral armutlarını saymaya gelmiş. Birinin kaybolduğunu anlamış ve bir yukarı bir aşağı bakmış, ama kayıplara karışan meyveyi bulamamış. Bahçıvan açıklamış;”Geçen gece iki ruh hendeği boşalttı, ay yükseklerdeyken bahçeye girdiler ve elsiz olanı kendisini ona sunan armudu yedi.”

Kral o gece gözetlemeyi sürdürmesini söylemiş. Karanlık olunca bahçıvanıyla ve ruhlarla nasıl konuşulacağını bilen büyücüsüyle birlikte çıkagelmiş. Üçü bir ağacın altına oturup etrafı gözlemeye başlamış. Gece yarısı olduğunda kız, kirli paçavralardan elbiseleri, dağınık saçları, kirden yol yol boyalı yüzü, kolsuz elleri ve yanında beyazlı ruhla birlikte ormandan süzülerek bahçeye gelmiş.

Bahçeye daha önce yaptıkları gibi girmişler. Yine bir ağaç, lütfederek dallarından birini onun erişebileceği şekilde eğmiş ve kız da ucundaki armudu yemiş.

Büyücü onlara doğru ilerlemiş, ama fazla yaklaşmadan sormuş:” Bu dünyadan mısınız, bu dünyadan değil misiniz?” Kız da yanıtlamış:”Bir zamanlar dünyalıydım, artık bu dünyadan değilim.”

Kral büyücüye sormuş:”İnsan mı, hayalet mi?” Büyücü, her ikisi de, diye yanıtlamış. Kralın yüreği hoplamış, hızla kıza doğru koşmuş ve bağırmış: “Seni yüzüstü bırakamam. Bugünden itibaren sana ben bakacağım.” Şatosunda ona, kollarına bağlanan bir çift gümüş el yaptırmış. Ve böylece kral, elsiz kızla evlenmiş.

Günlerden bir gün kralın çok uzak bir ülkeye savaşa gitmesi gerekmiş ve annesinden, genç kraliçeye göz kulak olmasını istemiş, çünkü onu bütün kalbiyle seviyormuş. “ Eğer bir çocuk doğurursa, bana hemen haber gönder.”

Genç kraliçe, sağlıklı bir bebek doğurmuş ve kralın annesi iyi haberleri ulaştırması için krala hemen bir haber göndermiş. Ama krala giderken haberci yolda yorulmuş, bir nehre doğru yaklaşırken uyku giderek ağırlığını hissettirmiş ve sonunda nehrin kıyısında uykuya yenik düşmüş. İblis bir ağacın arkasından çıkmış ve haberi değiştirerek, kraliçenin, yarı insan yarı köpek olan bir çocuk doğurduğunu yazmış.

Haberi alan kral dehşete kapılmışsa da, annesine kraliçeyi sevmesini ve ona bu korkunç dönemde göz kulak olmasını söyleyen bir mesaj göndermiş. Mesajla koşan delikanlı yine aynı nehre gelmiş ve bir şölende yemek yemiş gibi ağırlaştığını hissetmiş, suyun kıyısında hemen uykuya dalmış. Bunun üzerine İblis tekrar ortaya çıkmış ve mesajı “Kraliçeyi ve çocuğu öldürün,” şeklinde değiştirmiş.

Yaşlı anne, oğlunun emriyle sarsılmış ve doğrulatmak için bir haberci göndermiş. Haberciler gidip gelmiş, hepsi nehir kıyısında uykuya dalmış ve İblis mesajları giderek daha korkunç bir hal alacak şekilde değiştirmiş. Sonuncusu şöyleymiş: “Öldürüldüğünü kanıtlamak için kraliçenin dilini ve gözlerini sakla.”

Yaşlı anne, genç ve sevimli kraliçenin öldürülmesine katlanamazmış. Onun yerine bir hayvan kurban etmiş, dilini ve gözlerini ayırıp saklamış. Sonra genç kraliçeye bebeği göğsüne bağlamasında yardım etmiş ve onu peçeyle örterek hayatını kurtarması için kaçmasını söylemiş. Kadınlar ağlaşmışlar ve birbirlerini öperek vedalaşmışlar.

Genç kraliçe hayatında gördüğü en büyük, en vahşi ormana gelene kadar dolaşmış durmuş. Bir yol bulmaya, kendine yol açmaya çalışarak zorlukla ilerlemiş. Karanlık yaklaşırken, öncekiyle aynı olan beyazlar içinde bir hayalet görünmüş ve iyi kalpli orman insanları tarafından işletilen yoksul bir hana kadar ona rehberlik etmiş. Beyaz elbiseli başka bir kız kraliçeyi içeri götürmüş, onu adıyla tanıyormuş. Çocuk yatırılmış.

“Benim bir kraliçe olduğumu nereden biliyorsun?” diye sormuş kraliçe.

“Biz ormandakiler bu konuları takip ederiz, kraliçem. Şimdi dinlenin.”

Böylece kraliçe handa yedi yıl kalmış, çocuğuyla beraber mutlu mesut yaşamış. Elleri zamanla tekrar büyümüş; önce inci gibi pembe küçük bebek ellerine, sonra küçük kız ellerine ve en sonunda da kedin ellerine dönüşmüş.

Bu sırada kral savaştan dönmüş, yaşlı annesi ağlayarak, “Bana iki masumu neden öldürttün?” diye sormuş ve oğluna sakladığı dili ve gözleri göstermiş.

Korkunç öyküyü duyan kral sendelemiş ve avutulmaz bir şekilde ağlamış. Annesi onun yasını görmüş ve ona bunların bir geyiğin dili ve gözleri olduğunu, kraliçeyle çocuğunu ormana yolladığını anlatmış.

Kral onları bulmak amacıyla yemeden içmeden yaşamaya ve göğün maviliğini koruduğu en uzak yerlere kadar yolculuk etmeye yemin etmiş. Yedi yıl araştırmış. Elleri kararmış, sakalı yosun gibi küflü kahverengiye dönmüş, gözleri çökmüş ve kurumuş. Bu süre zarfında ne yemiş, ne de içmiş, ama kendisinden daha görkemli bir kuvvet, yaşamasına yardım etmiş.

Sonunda orman insanları tarafından işletilen hana gelmiş. Beyazlı kadın onu içeri davet etmiş, o da yatmış, çok yorgunmuş. Kadın yüzüne bir peçe örtmüş ve o da uyumuş. En derin uykunun nefesini solurken, örtü havalanarak yüzünden yavaşça sıyrılmış. Uyandığında gözlerini dikmiş kendisine bakan sevimli bir kadın ve güzel bir çocuk bulmuş.

“Ben senin eşinim, bu da çocuğun.” Kral inanmaya can atıyormuş, ama kızın elleri olduğunu görmüş. “Çabalarım ve iyi bakılmam sayesinde ellerim tekrar büyüdü,” demiş kız. Beyazlı kadın da saklandıkları sandıktan gümüş elleri çıkarıp getirmiş. Kral, kraliçesini ve çocuğunu kaldırıp kucaklamış ve ormanda o gün büyük bir sevinç yaşanmış.

Bütün ruhlar ve han sakinleri güzel bir ziyafet çekmişler. Ondan sonra kral, kraliçe ve bebek, yaşlı anneye geri dönmüşler, ikinci kez evlenmişler ve birçok çocukları olmuş. Çocuklar bu öyküyü başka yüz kişiye anlatan yüz kişiye anlatmışlar, tıpkı sizin de benim öyküyü anlattığım yüz kişiden biri olmanız gibi.

Kurtlarla Koşan Kadınlar – Clarissa Estet

” HU ” İle Yaşam

Sevgi, gizlilikten hoşlanır, insan gizli olana tutulur daha çok ! İnsanın doğası, yapısı ilgi alanı bu ! Görmüyor musunuz dervişler, sofular devamlı gizli olanı arıyorlar. Bütün canlıların kaynağı Güneşi arayan varmı hiç ? Güneşi ortadan kaldıralım yeryüzünde yaşam diye bir şey kalmaz! Bir şeyleri düşleyen hayal eden olmaz! Doğa yı bilecek insan da kalmaz,yerinde yerler eser. Gizliyi arıyor derviş ve sofular,ama o gizli hiç ses vermiyor. Hemde milyonlarca yıldan beri ! ” HU ” demeler de boşa çıkıyor. Gerçekte bulunan bir şey yok ! Bulunsa bulunsa baş dönmesi buluyorlar! Neden ? Çünki ” HU ” deyip dönerken oksijen yokluğu nedeniyle başları dönüyor.Böylece kendi olurlarının iyimserliğiyle “Allah ” i bulduklarını sanıyorlar.

06 HAZİRAN 2011 -ALMANYA

Selam arkadaşlar beni anlamıyor yada ben anlatamıyorum.Eleştiri yaparken yazılan yazı hakkında eleştiri yapın.Benim adıma eleştiri yapmayın.Bu yazılarım çoğu sitelerde yayınladığı için o sitelerden kendi yazılarımı kopyalayıp bu siteye gönderiyorum.Ben çünkü yerine çünki yazabilirim.

Ama Türkçe’mizde bla bla diye bir kelime yok,bunu kasdettim.

Bazı arkadaşlar yazılarımı değil direk beni eleştiriyor, buna karşı çıkıyorum. Selamlar.