“Maya”sız Marduk

Nihayet başardık! Gözünüz aydın, dünya batıyor. Sonumuz geldi. Tarihide belli.
2012 diyorlar, Günüde 12 Aralık.

Yani dünya 12 aralık, sene 2012’de bitiyor, yani batıyor, yani yok oluyor, birnevi kayboluyor, yani ne karın ağrısı olacaksa o oluyor. Kahin felanda değil bunu diyenler ha, yaşı başı yerinde bilim adamları. Ne yani, şimdi bilim adamı yalanmı söyleyecek Bu bilim adamlarının tanımlamasını da hep karıştırırım gerçi, hani bir Astronomlar var birde bu işin bilimsel kahinleri astrologlar var. Marduklara bakıp bakıp gelecekten bahs ediyorlar. 12 gezegen var ya, bu 12 gezegenden artık işine geldiği gibi oku babam oku. Kısmetine ne çıkarsa.

Yani diyeceğim Marduk geliyor, Mayalar bir takvim yapmış bundan bilmem kac bin yıl önce, Adamlar takvimin sonunu getirmesini unutmuşlar. 3600 yıl kadar sayabilmişler, gerisini unutmuşlarmı yoksa art niyetlerindenmi hesap etmemişler orasını kestiremiyorum. Iste bu Mayalılar var ya, bu mayalılar, başımıza bir kıyamet senaryosu bıraktılar. Şahsi düşüncem, iki kafadan kontak Mayalı bilim adamı oturmuştur, biri:

NECRONOMICON – DELİ ARAP’IN TAIKLIĞI (III) son

Üç oyulmuş sembolden birincisi, Yıldızların ötesinden gelen bizim Irkımızın sembolüdür ve Kıdemli Tanrıların temsilcisi olan katibin bana öğrettiği dilde ARRA olarak adlandırılır. Kadim Babil şehri dilinde ise UR denirdi. Bu, Kıdemli Tanrılar ile yapılan anlaşmanın mührüdür, bunu verenler, gördüklerinde bizi asla unutmazlar. Bunun için yemin etmişlerdir.

Gökyüzünün Ruhu, Hatırla!

İkincisi Kıdemli Tanrıların işaretidir, ve uygun kelime ve şekillerle kullanıldığında Kıdemli Tanrıların Gücünü çağırmanın anahtarıdır. Onun bir adı var, ve buna AGGA denir.

Üçüncü işaret Gözcü’nün mührüdür. BANDAR olarak adlandırılır. Gözcüler Kıdemli Tanrılar tarafından gönderilmiş bir ırktır. Uygun ritüeller ve kurbanlar yerine getirildiğinde birileri uyuduğunda nöbet tutar, aksi halde, çağrıldığında, kişinin aleyhinde davranır ve ona saldırır.

Türkiye, İran’a benziyor mu?

” Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.
Şah”ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım .
Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan
milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.
Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek,
kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak , işkence
yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.
Şah”ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.
Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran”ı terk etti. Ardından
İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran”da yapıldı. Sansür, yasak
yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.
Pek üzerinde durmadık bu olayın, “Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler” diye düşündük.
Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp,
adına “İslam Mahkemesi” denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı
cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.
Haberi ciddiye almadık; “Üç beş sapsızın işi” dedik.
Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip
filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık.
“Ufak tefek şeylerin” toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık
yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan
yana yüzemeyecekleri ; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları;
birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya
başlandı.
“Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur” denilerek
kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu
yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana
geçmesini istemiyorduk! “Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme
karşı verilmelidir” diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana
çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen
mücadeleyi baltalamamalıyd ı!
Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.
Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin
kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! “İttifak” “Eylem
Birliği” gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.
GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
Humeyni, “Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki
ahlaksızlıklard ır. Bunların kökünü kazımalıyız” diyor; genç mollalar
terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe
veriliyordu.
Şiraz”da “İslam Mahkemesi” eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört
kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran”da da gerçekleşiyor, üç fahişe
ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.
Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın
spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik
yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.
Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor
galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru
olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
Oysa toplum hızla dincileştiriliy ordu. Alınan her kararda “Tamam bu sonuncusu” diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.
Kızların evlenme yaşı 18″den 13″e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası,
mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın
çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs.
koymasına bile izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar
kendi küçük çevrelerinde “hamilelik tatilinin uzatılması”, “eşit işe
eşit ücret” gibi talepleri tartışıyorlardı .
Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.
Hepimiz “ana çelişki” üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.
REFERANDUM OYUNU
Üç ay önce Humeyni, Paris”te komünistler de dahil olmak üzere her
görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten
bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı
ilan etmişti.
Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.
Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi ; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlar dı.
Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: “İslam Cumhuriyeti”ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?”
Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65″inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?
Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: “İslam”a evet mi, hayır mı diyorsunuz?”
Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: “Önemli olan
cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır;
özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı
çıkalım?”
Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.
Sonuçta, “evet” diyen 20 milyon, “hayır” diyen ise sadece 140 bindi.
Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke
yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine
geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler.
Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim
sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

KIRTAS HADİSESİ

kırtas şu bizim kırtasiyenin geldiği kök… Hz Muhammed ölüm döşeğinde kağıt kalem ister. Size bir şeyler yazacağım ki benden sonra yoldan sapılmasın, der. Hz Ömer kağıt kalem verilmesini engeller, ölüm döşeğindedir, sayıklamaktadır, sözleri geçersizdir, der…
Hz Aişe’nin anlatımı ile bunlar tarihe geçer…

YARATICI’NIN ELÇİSİ OLAN BİR PEYGAMBERİN sözlerini sayıklama içine sığdırmak nasıl bir şeydir? Sitenin islam tarihi konusunda bilgili üyeleri bu konuda bilgilerini aktarabilir mi?

SESİNİZE VE GÜNEŞİNİZE SAHİP ÇIKIN !

SDP (Sosyalist Demokrasi Partisi) ve TÖP (Toplumsal Özgürlük Platformu) üyesi olarak gözaltına alınan 15 kişiden 13’ü tutuklandı. Tutuklananlar yönetici kadrolardan ve biri SDP genel başkanı Rıdvan TURAN…

Tutuklamaların ardından SDP Adana il binası da bombalandı.

Galeri baskını ile eş zamanlı gelişen bu olaylar, hükümetin uzun vadede neler yapabileceğini gösteren gelişmeler. Galeri baskını belki de kendiliğinden gelişen bir olaydı ama bu saldırılar kendiliğinden değildir!…

Erken başladılar… Gökgörmediğin bir diktatörü olmuş, tutmuş muhalefetin başını yolmuş… Ticarette erken kalkan kazanabilir belki, ama siyasette erken kalkan için aynı sonuç doğmaz. Ama bu durum, niyetlerin açığa çıkması bakımından iyidir, muhalif güçlerin lehinedir.

SDP gibi bir partiyi ve yöneticilerini Ergenokon davasına iliştirmeye çalışıyorlar. Bu ellerindeki gücü hoyratça kullanma ve toplumu aptal yerine koyma ve hiçe sayma değilse, siyasi beceriksizliktir. Beceriksiz olduklarını düşünmüyorum. Bence pervasızlaşıyorlar. Yalan ve iftra ile insanlara suç atıyorlar, kendilerine muhalefet etme becerisi gösterebilecek her türlü unsuru yok etme çabasındalar.