Kriptoloji

Kriptoloji bildiğiniz gibi şifre bilimidir. Çeşitli iletilerin, yazıların belli bir sisteme göre şifrelenmesi, bu mesajların güvenlikli bir ortamda alıcıya iletilmesi ve iletilmiş mesajın deşifresiyle uğraşır.

En bilinenlerinden ve kolaylarından biri Sezar Şifrelemedir.

Her harfi belirli bir sayıda kaydırarak olur. Hazırlanması ve kırılması oldukça kolaydır.

Bu başlığın oyunlar bölümünde olmasının sebebi ise isteyenin belirli bir şifreleme metodu kullanarak en az 100 kelimelik bir metin hazırlaması ve diğer üyelerimizin de bu şifreyi çözmeye çalışması yüzündendir.

Hazırlayan ve çözenlere şimdiden kolay gelsin.

Persona

Jung’un ortaya attığı bu kavramla ilgili bilinç ve bilinçdışı arasında aslında kesin bir ayrım yok ve bu ikisi sürekli olarak yer değiştiriyor. Jung karakter bölünmesinin her kişilikte olduğunu ve bunun toplumsallaşmayla alakalı olduğunu iddia etmektedir. İlk bakışta gözümüze çok ılımlı ve sıcak kanlı gelen bir insanın başka bir ortamda bundan tamamen farklı bir kişilik özelliği sergilemesi buna örnek olabilir. Ve biz bunu farketsek dahi hangisinin persona olduğunu anlamayabiliriz.bireyin çocukluktan başlayarak topluma kendini kabullendirişinde çevrenin istekleriyle uyum sağlayışı yani rol yapmaya başlayışı dikkat çekiyor bu kavram ele alınırken.

Bazen insanlar personasına o kadar çok yapışırki gerçek kişiliğinden tamamen uzaklaşır ve zaman içinde kendisini de tıpkı diğer insanlar gibi kandırmaya başlar ve iş artık bunun bir rol olduğunu dahi unutmaya kadar varabilir. Kişilerin dış dünyaya çıkmadan önce oluşturup takındıkları tavırlar zinciri, kelime anlamı olarakta birebir maskedir persona.ve elbetteki bu durumda çoklu kişilikler ortaya çıkmaktadır. Aynı insan hem bencil hem de çok anlayışlı olabilmektedir bu durumda. Belki farketmişsinizdir çevrenizde bazı insanlar “ben tanıdığımda hiç böyle değildi.” ya da “sonradan çok değişti” dedirtir size. Bazen de kişilere karşı belli tavırları sergilerken çok yorulduğunuzu hissedersiniz.

İşte bu gibi durumlarda aslında persona devrede olabilir. Topluma karşı sergilemek istediğimiz,olması gereken olarak sıfatlandırdığımız maskelerin tamamıdır bunlar. Kendi içimizde tutarsız görünmek istemeyeceğimizden birçoğu bize yapışmakta ve ömür boyu sürebilecek içsel bir huzursuzluğa neden olabilmektedir belkide. Jung yapmacıklık ile bilinçdışı yapmacıklığıda birbirinden ayırmaktadır bu kavramla ilgili olarak.yani kişiler bilinçli olarak yapmıyor olabilir aslında bunu. Belkide bir nevi giyinip dışarı çıkmakla özdeştir. Görünen o ki herkesin oyuncu olduğu kimilerinin kendini rolüne fazlaca kaptırdığı bir yerdeyiz ve oldukça da yetenekliyiz aslında. Daha başka ayrıntılar aklıma geldikçe ve bu konuyla ilgili yeni şeyler öğrendikçe,farkettikçe tekrar yazarım. Bu konunun önemli olduğunu düşünüyorum.ek olarak, çoğu zaman ne kadar çabalasakta kimseyi gerçekten tanıyamayacağımızı hissedebiliriz.bu durumda belkide bilinçli olmasa bile farkındayız maskelerin. Bu konuyla ilgili birçok bakış açımız olmalı.

Dogmatizm

A priori ilkeler, çeşitli dogmalar ve asla değişmeyeceği kabul edilen mutlak değerleri kabul eden, bu bilgilerin mutlak hakikat olduğunu, inceleme, tartışma yahut araştırmaya ihtiyacın olmadığını savunan anlayışa dogmatizm denir. Temelde skolastik bir anlayıştır. Zira kendi fikir ve iddiasının mutlak doğru olduğunu ileri süren her kişi veya sistem dogmatiktir.

Zaten bir başka izah ile dogmatizm, aklın kesin ve mutlak bir değere sahip olduğunu böylece mutlak bilgi ve varlığa (hakikate) ulaşılabileceğini ve bunun sonucu olarak da bilginin metafiziğinin mümkün olduğunu ileri süren felsefi akımdır.

Dogmatizmin zorunlu sonucu zorbalıktır, zira farklı düşüncelere, perspektiflere yer olmadığı gibi, dogmatizmde deneyle tanıtlama da kabul edilemezdir.

İnak(dogma) ile inan arasındaki fark , inan’ın asla kanıtlanamayacak olanı kabul etmesi, inak’ın ise herhangi bir yetkeye bağlanan bir veriyi kanıtlamış olarak kabul etmesidir.

Kısaca, herhangi bir sistemin veya kişinin değişmez formüller, her yerde ve her zaman geçerli olduğunu ileri sürdüğü mutlak bilgiler (olduğunu) sunması dogmatizmdir. Dogmatizmin karşıtı septisizm yani şüphecilik, kuşkuculuktur.

Bu konunun elimizin altında bulunmasından bir zarar gelmeyeceğini düşünüyorum. Teori yazanlar veya bir dini savunanların özellikle tanımlara dikkat etmesi gerekir.

Ayrıca bilimsel olduğunu iddia edip bilgiye bakış açısı bakımından bir çok kişinin aslında dogmatizm etkisi altında olduğunu görebilirsiniz.

İslamcıların İkiyüzlülüğü

Kemalizm ve onun milliyetçiliği, en son B. Ayman Güler’in ”Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit olamaz” sözlerinden sonra yine gündeme geldi ve yoğun biçimde eleştirildi. Fakat bu tür eleştirilerin islamcı çevrelerden de geliyor olması biraz sinir bozucu. İnsanın, ”Siz evvela kendinize bakın!” diyesi geliyor. Bu yazıda islamcılara biraz değinelim istiyorum. Çünkü AKP’li yıllarda islamcı ve liberal çevreler el ele vererek her şeyi baştan tanımlamaya kalktılar. Her şey, onların yansıttığı gibi bilinsin istiyorlar. Oysa gerçekler farklı…

Kemalizm ile Osmanlı Batıcılığı arasında geniş bir açı veya zıtlık bulunduğunu söylemek zordur. Osmanlı’da Batıcılık kısmen padişahların yoğun toprak kayıpları ve teknolojik gerilik karşısında buna razı olması, kısmen de aydınların zorlamasıyla gündeme gelmiş ve Tanzimat’tan itibaren hız kazanmıştır. Jön Türklerin bunun öncülüğünü yaptığını ve sonraki İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) ve kemalist kadroların da çoğunlukla bu demokratik refomcular arasından çıktığını reddedemeyiz. Tanzimat Fermanı, 1876 Anayasası ve 1. Meşrutiyet bu ‘seküler-Batıcı’ kesimlerin eseridir. Bu demokratik dönüşüm sürecini baltalayan 2. Abdulhamid olmuştur. 30 yıllık bir islamcı istibdat (baskı) rejimiyle bu toprakların normal yoldan demokratikleşme sürecini bozmuştur. Buna tek laf etmeyen ve hatta Abdülhamid’e övgüler düzen dincilerin beri yandan da demokrat geçinmesi açık bir çelişkidir ve kabul edilemez. Abdulhamid’in istibdadını bitirip 2. Meşrutiyeti getiren ve bu topraklardaki belki de en özgürlükçü dört yıllık dönemi başlatanlar da yine ‘seküler-Batıcı’ kesimler olmuştur.

Fakat istibdadın unutulmaması, Balkan savaşlarındaki kayıplar, o güne dek demokratikleşmenin öznelerinden olan gayrı müslim kesimlerin ayrılma yönelimine girmesi, Balkan göçünde müslüman Türklerin yaşadığı trajedi v.b. Batıcı demokratların hızla tepkisel bir milliyetçiliğe savrulmalarına ve kitle katliamlarına girişmelerine neden olmuş, demokrasiyi toplum ‘şekillendirildikten’ sonra uygulanması gereken bir amaç olarak kavrayan bir siyasi otoriterlik vuku bulmuştur. İTC ve sonrasında kemalizm bu tepkisel milliyetçiliğin uzantılarıdır. Onların karıştığı kitle katliamları ve tekçi, otoriter, milliyetçi yönetim tarzları elbette savunulamaz. Ama başlangıçta demokratik yolu tutan ve ülkenin demokratikleşmesine katkı koyan, gayrı müslim kesimlerle de yan yana duran, sultana cepheden karşı çıkmayan bu kesimlerin neden böyle bir yönelime girdiklerini anlamak gerekir. Emperyalizme laf ettirmeme derdindeki işbirlikçi çevreler ve hala islamcı istibdat hayali kuran ikiyüzlü ‘demokratlar’ elbette bu dönüşümü anlayamaz.

Kemalizmin Dersim katliamı doğal olarak eleştirilecektir. Zira savunulur yanı yoktur. Ama Dersimlilerin Kürt oldukları için değil, yönetilmeyi istemeyen isyancı bir yerel kültüre sahip oldukları için otoriter rejim tarafından hedef alındığı da bir gerçektir. Bu sebeple kemalizme katliamcı diyebiliriz ama faşist demek yanlış olur, zira Lenin de Kronştad’da devlet iktidarına başkaldıranları ezmiştir. Kuşkusuz o da yanlış yapmıştır fakat bunun adı faşizm değildir. Kavramları doğru kullanmak gerekir.

Benzer biçimde, kemalizmin laisizm anlayışı ile onun milliyetçiliği veya karıştığı katliamların mantıksal ilgisi yoktur. İslamcı çevrelerin milliyetçilik veya katliamlara değil laikliğe karşı oldukları için kemalizmi eleştirdikleri de herkesin malumudur. Yoksa katliam ve zulüm konusunda kimse islamcılarla ve onların pek sevdikleri sultanlarla yarışamaz. Bu katliam tarihi Ben-i Kureyza’dan başlar, Ebu Suud’un fetvalarıyla sürer, Kuyucu Murat’la devam eder, Hamidiye Alaylarından geçer, 6-7 Eylül olaylarına, Maraş’a ve Sivas’a dek varır.

İslamcıların, Türklük kimliğine dönük itirazları da anayasal eşit yurttaşlık ve çok kimlikli bir demokrasiyi savunmalarından değil, islam kimliğini öne çıkarma kaygısından kaynaklanmaktadır. Günümüzde hiçbir gelişkin demokraside topluma ”biz bilinci” dinsel kimlik üzerinden aşılanmamaktadır. İslamcılar, bir yandan demokrasiyle ilgisi olmayan şeyler savunup ümmet gömleğini topluma giydirmeye çalışırken beri yandan da utanmadan demokrat geçinerek ahlaksızlığın son örneğini vermektedirler. Müslüman kimliğinin, bu inançta olmayan herkesi otomatikman dışlayacağını da görmezden gelmektedirler. Çoğunluğun müslüman olduğunu iddia ediyorlar. O halde, Türkçülerin zamanında yaptığı gayrı müslim ”temizliğini” içten içe savunuyor ve Alevilerin yok sayılmasını hala onaylıyor olmalılar. ‘İleri demokratlara’ bakınız!

Üstelik, dinin devlet işlerinden ve devletin de dinin tasallutundan bağımsızlığı gerçek bir demokrasinin olmazsa olmazıdır. Kemalizmin bu konularda ciddi eksikleri olan garip bir ‘laiklik’ anlayışını benimsediği bir gerçektir. Ama islamcılarda bu kadarcık bir laikliğin bile olmaması başka bir gerçektir! Hala şeriat rejimi hülyaları görenlerin kemalizmi eleştirmesi soytarılığın son örneğidir. Kemalizm ancak ondan daha gelişkin, daha ileri akımlarca eleştirilebilir. Hiçbir akım, o akımın gerisinden eleştirilemez. Kemalizm elbette eleştirilecektir ama bunu yapmak islamcılara kalmamıştır.

Kemalizmin Türklük kimliğini yıllarca herkese dayattığını söylüyorlar. Doğrudur ve elbette eleştirilecektir. Ama bunu eleştirmek, yüzyıllarca sünni islam kimliğini Alevilere dayatan, hala bu inancın ibadethanesini bile kabul etmeye direnen, zorunlu din dersleriyle kendi dinini herkese zorla okutan, fikrini söyleyen ateisti davalar açarak sindirmeye kalkanlara mı düşer? İnsanda biraz utanma olmalıdır! Üstelik 12 Eylül darbesi öncesinde, Kürt halkının varlığını savunan devrimcilere saldıran Türkçü güruhla Türk-İslam sentezi adı altında ittifak olanlar değil mi bunlar? Başkasına laf söylemeden evvel günah çıkartmaları gerekir.

Kemalizmin hilafeti kaldırmasını eleştiriyorlar. Hiçbir müslüman üzerinde etkisi kalmamış olan bir kurum kaldırıldı diye neden bu kadar tepki gösteriliyor acaba? 21. yy. dünyasına halifeler mi yön verecekti? Bu algı demokrasinin ne tarafına düşüyor acep? Halife, sünni müslümanları birleştirmek dışında ne yapabilirdi? Demokrasilerde inanca bakılmaksızın seküler yurttaşlık tanımı esas alınırken, müslüman kimliğini bu denli vurgulamanın maksadı nedir? İslamcılar 15.yy.’dan çıkıp 21.yy.’a ne zaman varacak? Hadi diyelim Kürt sorununun çözümü için islam kimliğini öne çıkardınız; Aleviler, ateistler ve diğer dinlere inananlar ne olacak? Kendi özyurtlarında yabancı muamelesi mi görecekler? Bir sorunu çözerken başka bir sorunu kangrenleştirmek niye?

M.Kemal’e sabah akşam tek adam veya diktatör diyenler, beri yandan da kendi kardeşlerini ve evlatlarını bile boğdurtan iktidar düşkünü monarkları ”ecdadımız” diyerek övüyorsa, bize de ancak ”hadi oradan!” demek düşer. Batı’da bazı ülkelerin, örneğin İngiltere’nin krallığı ve Anglikan Kilisesini muhafaza ederek de demokrat olabilmesini örnek veriyorlar… Bizde de başta böyle denenmedi mi? Evvela meşrutiyet ilan edilip parlamenter monarşi hedeflendi ama islamcıların pek sevgili hünkarı Abdülhamid meclisi kapatıp istibdat yönetimi kurdu. Artık sultana karşı bir demokrasi mücadelesi vermek gerektiği açıklık kazandı. Bu bakımda,n 1923’te yapılan aslında 1908’de de yapılabilirdi. Hiç fark etmez.

Hilafet konusu ise çok daha derin; Anglikan hıristiyanlık ile reformun r’sini görmemiş sünni islam inancı bir mi? Bizdeki laisizmin beğenmediğiniz yönlerini, biraz da islamın eleştirisini yaparak düşünün. Böyle başa böyle tarak! Üstelik kemalizmin laiklik anlayışı Diyanetli, din dersli, imam hatipli yarım yamalak bir laiklik. Gayrı müslim yurttaşları eşit kabul etmeyen, Aleviliği yok sayan, buna karşın islamın sadece ezanını Türkçeleştirmekle yetinen bir laikliği bile birileri kendi adına ”baskıcı” buluyorsa artık insafsızca davranmaya başlanılmış demektir.

Bir de kemalizmin şapka, takvim, Pazar tatili v.b. uygulamalarını eleştirirler. Bu da ikiyüzlülüktür. Tanzimat dönemi padişahı 2.Mahmut pantolondan fese dek herkese giyim kuşam zorunluluğu getirmişti. Bunlar şapkadan daha kapsamlıydı. Buna gıkını çıkarmayanların M.Kemal’in şapka değişikliğini dillerine dolamaları samimi görünmüyor.

İslamcılar evvela Abdülhamid istibdadının, Alevilere ve hıristiyanlara dönük aşağılama ve katliamların, Maraş ve Çorum gibi kitle katliamlarının, Yeşil Kuşak projelerinde Amerika’nın oyuncağı olmanın, şeriat rejimlerinin, kadın düşmanlığının, Suudi Arabistan ve İran’daki baskıcı yaşamın özeleştirisini versinler, ondan sonra kemalizmi eleştirmeye ve demokrasiden bahsetmeye başlasınlar. Çünkü şu halleriyle komik bile görünmüyor; sadece mide bulandırıyorlar.


Bu arada, şu B.Ayman Güler’in sözlerine de birkaç kelam edelim. Bu ‘hanım efendinin’ anlatmaya çalıştığı şey özetle şu: ”Türk bir ulus, Kürt ise etnisite ismidir; bu yüzden bunlar eşit tutulamaz.”

Bu ‘hanım efendinin’ anlamadığı ise şudur: Türk de etnisite ismidir. Bizzat devletin hazırlattığı tarih kitaplarında cumhuriyetin kuruluşundan günümüze dek Türk adı Orta Asyalı bir etnisitenin adı olarak öğretilir. Türk tarihi dedikleri de 1923’le falan başlamaz, Asya Hun hükümdarı Metehan’la başlatırlar. Bu yüzden, ”Türklük etnisiteyi ifade etmez, Türkiye halkına Türk ulusu denir” türünden açıklamalar çoktan geçerliliğini yitirmiştir. Belli ki bu açıklamalara devletin kendisi bile hiçbir zaman inanmamıştır. Bir ülkeye, üstelik o ülkenin kurtuluş savaşında Kürtlere de eşitlik vaat edildiği halde bundan cayıp sadece bir etnisitenin isminin verilmesi zaten en baştan yanlıştır ve etik dışıdır. Devlet inkar ve imha politikalarıyla bu yanlışta ısrar etmiş, Kürtlere eziyet etmiş, asimile etmeye çabalamış ama başarılı olamamıştır. Artık ya Kürt halkının da eşit kurucu unsur olarak anayasal düzeyde varlığı tanınır ya da ülke daha da yönetilemez pozisyona gelecektir. Devletin dinci kanadının islam üzerinden birlik sağlama önerisi ise Kürt ulusal kimliğini gözden düşürmenin ve dolayısıyla Kürt fobisinin bir başka ifadesi olmaktan öteye gitmez.