Kategori: Genel
Taraf olmak
Bazı katı gerçekçiler, şu yazıp çizdiğimiz, konuştuğumuz her şeye gülüp geçiyor, bazen de bunların dünyayı sevmemenin belirtisi olarak görüyorlar. Örneğin annem herhalde böyle düşünüyor. Gözüyle görmediği ya da sonucunu şıp diye almadığı bi şey onun ilgi alanına girmiyor. Öyle midir gerçekten, dünyayı sevmiyor muyuz biz?
Durup gerçekten de düşünmek lazım 🙂
Öyleyse bile bunu itiraf eden bir tek kişiye rastladım bugüne kadar. O da sevgi kelimesini kullanmadı, dedi ki; “bana ne dünyadan ve insanlardan, hiç ilgimi çekmiyor, bi sorumluluğum yok onlara karşı!” Zeka ve hayal gücünü düşündüğümde bu sözü kanımı dondurdu o an. Üstelik bu dahinin, bu cümleyi son derece olağan bi şekilde söylediği ellili yaşlarına gelene kadar, onu dünyaya kazanmak için kimbilir ne çok fırsat geçmişti elimize ama kullanamadık! Şimdi iş işten geçtikten sonra onu “sorumsuzlukla” suçlamak ne kadar kolay!
iki yazar iki değini
İKİ YAZI İKİ DEĞİNİ
Prof. dr. Şahin Uçarın Tarih FELSEFESİ dikatte deger bir kitap,Şahin UÇAR;Türkiyede şimdiye kadar bir tarih felsefesinin olmamasından şikayet ederek ,kendinin özgün bir tarih felsefesi kurdugunu iddia ediyor….
Bilgi edinme yollarını zamani ve mekani iki bölüme ayırarak,sayıları 20 yi geçmeyen tüm dahilerin zamani bilimler denilen mücerret ilimlerlerle,vasat olan ve sayıları kabarık olan diger bilim adamlarınında mekani olan somut bilimlerle ugraştını iddia ediyor….
izafiyet teorisinden hareket eden UÇAR,her bir tarihi dönemin biricikliginden ,kronolojik tarih sıralamalarının yanlışlığından bahsediyor….
Zamanın mekani olarak değil, ancak şuur derecesi olarak tarif edilebilecegini ,ancak zaman ve mekanı tarih felsefesinde birlikte degerlendirmenin zaruretinden bahsediyor…
sufizmin içe bakış ve irfan ögretisinden hareket ederekThore- Tolstoy-Gandhi gibi hıristiyan anarşist ve pasif direnişcilerden bir sentez hali getirerek milli ve evrensel kurtuluşun reçetelerini sunmak istiyor…
dünya düzenine; bu baglamda bir demokratik -onurlu ancak bireysel -deha ve mistik ahlaka dayanarak bir yeni çözüm ortaya koymak bana zor gibi geliyor…
ikinci yazı, Nathon Coombsa ait;MARKS VE ALLAH ARASINDA ALİ ŞERİATİ….
İştiraki sitesinden yayınlanıyor….
içerigi çok kuvvetli bir yazı….
ancak ben başlık üzerinde istifam geçirdim….
Şeriatiyi ,Şahin Uçarın deyimiyle ,zamani başat kılarak mekani olarak okumak gerekir…
bir kere Şeriatinin tanrı yorumu;panteist-deist-teist-tanrı anlayışlarından son derece farklı ,insana son derece yakın ,sonsuz oluşu ihata eden bir tanrıdır….
Ertugrul Cesurun,Ali Şeriati ve İslamcılık kitabı bu anlamda faydalı olabilir….
Ali Şeriati;hayat sürecindeki tüm ekolleri eleştirel açıdan degerlendirek,tarihte tanrılıgın açılımını insanda görür…
insan tanrıya degin bir hareket ve dönüşümdedir…
marksın hareket ettigi referansları tek tek ele geçirerek tanrılıgın açılımı içinde buluşturmak ister…
aynı şeyi halk-millet-evrensellik içinde yapar….
Ali Şeriatinin hareket noktası -situation humain_insanı durumdur…
Bu konuyu iyi anlamanızı salık veririm…..
insani durum;iradi ve gayri iradi faktörlerin etkisiyle,zamanın ve mekanın içinin doldurulması ve anlamlandırılarak,eylem bütünlüğü çerçevesinde ortaya çıkar….
ancak tabiatta ve tarihte insanın neligi ve öznelligi dikkate alınmazsa ,insanı durumdan bahsedilebilirmi?
bu durumda,insan hayvan arasında bir mahiyet farkından söz edilemez….
bilimin verileri ise antropolojiden,tarihe,siyasete,şiire,edebiyata ,kutsal kitaplara kadar insanın mahiyet farkını ortaya koyar….
kavramsal yapıların ve hayat sürecinin tüm uçlar arasında görünüşte farklılıgı zamani-şuuri degil mekani bir tasniftir….
sözgelimi,haçlı savaşları,1.dünya savaşı,rus ve iran devrimi ;kendi özel şartları olarak mekani,tanrısal açılımın ve insanbilimin sonuçları itibariyle zamani-şuuri olarak olarak degerlendirilmesi gerekli hadiselerdir…
zamanda öz olarak kopma yoktur ,ancak dünyevi olgular mekana baglı oldugundan ,ve sosyal hadiselerin karmaşıklığı her çag ve dönemin bir dil yüklenmesine sebebiyet verir….
stuation humain_de zaman ve mekan ile tanrı-insan birlikteliği temel belirleyicidir….
bu durumda marksizm-halkçılık-millilik ve evrenselligin kurdugu dil irdelenerek ,açıklanan baglamlarda kurulmayı gerektirmektedir…
esasında şahin uçar ;tarih felsefesi ,ali şeriatide insan bilim alanında bunu yapmak istemektedirler….
şimdi işin esas noktasına geldik; muhammed ikbal şu sözü ısrarla vurgular;zaman Allahtandır ve açılımıdır….
şahin uçar tarih felsefesinde;asıl konunun Ademe isimlerin ögretilmesi ve mahiyeti kavramlaştırma özelliginin olduğunun altını çizerken şeriati ;detaylı açıklamalar sunar….
Tasavvuf ve Sır
Tasavvuf tarikatlarının büyük çoğunluğu, özellikle şiî-bâtınîler, varlıkbirliği (vahdet-i vücut) anlayışında birleşirler. Bu anlayış, tüm varolanların tanrının çeşitli belirimleri olduğu, daha açık bir deyişle her varlığın bizzat tanrı olduğu inancını dile getirir. İslam gizemciliğinde vahde- i şühut ve vahdet-i kusut’tan sonra erişililen üçüncü ve son aşamadır. Bu en yetkin aşamada bütün varlıklar, görünüşteki ayrılıklarından sıyrılarak tek varlık içinde birleşir ve kaynaşırlar. Önce bütün varlıkları ayrı ayrı gören (vahdet-i şühut) gizemci, sonra kendi iradesini tanrılık irade ile birleştirmiş (vahdet-i kusut)ve daha sonra kendi varlığını tek varlığa katarak vahdet-i vücut aşamasına ulaşmıştır. Bu yetkin aşama, kendinden önceki bütün aşamaları kapsar. Bu aşamada gizemci, artık kendisinin tek varlığın insan biçimindeki belirtisi olduğunu bilmektedir. Örneğin Muhiddin Arabî, Feridüddin Attar, Mevlana Celaleddin gibi son büyük gizemciler bu aşamaya ulaşmışlardır.
İslam gizemciliğinin bu aşaması, Batı’nın kamutanrıcılığına (panteizm) benzer.Dinsel alanda inanca dönüşen bu spekülatif varsayıma göre her şey, tek şeydir. Ayrılıklar görünüştedir, öz birdir. İslamsal vahdet-i vucut anlayışı bu özü tanrıya bağlar. Bir çeşit Hegelci tasarımla tanrının doğalaştığını ve sayısızca çeşitlendiğini, çeşitli varlııklar halinde meydana çıktığını ileri sürer. İslamsal varsayımda olduğu gibi bu bir yaratma değil, bir belirme, (tezahür etme, zahir olma, görünme)dir. Tanrı ot olarak görünür, böcek olarak görünür. Her şey tanrıdır.Demek ki yaratan ve yaratılan (Halik ve mahlûk) yoktur, sadece tanrısal bir varlaşma vardır.
Tasavvuf düşünürlerinden Hallac-ı Mansur, bu düşüncenin açık seçiğini şu sözle ortaya attı: Ben Tanrıyım (Enelhak)…Hemen yakalayıp döve döve öldürdüler. Mansurûn sonu , kendinden sonra gelen tasavvuf düşünürlerine ders oldu. Mansur’un açık seçik sözü söylendi ama, öylesine anlaşılmaz biçimlerde söylendi ki, söyleyenler, öldürülmek şöyle dursun, sözlerini kimsecikler anlamadığından ötürü, tümen tümen hayranlık kazandılar. Birtakım harflere, işaretlere, sayılara anlamlar verildi. Açık seçik düşünce sır oldu. Tarikata girenlere güvenilmiyor, sırrı öğrenebilmeleri uzun denemelere bağlanıyordu. Mansur’un iki kelimeyle söyleyiverdiği o yalın sözü öğrenebilmek için uzun yıllar geçirilmesi gerekiyordu. Bu korku, tarikatlarda birtakım dereceler, menasik adı verilen formaliteler doğurdu. Önce çırak, sonra kalfa, sonra usta olunuyor, ustalıktan sonra da yavaş yavaş yükselenlere gerçek adı verilen sır azar azar sunuluyordu. Sırrı öğrenebilme derecesine gelen, kellesini vermeden sırrı açıklayamayacak kadar tarikata bağlanmış oluyordu. Elde edebilmek için geçirilen uzun ve yorucu çaba sırrı kutsallaştırıyordu. On dakikada öğrenebileceklerini on yılda öğrenenler bilgilerini önemsemek zorundaydılar. Dışarıda kalanlar da, hiçbir şey anlamadan şaşkın şaşkın bakıp durdukları harfleri, sayıları, işaretleri büsbütün kutsallaştırdılar. Üç, beş, yedi, kırk derken, işler büsbütün karıştı. Güzelim insan düşüncesi putlaşmaya başladı.
Pythagoras’tan gelen sayı mistikliği, İslam düşüncesinde Esterâbatlı Fazullah’ın eliyle Hurufilik oldu. Her harf bir sayıyı karşılıyor, her sayı bir sözü anlatıyordu. Açıkça söylenemeyen söz, sayılarla harflerin ardına gizlenmişti. XIV. Yüzyılda yaşamış olan Fazullah; sayılar, harfler, işaretler komedyası arkasında açık seçik olarak şunu söylemektedir: Biz, evrenin tanrısı olarak ancak insanı bulduk (Mâ Hüdây-ı âlem âdem yâftim).
Mu… Atlantis ve Öncesi
Alıntıdır…
“MU.. ATLANTİS VE ÖNCESİ…
Size anlatacaklarıma inanıp inanmamanız beni ilgilendirmez. Her büyük bilgelikte olduğu gibi, kendi kabul ediş derecenize, Kendi şuur noktanız karar verecektir. Bu dünyadan insanlığın farkında olmadığı birçok büyük uygarlıklar gelip geçmiştir.
Ökült öğretilere göre Raund denilen her büyük dünya devresinde 7 kök ırk yaşar ve her ırk da ayrıca 7 alt ırka ayrılır. İşte biraz sonra sözünü edeceğimiz Cordemia uygarlığı bu raund’un 1. kök ırkını oluşturur. Kendinden doğumlular olan yoga oğulları, 52 metre boyunda olan, âdem ırkı 1,5 milyar yıl önce ortaya çıktılar.1.kök ırkın kalıntıları Afganistan’daki bamyan kenti yakınındaki devasa heykellerde görülür. Vadi devasa kayalıklarla kuşatılmıştır. İnsan eli ile açılmış olan mağaraların bazılarının girişinde beş adet muazzam heykeller yer almaktadır. Bu heykellerin en büyüğü 52 metreyi bulur. İşte 1. kök ırka ait olan heykellerdir. Birincisi gibi kayaya oyulmuş olan 2. heykelde 38 metredir.(2, kök ırkı oluşturanlar hiperboreanlar) 3. heykelinse 18 metreye ulaşmıştır.(3, kök ırkı oluşturanlar lemuryalılar). 4.heykelise9 metre boyundadır.(4.kök ırkı oluşturan Atlantisliler ) .5.heykel ise daha kısa boylu olup, şimdiki insan ırkının yüksek boylu insanından biraz daha iricedir.(5.kök ırkı oluşturanlar aryenler)