Hayat ve Ölüm

Çiçek açan iğdelerle ıhlamurların tatlı kokusu sabah rüzgârına karışarak fısıldar:

Hayat var oğlum.

Türkan Hanım’ın haberi gelir, başka bir ses fısıldar:

Ölüm var oğlum.

Ölümle hayat, iki cam ustası gibi karşılıklı oturup aynı kürenin içine üfleyip dururlar.

Bir kararır kürenin içi, bir rengârenk cıvıldaşır.

Ölüm gelir dokunur, anlarsın ki hayat bir saçmalıktır.

Birden bütün renkler solar, silinir, yok olur.

Kavgalar, kızgınlıklar, öfkeler ateşe tutulmuş incecik bir cam gibi eriyerek biçim değiştirir.

“Ne anlamı var” diye sorarsın.

“Bir anlamı yok aslında”dır bunun cevabı.

Ölümün varlığını hissettiğinde hayat bütün manasından soyunur.

Çıplak ve sıkıcı bir gerçek olur.

Bu kadar kısa bir süre için, evrenin en ücra gezegenlerinden birinde varolan bir canlının ihtirasları, arzuları, istekleri, mücadeleleri, bunlara ölümün üstüne basarak baktığında, küçülür, kurur, anlamsızlaşır.

buzdan kaleler

burdan bakınca herşey ne kadar uzak kalıyor
tek bir hayatmı
belki birden fazla yaşadığımız ama tek zannettiğimiz
buzdan kaleler inşa etmişim her biri kendine özel
yıkılmaz, sarsılmaz, herbiri muhteşem kendimce
ne kadar aptalca
minik bir ateşle eriyor
yeni baştan alıyorsun
buzdan kaleler inşa etmeye..

Bir Tasavvuf Sohbeti

SORU: Metin bey, gördüğümüz âlemden, varlıktan bahseder misiniz?

YANIT: Öncelikle, gördüğümüz âlemden söz edelim isterseniz: “Gördüğümüz âlem” dendiğinde, duyularımızla tanık olduğumuz bir âlemden söz etmiş oluyoruz; eş deyişle duyumsadığımız âlemden.

Bilindiği gibi, çevremizdeki nesnel ortam, beş duyumuz aracılığı ile beynimize ulaşır yâni, gelen uyarılar duyularımız tarafından biçimlenerek beynimize gelirler. Biz çevremizi görüyor, duyuyor, dokunuyor vb. dediğimizde, duyularımızla biçimlenmiş çevreyi görüyor ve duyuyoruz demiş oluyoruz. Bu durum bizi şaşırtıcı bir gerçekliğe götürür: Doğada renk yoktur, yalnızca nesnelerden yansıyan ışık dalgaları vardır. Bu dalgalar, gözümüzün görme yetisiyle biçimlenerek beynimizde renk olarak algılanırlar. Buna benzer olarak, doğada ses de yoktur, yalnızca ses dalgaları vardır ve bu dalgalar kulağımızla buluşunca ve beynimizce algılanınca ses hâline gelirler. Bu diğer duyularımız için de geçerlidir. Bunun anlamı şudur: İnsan, çevresini görüp duymakta hem duyularına borçludur hem de onlar tarafından sınırlanmakta, koşullanmaktadır. Örneğin, eğer gözümüz “x-ışınlarını” doğrudan algılayabilseydi, insanları iskelet olarak görecektik. Ya da, eğer “gama-ışınları” ile baksaydık, doğada yalnızca kurşun kütleler görecektik.

“Güzel bir manzara görünce bizleri öpüşmeye çağıran şey nedir?”

Venedik’te, Büyük Kanal’ın hemen yanındaki boş bir arazide, kollarını birbirinin vücutlarına dolayarak bütün dünyayı unutmuşçasına öpüşen bir çifti gördükten sonra Orhan Pamuk, şu can alıcı soruyu soruyor:

“Güzel bir manzara görünce bizleri, öpüşmeye çağıran şey nedir?”

Orhan Pamuk, Venedik’te Öpüşmek isimli denemesinde, “ Tıpkı bazı şehirlerin çalışılacak bir yer, bazılarının eğlenilecek, bazılarının hiç durmayıp kaçılacak, bazılarının tatil yapılacak, bazılarının kederlenecek, bazı şehirlerin de ölünecek bir yer olması gibi, Venedik de oraya koşan pek çok turist için mutlu olunacak bir yer. Bu dünyada mutlu olunabileceğini Venedik manzarasının derinliğini içimizde hissedince anlıyoruz. Bu sevinç belki bizleri öpüşmeye davet ediyor…” diye cevap veriyor bu soruya.

sentez

sentez

zincir olur özgürlüğüm, dolanır ayaklarıma
bir gün
/ne kaçmayı düşlersin
ne “öz”leşir özgrülüğün, özünle
/hür, yahut savrukça kurduğun düşlerin
şimdi yaprakların peşinde,
rüzgarla savrulan…
/işte
tüm şeyleri yitirdiğinde
-en son da deliliğini tüketince
o çıldırtıcı durağanlık zihninde
için için kemirir; delirtesiye!

18.04.09