Çiçek açan iğdelerle ıhlamurların tatlı kokusu sabah rüzgârına karışarak fısıldar:
Hayat var oğlum.
Türkan Hanım’ın haberi gelir, başka bir ses fısıldar:
Ölüm var oğlum.
Ölümle hayat, iki cam ustası gibi karşılıklı oturup aynı kürenin içine üfleyip dururlar.
Bir kararır kürenin içi, bir rengârenk cıvıldaşır.
Ölüm gelir dokunur, anlarsın ki hayat bir saçmalıktır.
Birden bütün renkler solar, silinir, yok olur.
Kavgalar, kızgınlıklar, öfkeler ateşe tutulmuş incecik bir cam gibi eriyerek biçim değiştirir.
“Ne anlamı var” diye sorarsın.
“Bir anlamı yok aslında”dır bunun cevabı.
Ölümün varlığını hissettiğinde hayat bütün manasından soyunur.
Çıplak ve sıkıcı bir gerçek olur.
Bu kadar kısa bir süre için, evrenin en ücra gezegenlerinden birinde varolan bir canlının ihtirasları, arzuları, istekleri, mücadeleleri, bunlara ölümün üstüne basarak baktığında, küçülür, kurur, anlamsızlaşır.
