Patates Devrimi

Biliyorsunuz Amerika keşfedilene kadar hiç bir Asya, Avrupa ve Afrika ülkesi insanı patates yememiştir. Hatta keşfedildikten sonraki 100 yıl boyunca bile bu şansı elde edemeyecekler.

Ne oldu peki patates geldikten sonra? Tam bir [e:kelebek etkisi]ne örnektir. Patates insanların kolay ve ucuz doymasını sağlamaya başladı. Bu bir çok şeye daha çok vakit ayırmayı ardından da aydınlanma ve gelişmeye sebep oldu. Fransız İhtilalinin altında yatan sebeplerden birinin de patates olduğu gerçeğini buradan ilan edebiliriz.

Bununla birlikte küçükken seyrettiğim bir türk filmi geldi aklıma. Sanırım peygamber İbrahim’in hayatını anlatan bir filmdi. Filmin bir sahnesinde açlıktan ağlayan çocuklar annelerine yemeğin hazır olup olmadığını soruyorlar. Duruma şahit olan İbrahim’e ise anne şöyle cevap veriyordu. “Günlerdir suyun içinde taş kaynatıyorum çocuklarıma patates kaynattığımı söylüyorum, onları ancak bu şekilde umutlandırıp yaşam savaşlarını bırakmamalarını sağlıyorum”

Gerçi kadının kurduğu cümle bu kadar uzun ve güzel değildi ama zaten konumuzun asıl odak noktası olan patatesin o tarihlerde ortadoğuda olmadığını bilmeyen film senaristi, yapımcı ve yönetmenine bir şekilde laf göndermekti.

Asıl diyeceğim şudur, patates yerine çok daha ucuza ve hızlı bir şekilde üretilen bir besin yeni bir devrim yaratılmasında etkili olur mu? Yoksa günümüz ihtiyaçları doğrultusunda vaktimizi alan şeylerin karşılığında bir şey bulunması mı gerekir?

Hiyeroglife dönüş

Eskiden insanlar alfabe yerine resim yazısı olan hiyeroglifleri kullanırlarmış. Sonra yazı keşfedildikten sonra daha çok şey daha fazla insana daha kısa sürede ve daha kolay bir şekilde anlatılabilir olmuş. Bu yüzyıllarca insanlığın gelişmesinde kullanılmış. Gelişmiş gelişmiş ve 21. yüzyılın başlarına kadar işe yaramış.

Peki ya günümüzde?

İnsanlar yine okumayı yazmayı bırakmış ve bütün paylaşımlarını hiyeroglif benzeri bir sistemle fotoğraf ve türevleri ile anlaşmaya başlamış. Önce cümleler kısalmış, uzun yazılar okunmaz olmuş. Sonra kelimeler de kısalmaya başlamış. O bile zor gelmeye başlamış ve fotoğraf paylaşım çağı başlamış. Photoshoplu elbette çoğu. Bunlarla haber bile yapılmış.

O değil de niye yazdım ben bu yazıyı. Hah tamam. Bugün poz veren ve fotoğraf çeken en az 100 kişi gördüm. Millet sanki fotoğraf çekmek poz vermek için gelmiş dünyaya.

*Bu yazıyı anlatan hiyeroglifiyi de ekledim. 1. sütun 3. sıradaki karga benim.

Dersimizin Konusu: ‘Kolonyalist Aklın Evrenselliği İlkesi’

İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun (IRA) siyasi ve askeri kadrolarından Bobby Sands 1 Mart 1981 yılında Maze cezaevinde bir grup yoldaşıyla birlikte başlattığı açlık grevi 39. gününe girdiğinde Kuzey İrlanda’nın Fermanagh ve South Tyrone bölgesinden Britanya Parlementosu’na milletvekili seçilecekti. İrlanda halkının ölüme yatmış bu direngen adama teveccühü o güne kadar açlık grevi direnişi hakkında neredeyse doğru dürüst tek satır karalamayan İngiliz basını ve siyaseti üzerinde soğuk duş etkisi yaratmıştı. Dönemin Muhafazakar Partili Başbakanı ‘Demir Lady’ lakaplı erkeksi kadın kürsüden şöyle gürlüyordu: “Onlara asla politik statü vermeyeceğim.”

Bu buyurgan sözün kararlı tonu, Margaret Thatcher’ın işçi sendikalarıyla kapışmasından İrlanda sorununa güvenlik konseptiyle yaklaşımına siyasal yaşamın birçok alanında uyguladığı baskıcı politikaların kuyruğuna takılmış sağ kanat basın için yeni bir mesai döneminin başlaması anlamına geliyordu. Bu gönüllü kamu mesaisi IRA ve IRA’nın siyasi amaç ve mücadelesini olmadık iftiralarla karalama üzerine kuruluydu.

Kampanyanın özü kolonyalist aklın evrensel zihni alışkanlıklarına dayanıyordu: IRA’lı siyasi tutsakları kendi hayatları üzerinde karar verebilen, öz irade sahibi politik özneler olmaktan çıkarmak. Açlık grevine girenler kendi iradeleriyle değil, olsa olsa “örgüt şeflerinin talimatıyla” böylesi provakatif bir eyleme girişmişlerdir. Güneş batmayan bir imparatorluk saldırgan bulvar medyası ve emperyal birikim sahibi siyasi kurumlarıyla elbette “cezaevlerindeki bu politik şantaja boyun eğmeyecekti.”

Örneğin Sunday Express gazetesinin editörü John Junor, Sands’ın ölümünden birkaç gün önce şöyle yazıyordu köşesinde: “Bobby Sands öldüğünde göz yaşı dökmeyeceğim. Tek umudum şu; bütün diğer IRA’lı teröristlerin de ona sempati duyarak aynı şekilde açlık grevine girmesi ve tabuta girinceye kadar bu grevi sürdürmeleri.”

Sunday Express’in ırkçı editörü zıvanadan çıkmış bedduaları konusunda yalnız değildi elbette. Sands açlık grevinin 66. gününde yaşamını yitirdiğinde Daily Mail onu “ahlaki bir hilebaz” olmakla suçlayacaktı. Daily Telegraph ise İrlandalı seküler bir azizin siyasi amaçları uğruna gözünü kırpmadan ve metanetle ölüme gitmesinin “saptırılmış ve gaddarca” bir cesaret örneği olduğunu yazıp, grevin hiçbir kazanıma yol açmadığını iddia ederek “şantaj başarısızlıkla sonuçlandı” diyordu. Bulvar basınının en puslu aynalarından Daily Mirror ise, Bobby Sands’ın trajik ölümünü acınacak bir son olarak tanımlayıp “O, İRA şeflerinin talimatıyla başlatılan ölümcül bir oyunun vasat bir parçasından başka biri değildi” diyordu.

Görkemli bir kitle yürüyüşüne dönüşen Bobby Sands’ın cenaze töreni ise İngiliz basın tarihinde ırkçı ve kolonyalist söylemin kutlu bayramı ilan edilebilcek türdendir. Sunday Express manşetini Sands’ın cenaze töreninde kortejin en önünde babasının yol arkadaşlarıyla birlikte yürüyen 8 yaşındaki oğluna ayırmıştı: “Savaşın kederli bir piyonu”. Haber şöyle devam ediyordu: “Ona babasının bir kahraman olduğunu söylediler. Ve onu hiçbir zaman anlamayacağı bir sahnenin içine çekerek, bir İRA şehidinin cenaze töreninin ilgi çekici figürü yaptılar.”

Grevin başarısızlıkla sonuçlandığı propagandası dönemin gazetelerinin ortak temasını oluşturuyordu neredeyse. Sun gazetesine kalsa tutukluların talepleri zaten “absürttü”.
Sunday Express, Sands’ın mezarında zafere ulaşamayacığını ilan ederek “Bobby Sands’ın gölgesi yok olup gidecek” diye müjdeliyordu.

Times gazetesi ise cezaevi koşullarının düzeltilmesi ve IRA tutuklularına politik tutuklu statüsü verilmesini içeren taleplerin karşılanmayacağından o kadar emindiki grevde hayatını kaybeden 10 kişi için “boşuna harcanmış hayatlar” diyordu. Muhafazakar cenahın amiral gemisi Daily Telegraph’a göre de bu ölümler hak aramak anlamında “gereksiz ve mantıksızdı.”

Peki 10 politik tutuklunun hayatına mal olan o tarihi açlık grevinden sonra cezaevlerinde ne değişti? Tutukluların öne sürdüğü beş talep de hem içerde hem de dış kamuoyunda ciddi şekilde yıpranan Thatcher hükümeti tarafından kısa sürede ve sessiz sedasız bir şekilde kabul edildi. Ancak açlık grevinin gerisindeki meşru politik dinamikler İngiliz siyasi elitleri tarafından hiçbir zaman topluma doyurucu bir şekilde açıklanamadı. Politik bir eylemi her türlü çirkin yol ve yöntemle manüpüle etmeye çalışan dönemin egemen muhafazakar gazeteleri ile bulvar basını ise entellektüel ve vicdani bir açlığın travmalarını bugün bile üzerinden tam olarak atabilmiş değil.

Bazı analistler bulvar basınının o günlerde devlet desteği ve teşvikiyle İrlanda ulusal hareketine karşı geliştirdiği sansasyonel ve saldırgan dilin ilerleyen yıllarda İngiliz bulvar medyasının kültürel çürümesini beraberinde getiren önemli nedenlerden biri olarak kabul ediyor. 2011 yılında patlak veren ‘tele kulak’ skandalından sonra kurulan Leveson Araştırma Komisyonu’nun soruşturmaları sırasında hem toplum hem de siyasi elit medyada yaşanan çürümenin ulaştığı boyutlarla ilk kez yüzleşecekti bir anlamda.

Dönemin sağcı basınının, nesnel kanıtlardan yoksun subjektif temmenilere dayalı başarısızlık iddialarına karşın, IRA kadrolarının öncülük ettiği ‘kolonyalist politikalara paydos grevi’ İrlanda ulusal kurtuluş hareketinin geleceğine ve kitlesel gelişimine damga vurdu denebilir. Bazı siyasi analistlere göre İrlanda halkına önemli hak ve özgürlükler sağlayan Hayırlı Cuma Anlaşması’nın zafer tohumları o sessiz azizlerin beden orucuyla atılmış oldu. Aradan onca zaman geçtiği halde bugün bile sıradan bir İrlandalıya İrlanda Cumhuriyetçiliğinin temeli neye dayanıyor, diye sorarsanız alacağınız cevap büyük ölçüde bellidir: Bobby Sands ve arkadaşlarının haklı direniş mirasına.

Gazete manşetleri üzerine analizleriyle bilinen Guardian’dan Roy Greenslade 1968’den 1998’e kadar şiddetlenerek artan İrlanda sorununda İngiliz popüler ve sağ kanat basınında ‘yandaş’ ve taraflı yayıncılığın bulaşıcı bir hastalığa dönüştüğü konusunda önemli bir tespitte bulunuyor. İrlanda ulusal hareketini yakından takip eden Greenslade “Maze cezaevindeki açlık grevi dışarıyı muazzam şekilde etkiledi. Gazeteler bu gerçeği yazmadığı için Britanya halkı bunu fark etmedi. Birçoğu bugün bile bu hakikati anlamış değil” diyor.

Türkiye cezaevlerindeki Kürt siyasi tutukluların başlattığı açlık grevlerinde bedenler protest bir orucun Golgotasından ölümün karanlık kıyısına hızla inerken merhamet yoksunu İslamcılıktan, akıl fukarası Kemalistiliğe, ‘insanı yaşatki devlet yaşasın’ Liberal bönlüğünden, üç kuruşluk istikbal uğruna yerel mevzisini terk etmiş taşralı-etnik aydın Sağduyuculuğuna Türkiye basınının ve siyasetinin politik bir vaka karşısında takındığı acemi kolonyalist edayı anlamak için yukardaki kıssada geçen ülke, kişi ve gazete adlarını sadece yerli malı bir pazıla uygun şekilde yerleştirmeniz kafi. O zaman, bugünkü dersimiz yakın dönem beden ve ahlak tarihi olsun; ilk konumuzun başlığı ise ‘Kolonyalist Aklın Evrenselliği İlkesi’…

Ahmet Ataş

http://bit.ly/ShqzdY

Bireysel ve Kümesel Özseverlik Üzerine

Okuduktan sonra sizinle de paylaşmak istedim. İgilisine çok şey anlatıyor diye düşünüyorum…

Özseverlik, yalnızca kişinin kendisinin, onun bedeninin, onun duygularının, onun düşüncelerinin, onun mal-mülkünün, onunla ilgili herşey ve herkesin tamamen gerçek şeyler olarak algılandığı, bu kişinin bir parçası olmayan ya da gereksinmelerinin nesnesi olmayan herkesin ve herşeyin ise tam anlamıyla gerçek olmadığı, duygusal bakımdan ağırlıksız ve renksiz olarak yalnızca zihinsel tanımayla algılandığı bir deneyim durumu olarak tanımlanabilir. Bir kişi, özseverliği ölçüsünde, ikili bir algı ölçüsüne sahiptir. Yalnızca bu kişinin kendisi ve onunla ilgili olan şeyler önem taşır, dünyanın geri kalanı ise çok az ağırlıklı ya da renksizdir ve bu ikili ölçüden dolayı, özsever kişi ağır yargı kusurları gösterir ve nesnellik yeteneğinden yoksundur.

Çoğu kez özsever kişi, başkalarıyla ilişkisinden dolayı ya da herhangi bir gerçek yapıttan veya kendine ait bir başarıdan dolayı değil, kendi kusursuzluğu, başkalarına olan üstünlüğü, olağanüstü nitelikleri konusunda sahip olduğu bütünüyle öznel kanısı aracılığıyla bir güvenlik duygusuna kavuşur. Kendi özsever imgesine dört elle sarılmaya gereksinme duyar, onun kimlik duygusu kadar değerlilik duygusu da bu imgeye dayanır. Bu kişinin özseverliği tehdit edilirse o, yaşamsal önem taşıyan bir alanda tehdit edilmiş olur. Başkaları, onu hafife alarak, eleştirerek, yanlış birşey söylediğinde yüzüne vurarak, bir oyunda ya da sayısız başka durumda onu yenilgiye uğratarak onun özseverliğini yaraladıkları zaman, özsever bir kişi, çoğunlukla, ortaya koysun ya da koymasın, hatta ayırdında olsun ya da olmasın, yoğun bir kızgınlık ya da öfkeyle tepki gösterir. Böyle bir kişinin, özseverliğini yaralayan kişiyi hiçbir zaman bağışlamaması ve çoğu kez bir öç alma arzusu(bedenine ya da mülküne saldırılmış olsaydı bu arzu daha az yoğun olurdu) duyması gerçeği, bu saldırganlık tepisinin yoğunluğunu çoğu kez gözler önüne sermektedir.

Çoğu kişi kendi özseverliğinin ayırdında değildir; yalnızca bu özseverliği açık olarak ortaya koymayan dışavurumlarının ayırdındadır. Nitekim, örenğin bu kişiler, ana babalarına ya da çocuklarına aşırı bir hayranlık duyarlar ve bu duygularını dile getirmekte hiçbir güçlük çekmezler, çünkü böylesi bir davranış çoğunlukla evlat sevgisi, ana babaya hürmet ya da bağlılık olarak olumlu biçimde değerlendirilir; ama eğer kendi kişilikleri hakkında duygularını dile getirmiş olsalardı, sözgelimi “Dünyanın en harika insanı benim”, “Herkesten daha iyiyim” vb deselerdi, bunlardan yalnızca olağanüstü kendini beğenmiş kişiler olarak değil, belki pek aklı başında olmayan kişiler olarak da kuşku duyulurdu. Öte yandan, eğer bir kişi, sanat, bilim, spor, iş ya da siyaset alanında kabul gören bir şeyler başarmışsa bu kişinin özsever tutumu yalnız gerçekçi ve ussal görünmekle kalmaz, başkalarının hayranlığıyla da sürekli olarak beslenir. Bu durumlarda böyle bir kişi, özseverliği toplum tarafından uygun görüldüğü ve onaylandığı için, özseverliğinin dizginlerini bütünüyle salıverebilir. Günümüz toplumlarında, ünlülerin özseverliği ile kamuoyunun gereksinmeleri arasında ilginç bir bağlantı vardır. Kamuoyu, ünlü kişilerle ilişki içinde olmak ister, çünkü ortalama kişinin yaşamı bomboş ve sıkıcıdır. Kitle iletişim araçları ün satarak geçinirler ve böylece herkes-özsever kişi, kamuoyu ve ün tüccarları- doyuma ulaşır.

Siyasal önderlerde çok sık olarak yüksek düzeyde bir özseverlik görülür; bu, özellikle güçlerini kitleler üzerindeki etkilerine borçlu olanlar için, bir meslek hastalığı-ya da özelliği- sayılabilir. Eğer önder, kendi olağanüstü yeteneklerine ve görevine inanmışsa, mutlak biçimde kendinden emin görünen insanlardan etkilenen geniş izleyici kitlelerini inandırmak daha kolay olacaktır. Ne var ki özsever önder, özsever büyüleyiciliğini yalnızca bir siyasal başarı aracı olarak kullanmaz; kendi akılsal dengesi içinde başarıya ve alkışa gereksinme duyar. Bu önderin yücelik ve yanılmazlık fikri, esasında, bir insan olarak elde ettiği gerçek başarılara değil, özsever büyüklenmeciliğine dayanır.

Ama yine de özsever şişinme olmadan edemez, çünkü onun insan özü -kanısı, bilinci, sevgisi ve inancı- çok gelişmemiştir. Aşırı derecede özsever kişiler, çoğu kez ünlü olmaya neredeyse zorlanırlar, çünkü başka türlü bunalıma girebilir ve akıl sağlıklarını yitirebilirler. Ama başkalarını, övgüleri bu özsever düşleri geçerli kılacak ölçüde etkilemek, büyük yetenek-ve uygun fırsatlar- gerektirir. Böylesi kişiler başarıya ulaştıkları zaman bile, daha çok başarı peşinde koşmaya sürüklenirler; çünkü onlara göre, başarısızlık çöküş tehlikesini getirir. Halk içinde başarı kazanmak, bir bakıma, bunalıma ve çıldırmaya karşı yaptıkları öz tedavidir. Bu kişiler, amaçları uğruna mücadele ederken, gerçekte akıl sağlıkları için mücadele etmektedirler.

Küme özseverliğinde, nesne birey değil de bireyin bağlı olduğu küme olduğu zaman, birey bunun bütünüyle ayırdında olabilir ve hiçbir kısıtlama getirmeksizin bunu dile getirebilir. Benim ülken ya da ulsusum ya da dinim, en harika, en kültürlü, en güçlü, en barışçıl olanıdır savı kesinlikle çılgınca görünmez; tam tersine, yurtseverlik, inanç ve bağlılık anlatımı gibi bir izlenimi uyandırır. Aynı zamanda gerçekçi ve ussal bir değer yargısı olarak da görünür, çünkü bu yargıyı aynı kümenin birçok üyesi paylaşır. Bu görüş birliği, düşlemi gerçekliğe dönüştürmeyi başarır; çünkü çoğu insan için, gerçekliği genel görüş birliği oluşturur; gerçeklik mantığa ya da eleştirel irdelemeyye dayanmaz.

Küme özseverliğinin önemli işlevleri vardır. İlk olarak, kümenin dayanışmasını ve birliğini ilerletir ve özsever önyargılara seslenerek yönlendirmeyi kolaylaştırır. İkinci olarak, kümenin üyelerine, özellikle de kendilerini kıvançlı ve değerli hissetmek için başka birkaç gerekçesi daha olanlara doyum sağlayan bir öğe olarak son derece büyük önem taşır. Bir kişi, kümenin en berbat durumda, en yoksul, en az saygı duyulan üyesi olsa bile, “Ben dünyadaki en harika kümenin bir parçasıyım. Gerçekte bir solucan olan ben, bu kümeye ait olmakla bir dev haline geliyorum” duygusu, o kişinin bu aşağılık durumunu ödünler. Sonuç olarak, küme özseverliğinin düzeyi, yaşamda gerçek doyumun bulunmamasıyla doğru orantılıdır. Yaşamını daha çok haz içinde geçirebilen toplumsal sınıflar, bütün maddi ve kültürel alanlarda kıtlık çeken ve doludizgin can sıkıntısı içiinde yaşantı sürdüren aşağı orta sınıflar gibi toplumsal sınıflardan daha az bağnazdırlar.(bağnazlık, küme özseverliğinin ayırıcı bir niteliğidir.)

Aynı zamanda, küme özseverliğinin güçlendirilmesi, toplumsal bütçe açısından çok ucuza mal olur; gerçekte, yaşam düzeyini yükseltmek için gerekli toplumsal harcamayla karşılaştırıldığında neredeyse hiçbir maliyet yükü getirmez. Toplumun, yalnızca, toplumsal özseverliği yaratan sloganları geliştirecek ideologlara ödeme yapması gerekir; gerçekte, öğretmenler, gazeteciler, bakanlar ve profesörler gibi, toplumsal işlevi olan birçok kişi, en azından para olarak hiçbir karşılık almaksızın bile bu işe katılır. Bu kişiler, böylesine değerli bir davaya hizmet etmekle kendilerini kıvançlı ve doygun hissederek-ve saygınlıklarının artmasıyla, ilerlemeyle- ödüllerini alırlar.

*İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri-ERICH FROMM