Kanser…
En kısa haliyle hücre deformasyonu olarak bilinir. Ya hücrelerin hatalı bölünmesi ya da bölünememesi olarak açıklanabilir. Tıptaki daha detaylı açıklamasını bilemiyorum… Zaten bilmek gibi bir kaygım da yok. Belki de değildir.. Yalnızca burada hiç yapmadığım bir şekilde duygularımı paylaşacağım… Bu yazıda ne yazdım diye dönüp okumaya niyetim yok. Sızlanacağım biraz da sayıklayacağım işte. Bu kadar…
Dört gün içinde…
Birisi çok yakınım.. Canım, gülüşü ve kocaman gözleriyle dünyaları aydınlatan, şen kahkahalarıyla gönlüme ışık tutan… Yüreğime alıvermeye niyetlendiğim.. Belki cumbalı bir evimiz olur da, karşılıklı birer kahve içip “Ahhh İstanbul…” diye hayıflanabilmeyi istediğim insan… Ya da Beyoğlu’nda yalpalayarak nahoş bir halde ve tabii ki ben hafif sarhoş, koluna girip “Bilir misin Fatih neden fethetmiş bu koca İstanbul’u….” diyerek belki bininci kez aynı hikayeyi anlatacağım ve yine aynı kahkahaları duyacağım işte tam da o insan… Hani her insan bir renktir ya.. İşte o, beyaz‘dır. Dupduru duygularıyla, sevgisinin pürlüğüyle, dalına karalar bulaşmamış bir renk… Beyaz. Birkaç gündür bekliyoruz. Kanser olabilirmiş… Olamaz dedim. Olmamalı da… Sonra sesim kesildi. Yutkunamadım. Ağır… Çok ağır…
Olamaz.
Kelimelerimin de sonu gelmiyor. Hep üç noktalı… Tutuk bir burukluk var işte.. Ne bileyim… Kekeme kelimeler. Hiç de beceremem ya.. Donar kalırım. Zaman da durmuş gibi..
Diğeri arkadaşımın annesi. Tanışamadık. Belki de tanışamayacağız. Çok geçmiş… Göğsünde başlayıp kemiğe sıçradığında fark edilmiş. Bir kaç hafta bile sürmeden… Bugün öğrendim. Tanışamadık… Anne… Elimdeki kahve kayıvermiş olduğum yere. Annesiymiş. Canına can veren kadın. Geç kaldık. Tanışamadık… Kahvem gibi sütsüz ve az şekerliliğin kekremsiliğini gördüm gözlerinde.. Elimden kayıverdi. Yetişemedik. Geç kaldık.
Sonuncusu daha şanşlı. Öğretmenimin babası. Öğretmenim dediğime de bakmayın, yakın arkadaşımdır, dertdaşımdır. Bir Amerikalıdan beklenmeyecek kadar naif, sıcak ve bilgi doludur. Babası hemşireydi. Dört ay kadar sonra emekli olacaktı. Tıraş olurken birden boynundaki yumruyu fark ediyor.. Tam da iki hafta önce öğrenmiş. Gırlak kanseriymiş. Meğerse iki gün öncesine kadar hiç bir şey söylememiş. Dün hemen ameliyata almışlar. Umutluyuz. Bugün gözlerimin içine bakıp anlatırken hissettim, belki tanışırız. Tırmanmayı seviyormuş. Yaşı epey ilerlemiş olsa bile, belki bir gün bir dağ yamacından aşağı doğru inerken boynundaki ize aldırmadan gülüşürüz dedik. Öğretmenim de benim babasıyla tanışmamı istediğini ve “belki” yapacağımız dağ gezimizin ona iyi geleceğinden bahsetti… “Biz seninle o patikada yine alemin felsefesine dalıp konuşurken, babam da yanıbaşımızda olur, olacak..!” Bunu söylerken umutluydu. Umutluyduk… Umutluyuz.
Sesim hala kesik kesik… Beklemekteyiz. Hani pazartesileri sevilmez ya.. İşte bir sebep daha.. Bekleme haline, pazartesi bana gelecek bir telefonun ardından son vereceğiz… Sessizliği yırtan bir ses.. Bir “alo” sesinden bu kadar korkacağım aklıma dahi gelmezdi…
Sustum!