Şartlanmışlıklar

Ebubekirin “şartlanmışlığın alasının bende olduğu” iftirası veya iddiasının üzerine bu başlığı açmayı ve varsa gerçekten bu şartlanmışlıklarımın neler olduğunu öğrenmeyi ve üstesinden gelmeyi uygun gördüm.

Şartlanma öğrenme yöntemlerinden biridir elbette. Daha önce de bazı başlıklarda belirtildiği gibi bir çok davranışımız şartlanma üzerine kuruludur. Ancak davranışlarımız aynı kalsa da şartlandığımız için değil bunu başka sebeplerle yaptığımız da olur.

Bu başlıkta birbirimizin şartlanmışlıklarını didikliyelim. Elbette kavga çıkabilir böyle hassas konularda. Fakat kavga da çıksa böyle konuların yine de kendimizi görmek adına faydalı olacağına inanıyorum.

başlık yok, yağmur var

hava yağmurlu , hemde nasıl , sular seller gibi yağıyor. şehrin kanal sistemi çökmüş durumda, alt geçit suyla dolmuş yolun karşısına geçiş yok
derken üç vatandaş analize başlıyor.
“alt geçit yapacaklarına üst geçit yapsalardı”.
bir diğeri “bu millet üst geçitten geçmez yoldan geçer”
ve bir diğeri ” napsalarada ora su dolar bu yağmura karşı ,nasıl bir kanal yapabilirler ki”
yağmur dindi .istasyonun çatısında çöküler oluşmuş , kimsenin kafasına düşmedi bu sefer.
trende yağmurdan etkilenmiş , taktıkça takıyor saate. şimdi de insan seli başladı.
gerçi genelde geç gelir ee böylede bir fırsat varken hiç kaçırırmı,
neyse asıl hikaye otobüsde başlıyor
yaşlı bir teyze durakta çılgına dönmüş abartısız 1 saattir beklediğini söylüyor.söyleniyor etrafa. insanlar bir iki bakış atıyor,sonra yine yola dönüyor kafalar
ve derken otobüs geliyor . otobüsün iç yoğunluğu kendi yoğunluğunu geçeli çok olmuş.
teyze , dayanamayıp şoför amcaya soruyor.” neden böyle geç geliniyor”.
şoför amca” telefonun var mı”
teyze ” niye”
şoför amca” hareket amirliğini ara ben geldim mi geldim bana ne”
teyze , dumura uğruyor tabi ,söylene söylene geçiyor.
ve derken diğer durağa geliniyor. dışardakiler bütün gün eşşek gibi çalışmışlığın verdiği yorgunluğa ilaveten durak yorgunluğunuda tatmışlar. kapılar açılıyor .
dışarıdan ” biraz ilerler misin ” sesleri duyulmaya başlıyor”
ve işte o an hikayemizin kahramanı , hayatında tek bildiği makyaj olan güzel kızımız devreye giriyor ve dışarıdakilere ” gerizekkalılar daha nereye ilerleyelim,bir sonrakini bekleyin ” vecizeleriyle karşılık veriyor.
otobüs ahalisinden destek almanın mutluluğuyla göğsünü kabartıyor.
yakında TOKİ miz mahallenin nufusunu iki kat artırcak , ve bu mutlulukları yaşayan güzel kızlarımızda iki kat artar umarım.

Evrim karşıtları üniversitede !

Bu da oldu ! Evrim karşıtları üniversitelerde sempozyum verecek hale geldi. Okuduğum bir gazetedeki habere göre Marmara Üniversitesi’nde rektörlüğün de onayıyla “Bilim türler arası evrimi neden kabul etmiyor?” konulu bir sempozyum başlamış. İki günlük sempozyumu Marmara Üniversitesi Öğrenci Konseyi, Marmara Üniversitesi Genç Vizyon Kulübü, Türkiye Öğrenci Konseyi düzenlemiş. Dünkü oturumda Prof. Dr. Turan Güven, Prof. Dr. İrfan Yılmaz, Prof. Dr. Adem Tatlı, Prof. Dr. İsmail Kocaçalışkan konuşmuş.

Bir grup akademisyen, hekim ve öğrenci ise sempozyumun iptali için bin imza toplamış, üniversite önünde de protesto başlatmış. Protestocular önce üniversiteye alınmamış, daha sonra içeri alınmalarına izin verilmiş. İçeri alınan emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Alaeddin Şenel, “Bilimin öğretildiği yerler olması gereken üniversitelerden birinde tamamen bilimdışı bir sempozyum gerçekleştiriliyor. Sempozyum kapsamında yapılan konuşmaların bilimde yeri olmayacağı açıktır. Bilimsel bilgi inançla değil, bilimsel süreçle üretilir. Yaratılış görüşünün bilimsel bir temeli yoktur. Evrim bir sav değil, biyolojinin temel bir kuramıdır. Bu konuda biyologlar arasında bir tartışma yoktur. Yaradılışın, devlet okullarında İncil’in ilk bölümündeki anlatıldığı biçimiyle verilmesini istemek Kolomb öncesi coğrafya öğrenimini istemekle eşdeğer” demiş.

Bir ara meydanlarda abuk sabuk kemik parçalarını koyup evrim karşıtı sergiler açanlar şimdi kadroları değişmiş bilim yuvalarında cirit atmaya başlamışlar. Asıl komedi evrim karşıtlarının “İnsan maymundan geliyorsa neden hala maymun var? Biz bunu nasıl düşünemedik” şeklindeki afişleri! Hani “Tanrı varsa onu niye göremiyoruz” deyince dalga geçiyorlar ya bak sen!

Kanser

Kanser…

En kısa haliyle hücre deformasyonu olarak bilinir. Ya hücrelerin hatalı bölünmesi ya da bölünememesi olarak açıklanabilir. Tıptaki daha detaylı açıklamasını bilemiyorum… Zaten bilmek gibi bir kaygım da yok. Belki de değildir.. Yalnızca burada hiç yapmadığım bir şekilde duygularımı paylaşacağım… Bu yazıda ne yazdım diye dönüp okumaya niyetim yok. Sızlanacağım biraz da sayıklayacağım işte. Bu kadar…

Dört gün içinde…

Birisi çok yakınım.. Canım, gülüşü ve kocaman gözleriyle dünyaları aydınlatan, şen kahkahalarıyla gönlüme ışık tutan… Yüreğime alıvermeye niyetlendiğim.. Belki cumbalı bir evimiz olur da, karşılıklı birer kahve içip “Ahhh İstanbul…” diye hayıflanabilmeyi istediğim insan… Ya da Beyoğlu’nda yalpalayarak nahoş bir halde ve tabii ki ben hafif sarhoş, koluna girip “Bilir misin Fatih neden fethetmiş bu koca İstanbul’u….” diyerek belki bininci kez aynı hikayeyi anlatacağım ve yine aynı kahkahaları duyacağım işte tam da o insan… Hani her insan bir renktir ya.. İşte o, beyaz‘dır. Dupduru duygularıyla, sevgisinin pürlüğüyle, dalına karalar bulaşmamış bir renk… Beyaz. Birkaç gündür bekliyoruz. Kanser olabilirmiş… Olamaz dedim. Olmamalı da… Sonra sesim kesildi. Yutkunamadım. Ağır… Çok ağır…

Olamaz.

Kelimelerimin de sonu gelmiyor. Hep üç noktalı… Tutuk bir burukluk var işte.. Ne bileyim… Kekeme kelimeler. Hiç de beceremem ya.. Donar kalırım. Zaman da durmuş gibi..

Diğeri arkadaşımın annesi. Tanışamadık. Belki de tanışamayacağız. Çok geçmiş… Göğsünde başlayıp kemiğe sıçradığında fark edilmiş. Bir kaç hafta bile sürmeden… Bugün öğrendim. Tanışamadık… Anne… Elimdeki kahve kayıvermiş olduğum yere. Annesiymiş. Canına can veren kadın. Geç kaldık. Tanışamadık… Kahvem gibi sütsüz ve az şekerliliğin kekremsiliğini gördüm gözlerinde.. Elimden kayıverdi. Yetişemedik. Geç kaldık.

Sonuncusu daha şanşlı. Öğretmenimin babası. Öğretmenim dediğime de bakmayın, yakın arkadaşımdır, dertdaşımdır. Bir Amerikalıdan beklenmeyecek kadar naif, sıcak ve bilgi doludur. Babası hemşireydi. Dört ay kadar sonra emekli olacaktı. Tıraş olurken birden boynundaki yumruyu fark ediyor.. Tam da iki hafta önce öğrenmiş. Gırlak kanseriymiş. Meğerse iki gün öncesine kadar hiç bir şey söylememiş. Dün hemen ameliyata almışlar. Umutluyuz. Bugün gözlerimin içine bakıp anlatırken hissettim, belki tanışırız. Tırmanmayı seviyormuş. Yaşı epey ilerlemiş olsa bile, belki bir gün bir dağ yamacından aşağı doğru inerken boynundaki ize aldırmadan gülüşürüz dedik. Öğretmenim de benim babasıyla tanışmamı istediğini ve “belki” yapacağımız dağ gezimizin ona iyi geleceğinden bahsetti… “Biz seninle o patikada yine alemin felsefesine dalıp konuşurken, babam da yanıbaşımızda olur, olacak..!” Bunu söylerken umutluydu. Umutluyduk… Umutluyuz.

Sesim hala kesik kesik… Beklemekteyiz. Hani pazartesileri sevilmez ya.. İşte bir sebep daha.. Bekleme haline, pazartesi bana gelecek bir telefonun ardından son vereceğiz… Sessizliği yırtan bir ses.. Bir “alo” sesinden bu kadar korkacağım aklıma dahi gelmezdi…

Sustum!