BAZI hayvanların çarpıcı becerilerini düşününce onlara imrendiğiniz oluyor mu? Belki bir albatros gibi gökyüzünde süzülebilmek, bir yunus gibi yüzebilmek, bir kartal gibi görebilmek ya da bir çita gibi koşabilmek isterdiniz.
Evet hayvanların muhteşem becerileri var. Ama bizim de öyle! Hatta bazıları insan bedenini kusursuz bir makine olarak tanımlıyor. Tabii ki biz bir makineden çok daha üstünüz. Zekiyiz, meraklıyız, hayal gücümüz var ve yaratıcıyız. Bu sayede neredeyse aklımıza koyduğumuz her şeyi yapabilecek makineler icat edebiliyoruz. Ses hızından bile daha hızlı uçabiliyoruz, suyun altında ya da üstünde giderek engin okyanusları aşabiliyoruz, uzayda yaklaşık 14 milyar ışık yılı uzaklığı görebiliyoruz, canlı hücrenin içini inceleyebiliyoruz ve hastalıkları teşhis ve tedavi etmemize yardım edecek ilaçlar, tedaviler ve teknolojiler geliştirebiliyoruz.
Sağlıklı insanlar herhangi bir araç gereç kullanmadan, sırf bedenlerini eğiterek bile muhteşem şeyler yapabiliyor. Örneğin Olimpiyat Oyunlarında jimnastikçiler, yüksekten dalış yapanlar, patenciler, kayakçılar ve başka sporcular izleyenleri büyüleyen bir çeviklik, zarafet, yaratıcılık ve estetikle olağanüstü bir performans sergiliyorlar.
Bir insan olarak sahip olduğunuz eşsiz armağanları takdir ediyor musunuz? Olimpiyat Oyunlarında yarışan bir atlet olmayabilirsiniz, ama minnettar olabileceğiniz birçok özelliğiniz var. Kutsal Kitabı kaleme alanlardan biri olan Davut, Tanrı’ya duyduğu takdiri şöyle dile getirmişti: “Seni yüceltirim; ne muhteşem, ne harika yaratılmışım!” (Mezmur 139:14). Sonraki makaleleri okurken lütfen bu sözler üzerinde düşünün. Makalelerde insan bedeninin bazı “harikaları” ve bizi gerçekten eşsiz kılan çok daha önemli özelliklerimiz ele alınıyor.
Yukarıdaki yazıdan bir özet yaparak şunları söyleyeceğim:
Site nedir?
Forum nedir?
Her iki sözcük de Eski Roma’da doğmuşlardır. O tarihlerde kentlerin agoraları(çarşıları), amfi tiyatroları, hanları, hamamları olurdu.
Forumlar ise amfi tiyatrolarda yapılırdı.
Bu forumlarda insanlar, kentlerinin sorunlarını tartışır çözüm yolları ararlardı.
Bu amfi tiyatroların yapısı incelendiğinde, iki temel olgu dikkat çeker.
Birincisi: ARENA, ikincisi: TRİBÜN.
Konuşmacılar arenada, dinleyiciler tribünlerde olurdu.
Yani aslında forum dendiğinde bunun konuşan ve dinleyenlerden oluştuğunu görürüz.
Arenaya çıkan her kişi tribüne konuşmak için çıkar. Kendi kendine doyuma ulaşmak için konuşmaz orada. Arenadaki konuşmacılar çoğu zaman birbirleriyle zaten bilişen kişilerdir. Oradaki tartışmaları bir tür “parti propagandasıdır”. Kitleler nezdinde düşüncelerini ortaya koymak ve kitlelerden destek almak için bu tartışmalar yapılır.
Kitlelerden bağımsız olarak düşünce tartışmak entellektüel gevezelikten başka bir şey değildir ve bu durum filozofu meleklerin cinsiyetini tartışmaya değin götürür…
68 Kuşağının Boykot ve İşgal eylemleriyle birlikte dilimize düşürdüğü ve daha sonra sürekli “güncellenen” “forum” sözcüğünü en güzel şekliyle kullanan, sanırım Deniz Gezmiştir. Yiğitliği yanı sıra muzipliği ile ünlü bu 68 Lideri, bir gün duyurusunu şöyle yapar: “Forum var forum gelmeyenin _ _ına korum”.:)
Dün durumumu güncellerken buna atıf yapmıştım. Bunun nedeni de bir başka başlık altındaki küfürleşmeye dönüşen bir tartışmaydı.
Konu ne?
Konu sitenin ve forumun ne olduğu?
Neymiş?
Nereden geliyormuş forum?
Nereden geçiyormuş?
Nasıl geçiyormuş?
Bugünkü her türlü sözcüğün bir öncesi vardır. Her yasanın, her kavramın, her şeyin ama her şeyin mutlak bir öncesi vardır. Eski çağlardaki antik kentlerin yerini alan “internet siteleri”, antik kentlerin içlerinde barındırdıkları “amfi tiyatrolar” gibi forum yapılabilen bölümler açmaktadır. Tıpkı o çağlardaki gibi bu forumların amacı bilginin kitleşelleşmesidir!
Bu tipler uyan uymayan her başlığın altına yorum olarak “eline sağlık”, “yüreğine sağlık” bazen de ikisini birden “eline yüreğine sağlık” şeklinde tepkiler verirler. Sözüm ona yazı ekleyen kişiye destek, yüceltme, saygı, sevgi gösterirler. Neyse ki bu tipler burada fazla yok. Geneli kadın forumlarında veya facebook gibi sosyal ağlarda barınırlar.
Saygıcılar
Bu tip her yoruma “Sayın bilmemkim” diye başlar, bütün yorum boyunca hakaret edip, çömkürüp, nefret ve kin kusup ardından “saygılar” diye bitirir. Sorsanız kendisine saygıyı elden bırakmadığını söyleyecektir. Hatta saygı göstermeyi böyle bir şey sanır.
Zekaya Ortak Olanlar
Bu tipoloji foruma girer girmez, “oo burada çok zeki insanlar var” veya “çok güzel tartışılıyor, zeka dolu” şeklinde forumun zekasına ortak olurlar. Bunların geneli (hatta neredeyse tamamı) ilk tartışmada ve savunamayacakları bir duruma düştüklerinde “ben de sizi adam sanmıştım, otmuşsunuz ot” veya “burayı da zeki insanlarla dolu sanmıştım” falan şeklinde terk ederler.
Ahlakçılar – Dinciler
Bunları zaten biliyorsunuz. İnandığı dini tek din, ahlakını da tam sanıp geri kalan herkesi ya dinsiz ya dinini yanlış yaşayan ya da ahlaksız olarak görme eğilimindedirler. Ne zaman kendilerine sorulsa sen tam mısın diye eksik yanlarını söyleyemeseler de sahte bir alçak gönüllülükle kusursuz olan peygamberdir falan gibisinden kıvırırlar.
Sahte Bilimseller
Bu tipolojiyi tanımak en kolayıdır. Bilimsel terimler kullanarak hiç bir şey anlatmazlar. Ama anlattıklarını sanırlar ve karşılığında saygı beklerler. Hayatlarında bilimsel makale görmemiş her hangi bir bilimsel derginin her hangi bir sayısını veya her hangi bir sayfasını dahi okumamışlardır. Bilimi internet forumlarından ve gazetelerden takip ederler.
Kopyala/Yapıştırcılar
Bunların kendilerinin cümle kurabilme kabiliyeti yoktur. Bu yüzden gazete, başka forum sitelerinden yazı yapıştırırlar genelde. Kendileri düşünmek yerine başkalarının kendisi için düşünmesini isterler. Düşünce tembeli bir modeldir.
Atasözcü/Şiirci tipoloji
Bunlar da yorumlara genelde atasözü veya şairlerden dörtlüklerle cevap verirler. Genellikle kızdıklarında, söz ve şiir sayısında artışa rastlanır.
Aklıma şimdilik gelen tipolojiler bunlar. Varsa sizin de gözlemleriniz, ekleyiniz
İstatistiği bir performans sanatçısı gibi kullanmayı seven Hans Rosling geçenlerde bir TED konuşması yapmış, “Dinler ve Bebekler”. Maalesef İngilizce, ama takip edebilirseniz harcadığınız 13 dakikaya değer. Genel hatlarıyla özet geçeceğim:
Rosling’in kullandığı interaktif grafiği gönlünüzce şuradan manipüle edebilirsiniz.
Dünyanın bütün ülkelerinin son 60-70 yılına bakınca, dindar toplumlarda (ya da en azından, tek bir dinin nüfusun yarıdan fazlasını kapsadığı toplumlarda) çok-çocukluluğa doğru (aggregate) bir baskı olduğu şeklindeki önyargıyı yanlışlayıcı bir manzara çıkıyor. Aslında şöyle demek lazım: Doğu Dinleri olsun, Abrahamikler olsun, toplam doğurganlık hızını (kadın başına düşen çocuk sayısı) azaltıcı veya artırıcı faktörler arasında dindarlığın kayda değer bir yeri yok. Türümüz, toplaştıkları “ülke” denen sosyal uzayı birim olarak alırsak, özellikle İkinci Emperyalist Savaş’tan bugüne, kadın başına iki çocuk seviyesine doğru konsolide olmuş durumda. Gosling ayrıca, dünya nüfusunun artmasının bir sorun olmakla birlikte, artış hızının abartıldığına işaret ediyor: 2000’lerden beri, mevcut trend sürerse, dünya çocuk sayısında (2 milyar civarı) zirveye ulaştığımızı; 2100’e kadar bu sayının ciddi bir şekilde artmayacağını tartışmış. Geçen yıl 7 milyara ulaşan toplam dünya nüfusu da böylece 2100’e kadar 10 milyara ulaşacak. Çocuk sayısı artmazken bu artışın nereden kaynaklandığını da konuşmasının sonunda basitçe gösteriyor.
Türkiye’nin yörüngesi, ortalama bir başka Hristiyan veya Budist çoğunluklu ülkeninkinden çok farklı değil. 1953’ten (23 milyon nüfus, kişi başına 2.564 dolar gelir) başlayarak kadın başına 7 çocuktan 2010’da 2.1 (73 milyon nüfus, kişi başına 8.602 dolar gelir) seviyesine inilmiş:
Bu analizle muhabbet eden bir başka araştırma notuna referansla, Gosling’e düzeltme yapmamız lazım. Gosling’in küresel-toplaşık analizi, değerli olmakla birlikte, ülkeler içinde yüksek seviyede dindarlığın yüksek doğurganlık hızıyla ilişkisinin üstünü örtüyor. Örneğin ABD nüfusunda farklı cemaatlerin toplam doğurganlık hızına bakılırsa (tüm nüfus için 2.08):
ABD’de Müslümanlar ve Hispanik Katolikler “en az üç” hedefine daha yakınlar.
Almanya’da Hristiyan ve Müslüman nüfuslar (1975-2005 arası) karşılaştırıldığında:
AKP’nin iyi düşünülmemiş gibi duran “en az üç çocuk” ideolojisinin sosyal politika düzlemindeki etkisini henüz iyi bilemiyoruz (ölçmeye çalışan var mı). Bildiğimiz, hayra alamet olmayan proxyler: Kadın istihdamındaki kronik iyileşememe;[1] işgücüne katılımı destekleniyor gözüken genç kadınların beceri kazanma süreçlerinde eşitsiz konumlara ve çoğunlukla cinsiyetlendirilmiş mesleklere itilmesi;[2] çalışan ve çocuklu kadınları iş bırakmaya zorlayan çalışma koşulları (örn., işyerlerinin kreşi olmaması, çocuk bakım desteği vermemesi, doğum izninin uygulanmasındaki sorunlar, vs).[3]
Bütün dünya “peak child” (maksimum çocuk) seviyesine kalıcı (gibi gözüken) biçimde yerleşirken Türkiye’de (Gosling gibi toplamdaki etki üzerinden düşünürsek) dikdörtgenleşen nüfus piramidini çocuk sayısını artırarak değiştirmeye çalışmak, iyice totaliter uygulamalar devreye girmeyecekse, ulaşılabilir bir hedefe benzemiyor. Artması istenen çocuk sayısını kaldırabilecek bir sosyal refah reformu ve istihdam yaratma ufku da göremiyorum.
Temsilî bir örneklemde hanelerin çocuk sayıları, sınıf konumları ve siyasal parti bağlılıkları arasındaki ilişkilere bakabilseydik, yukarıda ABD ve Almanya’da gördüğümüz gibi cemaatler arasındaki doğurganlık farklılıklarının AKP’nin ne kadar işine yarayabileceğini kestirebilirdik. Bana çok açık gelen iki şey var: (1) “En az üç” kafasının (“demografik avantaj” retoriği) bütün Türkiye’yi ikna gibi bir amacının olmadığı; (2) hele kadınların hiç işine gelmediği.
NOTLAR
[1] Bak. Ayşe Buğra ve Burcu Yakut-Cakar (2010) “Structural Change, the Social Policy Environment and Female Employment in Turkey“, Development and Change 41 (3): 517–538.
[2] Bak. Fatoş Gökşen, Deniz Yükseker, Ayşe Alnıaçık ve Ünal Zenginobuz (2011) “Kız Teknik ve Meslek Liseleri Kapsamlı Değerlendirme Notu“, Koç Üniversitesi Sosyal Politika Merkezi, İstanbul.
[3] Bak. İpek İlkkaracan (2012) “Why so Few Women in the Labor Market in Turkey?“, Feminist Economics 18 (1): 1-37.