Senin Annen Bir Melek Değildi Yavrum

Kadınların en temel kapanlarından birisi çocuklarıyla kurdukları ilişkinin biricikliğine ait yapılan vurgular; etraf çocuk için kendini helak etmiş annelerle dolu ama bu alanda baba örneğine rastlasak da nadiren rastlıyoruz. Annelik söz konusu olduğunda “sınıfsız, ayrımsız, yekpare bir kitle” haline gelen kadınlar bu konuda hayatları boyunca “iyi annelik” konusunda bitmeyen bir tez hazırlıyor gibiler.

Bir annenin birinci görevi çocuğunu ne kadar sevdiğini, ona nasıl iyi baktığını herkese kanıtlamak, kocasını ihmaline göz yuman kitle bu konuda hiçbir tolerans tanımıyor ve bir kadının birinci görevinin çocuğu olduğu konusunda hemen uzlaşıyor. Hiçbir futbol takımının, siyasi örgütlenmenin bu kadar sağlam bir ortaklık altyapısı yok, annelik denilince akan sular duruyor, duran sular yeniden akıyor.

Bu annelik mitini ilk kavradığımda söz konusu kişi anneannemdi, çocukları tarafından soğuk olarak nitelenen anneannem. Bunu düşündüm, çok düşündüm, hatta anneannem öldüğünde bir yazı da yazdım, çok önceden yayınlanmıştı hatta. Olsun yeniden yapıştırıyorum buraya, paylaşabilmek için.
Anneanne geçmiş zamana, korunaklı umutlara, sahte düşlere, hiçbir şeye, hatta çocuklarına bile yaslanmadı. Yanında durduğu adamla hiç anlaşamadı, anlaşacak ne vardı ki? Anneanne politikadan, dinden, hayatın gereklerinden çiftçilikten, çocuk yetiştirmekten ve iş yapmaktan (dikiş hariç) anlamadığını hiç inkar etmemişti, seçme hakkının olmadığı dünyasında zorunlu seçmeleriyle barışık yaşama gibi bir adiliğe hiç sığınmadı. Belki tek şansıydı bu, reddetti. Sonsuz kadar şikayet etme hakkını kullandı yalnız, bu da yakın çevresi için dayanılmazdı. İyi de, ufacık bir parçası bile kendine ait olmayan bu hayatta anneanne herkesin hoşuna gitmek zorunda mıydı? Bunun yanıtını erken bulduğundan belki de, karılık, analık gibi “kutsal” görevlerini zorlamayla yerine getirdi.

Bir kalbi vardı, yanlış anlaşılmasın, çocuklarını da severdi ama kendince, kalbi varoluş acısıyla yeterince meşguldü. Çocukları tarafından ona yakıştırılan “soğuk anne”, kocası tarafından yakıştırılan “ruhsuz kadın” nitelemelerini vakurla taşıdı. Çocukların annelere duyduğu ilkel yönelimler, çıkarın, sömürünün biçim değiştirmiş haliydi ve sevgi olarak adlandırılıyordu; anne tanrı gibiydi, verici, yapıcı, sevici ve baştan çıkmış bir tanrıya ibadet etmeme tehdidi hemen iletilirdi. Anneanne bunların adını koymadan ama bu yoldan da sapmadan baştan çıkmış bir tanrı gibi yaşadı, çocuklarını severken özverinin dozunu çok iyi ayarladı. Sayesinde ortaya çıkan çocukları onu hiç örnek almadı. Ev, çocuk odaklı bir hayatla, annelerine yükledikleri çocukluk boşluklarını doldurmaya çalıştılar. Yanılgıları şuradaydı; boşluklar hayata aitti, anneanneye değil ve aslında iki seçenek vardı: Ya hayatınızı insanlığa, ya da kendinize adarsınız. Bunların dışındaki seçenekler testteki çeldiricilerdir ve nedense herkes bu çeldiricilere çelinirdi. Kocalara, çocuklara, eşyalara adanmış bir hayattan anlam çıkarmak ise denizin ortasındayken, yüzme bilmiyorken, batıyorken tutunulan ama kendisi de bir yere bağlı olmadığı için hayat kurtarmayan dala benzerdi. Dalla birlikte denizin dibini boylamanın yalnızlık duygusuna iyi geldiği öteden beri söylenir, fakat köksüz bir dalın kimseyi kurtardığına tanıklık eden olmamıştır.
Anneanne işte bu yüzden sadece kendine ağladı, bu ağıtta şöyle bir alt metin saklıydı: Ağlayın sefiller bir biblo gibi yaşamanın acısına/Hayatta hiçbir şeye etki edemediğinizin varın artık ayırdına.
Peki anneanneyi kimler anladı? Kimseler anlamadı.
Yıllar önce böyle düşünmüştüm. Ondaki kayıtsızlık seçilmiş değildi belki ama seçilmiş gibi duruyordu.

Annelik mitinin kadınları edilgenleştirmek için abartıldığını düşünmememiz için hiçbir sebep yok, çünkü burada söz konusu olan bir canlının sorumluluğunu almak, bu sorumluluğun gereklerini yerine getirmekle sınırlı değil, ruhunu vermek, çocuğuyla yeterince ilgilenen bir kadının bile sürekli bunu anlatmaya çalışmasındaki çaba buradan kaynaklanmakta. En büyük tehditle karşı karşıya kalmış gibi savunmaya geçmesi ve “bu kadar abartacak ne var, herkese sorumluyuz işte yaşadığımız için, çocuk kuyruğum ya da bacağım değil” diyememesi bundan galiba.

Diyorum ki emeğimizi, bedenimizi vermemiz bile yetmiyor kimseye, ruhumuzu da istiyorlar, çocuklar istemiyor bunu, annelik formasyonunu oluşturan tarih istiyor, anlamları gasp etmiş kültürel evren istiyor ve kimse bu konuda aforoz edilmeyi göze alamıyor. Ve işin fenası bundan en fazla acı çeken bir türlü olmaya bırakılmayan çocuklar, kendilerine saçlarını süpürge yapmış anneyi -işlerine gelse bile- hayat boyu vicdan azabıyla hatırlıyorlar, kendileri için düşlerinden vazgeçmiş, ruhunu yitirdikçe mutsuzlaşmış annelerini hep hüzünle hatırlıyorlar. Abartmayalım, ruhumuzu vermeyelim kimsenin de ruhunu istemeyelim, anneannemin yalınca kavradığını kavrayalım ve anneliği tuzağa çevirenlere karşı kahkaha atalım, “ne meleği senin annen bir cadıydı yavrum” dedirtelim şu fazla erkeklere. Şimdi sessizce dağılalım, eve neresinden gireceğimizi tasarlayalım.

Süreyya Karacabey

Eşekli Kütüphaneci Mustafa Amca

Yıl 1943.
Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.

Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:

“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.

Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.

İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.

Kütüphaneye de bir yazı asar:

“Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”

Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.

Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.

Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.

Zenith ve Singer’e mektup yazar:

“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

1963 yılında Amerika’da dünya çapında bir yarışma açılmıştır. Amerikan devletinden bağımsız olarak düzenlenen bu yarışma, halkına gönüllü olarak hizmet eden yaratıcı insanlar arasında düzenlenmektedir. Yarışma ile ilgili çağrının Devlet Planlama Teşkilatına ulaşması üzerine adayın kim olabileceği düşünülür. Teşkilatta memur olarak çalışmakta olan bir Ürgüplünün önermesiyle Güzelgöz, DPT‘ye çağrılır. Hazırlanan evraklarla beraber gönderilen çalışmaların yerinde incelenmesi isteği üzerine Amerika’dan üç kişi gelerek incelemelerde bulunur. Bölgedeki yüksek okuma yazma oranı ve kütüphanecilik sisteminden çok etkilenirler. Çektikleri fotoğrafları ekledikleri olumlu görüşlerinin yer aldığı rapor yarışma jürisine sunulur. Jüri üyelerinin yarısı ödülü İtalyan adaya verme yanlısıdır. Türkiye’den yana olan Jüri başkanı Dwight Cook yaptığı konuşmada Güzelgöz’ün yaptığı hizmeti toplumsal bir önlem olarak gördüğünü çocukların köprü altına düşmemesi için bu çalışmaların yapıldığını söyler. Eşit olan oylamada başkanın oyu ile Türkiye kazanır. Dünya’da ve Türkiye’de sonuç büyük yankılar uyandırır.

1963 yılında Amerikan Barış Gönüllüleri kuruluş tarafından; Yaptığı çalışmaları ile ulusal ve uluslararası pek çok yayında yer alan Güzelgöz’e Tahsin Ağa Halk Kütüphanesi kitap dağıtımında kullanılmak üzere 1960 model bir cip hediye edilir. 1967 yılında Amerikan büyükelçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide büyükelçi ile tanışır. Yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyükelçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder.

Kaynakça: 2007, Eşekli Kütüphaneci, Literatür Yayıncılık

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Ataların Gölgesinden Aydınlığa / Vildan Çolak

Vildan Çolak’ın takipçileri tarafından merakla beklenen kitabı 1 Şubat itibariyle kitapçılarda…

Hayatımıza giren zorlukların, sıkıntıların ve hastalıkların nedenlerini “Kökcanlandırmak Sunumu” adı verilen çalışmayla tespit ederek şifalandırmak mümkün!

Bu çalışmanın dayandığı temelleri, işleyiş sistemini, faydalarını ve geçmişte atalarımızın yaşadığı durumların bizlere nasıl ve neden etki ettiğini anlatan Vildan Çolak, sade ve akıcı bir dil kullanmayı tercih etmiş.

Şamanik enerji kullanılarak yapılan “Kökcanlandırmak Sunumları”nda ortaya çıkan ilginç bilgiler, bilimsel bazı verilerle destekleniyor ve bu kitap aracılığıyla herkesle paylaşılıyor.

• Yaşamınızda sık sık aksilikler mi yaşıyorsunuz?
• Kendinizi sürekli olarak hâlsiz mi hissediyorsunuz?
• Şimdiye kadar bunların “atalarınızın mirası” olabileceğini düşündünüz mü hiç?
• Her hastalığın arkasında genetik bir hikâye mi var?
• Atalarınızdan fiziksel özeliklerinin, mal-mülk miraslarının yanı sıra, ahlarını, beddualarını, lanetlerini, büyülerini hatta negatif varlıklarını da miras olarak aldığınızı biliyor musunuz?

Tüm bu soruların yanıtlarını içeren “Ataların Gölgesinden Aydınlığa” size verdiği hayatî bilgilerle birlikte ışık tutacak. Pek çok ünlü ismin de başvurduğu Kökcanlandırmak çalışmasının bizlere sunduğu imkânlarla tanışacak ve yazarla birlikte içsel bir yolculuğa çıkacaksınız. Keyifli okumalar…

Eğer barış istiyorsanız

Eğer barış istiyorsanız, savaşa hazırlanın.

Si vis pacem, para bellum.

Bu söz hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir yandan baktığınızda militarist bir söz gibi duruyor bir yandan baktığınızda haklılık payı görüyorsunuz. Sonsuz.us da anti-militarist üye sayısı oldukça fazla. Fakat bu üyelerimize sorduğumuzda hiç biri ordunun dağıtılmasını asker diye bir şeyin kalmamasını istemez. (Belki de ister bilemiyorum)

Hem barış isteyip hem savaşa karşı olmak bu söze göre bir paradoks yaratır mı? Yoksa bu söz mü yanlıştır? Savaşa hazırlanmadan barış olabilir mi?

Cehennem var mıdır? Ne Demektir? Nasıl yanlış yorumlanmıştır?

cehennem var mıdır?ne demektir?nasıl yanlış yorumlanmıştır?

herhalde birçok mantıklı insan,cehennem diye birşey nasıl olur?Tanrı kötü biri olabilir mi?sonsuz işkence neden var?diye düşünmüş ve çözümü ateizm ya da deizm de bulmuş,ya da düşünmeden,sorgulamadan bu öğretiyi kabul etmiştir.
Oysa ki bilinen anlamıyla(SONSUZ i$KENCE) cehennem Kutsal Kitapda(Tevrat,Zebur ve İncilin toplamı) YOKTUR….Bu inanı$ babılın putperest ve sapkın dininden dünya dinlerine yayılmıştır,babılliler kötü insanların,cinlerin yönettiği bir ruhlar aleminde,ate$te sonsuz eziyet göreceğine inanırlardı……..

kelime anlamına bakınca cehennemin hiç de sonsuz işkence edilen bir yer OLMADIĞI anlaşılır.Bu kelime TAM BiR YOKOLU$UN SiMGESiDiR.
İbranice ge hinnom,yunanca geenna,latince ise gehenna`´,dilimize cehennem olarak çevrilmiştir,ancakHinnom Vadisianlamına gelir.
Ye$u 18:16`da ,Yunanca septuağınt tercümesinde gehenna sözcüğü kullanılmıştır.Bu sözcük yunanca Kutsal Yazılarda 12kez geçer.ve son güncel çeviride
hinnom vadisi“ olarak çevrilmiştir.(Matta 5:22,29,30—-10:28—-18:9,—23:15,33——–/-Markos9:43,45,47—–/Luka12:5—/Yakup 3:6da)
<!--break-->
Hinnom vadisi Yerü$alemìn pisliklerinin atıldığı ve yakıldığı bir çöplük yeri olmuştu.Hayvan leşleri yanıp kul olmaları için oraya atılırdı,ateşin sönmesini engellemek üzere kükürt kullanılırdı.Ayrıca onurlu bir şekilde mezara gömülmeye layık görülmeyen idam edilmiş suçluların cesetleri de oraya atılırdı.Le$ler ve cesetler ateşin içine düşerlerse,yanıp kul olurlardı,ama derin yamaçtaki düz bir çıkıntının üzerine düşüp kalırlarsa solucan ya da kurtçuklar bu cesetleri sarar ve sonunda bir tek iskeletleri kalırdı.Hiçbir canlı hayvan ya da insan diri diri yanması,azap çekmesi için Hinnom vadisine atılmazdı.Dolayısıyla orası,insan canlarının gerçek bir ateşte ebediyen azap çektiği ya da ölmeyen kurtçukların saldırısına uğradığı görünmez bir diyarı simgelemiş olamaz.Cesetleri oraya atılan suçlular,dirilme ümidini simgeleyen bir mezara onurlu bir şekilde gömülmemiş olduklarından,İsa ve öğrencileri Hinnom vadisini ebedi yokolu$un,Tanrı
nın yarattığı evrenden silinip atılmanın,diğer bir deyişle ikinci ölümün,yanı sonsuz cezanın simgesi olarak kullandılar,sonsuz ceza derken kesin ve sonsuza kadar olan ölüm yani dirilmeme durumu kastediliyor.Bu görüşü destekleyen,bağlantılı bazı ayetler:

Tekrar 30:15 Bak, bugün senin önüne hayatla iyiliği, ölümle kötülüğü koyuyorum……………..19Gökler ve yer bugün karşınızda tanık olsun ki, senin önüne hayatı ve ölümü, nimetleri ve lanetleri koyuyorum; sen de, çocukların da, sağ kalmak istiyorsanız hayatı seçin. ….
Başka bir ayette,bile bile kötülük yapanların cezasının ölüm olduğu yazılıdır,sonsuz işkence değil..
Romalılar bölüm1ayet29 Her türlü haksızlık, kötülük, açgözlülük ve fenalıkla doludurlar; haset, adam öldürme, çekişme, hile ve kötü niyet onlardadır; dedikoducu, 30 çekiştirici, Tanrı’dan nefret eden, küstah, kibirli, böbürlenen, kötülük icat eden, ana babaya itaatsız, 31 anlayışsız, sözünde durmayan, insan sevgisinden yoksun ve merhametsiz kişilerdir. 32 Bu şeyleri alışkanlık edinenlerin ÖLÜMÜ hak ettiğine dair Tanrı’nın adil buyruğunu gayet iyi bildikleri halde, hem bunları yapmaya devam ederler, hem de bunları alışkanlık edinenleri onaylarlar.

Ba$ka bir önemli ve ilgili ayet $udur: 2.Petrusbolum 3ayet9:Bazılarının gecikme sandığı gibi, Yehova vaadini yerine getirmekte gecikmez; aslında O hiç kimsenin yok olmasını istemediğinden ve herkesin tövbe etmesini istediğinden, sizin için sabrediyor.

Bu ayette de görülüyor ki; Tanrı bırakın,cehennenmde yakmayı,kimsenin ölmesini bile istemiyor,herkesin tövbe edip ,iyi yola gelip,sonsuz yaşam kazanması,kurtulmasdir O`nun isteği….başka bir ayet,1.Timeteos bölüm 2ayet 4:4O’nun isteği her tür insanın hakikatle ilgili tam bilgi edinmesi ve kurtulmasıdır.

başka bir ayet ise Tanrı`nın cehennem gibi bir fikri yüreğinden bile geçirmediğini yazar.Yeremya 7:30şöyle der:

‘Yahudaoğulları gözümde kötü olanı yaptılar’, Yehova’nın sözü. ‘Adımı taşıyan evi kirletmek üzere oraya iğrenç putlarını koydular. 31 Oğullarını ve kızlarını ateşte yakmak üzere Hinnomoğlu Vadisindeki Tofet’te yüksek yerler yaptılar. Ben böyle bir şey emretmedim, yüreğimden bile geçirmedim.’

ayrıca Kitab-ı Mukaddesten yani Tevrat-Zebur ve İncilden çıkan başka bir sonuç,insan zaten ölerek günahlarının bedelini ödüyordur yani bedel ödendiği için zaten başka bir işkenceye gerek yoktur,Romalıliar 6:7. Ölen kişi günahından beraat etmiştir.

Yani sonuç olarak cehennem inancı Kutsal Kitapda bulunmaz,insanlara sonsuz azap çektirme fikri de Tanrıya iğrenç gelir.Onun kötülere vereceği en büyük ceza yaşam hediyesinden mahrum bırakmaktır.Zaten eğer Tanrı sevgi dolu ve adilse ki öyledir,böyle sadıştçe bir ceza uygulamaz,bu cehennem öğretisi Tanrı`ya yapılan bir hakaret ve iftiradır.

1.Yuhanna4:8.Sevmeyen kimse Tanrı’yı tanımamıştır, çünkü Tanrı sevgidir……………………………………………………….18 Sevgide korku yoktur, mükemmelliğe erişmiş sevgi korkuyu barındırmaz. Çünkü korku kısıtlayıcıdır. Korkunun baskısı altında olanın sevgisi mükemmelliğe erişmemiştir. 19 Bize gelince, biz seviyoruz, çünkü önce Tanrı bizi sevdi

1.Yuhanna 5:3 Çünkü Tanrı sevgisi O’nun emirlerine uymayı gerektirir ve O’nun emirleri ağır değildir.

Bu ayetlerden de anlaşıldığı üzere Tanrııa cezalandırılmaktan korktuğumuz için ibadet etmemiz gerekmez.imanımız için en iyi temel Tanrı sevgisidir.Bu sevgi Tanrı`yı memnun etmek için elimizden geleni yapmak üzere bizi harekete geçirir.
Matta22: 36 “Öğretmen, Kanundaki en büyük emir hangisidir?” 37 İsa da şöyle dedi: “‘Tanrın Yehova’yı bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün zihninle seveceksin.’ 38 Birinci ve en büyük emir budur. 39 Buna benzeyen ikincisi ise, ‘Komşunu kendin gibi seveceksin’ emridir. 40Tüm Kanun ve Peygamberlerin yazdıkları bu iki emre dayanır.”…….burdaki komşu sadece evimizin yanındaki komşu değil,bize komşu bir milleti,milletleri de kapsar………

Tanrının insanları ceza olan kesin ölüme mahkum etmek için acele etmediğini ve ve bağışlamaya hazır olduğunu öğrendiğimizde Ona kendimizi daha yakın hissedebiliriz.Mezmur 86:5Çünkü Sen iyisin ey Yehova, bağışlamaya hazırsın;Sana yakaranlara vefalı sevgini bol bol gösterirsin.

Tanrııa olan sevgimizin pekişmesi ve büyümesi Onu tanımamızla,Onun hakkında bilgi almamızla doğru orantılıdır.
Özdeyi$ler2:1 Oğlum, sözlerimi kabul edersen, emirlerime değer verip onları aklında tutarsan; 2böylece hikmete kulağını açarsan, ayırt edici olmaya yüreğini verirsen, 3 dahası, anlayışı yardıma çağırır, saggörüye seslenirsen 4 ve tüm bunları gümüş arar gibi ARAR, define araştırır gibi ARA$TİRİRSAN, 5 işte o zaman Yehova korkusunun ne olduğunu anlar, TANRI BiLGiSiNi BULURSUN. 6 Çünkü hikmet Yehova’dan gelir; bilgi ve anlayış O’nun ağzından çıkar. 7 O, hikmetini dürüst kişiler için saklar, doğruluk yolunda yürüyenlere kalkan olur 8 ve bunu adalet yoluna bağlı kalarak yapar; vefalı kullarının yolunu gözetir.9 Böylece sen de doğruluğu, adaleti ve dürüstlüğü, erdem yolunun ne olduğunu anlarsın.

Luka 11:9 9 Dolayısıyla şunu bilin ki, istemeye devam edin, size verilecektir. Aramaya devam edin, bulacaksınız; kapıyı çalmaya devam edin, açılacaktır. 10 Çünkü isteyen herkes alır, arayan herkes bulur ve kapıyı çalan herkese açılır.

Tanrı bilgisi edindikçe,Tanrıya yapılan hakaret ve iftiraların (kader,ilahi adalet,cehennem,.)gerçek olmadığını öğrendikçe,kötülüğün kaynağının Tanrı olmadığını,tam tersi Tanrının insanlar için ne kadar çok ve güzel şey yaptığını ve yapacağını öğrendikçe,O´na olan sevgimiz derinleşecektir.

Tanrı ,yukarda 2.Petrus bölüm 3ayet9`da söylendiği gibi;aslında herkesin yanlışlarını düzeltip doğru davranmasını arzu etse de birçok kişinin bunu yapmayacağını bilir.Eğer Tanrı kötülük yapmakta olanlara karşı harekete geçmezse,bu dünyadaki kanunları hazırladıkları halde uygulamayan,haksızlikve acıların hızla çoğalmasına göz yuman yöneticilerden hiçbir farkı kalmaz.Vaiz 8.bölüm ayet 9
9 Bunların hepsini gördüm, güneş altında yapılan her işe kafa yordum; insanın insana egemen olması hep insanın zararına olmuştur. 10 Fakat buna rağmen, kötülerin gömüldüğünü gördüm; kutsal mekâna nasıl da girip çıkarlardı; oysa şimdi kötülük yaptıkları şehirde unutuldular. Bu da boş.
11 Kötü işin cezası hemen verilmiyor, bu yüzden de insanların yüreği kötülük yapmaya daha da kararlı oluyor…..

Tanrı`nın kötülüğe sonsuza dek göz yummayacağını bilmek gelecekle ilgili güçlü bir ümidimizin olmasını sağlar.Yaratıcımız kötü davranışında ısrar edenleri ortadan kaldıracağına söz vermiştir:

Mezmur 37:ayet 9
9 Çünkü kötülerin kökü kazınacak,Fakat Yehova’ya ümit bağlayanlar yeryüzünü mülk edinecek.
10 Az kaldı! Artık kötüler olmayacak,Yerlerini arayacaksın, bulamayacaksın.
11 Fakat yumuşak başlılar yeryüzünü mülk edinecek,Barış bolluğunda mutluluk bulacaklar.
……
27 Sen kötülükten yüz çevir, iyilik et,Yeryüzünde devirler boyu oturursun.
28 Çünkü Yehova adaleti sever,Vefalı kullarını bırakmaz.Onları devirler boyu korur;Fakat kötülerin soyu kurur.
29 Doğrular yeryüzünü mülk edinir,Orada sonsuza dek otururlar.