Beyninin Olgunlaşma Evreleri-10

Beynin işletim sistemi ile uğraşan bilim adamları “The brain can be called an anticipation machine, constantly scanning the environment and trying to determine what will come next.” şeklinde bir genelleme yaparlar (Siegel 1999, Freyd 1987). Türkçesi: Beyin, sürekli olarak yaşanılan ortamı araştırıp, biraz sonra ne olacağını saptamaya çalışan bir “tahmin yürütme makinesi” olarak tanımlanabilir.

Bu genelleme, doğa ve dünyamızın sürekli bir değişim-dönüşüm sistemi içinde olmasının doğal bir sonucudur. Sadece beyindeki hücreler çevrelerinde neler olup-bittiğini araştırmak için uğraşmazlar, doğadaki her varlık, her atom, her molekül çevresinde kendisini etkileyebilecek kuvvet türlerini (çeşitli türlerdeki enerji yığışımlarını) algılar ve olasılık hesapları yaparak kendine bir yer ve yön belirler. Bir çekül bu nedenle bulunduğu sistemin ağırlık merkezine, bir mıknatıs manyetik kutba yönlenir.

Biz insanlar sadece kendimizi akıllı ve bilgili görmeye şartlandırmışız. Şimdi son yapılan bir araştırma sonucunu aktararak, bitkilerle parazitleri arasındaki ilişkiye (bilgi oluşturmaya) dayalı karşılıklı taktik savaşlarına bir örnek vermek ve bitki dediğimiz varlığın ne derecede bilinçli davrandığını göstermek istiyorum.

Nicotiana attenuata isimli bitkinin yapraklarını Manduca sexta adlı bir tırtıl yer. Geocoris pallidens adlı böcek ise o tırtıllarla beslenir. Bitki, tırtıllardan korunmak için, ısırıldığı anda “green leaf volatiles (GLVs)” adı verilen bir koku yayar. Ancak bitki bu kokuyu kendisini ısıran tırtılın ağzından çıkan salgının bileşimini analiz edip, o salgıyla birleştiğinde, o tırtılın kimliğini ele veren özel bir kimyasal bileşim olacak şekilde salgılar! Bitkinin salgıladığı bileşim, tırtılın ağzından çıkan salgılarla birleştiğinde, Geocoris böceğini çeken bir kokuya dönüşür ve çevredeki Geocoris’ler tırtılın peşine düşer! (Allmann & Baldwin 2010).

Doğadaki tüm varlıklar arasında bu şekilde karşılıklı bilgi edinmeye dayalı ilişkiler vardır. Bizim beynimizdeki hücrelerimiz de, bedenimizin nelere bağlı, nelerle iyi, nelerle kötü ilişkilerde olması gerektiği konularında milyarlarca faktörü değerlendirip, sorunlarına en iyi çözüm yollarını arayan bir “hesaplama aracıdır”. Hem de yaşanılan deneyimlerden yararlanarak bedenin davranışlarını kontrol altına almaya çalışan bir kumanda merkezidir.

Beyinde milyarlarca hücre vardır ve her bir hücre farklı görevler üstlenmişlerdir. Beyindeki her bir nöron ortalama on bin farklı faktörü değerlendirip, bir sonuca varır ve ulaştığı sonucu ilgili diğer nöronlara bildirir (Siegel 1999). Dolayısıyla, beyindeki her bir nöron, diğer milyarlarca nöronun neler yaptığını bilmek zorundadır, çünkü ulaştığı sonucu, ilgili olanlara iletemediğinde bedendeki denge ve düzen bozulmaktadır.

Beynimizin 1 topluiğne başı büyüklüğündeki bir kısmında on bin ila yüz bin kadar nöron bulunur. Ve tüm beyinde yaklaşık yüz milyar nöron vardır. Bu nöronların her biri belli türde bir bilgi işler. Bilgi işlemeyen nöronlar yok olurlar, yani beyin “ya kullan, ya kaybet” prensibiyle çalışır. Kullanılmayan devreler, silinip-yok olurlar. Beyinde her gün yaklaşık bir milyon yeni bağlantı yapılır (Hougan & Altevogt 2008).

Milner, Squire, ve Kandel’in (1998)  belirtikleri üzere, her bireyin beyin yapısallaşması, o bireyin yaşadıklarına bağlı olarak gelişir ve tüm diğer bireylerden farklı olur. Bu nedenle bireylerin beyin yapısallaşmaları, bireyin yaşam öyküsüne göre şekillenir. Beyin yapısallaşması da çocuk daha ana karnında iken başladığına göre, şimdi cenin döneminden başlayarak, bir insanın kişiliğini belirleyen beyin yapısallaşmasının ana hatlarını görelim.

Döllenmeden sonraki 3. haftada beyin oluşmaya başlar ve 30. günde sinir sisteminin ana hatları belirginleşmiş olur (Bloom & Lazerson 1988). Beyindeki nöronların birbirleriyle bağlantı sayısı çocuk doğduğunda çok azdır. Bağlantı sayısı az olmak zorundadır, çünkü çocuğun hayatta nelerle karşılaşacağı henüz bilinmemektedir. Çocuk geliştikçe, yaşadığı deneyimlere uygun olarak beyindeki hücreler birbirleriyle bağlantı sayılarını artırırlar ve oluşturulan o bağlantılara göre de çocuk davranışlarda bulunur.

Nöronlar arasında bedenin nasıl davranması gerektiğini belirleyecek ilişki sistemlerinin bu şekilde düzenlenip-geliştirildiği, gözlemsel araştırmalarla denetlenip-ispatlanmıştır. Şöyle ki: Sonografik yöntemlerle ana karnındaki bebeklerin görüntülenmesinin mümkün olmasından sonra bazı araştırmacılar, ana-karnındaki ceninin yaşadıklarıyla, doğumdan sonraki çocukluk davranışları arasında bir paralellik olup olmadığını, yani cenin evresine ait verilerin beyin hücrelerince kayıt edilip- edilmediğini araştırmışlardır (Piontelli 1999). Sonuçlar beklendiği gibi olmuştur: Yani beyin ana karnındaki deneyimleri kayıt altına almakta ve çocuğun doğumdan sonraki yaşamında etkili olmaktadır. (Örn. ikiz ceninlerin birbirleriyle ana-karnında karşılıklı olarak dostça veya düşmanca davrandıkları ve bu davranışın ikizlerin doğumundan sonra aynı şekilde devam ettiği, vs. saptanmıştır. Böyle bir ikiz cenin hamileliğinde, doğuma iki hafta kala, ceninlerden biri ölmüş ve diğer cenin iki hafta süreyle cansız duran kardeşini sürekli yoklayıp, onun hareketsiz kalmasından duyduğu rahatsızlığı, doğum sonrası bebeklik döneminde bir fobi halinde yaşamaya başlamıştır. Şöyle ki, yürümeye başladıktan sonra, çevresinde rastladığı her nesneyi eline alıp sallamakta ve o nesneyi hareket ettirmeye, canlandırmaya çalışmaktadır (Piontelli 1999))

Bir çocuğun beynindeki sinir sistemi hücrelerinin çevreleriyle etkileşim içinde yapısallaşmaları, ana karnında başlar ve doğumdan sonra da devam eder. Birinci yaşın sonuna kadar sinir sistemi hücreleri sadece “sympathetic” denilen hızlandırıcı (teşvik edici) bir iletişim hattı kullanırlar.  Bu hat hep gelişme, artırma, büyüme, vs gibi sürekli ilerleyici (motorlarda gaz pedalı işlevi görücü) işlemlerde kullanılan bir hattır. Çocuk ikinci yaşına girdiğinde, engelleyici ikinci bir hat devreye sokulur, ona da “parasympathetic” hat denir ve motorlardaki fren pedalı işlevini görür. Bir yaşına kadar çocuklar çişlerini tutamazlar, çünkü frenleme sistemi olan “parasympathetic” hat henüz devreye girmemiştir. Çocuklar yaklaşık 1 yaşından sonra yürümeye başlarlar, çünkü yürüyen bir çocuğun bir tehlike karşısında durması için (parasympathetic)  frenleyici hattın işletimde olması gerekir. Yani birinci yaş sonuna kadar çocuğa, durdurucu veya engelleyici bir işlem yaptıramazsınız, çünkü  (parasympathetic)  frenleyici hat henüz olgunlaşmamıştır. Utanma, ayıp, vs gibi duygular da ancak bu devrenin faaliyete geçmesinden sonra oluşur ve çocuğun kendi kendini kontrolü gelişmeye başlar.

Yaşa bağlı olarak gelişen diğer önemli bir faktör de, sağ ve sol beyin denilen beyin yarılarının faaliyetlerinin birbirleriyle koordinasyona sokulması zamanıdır. Önce sağ ve sol beyin yarıları hakkında temel bir bilgi verelim. Sağ beyin, vücudun sol tarafını, sol beyin ise sağ tarafını kontrol eder. Örneğin sol kolu felç olan birinin sağ beyninde bir hasar var demektir. Bunun haricinde sağ ve sol beyinler arasında başka görev dağılımı farkları da vardır. Sol beyin genellikle sayısal, sözel faktörleri değerlendirir, örneğin kullandığımız tüm sözcükler sol beyinde depolanıp, işlenirler. Bu nedenle konuşma merkezi de sol beyindedir. Sağ beyin ise, genellikle yüz ifadeleri, ses tonları gibi sayısal-sözel olmayan (duygusal) verilerle uğraşır.  Ancak bilgilerin işlenmesi ve değerlendirilmesi her iki beyin yarısının da işbirliği ile olur. Sol beynin daha çok yakınlaşıcı (dar bir bakış açısı ile) sağ beyin ise daha çok uzaklaşıcı (genel bir bakış açısı ile) olaylara yaklaştığı şeklinde gözlemler yoğundur (Siegel 1999). Üç yaşının sonuna kadar bir çocuğun sağ ve sol beyin yarıları ayrı ayrı çalışacak şekilde işlev görürler, çünkü sağ ve sol beyni birbirleriyle bağlayan ve aralarında bilgi alış-verişini sağlayan “corpus callosum” üç yaşından sonra devreye girer.  Bu nedenle çocuklar ancak 4 yaşından itibaren daha bütüncül ve çevrelerini dikkate alacak şekilde davranmaya başlarlar.

►2.2- Şimdi bilinç ve bilinçaltı ayrımının neden ve nasıl oluştuğunu açıklayalım.

Önceki bölümlerde gösterildiği üzere doğadaki tüm varlıklar birbirleriyle bağlantı ve ilişki içindedir, çünkü hepsi enerjisini kuantum denilen en küçük atom-altı-öğelerden alırlar. Bu atom-altı öğeler zamanla değişik madde (varlık) kombinasyonları şeklinde örgütlenerek, doğadaki enerjinin farklı şekillere bürünmesine yol açarlar. Böylelikle doğada sürekli bir değişim-dönüşüm sistemi oluşur ki, bu sistemin nasıl oluşup-geliştiği, son çeyrek asır içinde gelişen dinamik sistemler fiziği ilkeleriyle aydınlatılmıştır.

Dinamik sistemlerde gittikçe karmaşıklığa doğru gidişim nedeni, enerjinin gittikçe değişik üst modüller şeklinde depolanmasıdır.. Örn. fotosentez denilen olayla kuant dediğimiz temel enerji öğeleri (fotonlar), şeker molekülüne bağlanır

6 H2O + 6 CO2 + Güneşten gelen fotonlar è C6H12O6 + 6O2

Bu eşitliğin sol tarafındaki madde miktarı ile sağ tarafındaki madde miktarı aynıdır. Ama enerji içerikleri farklıdır. C6H12O6 olarak gösterilen glikoz molekülünde güneşten gelen fotonlar depolanmıştır. Görüldüğü üzere, enerji maddeye bağlanmış durumdadır. Güneş enerjisini maddeye dönüştüren bitkiler değişik bir enerji türü kaynağı oluştururlar. Her tür enerji kaynağı, doğadaki varlıklar için yeni bir hedef (dinamik sistemler fiziği terimiyle, yeni bir attractor) oluşturur. Çünkü doğada önceleri foton olarak yer alan bir sürü enerji paketçiği, başka türde bir kombinasyon olarak piyasaya çıkmıştır. Yani piyasaya yeni bir ürün sürülmüştür. Her ürünün bir alıcısı olmak zorundadır, yoksa doğadaki değişim-dönüşüm sistemi bloke edilmiş olunur. Tüm varlıklar enerjiye gereksinim duyarlar. Zaman içinde, enerji değişik varlıklar şeklinde depolandıkça, her yeni oluşan varlık, doğadaki bu gittikçe karmaşıklaşan enerji depolanma türlerini algılayıp, onlardan yararlanma yollarını araştırmak zorundadır.

Sözün kısası, doğa ve dünyamızı oluşturan en temel öğeler bilardo topu gibi pasif, cansız, ölü, bilinçsiz varlıklar değil, yukarıda belirtildiği gibi, çevrelerini algılayan ve komşularının durumlarına göre davranışlarını belirleyen ve daha rahat durumlara geçmek için yeni üst-sistemler içinde bir araya gelme çabası içinde olan varlıklardır.

Varlıkların yapısal-dokusal durumları, enerjinin nerde az, nerde çok depolanacağı bilgilerini içeren içsel özelliklere sahiptirler. Örneğin bir kuvars minerali hem dış görünüşü itibariyle çok farklı büyüklükte ve görünüşte yüzeylere sahiptir, hem de içsel olarak, içine giren ışık, vs. gibi kuantsal öğelerin farklı yönlerde farklı derecelerde hareket etmelerini sağlayarak enerji akışını yönlendirici bir etki oluşturmaktadırlar. Enerji akışını farklı yönlerde farklı hızlarda yönlendirilecek şekilde oluşan tüm yapısallaşmalara “anizotropi” denir. İzotrop olmayan” anlamına gelen anizotropi teriminin anlamak için şunu düşünün: Doğada her yer düz değildir, bazı yerler sarp, bazı yerler az eğimli, bazı yerler düzdür. Böyle bir arazideki bir noktadan her dört yöne doğru birer ekibin yola çıktığını düşünün. Aynı hızda olan bu ekiplerin 5 saat sonra ulaştıkları mesafeleri bir harita üzerine işaretleyecek olursak, bazı yöndeki ekiplerin çok uzun, bazılarının çok kısa, bazılarının orta değerde bir mesafe kat edebildikleri ortaya çıkar. Gerek mineral gibi bizlere çok homojen görünen küçük yapılar, gerek galaksi gibi devasa boyutlu yapılar, gerek dünyamız gibi orta boyutlu yapıların hepsinde böyle anizotropik özellikler vardır ve içlerinden geçen enerjiyi, radyasyonları, vs., değişik yönlerde değişik hızlarda ileterek, kutuplaşma oluşumlarına yol açarlar. Yani enerji aktarımında, varlıkları oluşturan atomların diziliş şekilleri “dağ-dere” gibi engebeler oluştururlar. Bunun sonucu mineral içinde değişik yerlerde değişik oranda enerji depolanmış olur. Bu olay yerkabuğundaki tüm mineraller ve kayaçlarda gerçekleşir. Bu tür farklı enerji depolanmaları varlıklarda “strain” denilen gerilimlere yol açar ve varlıklar bu gerilimler nedeniyle farklı yönlerde farklı davranışlar sergilerler. Örneğin sıcaklık değerindeki farlılıklar (soğuk-sıcak zıtlığı), gerek atmosferde, gerek denizlerde çeşitli türlerde akıntı oluşumlarına yol açarlar. Kısacası, atomlardan tutun, su, kuvars, litosfer, hidrosfer, galaksiler vs. nin hepsinde çeşitli türlerde enerji depolanması farklılıkları oluşur ve bu farklılıklara göre de farklı hareketlenmeler ortaya çıkar. Tüm bu hareketlenmeleri oluşturan ve nerde ne kadar enerji depolanacağını belirleyenler ise (1)- kuant dediğimiz temel enerji paketçikleri ve (2)- maddelerin yapısal-dokusal özellikleridir.

Doğadaki bilgi oluşturma ve depolama sisteminin temeli bu anizotropik özelliklerle sağlanır. (Her mineralin ayrıca ısıyı basınca, basıncı elektriğe dönüştürme gibi bir sürü başka özellikleri daha bulunur ki, bu özellikler de farklı “bilgi” türleri oluşumuna yol açarlar.) Dolayısıyla, doğadaki kuvvet oluşumları, yani enerjinin nerden nereye akacağını gösteren faktör, anizotropi dediğimiz yapısal-dokusal özelliklerle sağlanır ki, buna başka bir ifadeyle bilgi oluşturma denir. Yani bilgi, maddelerin yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılarak, enerji akış güzergâhlarını belirleme işlemidir.

Doğadaki tüm kuvvet oluşumları, maddelerin yapısal-dokusal durumlarında gerçekleştirilen atomik-moleküler düzeydeki değişimlere bağlı olarak enerjinin akış-güzergahlarının yönlendirilme olaylarıdır.

Canlıların bilgi işlem sistemleri de tamamen buna benzer şekilde işlemektedir. Bedendeki (ve beyindeki) tüm hücreler, enerjiyi belli yönlerde (alanlarda) az, belli yönlerde fazla ileterek veya kullanarak, yapısallaşmasını ayarlamakta ve çevre koşullarına uyumlu kılmaktadır. İnsan bedenindeki hücreler, çevrelerindeki değişim-dönüşümleri algılamaya çalışarak, beden denilen ortaklık sistemini en ekonomik bir şekilde ayakta tutmaya ve doğadaki değişim-dönüşüm sistemi içinde kendilerine bir yer bulmaya çalışan, çok çalışkan varlıklardır.

Bedenlerimizi yapısı ve işleyiş mekanizması hakkındaki, tüm temel bilgileri yapısal-dokusal durumlarında kayıt altında bulunduran hücreler neden bizlere “bilinç” gibi bir serbest irade vermişlerdir?

Beyin uzmanlarının tanımına göre, “… when processes become linked within consciousness, they can be more strategically and intentionally manipulated, and the outcome of their processing can be adaptively altered. = Olaylar bilinç devresine aktarıldığında, daha stratejik ve daha amaca yönelik olarak işlenebilir, bu şekilde oluşturulan sonuç koşullara uygun olarak değiştirilebilir” (Siegel 1999, s. 263). Yani bilinç, bedenin kalıtsal davranış kalıplarından kurtularak, çevredeki değişim-dönüşümlere daha kolay uyum sağlanması için oluşturulmuştur.

Beyin araştırması uzmanlarının yaptıkları bu bilinç tanımından ne anlaşılması gerektiğini açıklayalım.

Domates, patates ve tütün ülkemize yaklaşık 500 yıl önce girmiştir. Daha önceki insanların beyinlerinde bu ürünleri tanıyıcı-tanımlayıcı devreler bulunmamaktadır. Hücreler bu ürünlerin hangisinin ne kadar yararlı veya zararlı olacağı konusunda karar vermek zorundadırlar, ama bu konuda kalıtsal bilgi depolarında hiçbir veri yoktur, çünkü bu ürünler yaşanılan ortamda yeni ortaya çıkmışlardır. İşte bilinç sistemi burada yararlı olur. İnsanlar bu ürünlerin ne işe ne kadar yararlı veya zararlı olduklarını, kendi gözlemleri veya deneyimleriyle ve birbirleriyle konuşarak belirlerler ve bu şekilde bu yenilikler hakkında kısa sürede bilgi sahibi olurlar.

Bir başka örnek: Bir toplantıda bir konuyu tartışmak ve bilgi toplamak istiyorsunuz. Yine bilinç devresi gerekli, kimler bu konuda neler biliyor, kimler hangi sırayla hangi konuda söz almalı, vs. Bu konuları ancak bilinç devresi olursa kolayca çözersiniz; konuyu hücrelerin bilinç-altı sistemine bırakırsanız, asırlarca sürecek deneme yanılma prosedürü sonuçlarını beklemeniz gerekir.

Bizler yeni bir şey öğrenirken epey zorlanırız. Örneğin araba kullanması olayına bakalım. Öğrenilmesi gereken işlev 5 tanedir. Gaz, fren, debriyaj, vites değiştirme ve direksiyon kontrolü. Bu 5 farklı faktörü el, ayak ve gözlerimizle birbirleriyle uyumlu olacak şekilde kontrol edebildiğimizde, araba kullanma denilen şeyi öğrenmiş oluruz. Dikkat edilmesi gereken konu sadece 5 faktör olmasına karşın, bu 5 faktörü birbiriyle uyumlu olacak şekilde davranmayı ancak aylar süren çabalar sonucu öğreniriz. (Hâlbuki hücrelerin dikkate alıp değerlendirmeleri gereken faktörler binlercedir!) Öğrenme olayı gerçekleştikten sonra, sık sık araba kullanmaya başladıysak, artık hiç zorluk çekmeyiz; arabaya biner binmez araba çalıştırılır ve hiç düşünmemize gerek kalmadan araba uygun vitese konur, gaz verilir ve istenilen yöne gidilir. Tüm bu işlemler yapılırken artık kişinin dikkatini bu olaylara ayırması gerekmez. Kişi yanındaki bir arkadaşı ile değişik konular üzerinde sohbet edebilir. Yani kişinin bilinci başka konular ile meşgul iken, kişi otomatik olarak arabayı kullanır. İşte bu durumda, araba kullanma olayı öğrenilmiş ve otomatik sisteme aktarılmış, ‘sabitleştirilmiş’ olunur.

Yaşamımızda sık sık yaptığımız tüm eylemler hücrelerimiz tarafından “alışkanlık” dediğimiz otomatikleşmiş-‘sabitleştirilmiş’ bilinçaltı sistemine alınırlar. Sabitleştirme işlemi, belli kimyasal moleküllerin oluşturulmasıyla yapılır. Her yeni bir şey öğrendiğimizde, bedenimizde belli molekül düzenlemeleri gerçekleşir. Yani bilgi denilen olgu, varlıkları oluşturan bileşenlerin (örn. hücrelerin) yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılması şeklinde varlıkların temel yapıtaşlarında oluşturulup-saklanır.

Yıllardır oturduğunuz evinizde bir değişiklik yapıp, içe doğru açılan bir kapıyı dışa doğru olacak şekilde değiştirdiğinizi düşünün. Bu değişikliği yaptıktan sonra, günlerce o kapıya gelip açmaya çalıştığınızda, kapıyı önce kendinize doğru çekmeye kalkışırsınız, çünkü beyninizdeki hücreler böyle bir otomatik alışkanlık devresi oluşturmuşlardır. Bu alışkanlık devresinin kaldırılıp, yerine yeni bir devre oluşturulması, haftalar sürer. Ama hücreler değişim-dönüşüm içinde olan bir doğada yaşadıklarını bildiklerinden, eski alışkanlıklara dayalı olarak oluşturulmuş otomatik-sabit devreleri de, yeni uygulama sonucu, bu yeni duruma uyacak şekilde düzenlerler.

Özetleyecek olursak, biz insanların bilinci 4-5 faktörü ancak değerlendirip bunları birbirleriyle uyumlu olacak bir sırada işleme koymayı zar-zor becerirken, hücrelerimiz on binlerce faktörü aynı anda değerlendirip, birkaç salise içinde bir sonuca varabilmektedirler. Yani bizlerin tüm işlerini, tüm sorunlarını gerçekte bedenimiz içindeki hücrelerimiz üstlenip, onlar yapmaktadırlar.

Bizlerin bilinci, çevremizdeki gelişimler hakkında en kısa yoldan yeterli bilgi toplamak için oluşturulmuştur. Bu bilgilerin ne kadar uzun vadeli geçerli oldukları, dolayısıyla hücrelerin kalıtsal veri depolarına aktarılıp-aktarılmayacağı, tamamen hücrelerin değerlendirmesine kalmıştır. Bu konuyu zaman ve zamanlama konusu içinde daha ayrıntılı göreceğiz.

Prof. İsmet Gedik

Hücre Yapısı

-devam edecek-

İnsanlar diğer canlılardan farklı mı?-9

İnsanlar kendilerini doğadaki tek bilinçli yaratık olarak görür. Fakat “bilinç” kavramı göreli bir değerlendirmedir. Zihinsel özürlü bir insanın bilinci, bir köpeğin bilincinden daha düşük bir seviyede olabilmektedir. Bu nedenle kesin sınırlı bir bilinç tanımı söz konusu değildir. Bilinci en basit şekliyle “bir varlığın kendisini etkileyen faktörleri fark etmesi ve davranışını bu faktörlere göre ayarlaması” şeklinde tanımlarsak, tüm varlıkları, özellikle de kuantsal düzeyde, bilinçli kabul etmemiz gerekir

Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistemde yaşıyoruz. Dinamik sistemlerde tüm olaylar ve oluşumlar bilgi oluşumuna dayalı olasılık hesapları gereğince gerçekleşmektedir. Bu nedenledir ki, dinamik sistemler teorisi “information & self-organisation = bilgi oluşumuna dayalı otonom örgütlenmeler” olarak özetlenmiştir.  “Maximum Information Principle = mümkün olduğunca çok bilgi oluşturma ilkesi” dinamik sistemler teorisinin en önemli faktörlerinden biridir. Bu nedenle “bilgi oluşturma” tüm varlıklarca çok önemli olmaktadır.

İnsanın diğer tüm canlılardan çok farklı olduğu bir gerçektir. Bu farkın genetik verilerde kayıtlı olduğu ve bu genetik bilgilere göre bedenlerimizin oluşturulduğu da kesin bir olgudur. İnsan dahil bir çok canlının genomları günümüzde deşifre edilmiş ve nükleotid baz ardalanmaları olarak ortaya konmuştur. Dolayısıyla insanı diğer canlılardan ayıran özelliği herhangi bir şekilde genetik kodlamalara yansımış olmalıdır ve bunların ne tür genetik bilgiler içerdiği günümüz gen teknolojisi ile ortaya konula bilinmelidir.

Bu düşünceyle hareket eden 16 kişilik bir araştırma grubu (Pollard ve diğ. 2006) insan dâhil, şempanze, goril, orangutan, makak maymunu, fare, köpek, inek, fil, tavuk gibi birçok hayvan genomunu birbirleriyle kıyaslayarak, insan genomundaki hangi kısmın diğer hayvanlarınkinden çok belirgin şekilde ayrıldığını araştırmışlardır.

Araştırma sonunda 49 genetik noktada belirgin farklılık olduğu saptanmıştır. Bunlardan en önemli olanı 20. kromozomun (q) kısmındaki çok hızlı bir gelişme gösteren bölgedir. Adını bu anormal hızlı gelişmesinden dolayı HAR1 (Human Accelerated Region 1) koymuşlardır.

Şekil 24: Memeli hayvan beyinlerinde korteks yapısı farkları. Fare, kedi gibi hayvan beyinlerinde (kahverengi) duyu ve (mavi) hareket organlarına ayrılan kesim, beynin çok büyük bir kesimini kapsamaktadır. Beyaz renkte gösterilen “yorumlama” yeteneği bölgesi ise maymunda kısmen gelişmiş, insanda ise, anormal şekilde büyütülmüştür. Bu durum insanın hem en güçlü, hem de en zayıf noktasını oluşturur,  Bu sayede insan az sayıda birkaç gözlemden muazzam senaryolar uydurabilmektedir. Bu özelliğimiz nedeniyle, insanlık bir fikir oluştururken çok dikkatli davranmak ve yorumlarını çok güvenilir gözlemlere dayandırmak zorundadır. Verilerdeki ufak bir hata çok büyük mantık çarpıklıklarına yol açabilir. Değişim-dönüşüm içinde bir doğada yaşadığımızdan, asla dogmatik veriler kullanılmamalıdır. (Bloom ve Lazerson 1988’den değiştirilerek).

Bu bölgenin hangi organın yapısallaşmasında etkili olduğu araştırıldığında, beynin korteks kesiminin gelişiminde rol oynadığı ve beyindeki hücrelerin büyümelerini ve kendi aralarındaki organizasyonlarını düzenleyen “reelin” denilen proteinle de ilişki içinde oldukları ortaya konmuştur.

Bu bölge humanid olarak tanımlanan cinsler haricindeki tüm diğer memeli hayvanlarda çok az değişim gösterirken (0.27), şempanzelerde (2), insanda ise (18)  değerine ulaşan bir oranda hızlı değişimler göstermektedir.

Bu sonuçlar çok ilginçtir, çünkü olay rastgele bir şey değil, bilgi ve yorumlama yeteneğini artırmayı amaçlayan, çok belirgin bir hedefe yönelik bir eylemdir.

Şempanzelerdeki 2 değerli bir HAR1 artışı onların kendilerini aynada görünce tanımalarını sağlayacak kadar bir yorumlama yeteneği sağlarken, insanlardaki 18 değerindeki bir HAR1 artışı, bizleri insanlaştıran faktör olmuştur. (Sadece şempanzeler ve insanlar kendilerini aynada görünce, görünenin kendisi olduğunu fark eder; diğer hayvanlarda bu yetenek yoktur!)

Bu genetik araştırma sonuçlarından sonra yandaki şekilde gösterilen beyinsel yapı farklılıklarının neye bağlı olarak oluştuğu, insanlığın ne anlama geldiği daha kolay anlaşılır olur.

İnsan hücrelerinin bilgi oluşturmaya verdiği bu önem nedeniyle, insanlar, hayvanlar kadar koşamaz, onlar kadar iyi koku alamaz, onlar kadar iyi göremez, vs., ama onlardan çok fazla hayal kurar ve bir-iki veriden giderek, binlerce senaryo üretebilir. Ve üretmiştir de. Metafiziksel tüm kavramlar, insan beyinlerinin oluşturdukları bu tür tasarımlardır ve çoğunun gerçek doğada hiçbir karşılığı yoktur. Ama bizler gerçek olan bu doğa ve dünyada yaşıyoruz ve beyinlerimizdeki hücrelerimize, sadece ve sadece doğadaki gerçeklere uygun veriler aktarmalıyız ki, onlar da, bu verilere uygun şekilde, doğa ve dünyamızın gerçeklerine uygun senaryolar üretebilsinler ve biz insanlar bu güzel doğayı cehenneme çevirmeyelim.

Prof. İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Not: Bu konuda kendi fikirlerimi de belirtmeden geçemeyeceğim. Belki sonraki yazılarda sn Gedik zaten söyleyecektir ancak büyük bir uydurmacı olarak sabırsızlık göstereceğim ve insanın uydurma kapasitesinin yalnızca metafizik ya da doğayla uyumsuzluk ortaya çıkarmadığını, gerçeğin oluşmasına katkıda bulunduğunu tüm bilgimle (inancım değil) yüksek sesle belirteceğim. Uydurarak gerçekliğin oluşumuna katkıda bulunan insanın muazzam derecede sorumluluğu var, insan bunu iyi anlamalıdır.

Katalizör Etkisi-8

Sürekli bir değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Patel’in (2008, p. 188) vurguladığı üzere: “Tüm varlıklar atomlardan oluşurlar …  Ve tüm biyokimyasal olaylarda (bu atomlar) farklı şekilde tekrar dizilirler-düzenlenirler. Bizleri oluşturan bu atomlar bir zamanlar Buddha’ya, Cengiz Han’a vaya Isaac Newton’a aittiler. Görüleceği üzere, zamanla değişen şey, bu atomların dizilim şekilleridir ve bu dizilim şekilleri farklı bilgiler oluştururlar. …  Sözün kısası: Hardware’ler değiştirilir, software ise hassaslaştırılır!” Bu ifadelerin daha kolay anlaşılması için, ‘madde ile mana’ arasındaki şu bağlantıyı belirtelim. Madde, bildiğimiz atomlardan oluşurlar. Ancak bu atomların nasıl bir araya geleceği, ne kadar büyük veya küçük sistemler oluşturacakları gibi konular, enerji dediğimiz kuantsal salınımcıların denetimindedir.

Her yeni oluşturulan varlık, yapısına işlenmiş geçmiş zamana ait karşılıklı bağımlılık ve değişim-dönüşüm bilgileri nedeniyle, yeniliklerle dolu bir doğal sistem içinde ortaya çıkacağını bilmektedir. Bu nedenle sürekl olarak çevresini algılamaya ve hangi faktörlere daha çok bağımlı olduğunu saptamaya çalışır. İnsan çocuklarını ele alacak olursak, bebekler ana-babaların bakımına aşırı şekilde bağımlıdırlar.

Doğadaki yeni oluşacak sistemlerle ilişkileri düzenlemek için bilnç devresi oluşturulmuştur. Bilinçaltı geçmiş zamanlara ait kalıtsal bilgilerle denetlenirken, bilinç, yeni oluşan çevre koşulları ile ilgili konuları halletmek içindir.

Nöroloji dediğimiz bilim dalı ile uğraşanlar “neurons that fire together wire together = aynı anda ateşleyen nöronlar arasında bağlantı kurulur” şeklinde bir genelleme yapmışlardır (Sıegel 1999). Yani, bir bedeni oluşturan hücreler, çevrelerinden aldıkları sinyallerin eş-zamanlı olanlarını birbirleriyle ilişki içine sokacak temel bir yaklaşım içindedirler. Bu temel yaklaşım, doğadaki tüm diğer oluşumlarda da geçerlidir. Örneğin bir kimyasal reaksiyonun oluşumunda, çevredeki tüm moleküllerden gelen sinyaller birlikte değerlendirilirler; ama o moleküllerin hepsi aktif olarak o reaksiyona katılmazlar. Reaksiyon sadece 3-5 molekül arasında gerçekleşir, ama bu 3-5 molekül arasında gerçekleşecek reaksiyonun gerçekleşebilmesi için, bir sürü başka molekülün de çevrede bulunması şarttır, çünkü reaksiyon ancak onlardan gelen elektro-manyetik sinyallerin de mevcut olması durumunda oluşur. Bu etkiye katalizör etkisi denir.

Beyindeki her bir sinir hücresi 10.000lerce dendrit dediğimiz alıcı ucunu bedendeki çeşitli organlara uzatır ve onlardan gelecek sinyalleri değerlendirmeye başlar. Bedendeki her hücre ise, kendi çevrelerindeki tüm fiziko-kimyasal ve biyolojik faktörleri (ısı, basınç, asit-baz oranı, tuzluluk, oksijen oranı, glikoz oranı, vs. gibi yüzlerce faktörü değerlendirerek davranışını belirler. Tüm bu değerlendirmelerde ise, enerji durumu diyebileceğimiz bir temel kriteri dikkate alarak davranır.

Şekil  21: Doğadaki tüm kimyasal elementler arasında belli yönlerde artan veya azalan bir enerji-alışverişi sistemi vardır.

Şöyle ki: Doğadaki kimyasal elementler arası etkileşimler elektron-pozitron alışverişleri çerçevesinde gerçekleşir. Şekilde görüldüğü üzere, peryodik tabloda, soldan sağa doğru gidildikçe elementlerin elektro-negatiflik derecesi artarken, aşağı doğru azalma söz konusudur.

Bir bedende hücre içi Na-yoğunluğu, beden sıvısı içindeki yoğunluktan azken, K-yoğunluğu beden sıvısı içindeki yoğunluktan fazladır. Diyelim ki, hücre içinde bir işlem yapılacak. Hücrelerin işlem yapıcı aletleri proteinlerdir (enzimlerdir). Söz konusu enzimin işlem yapabilmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Enzime bu enerji ATP’nin (Aadenosine Tri Phosphate) ADP’ye dönüştürülmesi şeklinde sağlanır. Bu işlem için, hücre zarındaki Na-K pompa kanalı açılır ve hücre içine Na iyonları alınır. Na’un elektro-negativitesi K’a oranla fazla olduğundan, ATP hidroliz olur ve ADP’ye dönüşür. Çıkan enerjiyi enzim kullanır ve gerekli işlemi yapar. İşlem yapıldıktan sonra,  Na-K pompa kanalı tekrar açılır ve bu defa Na dışarı atılır, onun yerine K iyonları içeri alınır ve hücre normal yaşamına devam eder.

Şekil 22: Hücreler enerji durumu değerlendirmelerinde Na-K arası enerji farkından yararlanırlar.

Hücrelerin temel enerji kaynağını glikoz adı verilen şeker molekülleri oluşturur. Şeker moleküllerinin oranına bağlı olarak da insulin denilen bir hormon üretilir ve bedendeki şeker kullanımı düzenlenir. Kandaki şeker oranı yüksekse, hücre içindeki enerji de fazla, dolayısıyla, ATP oranı yüksek demektir. Bu durumda KATP kanalı kapalı olur. Bedendeki (kandaki) insulin oranı artırılırsa, Ca-kanalları açılır ve hücre ATPyi ADPye dönüştürerek enerji harcamaya zorlanır.

Buna benzer şekillerde Na+/H+ , Na-Ca, K-Ca dönüştürücüleri vs.ler de vardır. Bu farklı fiziko-kimyasal dönüştürücüler yardımıyla hücreler organellerindeki çeşitli iyon konsantrasyonlarını artırıp-azaltabilmekte ve bu sayede çeşitli enerji türlerini birbirlerine dönüştürmektedirler. Örneğin “lysosome” denilen torba içindeki asit oranını H-pompaları vasıtasıyla artırarak torbacıklar içine aldıkları bir maddeyi eritebilmekte, bu şekilde o maddeyi sindirmiş olmaktadırlar.

Şekil 23: Hücrelerin bilgi depolama işlerinde kullandıkları şifreleme tamamen enerji artışı veya azalışı prensibine dayanır.

Görüldüğü üzere, hücreler rastgele işlem yapmıyorlar, tersine hep enerji durumunu dikkate alarak, yararlı-zararlı veyahut kazançlı-kazançsız hesaplamalarına göre davranıyorlar. Hücrelerin bu kar-zarar hesaplamalarına dayalı işlemleri, mutasyon denilen amino-asit dizilimleri oluşturmalarında da görülür. Şöyle ki: hücrelerin dilinde tüm genetik bilgiler 2 hidrojen bağlı olan Adenin-Timin veyahut 3 hidrojen bağlı Cytosin-Guanin molekülü ardışımları olarak kayıt edilir. Bu iki molekül çifti arasındaki fark ise, sadece NH2’ye karşı CH3 (daha basite indirgendiğinde N’ye karşı CH) bulunmasıdır. Yukarıda verilen C ve N izotopları arası ilişki diyagramı dikkate alındığında, azotla karbon atomlarının, ortamdaki enerji potansiyeli durumuna göre birbirlerine dönüştükleri açıklanmıştı. Dolayısıyla, hücreler genetik bilgilerini, çevrelerindeki enerji durumuna göre, bağlantının 2 hidrojenli mi yoksa 3 hidrojenli mi olmasının daha avantajlı olacağı hesabına göre yapmaktadırlar. Yani ortada yine bir kar-zarar hesabı yapımı söz konusudur. Dolayısıyla rastgele mutasyon olması diye bir şey söz konusu değildir.

Bilgi ve bilinç sistemi diğer canlılara göre çok gelişmiş insan denilen bir varlığın oluşumu, hücreler, kuantsal öğeler gibi doğayı oluşturan temel varlıkların, doğada nelerin nelere dönüştüğü, nelerin nelere bağlı olarak geliştiği, vs. gibi konularda daha sağlıklı bilgiler edinebilmek amacına yöneliktir. Bunun böyle olduğunu şu verilerden anlıyoruz.

Prof İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Doğadaki oluşum mekanizması-5

1.6- Doğadaki oluşum mekanizması

Her türlü işlem veya oluşum mutlaka enerji gerektirir. Tüm enerjilerin kökenini ise yukarıda açıklanan kuantumlar, yani fotonlar oluşturur. Fotonların maddelere bağlanma şekline en güzel örnek fotosentez olayında görülür. Fotosentez olayında, bitkilerin yapraklarında bulunan kloroplast adlı madde, bir fabrika gibi işlem yapar ve eşitliğin sol tarafından aldıklarını, sağ tarafındaki ürünlere dönüştürür.

6 H2O + 6 CO2 + Güneşten gelen fotonlar è C6H12O6 + 6O2

Bu eşitliğin sol tarafındaki madde miktarı ile sağ tarafındaki madde miktarı aynıdır. Ama enerji içerikleri farklıdır. C6H12O6 olarak gösterilen glikoz molekülü güneşten gelen fotonları depolamıştır. Bu molekülü oluşturan H, O ve C atomlarının bağlantı sistemleri H2O ve CO2. moleküllerini oluşturan H, O ve C atomlarındakinden farklıdırlar. Görüldüğü üzere, enerji maddeye bağlanmış durumdadır. Güneş enerjisini maddeye dönüştüren bu bitkiler değişik bir enerji türü kaynağı oluştururlar. Her tür enerji kaynağı, doğadaki varlıklar için yeni bir hedef (dinamik sistemler fiziği terimiyle, yeni bir attractor) oluşturur. Çünkü doğada önceleri foton olarak yer alan bir sürü enerji paketçiği, başka türde bir kombinasyon olarak piyasaya çıkmıştır. Yani piyasaya yeni bir ürün sürülmüştür. Her ürünün bir alıcısı olmak zorundadır, yoksa doğadaki değişim-dönüşüm sistemi bloke edilmiş olunur.

Düşünün ki, bir varlığın hiç alıcısı, yani onu tekrar parçalarına ayıran bir başka varlık yok. O durumda o varlık için zaman durmuş olur, çünkü ömrü sonsuzlaşmıştır! O durumda, çevresindeki her şey değişip-dönüşürken, o varlık çevresiyle ilişkisiz bir sistem oluşturmuş olur ki, doğada çevresinden etkilenmeyen, çevresiyle etkileşmeyen hiçbir sistem yoktur. Bu nedenle zaman “değişim-dönüşüm” ürünü, sonucu ve göstergesidir. Dolayısıyla doğada değişim-dönüşüme uğramayan ebedi bir varlık veyahut ebediyet gibi bir sistem mevcut değildir. Hayat bu nedenle doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur.

İşte bu durum atalarımız tarafından anlaşılamamıştır. Atalarımız canlılık oluşturan, enerji veren şeyi, varlıkların kendi iç bileşenlerinde değil, varlıkların haricinde olduğunu varsaydıkları ebedi bir ekstra varlıkda aramışlardır. Dolayısıyla sürekli değişim-dönüşüm içinde bilgi oluşturarak kendi kendilerine örgütlenip-gelişen,  zaman içinde daha karmaşık üst-sistemler oluşturacak şekilde bir evrimsel gelişim düşünülememiştir.

Dağdaki bitki türleri farklıdır, ovadaki farklı, denizdeki farklıdır. Her bir farklı bitki türüne uyum sağlamış bir sürü canlı oluşur. Bu canlıların yedikleri bitkiler farklı olduğundan, kendi bileşimleri de değişik protein bileşimleri gösterirler. Bu defa bu canlıların gövdelerini yiyecek başka canlı türleri oluşur. Kısacası doğada sürekli yeni “attractor=çekim mekezi, hedef” ortaya çıkar.

Her canlı hayatının devamı için enerjiye muhtaç olduğundan ve ana enerji kaynağını da bağımlı olduğu belli canlı türleri (veya foton türleri) oluşturduğundan, her canlı sürekli olarak neyin neye bağımlı olarak oluşup geliştiğinin kayıtlarını tutmak zorundadır.

Yukarıda sıralanan türlerde temel özelliklere sahip kuantsal öğelerin (salınımcıların), dinamik sistemli doğa ve dünyamızı nasıl oluşturduğu konusundaki bilgileri “Doğadaki oluşum mekanizmasıyla insanlığın sorunlarının çözüm yolu” adlı kitapta takip edebilirsiniz.

Salınımcılar sürekli hareket halinde oldukları için çok enerji harcarlar ve bu nedenle, birleşip atom, molekül, hücre gibi üst-sistemler oluşturarak, daha az enerji harcayan durumlara geçme çabası içindedirler. Enerji taşıyıcıları olan bu temel canlılar çeşitli üst-sistemler içinde birleştikçe, doğadaki enerji de, çeşitli üst-sistemler içinde yer değiştirmiş olur. Bu nedenle yeni bir şey yapımı, ne tür yenilikler oluşturulduğu konusunda yeni bilgiler oluşturulmasını gerektirir. Enerjinin çeşitli üst-sistemler içinde depolanır duruma geçmesi, tüm varlıkların, özellikle de canlıların bu yeni yapısallaşma türlerini algılamaya yönelik organlar (detektörler) oluşturma arayışlarına yöneltmiştir. Tüm bu işlemler olasılık hesaplamaları sonuçlarına göre gerçekleştirildiğinden, tüm varlıklar olasılık hesabı yapma bilgileri oluşturmak ve bu bilgileri geliştirmek zorundadırlar. Olasılık hesaplamalarına dayalı olarak oluşturulan doğadaki bu oluşum ve gelişim sisteminin en önemli temel ilkeleri şunlardır.

devam edecek

İsmet Gedik-Hücre Yapısı

Kozmogonik Çevrim-KSY/4

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu-Öncesi için: Bakınız

“Anne” dedi Krişna “acı duyma. Kimse yaşayıp da ölmemezlik edemez. Kendini bir şeye sahip saymak yanılmak demektir; kimse baba, anne ya da oğul değildir. Yalnızca kesintisiz doğum ve ölüm çevrimi vardır.

**

Eğer kendi kendini hemen bugünden çarmıha germezse, dünün kahramanı yarının tiranı olur. (Bakınız Ufak Tiran)

**

Bir kez görüldüğünde tüm görüntüler üst üste biner: oğul babayı katleder,ama oğul ve baba birdir. Bilmecemsi figürler ilksel kaosa yeniden karışır. Bu dünyanın sonunun (ve yeniden başlangıcının) bilgeliğidir.

**

Kahraman nereye giderse gitsin, ne yaparsa yapsın, kendi özünün huzurundadır. Çünkü görebilen kusursuz göze sahiptir. Ayrılık yoktur. Böylece, sosyal katılımın sonunda bireyde ‘her şeyin gerçekleşmesine’ yol açması gibi, sürgün de kahramanı her şeydeki BENLİĞE getirir.

Bu orta nokta merkez alınınca, bencillik ve yardımlaşmacılık sorunu ortadan kaybolur. Birey kendini yasada kaybetmiş ve evrenin tüm anlamıyla özdeşlik iiçindeyeniden doğmuştur! Dünya onun için, onun tarafından yapılmıştı. “Ey Muhammed,” dedi tanrı, “sen olmasaydın, gökleri yaratır mıydım.”

**

Çağımızda, çağdaş(!) insan her şeyi bildiğini varsaymaktadır, her şey ekonomik güç elde etme ile ölçülebilmekte, var olan dinler bile yalnız bu amaca hizmet etmektedir. Böylece insan yaşamı öyle değişmiştir ki, zamanın simgeler evreni çökmüştür.

Nietzsche’nin dediğiği gibi “bütün tanrılar öldü!”.  Mitin düş ağı dağılı; zihin tam uyanmış bilince açıldı; ve modern insan, bir kelebeğin kozasından ya da güneşin gece ananın rahminden şafakta çıkması gibi kadim aldırışlıksızlıktan çıktı.

Bugün artık toplulukta hiç anlam yoktur, tüm anlam , her şey bireydedir. Fakat orada da anlam kesinlikle bilinçdışındadır. Kişi neye doğru hareket ettiğini bilmez. Kişi ne tarafından çekildiğini bilmez. İnsan ruhunun bilinçli ve bilinçdışı alanları arasındaki iletişim kesilmiştir ve bizler ikiye ayrılmış haldeyiz.

**

İnsan olmanın yolu, tanrının insan yüzünün harika uyumlanışlarının hepsindeki çizgileri tanımayı öğrenmektir.

-son-

Özetleyen Sibel Atasoy
07.09.2011