Hedef Yanılgısı-16

Alt-sistemlerle üst-sistemler arasında geçekleşen hedef gösterme ve gösterilen hedefe ulaşama çabalarının nasıl olduğunu bir örnekle gösterelim.

Matadorların yaptıkları boğa güreşlerinde, matadorun elinde kırmızı renkli bir flama bulunur ve boğa bu flamaya saldıracak şekilde şartlandırılır. Bu tipik bir yanlış hedefe saplanma olayıdır. Bir boğa bir mücadeleden ölmeden kurtulursa ve yarışmalara devam ettirilirse, hedef saptırılması olayını da fark eder ve karşısındaki matadora öldürücü boynuz darbeleri vurur. Bu nedenle boğa güreşlerinde aynı boğa arenaya tekrar çıkartılmaz.

Bu eylemlerde, bir boğanın şu veya bu şekilde davranması, tamamen kendisine gösterilen hedefin yanlışlığına bağlıdır. Boğanın hücreleri, bedene gösterilen hedefe ulaşmaya çalışırlar. Hedef hatalı olduğu için boğanın tüm çabaları boşuna gitmiş olur.  Toplumlarda da insanlara gösterilen hedef aynen bu şekilde bir etki yapar. Günümüz dünyasında insanlara gösterilen hedefler arasında “daha rahat yaşam koşulları oluşturmaya yönelik toplumsal birliktelik” oluşturmak diye bir hedef yoktur. “Bir toprak parçasını (vatanı)”, bir siyasi veya dini görüşü savunmak gibi hedefler yaygındır.

Vatan veya devleti koruma, veyahut vatansever insan olma gibi bir hedef yanıltıcı bir saptırmacadır, çünkü devlet dediğimiz sistem tepede bulunanlarca parsellenmiş ve sahiplenilmiş sektörlerden (A-Bakanlığı, B- bakanı, X-Holding, Y-Holding, Telekom, Vodafon, Z-Fabrikası, vs.) oluşmaktadır ve oralarda çalışanlar bu sistemlerin ortağı değildirler. Hâlbuki doğal sistemde varlıkların bizzat sahipliğini üstlenmedikleri hiçbir şey yoktur ve de oluşturulamamaktadır. İşte insanlığın sorunlarının temel nedeni bu bilgisizliğindedir. Bu bilgi insanlığa verilmemektedir. İnsanlara aşılanan bilgi şöyledir: ‘doğadaki her şey varlıkların dışında bir güç sistemi tarafından oluşturulur ve sahiplik de ona aittir’. Bu görüş doğa-bilimsel verilere tamamen ters düşmektedir. Bu hatalı temel görüş aktarımı nedeniyle, insanlar da, kendilerine ait olması gereken toplumsal hayat sistemini sahiplenme bilincinden yoksun kalmakta ve toplumdaki tüm işlemleri hep ağa, şeyh, sultan, lider gibi kendileri dışındaki insanlara bırakmaktadır. Tepedeki bu insanlar da, halkın bilinçlenmemesi-uyanmaması için ellerinden geleni hep yapmışlardır ve yapmaktadırlar.

Vatan bir toprak parçasıdır, o toprak parçası üzerinde sadece insan değil, daha milyonlarca farklı canlı yaşar ve hepsinin karşılıklı etkileşimiyle ekolojik bir sistem ortaya çıkar. Dolayısıyla vatanın sahipliği diye bir şey, insanlara özgü olamaz.  İnsanlar kendilerini üzerinde yaşadıkları bir toprak parçasının sahibi görüp, onu istedikleri şekilde kullanamazlar. İnsanlık bu yanlışlığı yaptığı için, dağlarımız, denizlerimiz cehenneme çevrilmiş ve yaşanılmaz duruma sokulmuştur.

Bizlerin düşünce ve davranışları, bedenimizdeki hücrelerimiz tarafından belirlenirler. Peki, hücreler bu belirlemeyi neye göre yaparlar?

Cevap: bizlerin onlara göstereceğimiz hedeflere göre! Biz hücrelerimize futbolculuğu cazip gösterirsek, onlar futbolculuğa uygun davranışlara girerler; şarkıcı olmayı hedef gösterirsek, o yönde çabalayan insanlar ortaya çıkar. Bir toplumdaki futbolcu veya şarkıcı sayısının ise belli bir sınırı vardır. Dolayısıyla, milyonlarca nüfusa sahip olan bir toplumda insanlara gösterilecek hedef çok çeşitlilik arz etmek zorundadır.(sibelin notu: Richard Bach’ın Meraklılar romanı mutlaka okunmalı)

Diğer taraftan, her insan bedeni bir diğerinden farklıdır. Kiminin ses telleri şarkıcı olmasına uygunken, kimininki değildir. Bu nedenle, bedenlerin hangi mesleklerde başarılı olacakları genetik yapısallaşmayla da ilişkilidir. Dolayısıyla, her insan aynı tür meslekte aynı başarıyı gösteremez. Bu nedenle insanlar, hücrelerine gösterecekleri hedefleri (yani toplum hayatında üstlenecekleri hizmetleri) kendi hücrelerine “sorarak” kendileri belirlemek zorunadırlar.(Sibelin Notu: J.Searle-Zihnin Yeniden Keşfi kitabı mutlaka okunmalı Arka Plan Tezi’nin ruhuna varılmalı)

Bu gün gençliğimizin geleceklerinden umutsuz olmaları onları mutsuz kılmaktadır. Mutsuz olmalarının nedeni ise, yanlış gelenek-görenek ve yanlış temel eğitim sistemleri nedeniyle, kendilerine bir hedef belirleyecek şekilde hücrelerinin yönlendirilmemiş olmasındandır. Hedef vatansever olmak olursa, insanlar bir toprak parçasını sahiplenmek ve savunmak için çabalarlar. Hâlbuki hedef toplum-severlik olursa, alt-sistem üst-sistem ilişkisi ortaya çıkar ve insanlar toplum denilen yeni bir üst-sistem oluşturacak şekilde davranırlar. Vatanseverlik, bir üst-sistem oluşturmayı hedef olarak göstermez.

Dolayısıyla vatanseverliği hedef göstermekle, toplum-severliği hedef göstermek arasında büyük fark vardır. Vatanseverlik hedefiyle yetişenler devlet yönetimine geldiklerinde, doğadaki toprakları parselleyecek, daha büyük bir parsele ulaşacak davranışlara girerler. Burada bir toplumsal birlik-bütünlük oluşturma diye bir amaç veya hedef yoktur. Toprak parçası edinme amacı vardır. Bunun için halk savaşlara gönderilir. Halk devletin sahibi olarak görülmediği için bazı şeylerin halktan gizlenmesi, saklanması gerekmektedir. Bu nedenle devlet sırrı gibi konular ortaya çıkar. Vatanın sahipliği tepedeki yönetici kesime ait olduğundan bu sahiplik gereği, halktan gizlenmesi gereken konular oluştururlar. Hâlbuki toplum-severliğin hedef gösterildiği bir sistemde, toplumun sahibi bizzat halktır ve halk da sahibi olduğu sisteme zarar verecek bir davranışta bulunmayacağından, devlet sırrı gibi gizli-kapaklı konular oluşmaz. Günümüz siyasi çatışmalarının hepsi bu şekilde kökten çözüme kavuşur.

Toplum biz insanların oluşturacağı bir ortaklık sistemidir. Hücrelerimize bu temel görevi hedef olarak gösterirsek, çocuklarımız ve gençlerimizin her biri kendi genetik yapılarına uygun mesleklere yönelerek, en iyi toplumsal bağımlılık sistemini kesinlikle oluşturacaklardır, çünkü bu dürtü onların genlerinde mevcuttur!

Toplum hayatı, bileşenlerinin sahip çıkması oranında başarılı olunan bir sistemdir. Toplum oluşturulması gereken yeni bir sistemdir. Toplum oluşturmanın amacı ve doğada bir şeyin nasıl oluşturulduğu, nasıl sahiplenildiği bilgisi hücrelerimize otomatik olarak işlenecek şekilde verilmezse, insanlar toplum oluşturamazlar. Bu bilgi geleneklere işlenmiş olursa toplumsallaşma gerçekleşir. Ancak o zaman her çocuk, doğar doğmaz bu geleneksel bilgiyi kopyalayıp otomatik işletim devresi olarak yapısına aktarır ve insanlık ondan sonra bu yolda devam eder. Bu yapılmadığı sürece, toplumsal davranış gerçekleşmez. (sibelin notu: Her Şeyin Teorisi mutlaka okunmalı Spiral Dinamiğin özüne varılmalı)

Bir bedende tüm işleri yapan hücreler mi?    Evet!

Peki, hücreler bedenlerine sahip çıkıyorlar mı?    Evet!

Bir toplumda tüm işleri yapan halk mı?    Evet!

Peki, halk topluma sahip çıkıyor mu? ????

Neden? Çünkü halka doğadaki oluşumların, varlıkların dışında bir sistem tarafından oluşturulup-denetlendiği ve sahiplenildiği şeklinde bir bilgi verilmiş.

İnsanların kendilerini toplumsal (ve diğer doğal sistemlerin) sahibi olarak görmediklerinin en güzel delilini, insanların hayattaki davranışları oluşturur. Şöyle ki:

İnsanlar

-evlerine tükürmezler, kendi eşyalarına zarar vermezler,

-ama sokağa tükürürler, denizleri, dağları kirletirler, hırsızlık-soygunculuk yaparlar.

Toplumu kendisi oluşturan ve doğadaki tüm diğer varlıklara bağımlı olarak, onlarla birlikte doğal sistemi oluşturduklarının bilincinde olan bir insan, tamamen farklı davranmaya başlar.

Hedef “biz nasıl daha rahat bir şekilde yaşayabiliriz?” sorusuna yanıt bulmaktan geçer ve bu soru “toplum nedir? Nasıl oluşturulur”a götürür. Doğadaki tüm oluşumlar bileşenlerin (insanların) karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarına göre gerçekleştirildiğinden, bu temel prensibi öğrenen insanların başka türlü davranmaları beklenemez, çünkü sistem doğanın sahibine ait sistemdir.

Dolayısıyla, doğadaki oluşum mekanizması bilgisinin ana-babalarımızın geleneklerine işleyecek şekilde onlara aktarılması toplumsal sorunlarımızın çözümü için şart ve gereklidir. Doğadaki oluşum mekanizmasına uygun davranmak ve “toplumsal sistemi bir ortaklık olarak görmek ve sahipliğini üstlenmek”.

Toplumlarda yerleşik bir sürü geleneksel bilgiler vardır. Bu bilgilerin hangilerinin doğru (yararlı), hangilerinin yanlış (zararlı) olduğunu saptamak için, söz konusu bilginin yaşamınızı olumlu yönde mi, olumsuz yönde mi etkilediğine bakmak gerekir. Toplumlarda en yaygın bilgi olan doğadaki oluşturucu-yönlendirici güç sisteminin varlıkların dışında, yani varlığın dışında, üstünde, harici bir sistem olarak düşünülmesi olgusudur ki, tüm toplumlarda “tepeye bağımlı” sistem oluşumlarına yol açmıştır. Halbuki, beden-hücre ilişkisinde gösterildiği ve tümleşik sistemler teorisi (Theory of integrated levels) ilkelerinde ortaya konulduğu üzere, doğadaki tüm oluşum ve gelişimler tabana bağımlı olacak şekildedir. Dolayısıyla, tüm sorunlarımızın nedeni, doğa ve dünyadaki oluşum ve gelişimleri yanlış anlamak, yanlış yorumlamak ve bu yanlış sisteme göre toplumsal ilişkilerimizi düzenlemekten kaynaklanmaktadır. Çözüm formülü ise çok basittir: Her şeyi, doğadaki sisteme uygun yapmak; yani tabana dayalı örgütlenme ve yapısallaşmalara gitmek!

Böyle olursa:

►Devlet, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak amacına yönelik bir toplumsal birlik-bütünlük oluşturma işlemi olarak görülür.

►Bunun sonucu toplumun (devletin) iş ve meslek sahipleri arasındaki bir ortaklık sistemi olması gerektiği anlaşılır. Dolayısıyla yapısallaşması ve yönlendirilmesi tamamen iş-ve meslek dalları arası ilişkiler çerçevesinde olmak zorundadır.

► “Yönetimi veya iktidarı ele geçirme mücadelesi” artık söz konusu değildir, çünkü halk sistemin sahipliğinin bilincindedir ve tepe diye bir yetki ve bağımlılık merkezi yoktur;

►Halk toplum yaşamının, daha rahat ve huzurlu bir düzeye ulaşmak amaçlı bir ortaklık olduğu bilinciyle yaşadığından, sağ-sol, din, ırk, vs gibi gereksiz parçalanmalarla, rahat ve huzurunun ortadan kaldırılmasına karşı koyar.

►Bu sistemde her şey tabana bağımlı olarak oluşturulduğundan, tüm işyerleri, bizzat çalışanlar tarafından sahiplenilir ve işveren-işçi ayrımı gibi doğal olamayan durum ortadan kalkmış olur.

Sonuç: İnsanlığın tüm sorunları, doğadaki oluşum mekanizmasının tabana bağımlı olduğu gerçeğini bilmemesi, tam tersine, tepeye bağımlı olduğu şeklinde hatalı bir geleneksel bilgiye sahip olması ve ona göre davranmasından kaynaklanmaktadır. Çözüm yolu ise çok basittir: Doğadaki oluşum mekanizmasının nasıl olduğu konusunun toplumsal düzeyde işlenip, gelenek-göreneklere işleyecek derecede yaygınlaştırılması!

Yukarıda özetlenen teorik bilgileri yaygınlaştırmak, gençlere ve medyaya düşmektedir. Ancak, devletin (kamu mallarının ve haklarının) tepedekilerce sahiplenilmiş olması nedeniyle,  medya dediğimiz yazılı ve görsel etkileme sistemi de, çeşitli holdinglerin elinde bulunmaktadır. Bunun için, medyaya bu konuda sunulan yazılar hiç dikkate alınmamaktadır. Bu nedenle bu bilgileri yaygınlaştırmak ve geleneklerimize işleyecek şekilde halkımıza duyurabilmek, sadece ve sadece tabandaki halk içindeki akıl ve mantığı sağlam kişilere kalmaktadır. Bu konuda umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur, çünkü bilgi üssel (eksponansiyel) şekilde çoğalma özelliğine sahiptir. Bu konuya inanan her bir insan her ay bir başka insana bu bilgiyi aktarıp, onun da bu bilgiyi benimseyip-yaygınlaştırılmasına sağlayacak olursa, 24 ayda tüm Türkiye nüfusuna ulaşılmış olunur, çünkü 224 yaklaşık 66 milyon etmektedir. Geometrik artışın gizemini anlamak için satranç oyununu bulan kişinin, oyunu hediye ettiği Şah’tan, satranç tahtasındaki 64 karenin her birine 1-2-4-8-16 gibi 2nin karesi şeklinde artacak şekilde buğday tanesi isteği istemesi olayını düşünmek yeterlidir.

Kısacası, geleceğimizin düzelmesi ve gerçek bir toplumsal hayat sisteminin oluşturulması, tamamen insanlarımızın bu doğal sistem bilgilerini mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırmaya çalışmasına bağlıdır.

Bu temel hedefimiz olmalıdır. Bunun yansıra, mevcut sistemi de değiştirmeye ve düzeltmeye yönelik çabalarımız devam etmelidir.

Şöyle ki:

Bir ülkede tüm insanların durumlarının iyi veya kötü olması, sistem gereği, devleti yönetenlerdedir. Yani sınavda başarısız olan bir öğrenci de, bir şey çalarak hapse düşen kişi de, iş-bulamadığı için aç gezen kişi de, ruhsal sorunlar yaşayan biri de, açıkçası durumundan memnun olmayan tüm insanlar devlet aleyhine dava açıp, mağduriyetlerinin karşılığını talep edebilirler.

Çünkü, “Ağaç yaşken eğilmektedir ve ne ekilirse o biçilmektedir” Neyin ekileceğine ise devleti yönetenler karar verdiğine göre, durumu kötü olan herkes iki açıdan devlet denilen üst-sistemden şikayetçi olmak hakkına sahiptir.

1.şikayet konusu: Toplumsal Sorunlar:

“Benim bu şekilde düşünce ve davranış içinde olmam tamamen devlet denilen üst-sistemin, gelenek-görenekler ve yasalar-yönetmeliklerle beni etkilemesinin bir sonucudur. Benim yaşadığım ortamda gelenek-görenekler iyi olsaydı, yasalar-yönetmelikler doğadaki sisteme uygun olsaydı, ben o zaman bu durumda olmayacaktım, çünkü ben bir karıncadan daha aptal değilim. Tüm karıncalar kolonilerinde bir iş sahibiler ve her biri bir görev yaparak topluluklarında işlerin yolunda gitmesi için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Kurallarını veya yasalarını sizlerin belirlediği toplumumuzda ben bu toplumsal sisteme uyumlu davranmıyorsam, bunun suçu, sizin belirlediğiniz toplumsal sistem kurallarının, doğadaki sisteme uygun olmayan yönleri olmasındandır. Yoksa ben de bir karınca gibi doğal sistem kurallarına uygun olan bir sisteme uyum sağlardım ve hem kendim daha mutlu olurdum, hem yaşadığım toplum daha iyi olurdu.

2.şikayet konusu: Bedensel sorunlar:

Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistem içinde yaşıyoruz. Dinamik sistemli bu doğada her şey  “information & self-organisation = çevrendeki değişim dönüşümler hakkında bilgi edin ve o bilgilere göre örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği ilkelerine göre gerçekleşmektedir. Bilgi ise hep varlıkların iç bileşenlerinde (yani bedenlerimize ait tüm bilgiler bedeni oluşturan hücrelerimizde) kayıt altına alınıp-işlenmektedir. Bu konuyu daha basit olarak ifade etmemiz gerekirse, şöyle de söyleyebiliriz: Bir insan veya balık bedeninin, çevredeki değişen doğa koşullarını uyumlu olması, beden içindeki hücrelere duyu organlarından aktarılan verilere göre gerçekleşir; yani hücreler, gelen verilere göre yapısal-dokusal durumlarını değiştirerek, çevrelerine uyumlu olmaya çalışırlar. Bu nedenle organizmalar, çevrelerindeki renklere uyacak şekilde, renklerini ayarlayabilirler, vs. Yani özet olarak şu denilebilir: Bir bedenin yaşanılan ortam koşullarına uygun olması, onun içindeki hücrelerinin denetim ve kontrolü altındadır.  Hâlbuki tüm geleneksel hayat görüşlerinde, canlılığımızı “ruh” adını verdiğimiz ve doğru-dürüst bir tanımını bile yapamadığımız hayali bir kavrama bağlamışızdır ve bu bilgiyi duyu organlarımızla, hücrelerimize aşılamışızdır. Ruh, beden dışı bir güç sistemine bağlı bir canlılık olarak bilinir. Bu durumda bedenimiz içindeki hücreler şöyle bir değerlendirme yapmak zorunda kalırlar: “Değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşadığımıza göre, çevrede, bizim oluşturduğumuz bedenin içine girip-çıkabilen bir başka faktör ortaya çıkmış!”  İşte ruhsal sorunlarımız böyle başlar: Hücreler, kendi kontrolleri dışında hastalanabilecekleri, başarısızlığa uğrayabilecekleri gibi bir sürü korku içine girmiş, yönlendirilmiş olurlar. Dolayısıyla, bedenimle hücrelerim arasındaki doğal ilişki sisteminin bozulmasının tek suçlusu, doğal sistem mekanizmasını hatalı olarak insanlığa empoze eden devlet mensupları ve yöneticileridirler.

İnsanları etkileyecek ve yönlendirecek bilgileri oluşturmak ve düzenlemek, sistem gereği devletin görevin olduğuna göre, benim hırsız olmamın, başarısız olmamın, kanser olmamın, ruh hastası olmamın, vs. tüm suçu toplumsal sistemin kurallarını oluşturan ve belirleyen üst-sistemlerde, yani devlet yapısallaşmasında!!!

Devlet ise, şu farklı ayaklardan oluştuğuna göre:

¨ Cumhurbaşkanı

¨ Yasama organı (Tüm millet-vekilleri)

¨ Yürütme organı (Başbakan ve tüm diğer bakanlıklar)

¨ Yargı organları (Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi Üyeleri, Cumhuriyet savcıları ve hakimleri)

vatandaşların bu tüzel kişiliklerden davacı olabilmeleri gerekir. Dolayısıyla başta anayasa olmak üzere, yasa ve yönetmelikler vatandaşın hak aramasına olanak sağlayacak şekilde düzenlenmelidirler. Bunun yanı sıra, vatandaşın da toplumu sahiplenip, onu her durumda ayakta tutacak, geliştirecek şekilde olmasında aktif olarak görev alacak şekilde bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerektiği yasalarda belirtilmelidir.

Yönetici kadrolarının “her türlü dokunulmazlığının” kaldırılıp, her konuda hesap sorulur hale getirildiği durumu düşünün. Vatandaşlar her konuda tepedekilerden hesap sorup uğradıkları mağduriyet için kişisel tazminat davaları açacak duruma geldiklerinde, acaba yöneticiler ne yapabilirler?

Seçimlerde vatandaş bu temel isteği ön planda tutacak şekilde davrandığında, yönetime gelecek bir parti, yasalarda böyle bir değişiklik yaptığı anda, toplumsal sistemde tepeyi ele geçirme kavgaları son bulur. Halk kendi kendine bilgi edinip-kendi kendini yönetecek doğal sistem kurallarını ortaya koymaya başlar. Bu şekilde  “bilgi edin ve bu bilgilere göre örgütlen” şeklinde özetlenen doğal sistem hayata geçecektir.

Şimdiye dek tüm yasa ve yönetmelikler tepedekiler tarafından tepedekilerin çıkarları doğrultusunda hazırlanmıştır. Yani devlet denilen halkı yönlendirme mekanizması halk diye bir kesimin çıkarlarını dikkate alacak şekilde değildir. Halkın devlete (dolayısıyla yöneticilere, vs.) karşı hak arama kapıları kapatılmıştır. Ülkemizde halkın bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi yönünde en önemli girişim olan Köy Enstitüleri projesi tepedeki bazı güç sistemleri tarafından baltalanmış ve halkın bilinçlendirilmesi engellenmiştir. Geçmişimizle hesaplaşma ve topluma karşı suç işleyenlerden hesap sorulması çok önemlidir. Bu nedenle gerçeklerin anlaşılması ve toplumsal gelişmeye kimlerin engel olduğunun ortaya çıkarılması açısından, bu tarihi olayın soruşturulup, hangi güç odaklarının bu şahane girişimi baltaladığının ortaya çıkarılması önemlidir. Böylesine hayati bir konuda zaman aşımı gibi bir mazeret olmamalı, yasaların buna benzer gerçekleri ortaya çıkartacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.

İşte Anayasa kitapçığına konulması gereken en önemli konular bunlar olmalıdır: Devlet denilen sistemin ayaklarını oluşturanlardan halkın hesap sorabilmesi ve mağduriyetlerinin karşılanmasını isteyebilmelerinin sağlanması.

Daha kaç yıl geçer, bunu insanlar arasındaki haberleşme ve bilgi-akış hızı belirleyecektir.

Prof. İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-bitti-

Ortak Kaynakların Paylaşımı-14

Akıl ve mantık bir canlının sorunlarını çözme yeteneği olduğuna göre, hem kendinin hem de tüm diğer varlıkların sorunlarını katmerleştiren insanlığın akıl ve mantık sistemi sağlam olabilir mi?

“Ortak Kaynakların Paylaşımı Trajedisi”  olarak da bilinen “Allmende dilemma” şimdiye kadar hiçbir devletin çözemediği bir sorundur. Bunun yanı sıra işsizlik, işçi-işveren, amir-memur kavgaları, her tür komplo, her türlü cinayet, miras davaları, ırk-din-dil ayrımına dayalı sorunlar, çevre-kirliliği, vs. gibi insanlığın çözemediği daha sürüyle sorun vardır.

Ve hepsinin temelinde insanın hayata bakış açısı yatar.

Hayata bakış açısı derken şunu kast ediyorum: Hayat neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur ve bunu böyle ayarlayan güç sistemi nasıl bir güç sistemidir? Neden böyle bir döngüyü tercih etmiştir?

İşte sorun bu sorunun yanıtını bilip-bilmemenize bağlıdır. Bu sorunun bilimsel yanıtı bizi tüm sorunlarımızın çözümüne götürür.

Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistem içinde yaşıyoruz. Dinamik sistemli bu doğada her şey  “information & self-organisation = çevrendeki değişim dönüşümler hakkında bilgi edin ve o bilgilere göre örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği teorisi ilkelerine göre gerçekleşmektedir. Bilgi ise hep varlıkların iç bileşenlerinde (yani bedenlerimize ait tüm bilgiler bedeni oluşturan hücrelerimizde) kayıt altına alınıp-işlenmektedir. Yani bizlerin düşünce ve davranışını düzenleyen ve kontrol eden varlık, içimizdeki hücrelerimizdir. Hücreler bu işi yaparken, duyu organlarıyla kendilerine gelen verilerden yararlanırlar. Çünkü onlar değişim dönüşüm içinde bir doğal sistem içinde yaşadıklarını ve bağımlı oldukları enerji kaynaklarının sürekli değiştiğini çok iyi bilmektedirler. (Enerji kah bir dinozor bedeninde, kah bir memeli hayvan, kah bir mısır veya buğday tanesi içinde depolanır. En temeldeki canlılar olan kuantsal salınımcılar (wavicle) ise, doğadaki en ekonomik enerji depolayıcı yapısallaşmalara tünelleme etkisiyle göçerek, en iyi yapısallaşmaların devamını, kötülerin ayrışmasını sağlayarak, doğadaki denge ve düzeni, milyarlarca yıllık süreçte oluşturmaya çalışırlar. Dolayısıyla, hücreler de daha tabandaki başka canlılara bağımlıdırlar.) Bu nedenle hücreler çevrelerinde nelerin nelere dönüştüğünü, ne tür yenilikler ortaya çıktığını vs. duyu organlarından kendilerine gelen verilere göre düzenlenmek zorunadırlar. İşte sorunlarımızın nedeni bu konuda hücrelerimize verdiğimiz temel bilginin yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Bizler genel hayat görüşü olarak, canlılığımızı ve hayatımızı hücrelerimize bağımlı, onların tasarımı ve denetimi altında olduğu şeklinde, yani tabana bağımlılık prensibi şeklinde çocuklarımıza aktarmıyoruz.

►- Hücreler neden beden gibi yapısallaşmalar içinde bir araya gelirler?

◘- Daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak için!

►- Bedendeki ortak yaşam sisteminin kurallarını kimler koyuyor?

◘- Hücrelerin bizzat kendileri karşılıklı sinyalleşmelerle ortaklıklarının temellerini oluşturuyorlar!

Ve bu kurallar 1-2 yılda değil, milyonlarca yıl süren karşılıklı etkileşimler sonucunda olgunlaşıyor! Öyle bir kişinin “Şu şöyle olsun” demesi şeklinde bir oluşum doğada mevcut değil. İnsanlık yaklaşık 2-3 milyon yıllık bir geçmişe sahip, ve ancak günümüzde bu sorunu tartışmaya ve ortak yaşamın kurallarını oluşturmaya başlamak üzere.

Aynı sorun insanların önünde duruyor. İnsanlar neden toplum denilen sistemler içinde yaşıyorlar da, tek-tek aileler şeklinde yaşamıyorlar?

Dolayısıyla, insanların daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmaları için başvurulacak yöntem, toplum hayatının bir ortak yaşam sistemi olarak görülmesi ve buna göre davranmasıdır.

Sözün kısası, sorunlarımızın hepsinin tek bir nedeni vardır, o da, doğadaki sistemi yanlış yorumlamış olmamız ve bu yanlışlığı gelenek-göreneklerimize işleyerek, sosyal bir hastalık şeklinde nesilden nesile otomatik olarak aktarmamızdan kaynaklanmaktadır.

—

Çok sorunlu bir dönemden geçiyoruz ve sorunlarımızı çözemediğimizden, gittikçe daha karanlık bir döneme doğru gidiyoruz. İnsanlar farklı kutuplara ayrılmışlar ve birbirleriyle anlaşma-uzlaşmadan çok uzaklar. Kimimiz temel düşmanı dışımızdaki güçlerde arıyor, kimimiz içimizde ve bu nedenle hep birbirimizle sürtüşmek ve savaşmakla meşgulüz.

Sizlere yıllardır çok basit bir çözüm formülünden söz ediyorum. Bu basit formülü uygularsak tüm sorunlarımızın ortadan kalkacağını somut örneklerle gösteriyorum. Ama öylesine kafamızı başka yönlere bakmaya şartlandırmışız ki, ne medya bu basit çözüm formülünü bir-iki paragrafla sütunlarına alıp, bu konuyu okurlarının dikkatine sunuyor, ne tepedekiler bu formülü dikkate değer görüp üzerinde bir tartışma başlatıyor. Hâlbuki bu formül doğadaki sistemin özünden türetilmiş bir formül; yani tamamen fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, vs gibi temel doğa bilgilerinden yararlanılarak doğadaki oluşum sistemini tanımlayan tamamen bilimsel verilere dayalı bir çözüm formülü.

Peki neden insanlarımız önlerindeki bu basit formülü dikkate alıp, sorunlarının üstesinden gelmiyor da,

► hala düşmanı farklı yerlerde arıyor? Düşman kafamızdaki yanlış bilgilerde değil mi?

► Kafamızdaki bilgiler doğru olsaydı, tüm sorunları çözen ve tamamen doğal sistem bilgilerine dayalı olarak oluşturulmuş bir formülü dikkate alıp, birbirimizi karşılıklı olarak öldürmeye son vermez miydik?

İnsanların davranışları beyinlerine işlenen bilgilerle denetlenir. Bu bilgiler arasında temel “hayat” görüşü en önemli olanıdır. Hayatınızın anlamı nedir, hayattan beklentiniz nedir? Bu soruyu kendinize sorun ve yanıtını verin.

Çoğu insan hayatın anlamının ne olduğu sorusunun yanıtını bilmez. Dolayısıyla hayatın neden “doğum-ölüm döngüsü” üzerine oturtulduğunu da bilmez. Bu nedenle hayattan beklentisi “daha fazla mal mülk sahibi olmak“gibi doğadaki mevcut oluşumlardan bir pay kapmak şeklindedir. Özetlenecek olursa “pay kapmak” günümüz insanlığının hayatlarındaki temel amaçtır. Bu temel hayat görüşü etkisi altında yetiştirilen insanlık, sahip olduğu mesleğe göre, doğayı parsellemeye ve payını artırmaya çalışmaktadır. Yöneticilik dediğimiz devleti (yani toplumsal sistemi) sevk ve idare etmekle yükümlü olanlar da, devleti bir toprak parçası olarak görürler ve o toprak parçasını sahiplenmek, onu büyütmek için çabalarlar. Yani temel hedefleri o toprak parçası üzerinde yaşayanların daha rahat ve mutlu yaşamalarını sağlamak değildir. Amaç ve hedef bu olmayınca, toplumsal bir ortaklık sistemi oluşturma gibi bir çaba da bulunmamaktadır. Halbuki temel amaç ve hedef, yaşayanların nasıl daha mutlu bir sisteme kavuşturulacağı olsaydı, o zaman yöneticiler arasında karşılıklı bir anlaşma ve uzlaşma eğilimi olurdu, çünkü rahatlamaya giden yol birleşme ve bütünleşmeden, yani ortaklıklar oluşturmaktan geçer.

Toplum bir ortaklıktır. Ortaklık oluşturmanın temel nedeni, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmaktır. (Yalnız başına yaşayan bir insan tüm gereksinimlerini kendisi karşılamak zorundadır. Buğday yetiştirecek, değirmen yapıp un öğütecek, fırın yapıp ekmek pişirecek; demir, bakır, vs bulacak, bu madenleri ergitecek düzenekler yapacak, onlardan kap-kacak, kazan, tencere üretecek; yiyeceği etleri sağlayacak hayvanları yetiştirecek, giyeceği elbiseleri yapacak pamuk üretecek, pamuktan iplik yapacak tezgahı, iplikten kumaş yapacak atölyeyi, vs, vs. 24 saatlik günlük bir döngü ile sınırlanan hayatta bu işleri yapmaya hiçbir insan yetişemez; bunları yapacak ne zamanı ne de bilgi kapasitesi vardır.) Çünkü yalnız yaşayan biri her işi kendisi yapmak zorundayken, ortaklık sisteminde her birey bir iş yapar ve hizmetler karşılıklı olarak takas edilir. Bir şeyi en iyi şekilde yapanlar tercih ve teşvik edilir. Dolayısıyla, en ekonomik şekilde bir şey yapma çabaları (yani bilgi oluşturma) hayatın temel amacını oluşturur. Bu nedenledir ki, doğadaki oluşum ve gelişimleri açıklayan dinamik sistemler fiziği “information & self-organisation = bilgi edin ve ona göre örgütlen” olarak özetlenmektedir.

Ortaklıklar, karşılıklı anlaşıp-uzlaşmayla sağlanır. İnsanların, özellikle de siyasetçiler ve diğer yöneticilerin, birbirleriyle daha rahat bir ortak yaşam sistemi oluşturma konusunda anlaşıp-uzlaşamamalarının tek bir nedeni vardır: Mantıksal değerlendirme sistemlerinde temel bir hata olması. Bu hata insanların yaşamlarını lider olarak kabul ettikleri kişilerin görüşleri doğrultusunda yönlendirmeye alıştırılmış olmalarından kaynaklanır. Günümüz liderlerinin görüşleri ise, geçmiş zamanlardaki “liderlerden” esintilerdir. Durum böyle olunca, toplumu yönetmekle görevli kişilerin temel amaçları, insanlarını daha rahat bir yaşam düzeyine ulaştırmak değil, kafalarındaki liderlik sistemi bilgilerini savunmak olmaktadır. Dinciler, kapitalistler, sosyalistler, liberaller, milliyetçiler, vs. her biri kendi görüşlerini savunmak ve hayata geçirmek için masaya otururlar. Daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak gibi “hayatın evrensel amacına uygun” temel bir görüşleri yoktur!

Mantıksal sisteminde bozukluk olan insanların birbirleriyle anlaşıp-uzlaşması söz konusu olamaz, çünkü her bir taraf, diğer taraftaki mantıksızlığı ileri sürer. Onun için mantıksal sisteminde bozukluk olmayan bir görüşün temel alınarak, o görüş çerçevesinde masaya oturmaktan başka çözüm yolu yoktur. Ülkemizde (ve de dünyamızda) yaşananlar hep bu temel mantık çarpıtılmasından kaynaklanmaktadır.

Prof. İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Plasebo-Nosebo Etkisi-13

Hücrelerimiz bizlerin bilinç sistemimizle oluşturacağımız verilerden çok etkilenmektedirler. Dolayısıyla bizler bir şeyi veya olayı olumlu-yararlı olarak değerlendiriyorsak, hücrelerimiz de buna uygun davranış içine giriyorlar, olumsuz-zararlı görüyorsak, onlar da öyle davranıyorlar. Bunu yukarıdaki bölümlerde gördük. Şimdi birkaç örnek vererek “placebo = yararlı olacak” “nocebo = zararlı olacak” yönlendirmesinin ne kadar etkili olduğunu gösterelim.

Tıpta bir ilacın ne kadar etkili olduğunu anlamak için yapılan deneylerde, hastalara denemesi yapılan bir  ilaç yanında başka bir madde daha verilir. Ve her birinin hastaya yararlı olacağı söylenir. 1. ilaç, denenen ilaçtır. 2. ilaç ise plasebo adı verilen zararsız bir maddedir. Deney sonunda genellikle her iki maddeyi alanlar da, ilacın hastalıklarına iyi geldiğini söylerler. İstatistiksel olarak yapılan değerlendirmede denenen ilaç, plasebo maddesinden daha etkili ise, ilaç işe yarıyor demektir.

Burada vurgulanmak istenen olay şudur. Herhangi bir maddeyi bir insanın bir derdine iyi gelecek diye ona verirseniz (plasebo), ve o insan size inanıyorsa, madde kesinlikle kişide yararlı bir etki bırakacaktır.

Tersi durumda bir madde sağlığa zararlı (nosebo) olarak tanıtılıyorsa, kişi o maddeyi aldığında hastalanacaktır.

Şimdi buna ait bazı yaşanan örnekler verelim.

◘-1-

Şu olay Türkiye’de 1970’li yılların sonlarında yaşanmıştır. Çorum yakınlarındaki bir MTA kampında çalışanlardan bir grup, arazi çalışmaları sırasında bir tavşan yakalar. Akşam kampa döndüklerinde tavşanı aşçıya verip, pişirmelerini isterler. Yemek zamanı, diğer elemanların da katılımıyla, masaya oturulur ve tavşanlı yemek dahil, yemekler yenilir. Kampta çalışanlardan biri Alevi-inançlı bir kişidir ve onun inancına göre, tavşan eti tabu sayılır. Yemekten sonra, bu alevi vatandaşa, etli yemeği beğenip-beğenmediği sorulur. O da çok beğendiğini söyler. Bunun üzerine, kamptakilerden biri, yediği etin tavşan eti olduğunu söyler. Bunu duyan adamın birden bire benzi solar ve midesine kramplar girmeye başlar. Adamı alıp aceleyle Çorum hastanesine kaldırırlar ve midesini yıkatarak, hayatını kurtarırlar.

◘-2

Aşağıdaki paragraflar Frazer’in(1890) “Altın Dal, Dinin ve Folklorun Kökleri” adlı eserinden alıntılardır:

“Mikado’nun (kutsal kral) yemeğinin her gün yeni kaplarda pişirildiğini ve yeni tabaklarda verildiğini görmüştük; hem kaplar hem de tabaklar, bir kez kullanıldıktan sonra kırılabilsin ya da atılabilsin diye adi topraktan yapılırdı. Bir başka kimse yemeğini bu kutsal tabaklardan yiyecek olursa ağzının ve boğazının şişeceğine ve tutuşacağına inanıldığı için bunlar genellikle kırılırdı…..”

… Yeni Zelandalı, yüksek rütbeli ve çok saygın bir başkan, yemeğinin artıklarını ortalıkta bırakmış. Başkan oradan ayrıldıktan sonra oraya gelen güçlü-kuvvetli,  aç bir köle henüz bitirilmemiş yemeği görmüş ve sorgu sual etmeden yiyip bitirmiş. İşini henüz bitirmiş ki, kenarda dehşetten donup kalmış onu seyreden biri, yediği yiyeceğin başkanın yiyeceği olduğunu haber vermiş ona.

“Zavallıyı iyi tanıyordum. Cesarette üstüne yoktu, kabile savaşlarında kendine bir ad yapmış bir kişiydi… öldürücü haberi işitir işitmez, akıl almaz titremelere yakalandı, midesine kramp girdi ve bunlar aynı gün batımında ölünceye kadar dinmedi. Güçlü bir adamdı, yaşamının en güzel dönemindeydi.”

◘-3

Olasılık hesapları kavramının oluşturulmasında öncülük yapanlardan Abraham De Moivre’ın ölümünü önceden hesaplayıp duyurması, yönlendirmenin ve inanmanın ne kadar önemli olduğunu gösteren en önemli örneklerden biridir. De Moivre hayatının son aylarında her gece 15 dakika daha uzun uyuduğunu fark eder. Olasılık hesabı uzmanı olarak hemen şöyle bir hesaplama yapar: Her gün 15 dakika daha uzun uyuduğuma göre, belli bir zaman sonra 24 saatlik sürecin sonunda artık uyanmamam ve o gün ölmüş olmam gerekecek. Hesapladığı tarih 27 Kasım 1754tür. Ve o gün ölmüştür.

“Nazar değmesi” dediğimiz olay, falcılık, vs. de yine hücrelerin yönlendirilmesi olaylarıdır. Kişiler, hücrelerine böyle bir yönlendirmede bulunduğu için, hücreler bu yönlendirmeye uygun davranarak, olayın o yönde gelişmesini sağlarlar. Yine benzer şekilde, dualar, okuma-üfleme eylemleri vs. hücre yönlendirilmelerinin birer sonucudurlar.

►2.6- Hücrelerin Davranışlarından İnsanlar için Çıkartılacak Ders

Önceki bölümlerde açıklandığı üzere, doğada her şey bileşenlerinin denetimi ve kontrolü altında olmaktadır. Bileşenler oluşturdukları yapıya sahip çıktıkları, o yapıyı ayakta tuttukları sürece o sistem hayatta kalmakta, yoksa dağılmaktadır.

Durum böyle iken, neden insanlar ait oldukları toplumsal sistemlerde işlerin yolunda gitmesi için bizzat aktif rol almıyorlar da, toplumun sevk ve idaresini, lider dedikleri ve olağanüstü yetkilerle donattıkları kişilere bırakıyorlar? Bedendeki her bir hücre, geceli-gündüzlü kendine düşen görevi yerine getirecek şekilde çabalarken, insanlar neden tembel, pasif duruyorlar ve işlerin tepedekilerce yerine getirilmesini bekliyorlar?

Bu sorunun yanıtını bulmamıza yarayan ipucunu Frazer’in (1890) bir araştırması vermektedir. Frazer bu eserinde, Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’ya, Pasifik adlarına kadar dünyanın bir çok ülkesindeki gelenek ve görenekleri ve bunların nasıl ortaya çıktıklarını araştırmıştır. Vardığı sonuç çok ilginçtir: İnsanlar daha rahat yaşamaları, toplumda işlerin yolunda gitmesi, kuraklık olmaması, ürünlerin bol olması, vs. gibi nedenlerden giderek gelenek ve göreneklerini oluşturmuşlardır. Ürünlerin bol olmasını, kuraklık olmamasını vs. ise, doğa-üstü bir gücün denetlediğini varsaydıklarından, doğa-üstü bu gücü temsil ettiğine inandıkları lider, kral, vs. gibi kişilere bel bağlayarak, daha rahat bir yaşam süreceklerine inandıklarından, toplumda işlerin sevk-ve idaresini tepeye yerleştirdikleri ve olağan üstü yetkilerle donattıkları bu kişilere bırakmışlardır. İşte bu şekilde tepeye bağımlılık sisteminin temelleri atılmış ve insanların kendileri pasif kalmaya alıştırılmışlardır. Binlerce yıldır bu böyle sürmektedir, çünkü her şey geleneklere yansıtılmıştır ve otomatik şekilde nesilden nesile aktarılmaktadır.

Bir devlet toplumun sahipliğini, kral, sultan gibi otoritelere, veyahut cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, YÖK, Danıştay, Yargıtay, vs. gibi tepeye yerleştirilmiş makamlara bağlıyorsa, o toplumda her zaman bu tepedeki güç odaklarını ele-geçirme savaşları yapılır. Yüzlerce, hatta binlerce yıldır yapılan tüm kavgalar ve savaşlar bu yüzden olmaktadır. İktidar dediğimiz bu tepeyi ele geçirme mücadeleleri, toplumsal hayatta karşılaştığımız sorunlarımızın büyük bir kesimin oluşturur.

Prof. İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Bilinç,duygu ve çevre faktörü-12

Önce yaşanılmış örnek vererek, duygu oluşumunun çevre faktörleriyle nasıl etkilendiğini gösterelim.

►1- Çocukluğunun hatırlanmayan döneminde bir köpek saldırısına uğrayan bir adamın, sol kulağı yırtılır, kolunda ve göğsünde yaralar oluşur. Bunu sonucu tüm gençliğinde köpeklerden kaçar. Evlendikten sonra çocukları olur ve çocuklar eve bir köpek almak isterler ve adam çocuklarının arzusunu yerine getirmek istemektedir. Bunu üzerine adam bir ruh doktoruna gidip çözüm arar. Doktor muayenesinde, adamın köpek gördüğünde kalbinin patlarcasına attığını, soğuk terler döktüğünü saptar. Daha önce ilaçla bu korku yatıştırılmaya çalışılmıştır, ama ilaç sadece adamın duygularını sakinleştirmeye-uyuşturmaya yaramaktadır. İlaç etkisi kalkınca, aynı korku devam etmektedir.

Olay kişinin çocukluğunun hatırlanmadığı dönemde gerçekleşmiş olduğundan, kişi olayı hiç hatırlamamakta, ancak ebeveynleri böyle bir olay olduğunu ona sonradan söylemiş olduklarından, geçmişinde böyle bir olay geçmiş olduğu bilgisine sahiptir. Dolayısıyla olayın kayıtları sadece bilinçaltına yerleşmiştir, yani kişinin beynindeki amigdala bölgesi her köpek gördüğünde “kaç veya savaş” sinyali vermektedir. Beynimizin bu tutumu, bizleri tehlikelerden korumak için oluşturulmuş kalıtsal bir davranış devresidir.

Doktor adama bir beynin nasıl çalıştığını, belli beyin kesimlerinin belli beden kesimlerinin düzgün çalışması için neler yaptıklarını, beynin tüm amacının bedeni korumak ve kollamak olduğunu, vs. anlatır. Bu anlamda, korku mekanizmasının bedenin gelecek sefere belli şeylerden kaçması-korunmasına yönelik bir savunma sistemi olduğunu açıklar ve kişinin kendi kendine sürekli olarak şu telkini yapmasını tavsiye eder: Beynindeki amigdalaya hitaben “Beni korumaya çalıştığını biliyorum. Bu şeyin tehlikeli olduğunu belirtmeye çalışıyorsun. Çocuklarım küçük bir köpek alacaklar. Bu küçük köpek zararsız bir hayvan. Ondan korkmam gerekmez. Artık Sen (amigdala) rahat ol ve bu konuda tehlike sinyalleri verme.” Bunları sık sık söyleyip, amygdalanın sakinleşmesini bekleyecek!” Birkaç hafta (ay) süreyle bu telkinleri kendisine yapan adam 6 ay sonra evine köpek alır (Siegel 1999, s 250).

►2- İngiltere’de bir kadında muz fobisi olduğu görülür. Nedeni araştırıldığında, küçüklüğünde kardeşinin muziplik olsun diye yatağına muz koyduğu ve kızın da yatağa girdiğinde, bedenine değen bu soğuk şeyi, yatağına girmiş bir hayvan sanıp çok büyük bir korku yaşadığı ortaya çıkmıştır. Yatağına girip uyumak isteyen bir çocuğun, yorganın altında beklenilmeyen soğuk bir nesneyle karşılaşmasının yarattığı “tehlike” sinyalini, yatağa saklanmış bir muz koçanı ile birlikte gören bir çocuk, gelecek hayatında her muz görüşünde korkuya kapılabilir. Çünkü beyindeki hücreler, beden için nelerin yararlı, nelerin zararlı olabileceği konusunda sürekli şekilde veri toplar ve bunlar arasında ilişki kurmaya çalışırlar. Böyle bir ilişkiyi kurmaya çalışan hücreler, “korkulacak” faktörler saptaması işleminde, hatalı bir değerlendirme yapıp, muzu bu kategoriye aldılarsa, artık o çocuk her muz gördüğünde korkuya kapılmaya başlar. Yılandan, ölümden, vs.den korkacak şekilde davranışlar da bu şekilde oluşurlar.

Görüldüğü üzere, beyindeki hücreler, kendi değerlendirmelerine göre bedeni korumaya çabalamaktadırlar. Milyarlarca yıllık geçmiş zaman bilgilerinden yararlanarak, kaçılması gereken durumlarda korku sinyali devreleri oluşturarak sahip oldukları bedeni güven altına almayı temel görev bilmektedir. Hücreselliğimizi ve onların bizleri nasıl sahiplendiklerini bilirsek, onlarla etkileşime geçerek, daha rahat ve huzurlu yaşanacak şekilde onların davranışlarında değişiklikler yapabiliriz.

Doğa ve dünya sürekli değişim-dönüşüm içinde olduğundan, şuur ve duygu dediğimiz zihinsel değerlendirme yeteneğimiz, sabit değil, sürekli değişken olmak, her gün ve her nesil yeniden doğa ve dünya koşullarını analiz edecek şekilde yapısallaşmaya uğramak zorundadır.

Beyin bedenin hem kendi iç bileşenleriyle, hem de çevresiyle arasındaki ilişkileri düzenler. Çevresindeki varlıkları temsil edecek şekilde beyin hücreleri arasında bağlantılar (simgeler) oluşturur. (Bir ressam beyninde oluşturduğu simgelere dayanarak resim yapar; hatta kör insanlar bile, duydukları seslere dayanarak oluşturdukları simgeler yardımıyla resim yapabilmektedir.) Beyinde bu simgeler çalıştırıldığında ve başka simgelerle ilişkilendirildiğinde ise, o varlıkla olan ilişkileri düzenleyici bilgiler işlenmiş olur (Pinker 1997, Eggermont 1998). Çevresindeki bir insanın çocuğa bakışından çıkarılan sinyallerle veyahut çocuğun, anlatılan bir hikâyede işittiği sinyallerle beyne ulaşan enerji ve enformasyon, nöronların bu sinyallere uygun olacak şekilde birbirleriyle bağlantı oluşturmalarını sağlar. Çocuk bağımlı-bağlantılı olduğu kişilerle sinyal alış-verişlerinde bulunurken, çocuğun beynindeki nöronlar arası bağlantılar öylesine değiştirilir ki, çocuğun beyninden alınıp verilen sinyallerle, karşısındaki insanın beyninden gönderilip-alınan sinyaller “attunement” denilen birbirleriyle tam çakışabilir olsunlar. Bu şekilde çocukla çevresi arasında, karşılıklı rezonans sağlayıcı sinir devreleri oluşturulmaya başlanır.

Bilgi işleme ve yorum oluşturma işlevi, nöronların ilgili hücrelere farklı özelliklerde (amplitüd, dalga boyu, frekans. vs.) elektrik sinyalleri göndermeleri şeklinde gerçekleşir. Yani bizlerin radyo dalgalarının amplitüd, frekans ve dalga boylarında değişiklikler yaparak karşılıklı haberleşme yapmamızdaki aynı prensip, hücrelerimiz tarafından da aynen uygulanmaktadır (Perner, 1991; Eggermont, 1998).

Bir gelecek tahmin makinesi olarak beyin, aldığı verileri çok dikkatle değerlendirmek ve en olası öneriyi oluşturmak zorundadır. Bunun için hem güncel verileri, hem de geçmişe ait tüm kayıtları dikkate alır (Trevarthen 1996). Bu işlemler için bilgi ve enerji akışından yararlanır. Geçmişe ait bilgiler ve enerjiler geçmişte oluşturulan yapısallaşmaların yapı ve dokularında kayıt altına alınmışlardır. Her yapısallaşma bu nedenle kendine has bir sinyale sahiptir ve diğer varlıklar o yapıyı bu sinyaliyle tanırlar. Beyin de, çevresinde oluşan yeni yapısallaşmaları çözmeye çalışarak, onların ne tür enerji ve bilgi içerdiklerini ve onlardan nasıl etkileneceğini hesaplamaya çalışır. Şuur dediğimiz canlılık özelliği, bilgi ve enerji akışına bağlı olarak, doğada ne tür yeni enerji-depolanma sistemleri oluştuğunu saptamaya yönelik bir bilgi oluşturma yöntemidir.

Doğadaki tüm varlıklar arasında var olan karşılıklı bağımlılık, ebeveyn-çocuk ilişkilerinde de vardır. Ebeveynler nesillerinin devamı için çocuklara, çocuklar da, hayatta kalabilmeleri için ebeveynlerine muhtaçtırlar. Bağımlılık çocuk ana karnındayken başlar, çünkü tüm gereksinimleri ana karnındaki koşullara bağlıdır. Bu nedenle annelerin hamilelik döneminde yaşadıkları ve duyguları çocuğun gelişiminde etkilidirler.

Çocuk doğduktan sonraki dönemde yine ana-babaya çok bağımlıdır, çünkü tüm gereksinimlerini onlar karşılamaktadır. Beyin dediğimiz işletim sistemi, çocuğun nelere birinci derecede bağımlı olduğunu araştırarak, çocuğun geleceğini planlayan bir yapısal unsur olduğundan, çocuğun beynindeki hücreler bağlantılarını buna göre yapmak zorundadırlar. Bu nedenle çocuklar hep ana-babalarının tüm davranışlarını takip eder, kullandığı dili ve her türlü mimik ve diğer davranışlarını aynen kopyalar.

Duygu oluşumu çevreden gelen sinyallerin yorumuna bağlı olarak geliştiğinden, ana-babaların olay yorumlamada çocuklara verdikleri ilk bilgiler çok önemli olurlar. Hücreler doğadaki her yeni oluşan bir varlık hakkında beyinlerde bu yeni varlığı tanımlayıcı bir tasavvur, bir imaj oluştururlar. Atalarımızın beyinlerinde bilgisayar, TV, vs. gibi imajlar yokken, günümüz insanlarının beyinlerinde bu tür varlıkları tasarlayıcı sinir hücreleri bağlantıları ve bu bağlantılarda kullanılan yeni protein türleri oluşturulmuştur. Bu yeni protein türleri, daha önceleri hiç oluşturulmamış yeni kombinasyonlar olmak zorundadırlar, zira eski kombinasyonların her biri, daha önceleri var olan bir varlığın tanımında kullanılmış ve hala da o tanımıyla kullanılmak üzere genetik veriler deposunda tutulmaktadırlar. Bu şekilde gittikçe çeşitlenen ve karmaşıklaşan bir doğal enformasyon işleme ağı ortaya çıkmaktadır. Yeni oluşturulan her tasavvurun (imajın) hangi tür duygularla ilişkili olacağı, beyindeki bilgi-işlem sisteminin doğru veya yanlış oluşturulmasında önem taşır.

Duygu oluşumu, çocuğun hem doğayla kendi ilişkilerine dayalı (yani çevresinden gelen sinyallere), hem de diğer insanlardan (özellikle de ana-babasından) aldığı yönlendirmelere bağlı olarak geliştiğinden, bir insanın beynindeki bilgi-işlem sistemi, tamamen karşılıklı etkileşimlere dayalı bir oluşum olarak karşımıza çıkar. Duygu oluşumu hem hücrelerin genetik bilgi depolarındaki eski veriler, hem de çocuğun çevresindeki insanlardan çocuğa empoze edilen verilere göre oluşturulduğundan, kalıtsal verilerle uyuşmayan her türlü veri, duygusal bozukluklara ve çeşitli ruhsal hastalıklar yol açar.

Duygu oluşumunda çevreden gelen bir sinyalden etkilenme-uyarılma derecesi ve bu sinyale verilen önem temel etkileyicilerdir. Bazı insan bir olaydan az etkilenirken, bazıları çok etkilenebilmektedir. Etkilenme derecesi, kısmen kişinin geçmişindeki olaylarla bağlantılıdır. Çocukluğunda bir kedi tarafından tırmıklanan bir çocuk bir kedi gördüğünde aşırı etkilenebilirken, böyle bir travma geçirmemiş olan hiç etkilenmez.

Duygu oluşumu, çevrede algılanan bir varlığın “iyi veya yararlı mı” kötü veya zararlı mı?” sorusuna yanıt aramakla başlar. Çocuk bu değerlendirmeyi, ya çevresinde güvendiği kişilerden aldığı sinyallerden yararlanarak, ya da kendisi o varlığı inceleyerek yapar. Elbette kalıtsal bilgiler olarak kendisine aktarılmış bilgilerden de çok yararlanır. Örneğin çoğu maddelerin acı, tuzlu, tatlı, ekşi gibi tatları vardır ve bunlar genetik olarak bizlere miras kalmış bilgilerdir. Örn. keskin acı tadı veren bir maddenin kötü (zehirli) olması olasılığı yüksektir. İlk defa gördüğü bir nesne karşısında çocuğun duyu organları harekete geçer ve beyinde alarm verilir: “Dikkat et, burada yeni bir şey var ve bu tehlikeli bir şey!” Bunun üzerine, beyindeki “değer ölçme sistemi” harekete geçer ve görülen varlığın ne kadar tehlikeli olduğu konusunda bir değer yargısı oluşturur. O değere göre varlıktan uzaklaşacak şekilde beyindeki enerji akışı yönlendirilir ve gerekli sinaps bağlantıları yapılır.

Duygu oluşumunun ilerleyen safhalarında, çevreden algılanan sinyaller sınıflamaya tabi tutulurlar ve algılanan şeyler kategorilere ayrılırlar. Duygu sistemlerinde oluşturulan bu kategorileştirme, öylesine genetik kayıtlara işlenmiştir ki, birbirlerine çok uzak toplumlardaki insanlar bile, aynı tip duygu kategorileri gösterebilirler. Örn. şekilde gösterilen yüz ifadeleri her toplumda aynı duyguyu ifade ederler.

Şekil 25: Bazı yüz ifadeleri tanımı genetik kodlamalara işlenmiş olduğundan, tüm toplumlarda aynı anlamda kullanılırlar.

Farelerin kedilerden korkması, insanların yılanlardan korkması, vs. de genlere işlenmiş duygu kategorilerindendirler.

(Verilerin sınıflandırılması şu şekilde de olmaktadır. Büyük azı dişleri ve yırtıcı pençeleri ile bir hayvanı parçalayan bir canlı “yırtıcı hayvan” olarak tanımlanır ve aynı özeliklere sahip diğer hayvanlar da aynı kategoriye konulur. Bu şekilde aslan, kaplan, kedi, vs yırtıcı hayvanlar gibi bir sınıfa konulmuş olunur. Buna benzer şekilde çevrede görülen her şey ortak yönleri dikkate alınarak, ot yiyici, et yiyici, sürüngen, kuş, taş, toprak, mineral, vs. şeklinde sınıflamalara ayrılır ve her bir kategoriyi beyinde simgesel olarak canlandıracak nöronsal örgütlenmeler yapılır. Bu nöronsal bağlantılar işletildiğinde, o kavramlar beyinde canlandırılır.)

İnsanların birbirlerini karşılıklı olarak anlayamamalarının temelinde, kişilerin dış dünyayı farklı bakış açılarıyla görüp, beyinlerinde farklı algılama ve değer yargısı oluşturmalarından kaynaklanır. Bazı insanlar dış dünyayı daha çok sol beyin değerlendirmesini ön planda tutarak yaparlar, bu durumda kişi yargılarını daha çok sayısal-sözel bakış açısından (yani daha çok realist gözüyle) oluşturur. Bazı insanlar sağ beyin değerlendirmesini ön planda tutar, bu durumda kişi duygusal olarak olaylara yaklaşır. Örn. Bir kız çocuğunun okuldaki sosyal davranışları çok bozuktur, çevresindekilerle hep sürtüşür, kavga eder, anlaşmaz. Doktor olayın nedenini araştırdığında, çocuğun 3.5 yaşına kadar büyük bir göz bozukluğu içinde yaşadığı ve ancak bu yaştan sonra uygun bir gözlük takılması sonucu çocuğun çevresini düzgün görebildiğini öğrenir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşimlerle yüz ifadelerinin okunması yeteneğinin çocuğun beyninde gelişmemiş olduğunu saptar. Bu yönde yetenek kazandırmaya yönelik tedavi uygulanarak, çocuğun davranışı düzeltilir (Siegel 1999).

Prof.İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Zaman Kavramı-11

Zaman kavramının ne olduğu ne anlama geldiğini üç farklı bakış açısıyla ele alacağız.

►1- Patel (2008)e göre Zaman tanımı:

Sürekli bir değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Patel’in (2008, p. 188) vurguladığı üzere: “Tüm varlıklar atomlardan oluşurlar …  Ve tüm biyokimyasal olaylarda (bu atomlar) farklı şekilde tekrar dizilirler-düzenlenirler. Bizleri oluşturan bu atomlar bir zamanlar Buddha’ya, Cengiz Han’a vaya Isaac Newton’a aittiler. Görüleceği üzere, zamanla değişen şey, bu atomların dizilim şekilleridir ve bu dizilim şekilleri farklı bilgiler oluştururlar. …  Sözün kısası: Hardware’ler değiştirilir, software ise hassaslaştırılır!”

Yani Patel’in (2008) tanımıyla, zaman maddelerin değişik sinyaller (bilgi) verecek şekilde yapısal durumlarının değişikliklere uğramasına bağlı bir göstergedir.

►2-Gedik 2008’de yapılan tanıma göre Zaman:

Geçmişe bir yolculuktan çıkartılacak sonuçlar

1- 100 yıl önceleri TV, bilgisayar, cep-telefonu, vs gibi ürünlerden yoksun yaşıyorduk.

2- 500 yıl önceleri elektrik yoktu, araba, uçak, tren gibi motorlu taşıtlar yoktu ve insanlık bu vasıtaların sunduğu nimetlerden yoksun yaşıyordu. Bu nedenle de, hem insanlığın yaşam standardı, günümüze oranla daha düşüktü; hem de bu işkollarından geçimlerini sağlayan insanların olmaması nedeniyle dünyadaki insan nüfusu daha azdı.

3- 20 000 yıl önceleri kentler yoktu, çanak-çömlek yoktu, tarım ve hayvancılık yoktu. Bu nedenle de, hem insanlığın yaşam standardı çok daha düşüktü; hem de bu işkollarından geçimlerini sağlayan insanların olmaması nedeniyle dünyadaki insan nüfusu çok-çok daha azdı.

4- 2.5 milyon yıl öncelerine gittiğimizde, insan dediğimiz canlıların dünya sahnesinden kaybolduğunu görüyoruz. Ama onun yerine iki ayağı üzerinde yürüyen başka bir canlı bulunuyor: Australopithecus adı verilen bu canlı, insan gibi iki ayağı üzerinde yürümesine rağmen, daha çok bir maymuna benziyor. 6 milyon yıl öncelerine gidildiğinde, bu canlı da kayboluyor ve sahnede sadece maymunlar, omurgalı ve omurgasız diğer hayvanlar kalıyor. 70 milyon sene öncelerine gidildiğinde ise memeli dediğimiz tüm hayvanlar sahneden kayboluyor ve onların yerine dinozorlar denilen başka hayvanlar görülüyorlar.

5- Geçmişe yolculuğa devam ettiğimizde, dünyamızın coğrafik görüntüsünün de sürekli değiştiği görülüyor: Atlantik okyanusu gittikçe küçülüyor, Amerika, Avrupa ve Afrika kıtaları gittikçe birbirlerine yakınlaşıyorlar. Bunun yanı sıra, İsviçre’den Tayland’a kadar olan bütün Alp-Himalaya-Kuşağı ülkeleri haritadan kaybolup, denize gömülmeye başlıyorlar ve onların bulundukları yerlerde, Tetis adı verilen büyük bir okyanus beliriyor.

6- Geçmişe doğru olan bu filmi seyretmeye devam ettiğimizde, 350 milyon yıl önceleri tamamen değişik bir dünya ortaya çıkıyor: Atlantik okyanusu yok, Afrika-Amerika-Avrupa-Hindistan-Avusturalya birbirlerine bitişikler, Asya Avrupa’dan kopmuş ve aralarında büyük okyanus var! Canlılar dünyası da tamamen değişmiş: Dinozorlar da kaybolmuşlar ve kuş, meyve ağaçları gibi hiçbir canlı yok. 450 milyon yıl öncelerine gidildiğinde ise, karalardaki tüm hayatın silindiği ve tüm hayatın denizlere bağlı olduğu görülüyor.

7- Yaklaşık 600 milyon yıl öncelerine gidildiğinde ise, midye, ıstakoz, balık, denizkestanesi gibi tüm iskeletli veya kavkılı hayvanların yok olduğu görülüyor. Onların yerine ise, tamamen yumuşak dokudan oluşan medüz, solucan gibi hayvanlar bulunuyor. 700 milyon yıl öncelerine gidildiğinde “Ediacara canlıları” adı verilen bu hayvanlar da yok oluyorlar ve denizlerdeki hayat sadece bakteri (prokaryot), amip (ökaryot) gibi ilkel canlılara kalıyor. Dünyamızın coğrafik görüntüsünün ise, günümüze benzer hiçbir yönü bulunmuyor.

8- Yaklaşık 3.5 milyar yıl geriye gidildiğinde, ökaryot hücreli tüm varlıkların kaybolduğunu ve sadece prokaryotik bakterilerin bulunduğu bir dünya ile baş-başa kalınıyor. 4 milyar yıl geri gidildiğinde ise, bakterilerin de olmadığı bir dünya var.

9- Bu filmi geçmişe doğru takip ettiğimizde, yaklaşık 5 milyar yıl önceleri, dünyamız ve ait olduğu tüm Güneş sistemi yok oluyor ve onların olduğu yerde çok büyük bir yıldız (süpernova) bulunuyor. Bu büyük yıldız içinde ise, dünyamızı oluşturacak olan C, O, Si, Fe, gibi temel elementler, doğanın daha basit yapıtaşlarından (H ve He elementlerinden) oluşturulmaya çalışılıyor.

10- Bu zamandan daha geriye doğru gidildiğinde, film gittikçe bulanıklaşıyor ve evrenimizin gittikçe büzüştüğü fark edilebiliyor. Bu büzüşme yaklaşık 14 milyar yıl öncesine kadar sürüyor ve o anda küçülebilecek en küçük hacme sıkışmış halde, proton, nötron, elektron gibi sadece atom-altı parçacıklardan ibaret olan bir evrene ulaşılıyor ve film burada bitiyor.

Varlıkların bileşimi ve yapısı sürekli değişiyor. Atom-altı-parçacıklarından başlanıyor (14 milyar öncelerinin Big-bang-evresi); H, He, C, Si, O, Fe gibi basit temel elementlerin oluşum dönemlerine geçiliyor (5-6 milyar yıl öncelerinin yıldız-içi dönemleri); ve son 4-5 milyar yıllık döneminde gezegenlerdeki çeşitli kompleks molekül oluşumları gerçekleşiyor. Daha sonra canlılar aleminin gelişimi başlıyor. Basit prokaryotik bakterilerle başlanıyor ve gittikçe daha gelişmiş karmaşık yapılı olanlara (ökaryot) tek-hücreli ve çok hücrelilere doğru gidiliyor. Bir canlıyı oluşturacak tüm bilgilerin hücrelerin yapısal-dokusal durumlarında depolandığı düşünülünce, bilgi dediğimiz bir şey oluşturma potansiyelinin gittikçe çoğaldığını ve varlıkların yapısal-dokusal özelliklerine işlenerek nesilden nesile korunarak aktarıldığını görüyoruz.

Bilgi potansiyelinin sürekli olarak artıp-geliştiği görülüyor. “Zaman” adını verdiğimiz kavram ise, bilgi düzeylerindeki gelişimlere bağlı olarak gerçekleşen değişim-dönüşümlerin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Tüm varlıklar yapısal dokularına kayıtlı bilgilerle (anizotropiye bağlı enerji farklılıkları), çevredeki değişim-dönüşümleri algılayıp, durumlarını ve şekillerini değiştirmektedirler. Bir çekül veya pusula iğnesi, çevresindeki tüm değişimleri algılar ve onlara göre yönlenir. Bir su damlası çevresindeki tüm değişimleri algılar ve ona göre şekillenir, buhar veya buz olur, vs. Bizler sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşıyoruz. Zaman doğadaki bu değişim-dönüşümlerin sonucu olarak oluşur. Değişim-dönüşüm olmazsa, zaman oluşmaz. Doğadaki her şeyin bir resimdeki gibi donmuş olduğunu düşünün, hiçbir şey hareket etmesin ve dönmesin. O zaman ne gün oluşur, ne ay, ne de yıl.

Doğada her şeyin sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olması ve zaman kavramının da değişim-dönüşümlerin bir sonucu olması, hayat kavramının anlamını anlamamıza da yarar. Hayat = ömür, ömür ise zamanın bir dilimi olduğundan, hayat, değişim-dönüşüm göstergesi olan zamanın bir dilimi olmakta, doğum ve ölüm ise bu dilimler arası geçiş aşamaları olmaktadır. Herhangi bir şeyin bir başka şeye dönüşmesi varlıklar arası karşılıklı etkileşimler (haberleşme ve rezonansa girme = uzlaşma) ile olduğundan, varlıklar sürekli bir değişim-dönüşüm algılama ve bunlara uygun yeni yapısallaşmalar oluşturma yarışı içindedirler. Bu ise bilgi oluşturma yarışmalarına götürmüş ve doğada bilgi artışı üssel bir gelişme gösterir olmuştur.

►3- Diğer bir yaklaşımla zaman:

Bileşenlerin daha rahat bir duruma ulaşabilmek için kendi aralarında haberleşerek molekül, hücre, beden gibi üst-sistemlerde birleşmeleriyle varlıklar çeşitleniyor. Varlıklar çeşitlendikçe, yeni etkileşim (haberleşme) türleri oluşuyor. Örneğin atomlar birbirleriyle foton denilen elektro-manyetik dalgalarla haberleşirler; moleküller basınç ve sıcaklık dalgalarıyla etkileşirler; hücreler şeker, yağ gibi molekül sinyalleriyle, hayvanlar çeşitli koku, tat, renk gibi daha değişik yöntemlerle birbirleriyle haberleşirler. Bu farklı büyüklükteki varlıkların ortaya çıkış zamanları da farklıdır. Atom-altı-öğeler evrenin taa başlangıcından (yani 14 milyar yıl önceden) beri vardırlar. Dünyamızı oluşturan yüz-küsur kimyasal element (atomlar) yaklaşık yedi milyar yıl önceleri oluşmaya başlamışlardır. Mineral gibi moleküller güneş sistemimizin oluşmasından sonra (yani 4.6 milyar yıldan beri) vardırlar. Hücreler 3.5 milyar yıldan beri, hayvanlar yaklaşık 600 milyon yıldan beri vardırlar.

Her bir varlığı oluşturma bilgisi, o varlığın hangi tür enerji kaynaklarına bağlı olarak gelişebileceği, vs. o varlığın yapısal-dokusal durumunda (genetik bilgi deposunda) kayıt altında tutulur. Ve tüm değişik türlerdeki enerjiler de en temeldeki kuantsal sistemden beslenirler. Bu şekilde çeşitli türlerdeki kuvvet oluşumları arasında bir zamanlama bağı bulunur. Bu zamanlama bağına bağlı olarak, bir yerde hayat önce bakteri gibi prokaryotik canlılarla başlar. Bunların yaydığı sinyallerle amip gibi basit ökaryotik hücreler ortaya çıkarlar. Onların çevreleriyle etkileşimleri sonucu, çok hücreli bitkiler ve hayvanlar vs. ve bu şekilde her yeni oluşan canlı türü, daha öncekilere bağımlı olacak şekilde bir zamanlama sistemiyle doğada yerlerini alırlar.

Bu şekilde hep bir önceki evredeki kuvvet veya enerji türlerine bağımlı olarak gelişen bir zamanlama ve bağımlılık sistemi oluşur. Bu zamanlama sistemi canlıların iç saatlerini oluşturur.  Ve bileşenler oluşturdukları üst-sistemi hayatta tutmak, sistem içinde işlerin yolunda gitmesini sağlamak için sürekli çalışıp-çabalamak zorundadırlar, yoksa oluşturdukları sistem dağılır. Bu nedenle hayat varlıklar arasındaki bir dayanıklılık yarışı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Zaman içinde canlıların sayıları ve türleri yeryüzünde değişir; buna göre, bazıları yok olurken, bazıları yeni ortaya çıkar. Bu nedenle beyindeki hücreler, zaman içindeki bu değişimleri de dikkate alıp, değerlendirmeye çalışır.

Sözün kısası, beyinlerimiz (ve bedendeki tüm diğer organlarımız ve onları oluşturan hücrelerimiz) bedenimizin düzgün şekilde işletilmesi, rahat ve tehlikelerden uzak bir yaşam sürmesi için, geceli-gündüzlü çalışmaktadırlar. Onlar için durmak, pasif kalmak söz konusu değildir; çünkü durdukları, pasif kaldıkları anda, ortaklık sistemleri tamamen çöker ve beden ölür. Doğadaki tüm varlıklar için aktif olmak var-olmanın, yaşamanın temelini oluşturur. Bir mineral içindeki tüm atomlar karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşerek, mineralin yüzeylerinin belli açıları, belli uzunlukları olacak şekilde bir araya gelirler; kendilerine gelen bir sinyalin (örn. bir ışık dalgasının veya bir deprem dalgasının) belli yönlerde hızlı, belli yönlerde yavaş ilerlemesine neden olarak, doğadaki enerji dağıtımda kendilerine düşen görevi yerine getirirler. Doğadaki tüm varlıklar sürekli aktif durumdadırlar. Örn. atmosferdeki her molekül, sürekli olarak çevresindeki diğer moleküllerin ısı ve basınç durumlarını dikkate alarak, en düşük değerdekilere doğru hareket eder ve bu şekilde rüzgâr dediğimiz hava akıntıları oluşturarak, yine dünyamızdaki enerji dağılımının düzenlenmesinde rol alırlar. Kütlesi olan her varlık, gravite kuvvetini algılayarak, en büyük kütlelere doğru yönelecek şekilde kendilerini yönlendiriyorlar. Bu şekilde gezegenler ve yıldız sistemleri belirli yörüngelerde dolaşıyorlar, vs.

Anlaşılacağı üzere, sürekli değişim-dönüşüm içinde yaşanılan bir doğa ve dünyada, varlıklar yapısal-dokusal durumlarını değiştirerek bu değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelirler. Canlı ile cansız arasındaki fark ise, yapısal-dokusal durumlardaki bu değişim-dönüşümlerin kayıt altına alınıp, aktarılması usulündedir. Cansızlar bunu Si (silisyum) merkezli bir element etrafında toplanmış moleküller sistemiyle yaparlar; canlılar ise C (Karbon) atomunun temelde yer aldığı moleküller sistemiyle yaparlar. Cansızlar aleminde oluşturulabilinecek molekül büyüklüğü SiO2, KAlSi3O8 gibi 3-5 atom (en çok 15-20 atom) civarındayken, canlılar aleminde yüzlerce (hatta binlerce) atomu kapsayacak düzeydedir. Bu nedenle de, oluşturulabilinecek kombinasyon sayısı, yani depolanabilinecek bilgi kapasitesi muazzam artmıştır. Ve tüm bu farklı düzeydeki bilgi oluşumları zaman dediğimiz bir ardalanma ve bağımlılık sistemi içinde olur.

Zaman ve zamanlama faktörünün hücrelerce ne kadar önemli olduğunu bir örnek vererek açıklayalım.

Tüm varlıklar bağımlı oldukları ve kendilerini yakından etkileyecek tüm faktörlerin hangi aralıklarla ve neye bağlı olarak değiştiklerini ve bu faktörlerin nasıl belirlenebileceği gibi konularda bilgi edinmek ve bu bilgileri özenle saklayıp, gelecek nesle aktarmak zorundadırlar. Canlılar alemine ait tüm bilgiler amino-asit dizilimleri olarak DNA veya RNA dediğimiz kalıtsal öğelerde depolanırlar ve nesilden nesile aktarılırlar. Nitekim biyolojik iç saatimiz nedeniyle, yeraltında hiç güneş görmeyen bir mahzende yaşasak bile, yaklaşık 24 saatlik bir düzene göre yatıp-kalkmaya başlarız; aylık döngüler şeklinde menstrüasyonla (adetlerle) karşılaşırız; belli bir yaşta ergenliğe ulaşırız, belli yaşlarda bedenimizin belli yerleri kıllanmaya başlar vs.. Dolayısıyla, canlıların genom dediğimiz kalıtsal bilgi depolarında, geçmiş zamanlarda ortaya çıkmış olan bu önemli ortamsal değişiklik faktörlerinin kayıtları bulunmaktadırlar.

Bu bakış açısıyla konuya yaklaşan ve araştıran bir bilim adamları gurubu (Ding ve diğ. 2006) şaşkınlık yaratacak sonuçlara ulaşmışlardır.

Canlıların çevre faktörlerinden en fazla etkilenen kısımları, “membran” dediğimiz hücre zarı kesimidir, zira dış dünya ile doğrudan karşı-karşıya gelen kesim orasıdır. Bu nedenle hücre zarı proteinlerinin yapısallaşmaları, hücrelerin çevrelerinde gerçekleşen değişim-dönüşümler konusunda önemli ipuçları içerirler.

Ding ve diğ. (2006) paleontolojik verilerden yararlanarak, hangi canlıların yeryüzünde hangi zamanlarda ortaya çıktıklarını dikkate alarak, bu canlı guruplarının günümüzdeki temsilcilerinin “membran proteinleri” (Transmembrane Gene Families)  yapısallaşmalarını incelemişler ve birbirleriyle kıyaslamışlardır.

Canlılar aleminde bilgi oluşturma ve aktarmanın, kuantum-sistemi temel ilkelerine göre gerçekleştiğini vurgulamak gerekir. Kuantum sistemlerinde her şey, belli temel yapıtaşlarının  (paketçikler şeklinde) üst-üste eklenmeleri şeklinde olmaktadır. Canlılar alemindeki bilgiler de bu sistemle aktarılmaktadır. Canlılar âlemindeki en temel yapıtaşlarını Adenin (A), Thymin (T), Guanin (G) ve Cytosin (C) oluşturur. Bunların 3-lü kombinasyonlarıyla 20 farklı amino-asit paketçiği ortaya çıkar. Bu amino-asitlerinin kombinasyonlarıyla da belli protein-modülleri oluşurlar ve her bir protein modülü, doğadaki belli faktörleri algılayan ve onlarla etkileşim olanağı sağlayan hücre-aygıtları olarak işlev görürler. Dolayısıyla hücreler çevre faktörlerine uyumlarını bu temel protein-modülleri sayısını artırıp-azaltarak gerçekleştirirler.

Yeryüzünde 3.5 milyar yıldan beri canlı çeşitliliği sürekli artıp geliştiğine göre, farklı zamanlarda ortaya çıkan canlı guruplarının genetik yapısallaşmalarında bu farklılıklar kayıt edilmiş olmalıdırlar. Ding ve diğ. (2006) yaptıkları araştırma gerçekten bunu ortaya koymuş olmasından dolayı çok önemlidir, çünkü hem dünyamızdaki oksijen artışı aşamalarının, hem 61-62 milyon yıllık canlı yok-oluşu dönemlerinin farklı “Transmembrane Gene Duplicates”  olarak canlıların kalıtsal bilgi depolarında kayıtlı olduklarını istatistiksel değerlerle ortaya koymuşlardır. “Gene duplicates” (gen çoğaltımı) teriminin ne anlama geldiğini anlamak için “transposon” denilen bir başka genetik kavramı anlamak gerekir. Barbara McClintock 1940-50’li yıllardaki çalışmalarında, mısır (Zea mays) bitkisi üzerine yaptığı deneylerde, stres vs. gibi çevre faktörlerindeki değişikliklerin bitkinin genetik kayıtlarında belli özelliklerin tekrarlanması şeklinde etkiler ortaya koyduğunu, belli genlerin kromozomlar üzerinde taşınarak başka noktalara tekrarlanacak şekilde taşındığını ispatlar (1983te de bu buluşu nedeniyle Nobel ödülü alır!).  Belli genetik bilgilerin kromozom iplikçikleri üzerinde bir yerden başka bir yere taşınmasında rol alan genetik unsurlara (bir yerden bir başka yere aktarıcı anlamında) transposon adı verilir. Yani hücreler doğada sorunlarla karşılaştıklarında, mevcut eski bilgileri, farklı bilgilerle yeni-kombinasyonlar oluşturacak şekilde başka noktalara aktararak, değişik çözüm formülleri geliştirmeye çalışırlar. Bu şekilde aynı bir gen, birkaç defa tekrarlanmış olur ki, buna gen çoğaltılması anlamında “gene duplicates” veya “gene duplication” adı verilir.

Ding ve diğ. (2006) yaptığı araştırma, hücrelerin çevre koşullarındaki uzun vadeli önemli değişikliklere ait çözüm formüllerini kayıt ettikleri ve nesiller boyu bu bilgileri aktardıklarını göstermesi bakımından son derece ilginçtir.

Görüldüğü üzere, hücreler çok önemli değişim-dönüşüm olaylarını genetik bilgi depolarına aktarıyorlar. Neyin az, neyin çok önemli olduğuna uzun zamana dayalı değerlendirmeler sonucunda karar veriyorlar.

Özet olarak zaman, varlıkların yapısal bileşimlerinin değişimleriyle oluşan bir değişim-dönüşüm göstergesidir. Doğada 90-100 kimyasal element vardır. 5 milyar yıl öncesinin dünyasındaki varlıklar da bu elementlerin kombinasyonlarında oluşuyorlardı, 200 milyon yıl öncelerinin dinozorlar denemi varlıkları da aynı kimyasal elementlerden oluşuyorlardı, günümüz dünyasının insanları ve diğer varlıkları da aynı elementlerden oluşuyorlar. Tek farkları, bu elementlerin faklı kombinasyonlarına göre oluşturulan ve farklı bilgi içeriklerine (anizotropi) sahip olmalarıdır. Bu nedenle de enerji akışı ve kuvvet oluşum mekanizmasını daha ekonomik bir düzeye taşımış olmalarıdır.

Kuantsal enerji paketçikleri zaman içinde değişik kuvvet türleri oluşturacak şekilde farklı kimyasal bileşikler şeklinde değiştiklerinden, her yeni oluşturulan varlık, bu yeni kuvvet türünü (sinyalini, dalgasını, kokusunu, vs.) algılayacak şekilde yeni algılayıcı sistemler (detektörler, duyu organları vs.) oluşturarak, doğadaki değişim-dönüşümlere uyumlu hale gelme yarışı içindedirler.  Onun için doğum- ve ölüm döngüsü üzerine oturtulmuş bir hayat sistemi vardır.

Atalarımız ise zamanı, doğa-ve dünyanın yapıcısı ve sahibi olduğunu düşündükleri harici, ebedi ve değişmez bir varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk olarak yorumlamışlardır ve hep bu şekliyle aktarıla gelinmiştir. Doğa bilimlerindeki yeni araştırmalar ise, doğa ve dünyanın sahibi ve oluşturucularının varlıkların bizzat kendileri olduğunu ortaya koymuştur. Maddenin en küçük parçacıklarından başlanılarak, tüm varlıkların karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşerek (information & self-organisation), yani kendi güç veya değer yargılarını çevrelerine yayıp, çevreden yayılan diğer güç ve değer yargılarını da algılayarak, karşılıklı bir uyum ve anlaşma içinde doğa ve dünyamızı oluşturdukları son asırdaki doğa bilimsel araştırmalarla ispatlanmıştır.

Atalarımızın hayatın neden doğum-ölüm döngüsüne dayalı olduğunu anlayamadıkları ve zamanı bir ebediyet olarak tasarladıkları aşağılarda açıklanacaktır.

Prof. İsmet Gedik- Hücre Yapısı

-devam edecek-

Not:  Zaman, isteklerin/hayallerin realize edilmesinin taksitlendirilmesidir demiş idim. Çünkü bizler yarı spinli fermiyonlarız ve ışıktan yavaşız. Bizim bölgemizde: Önce kuram sonra deneyim gelir. Kuram, salınımcılardan gelir, deneyim ise fermiyonlarca gerçekleştirilir. Böylece gerçek dediğimiz illüzyon oluşur. Bozonların dünyasında zamandan bahsetmek sanırım çok tuhaf kaçar! :)))