Cevabı Söyleme: Öğrencinin Zihninde Küçük Bir Deprem Yarat

Bir öğrenci “Işık nedir?” diye sorduğunda öğretmen hemen tanımı söyleyebilir: elektromanyetik dalga, foton akışı, enerji taşıyıcısı… Bilgi doğrudur; fakat zihinsel serüven daha başlamadan bitmiştir. Sokratik öğretmen ise cevabı cebinde tutar ve başka bir soru sorar: “Işık yalnızca dalgaysa, tek tek parçacıklar gibi davranmasını nasıl açıklarsın?” Öğrenci cevap vermeye çalışırken kendi düşüncesinin duvarına çarpar. İşte öğrenmenin en verimli anlarından biri budur: İnsan, bildiğini sandığı şeyin aslında eksik olduğunu fark eder.

Sokratik diyalog, bilgi vermeyi reddetmek değildir. Bilgiyi, zihnin içine hazır eşya gibi yerleştirmek yerine öğrencinin onu yeniden kurmasını sağlamaktır. Bu yöntemde öğretmen cevap makinesi değil, düşünsel koreograftır. Sorularıyla öğrenciyi yürütür, durdurur, geri çevirir ve bazen nazikçe bir çıkmaza sokar. Amaç öğrenciyi küçük düşürmek değil, varsayımlarını görünür kılmaktır. Çünkü çoğu yanlış cevap bilgisizlikten değil, fark edilmemiş kabullerden doğar.

Mantıksal çıkmaz neden işe yarar?

Zihin tutarlılığı sever. Bir öğrenci aynı anda hem “Ağır cisimler daha hızlı düşer” hem de “Yerçekimi bütün cisimlere aynı ivmeyi kazandırır” dediğinde içeride küçük bir alarm çalar. Öğretmen bu çelişkiyi hemen düzeltmek yerine büyütebilir: “Öyleyse ağır ve hafif iki cismi birbirine bağlarsak ne olur? Hafif olan ağır olanı yavaşlatır mı, yoksa toplam ağırlık sistemi hızlandırır mı?” Öğrenci hangi seçeneği savunsa ilk iddiasıyla çatışır. Galileo’nun düşünce deneyindeki pedagojik güç tam olarak buradadır: Cevap dışarıdan dayatılmaz; eski düşünce kendi ağırlığı altında çöker.

Bilim eğitiminde bu yaklaşım, formülleri ezberlenmiş büyüler olmaktan çıkarır. “Neden?” ve “Hangi koşulda?” soruları, formülün sınırlarını ortaya koyar. Enerji her zaman korunuyorsa sürtünmede kaybolan hareket nereye gider? Bir model gerçeğin kendisi değilse, neden işe yarar? Deney sonucu beklentiye uymadığında deney mi bozuktur, kuram mı eksiktir, yoksa soru mu yanlış kurulmuştur? Böyle sorular öğrenciyi yalnızca bilimsel bilgiye değil, bilimin çalışma ahlakına da yaklaştırır.

Sanatta doğru cevap yoksa diyalog neyi buldurur?

Sanat eğitiminde Sokratik yöntem daha da oyunbazdır. Öğrenci bir resmi “güzel” bulduğunu söylediğinde öğretmen “Güzellik nerede: renkte mi, düzende mi, sende mi?” diye sorabilir. “Sanat özgür olmalıdır” diyen birine, “O hâlde sanatçının koyduğu her sınır özgürlüğe ihanet midir?” denebilir. Bu sorular tek bir estetik hükme ulaştırmaz. Bunun yerine öğrencinin zevkini gerekçelendirmesini, alışkanlık ile yargıyı ayırmasını ve ilk bakışın arkasındaki kültürel kodları fark etmesini sağlar.

Üstelik bilim ile sanat burada gizlice el sıkışır. Bilim insanı hipotezini, sanatçı ise görme biçimini sınar. Biri ölçümle, diğeri biçimle çalışır; fakat ikisi de “Başka türlü olabilir miydi?” sorusuna ihtiyaç duyar. Sokratik diyalog, kesinlik dağıtmak yerine olasılık alanını genişletir. Öğrenci cevap tüketen biri olmaktan çıkar, soru üreten bir araştırmacıya dönüşür.

Her çıkmaz öğretici değildir

Yine de zihni çıkmaza sokmak kolayca entelektüel gösteriye dönüşebilir. Öğretmen cevabı bildiği için öğrenciyi köşeye sıkıştırırsa diyalog değil, kılık değiştirmiş bir sınav yapar. Verimli çıkmaz güven ister. Öğrenci yanılmanın cezalandırılmayacağını bilmeli; öğretmen de kendi sorularının sorgulanmasına izin vermelidir. En güçlü an bazen öğretmenin “Bunu ben de bilmiyorum, birlikte düşünelim” dediği andır. Böylece otorite kaybolmaz; biçim değiştirir. Bilgiye sahip olma otoritesi, araştırmayı dürüstçe yönetme sorumluluğuna dönüşür.

İyi eğitim, her karanlık odaya hemen lamba takmaz. Bazen öğrencinin karanlıkta şekilleri seçmesini, duvara çarpmasını ve kapının yerini kendi elleriyle bulmasını bekler. Çünkü söylenen cevap hatırlanabilir; fakat insanın kendi çelişkisinden geçerek ulaştığı kavrayış, düşünme biçimini değiştirir. Sokratik diyaloğun asıl gücü de budur: Öğrenciye ne düşüneceğini değil, kendi zihninden nasıl şüphe edeceğini öğretmek.

Sınıfta Bir Hata Var: Sokrates Debug Modunu Açarsa Ne Olur?

Bir öğrencinin zihni bazen çalışan ama tuhaf sonuçlar üreten bir programa benzer. Ekranda hata mesajı yoktur; hatta öğretmen de çoğu zaman her şeyin yolunda gittiğini sanır. Öğrenci formülü ezberlemiştir, tanımı tekrarlar, doğru şıkkı işaretler. Fakat sistemin derininde bir yerde küçük, inatçı, sinsi bir mantık hatası saklanır. İşte Sokratik yöntem tam bu noktada devreye girer: Cevap vermek için değil, cevabın altında çalışan kodu görmek için.

Sokrates, antik dünyanın en meşhur hata ayıklayıcısıydı desek abartmış olmayız. Elinde klavye yoktu ama soruları vardı. Birinin “Cesaret budur” dediğini duyduğunda hemen “Her durumda mı?”, “Korkusuzluk cesaret midir?”, “Bilmeden atılmak cesaret sayılır mı?” diye sorardı. Bu sorular, düşüncenin satır satır çalıştırılması gibidir. Programlamada nasıl bir değişkenin hangi noktada yanlış değer aldığını bulmaya çalışırsak, Sokratik diyalogda da bir kavramın hangi varsayımla bozulduğunu ararız.

Öğretmen Cevap Makinesi Değil, Debugger Olursa

Geleneksel eğitim çoğu zaman öğrenciye paketlenmiş cevaplar sunar. “Bunu böyle bil.” “Bu kuralı uygula.” “Bu tanımı ezberle.” Fakat ezber, hatalı çalışan bir sistemin üstüne güzel bir arayüz giydirmek gibidir. Dışarıdan düzgün görünür; içeride ise if-else blokları birbirine girmiştir. Sokratik öğretmen, öğrencinin yanlışını hemen düzeltmez. Daha tehlikeli ve daha faydalı bir şey yapar: Öğrenciye kendi yanlışının izini sürdürtür.

Mesela bir öğrenci “Tarih sadece savaşlardan ibarettir” dediğinde öğretmen “Hayır, öyle değil” diyebilir. Bu hızlıdır ama öğretici değildir. Sokratik yaklaşım ise şöyle sorar: “Savaş yokken toplumlar değişmez mi?”, “Yazı, ticaret, göç, bilim tarih değil midir?”, “Bir savaşın nedeni de tarihsel süreç değil mi?” Öğrenci bir anda kendi cümlesinin sınırlarıyla karşılaşır. Cümle çatırdamaya başlar. İşte öğrenme çoğu zaman bu çatlak sesinden doğar.

Debugging de aynı terbiyeyi ister. Bir kod çalışmıyorsa panikle her satırı değiştirmek çözüm değildir. Önce sorarsın: “Bu fonksiyon ne yapmalıydı?”, “Gerçekte ne yapıyor?”, “Girdi ne?”, “Çıktı ne?”, “Ben hangi varsayımla bunu yazdım?” Sokratik yöntemde de zihinsel fonksiyonlar sorgulanır. “Bunu neden doğru sanıyorum?”, “Kanıtım ne?”, “Aksi mümkün mü?”, “Bu düşünce hangi durumda çöker?” Bu sorular insanı rahatsız eder, çünkü zihnin arka odasına girer. Ama gerçek öğrenme, tam da o tozlu odada saklıdır.

Hata, Düşmanın Değil Öğretmenin

Eğitimde en büyük yanılgılardan biri hatayı utanılacak bir şey sanmaktır. Oysa hata, sistemin bize gönderdiği en dürüst mesajdır. Bir öğrenci yanlış cevap verdiğinde aslında zihninin haritasını göstermiş olur. Bu harita olmadan öğretmen nereye müdahale edeceğini bilemez. Hata yoksa iz yoktur; iz yoksa keşif yoktur.

Bu yüzden Sokratik sınıf, öğrencilerin “bilmiyorum” diyebildiği bir laboratuvar olmalıdır. “Bilmiyorum” bir çöküş değil, debug sürecinin başlangıç komutudur. Çünkü bilmediğini fark etmeyen öğrenci, hatalı kodu başarıyla çalışıyor sanan programcı gibidir. En tehlikeli yanlış, kendini doğru gibi gösteren yanlıştır.

Sürekli soru sormak elbette öğrenciyi köşeye sıkıştırmak anlamına gelmez. Sokrates’in ruhu bir sorgu polisi değil, bir düşünce ebesidir. Amaç öğrenciyi utandırmak değil, kendi fikrini doğurtmaktır. İyi soru, zihne çelme takmaz; zihni yürümeye zorlar. “Neden?” sorusu burada balyoz değil, fenerdir.

Bugünün dünyasında bilgiye ulaşmak kolay, fakat varsayımlarımızı yakalamak hâlâ zordur. Yapay zekâ cevap üretebilir, arama motoru kaynak bulabilir, video dersler konuyu anlatabilir. Ama temel mantık hatasını görmek için hâlâ o kadim sanata ihtiyaç vardır: düşünceyi sorularla sıkıştırmak. Eğitim, cevap depolama sanatı olmaktan çıkıp hata ayıklama disiplinine dönüştüğünde öğrenci yalnızca daha çok şey bilmez; daha iyi düşünür.

Belki de her dersin görünmez tahtasında şu yazmalı: “Kodun çalışması yetmez; neden çalıştığını anla.” Sokratik yöntem bize tam bunu öğretir. Düşüncelerimizi çalıştırır, durdurur, izler, sınar ve gerekirse yeniden yazar. Çünkü insan zihnindeki en büyük güncelleme, doğru cevabı duyduğunda değil, yanlış soruyu fark ettiğinde başlar.

Hedef Yanılgısı-16

Alt-sistemlerle üst-sistemler arasında geçekleşen hedef gösterme ve gösterilen hedefe ulaşama çabalarının nasıl olduğunu bir örnekle gösterelim.

Matadorların yaptıkları boğa güreşlerinde, matadorun elinde kırmızı renkli bir flama bulunur ve boğa bu flamaya saldıracak şekilde şartlandırılır. Bu tipik bir yanlış hedefe saplanma olayıdır. Bir boğa bir mücadeleden ölmeden kurtulursa ve yarışmalara devam ettirilirse, hedef saptırılması olayını da fark eder ve karşısındaki matadora öldürücü boynuz darbeleri vurur. Bu nedenle boğa güreşlerinde aynı boğa arenaya tekrar çıkartılmaz.

Bu eylemlerde, bir boğanın şu veya bu şekilde davranması, tamamen kendisine gösterilen hedefin yanlışlığına bağlıdır. Boğanın hücreleri, bedene gösterilen hedefe ulaşmaya çalışırlar. Hedef hatalı olduğu için boğanın tüm çabaları boşuna gitmiş olur.  Toplumlarda da insanlara gösterilen hedef aynen bu şekilde bir etki yapar. Günümüz dünyasında insanlara gösterilen hedefler arasında “daha rahat yaşam koşulları oluşturmaya yönelik toplumsal birliktelik” oluşturmak diye bir hedef yoktur. “Bir toprak parçasını (vatanı)”, bir siyasi veya dini görüşü savunmak gibi hedefler yaygındır.

Vatan veya devleti koruma, veyahut vatansever insan olma gibi bir hedef yanıltıcı bir saptırmacadır, çünkü devlet dediğimiz sistem tepede bulunanlarca parsellenmiş ve sahiplenilmiş sektörlerden (A-Bakanlığı, B- bakanı, X-Holding, Y-Holding, Telekom, Vodafon, Z-Fabrikası, vs.) oluşmaktadır ve oralarda çalışanlar bu sistemlerin ortağı değildirler. Hâlbuki doğal sistemde varlıkların bizzat sahipliğini üstlenmedikleri hiçbir şey yoktur ve de oluşturulamamaktadır. İşte insanlığın sorunlarının temel nedeni bu bilgisizliğindedir. Bu bilgi insanlığa verilmemektedir. İnsanlara aşılanan bilgi şöyledir: ‘doğadaki her şey varlıkların dışında bir güç sistemi tarafından oluşturulur ve sahiplik de ona aittir’. Bu görüş doğa-bilimsel verilere tamamen ters düşmektedir. Bu hatalı temel görüş aktarımı nedeniyle, insanlar da, kendilerine ait olması gereken toplumsal hayat sistemini sahiplenme bilincinden yoksun kalmakta ve toplumdaki tüm işlemleri hep ağa, şeyh, sultan, lider gibi kendileri dışındaki insanlara bırakmaktadır. Tepedeki bu insanlar da, halkın bilinçlenmemesi-uyanmaması için ellerinden geleni hep yapmışlardır ve yapmaktadırlar.

Vatan bir toprak parçasıdır, o toprak parçası üzerinde sadece insan değil, daha milyonlarca farklı canlı yaşar ve hepsinin karşılıklı etkileşimiyle ekolojik bir sistem ortaya çıkar. Dolayısıyla vatanın sahipliği diye bir şey, insanlara özgü olamaz.  İnsanlar kendilerini üzerinde yaşadıkları bir toprak parçasının sahibi görüp, onu istedikleri şekilde kullanamazlar. İnsanlık bu yanlışlığı yaptığı için, dağlarımız, denizlerimiz cehenneme çevrilmiş ve yaşanılmaz duruma sokulmuştur.

Bizlerin düşünce ve davranışları, bedenimizdeki hücrelerimiz tarafından belirlenirler. Peki, hücreler bu belirlemeyi neye göre yaparlar?

Cevap: bizlerin onlara göstereceğimiz hedeflere göre! Biz hücrelerimize futbolculuğu cazip gösterirsek, onlar futbolculuğa uygun davranışlara girerler; şarkıcı olmayı hedef gösterirsek, o yönde çabalayan insanlar ortaya çıkar. Bir toplumdaki futbolcu veya şarkıcı sayısının ise belli bir sınırı vardır. Dolayısıyla, milyonlarca nüfusa sahip olan bir toplumda insanlara gösterilecek hedef çok çeşitlilik arz etmek zorundadır.(sibelin notu: Richard Bach’ın Meraklılar romanı mutlaka okunmalı)

Diğer taraftan, her insan bedeni bir diğerinden farklıdır. Kiminin ses telleri şarkıcı olmasına uygunken, kimininki değildir. Bu nedenle, bedenlerin hangi mesleklerde başarılı olacakları genetik yapısallaşmayla da ilişkilidir. Dolayısıyla, her insan aynı tür meslekte aynı başarıyı gösteremez. Bu nedenle insanlar, hücrelerine gösterecekleri hedefleri (yani toplum hayatında üstlenecekleri hizmetleri) kendi hücrelerine “sorarak” kendileri belirlemek zorunadırlar.(Sibelin Notu: J.Searle-Zihnin Yeniden Keşfi kitabı mutlaka okunmalı Arka Plan Tezi’nin ruhuna varılmalı)

Bu gün gençliğimizin geleceklerinden umutsuz olmaları onları mutsuz kılmaktadır. Mutsuz olmalarının nedeni ise, yanlış gelenek-görenek ve yanlış temel eğitim sistemleri nedeniyle, kendilerine bir hedef belirleyecek şekilde hücrelerinin yönlendirilmemiş olmasındandır. Hedef vatansever olmak olursa, insanlar bir toprak parçasını sahiplenmek ve savunmak için çabalarlar. Hâlbuki hedef toplum-severlik olursa, alt-sistem üst-sistem ilişkisi ortaya çıkar ve insanlar toplum denilen yeni bir üst-sistem oluşturacak şekilde davranırlar. Vatanseverlik, bir üst-sistem oluşturmayı hedef olarak göstermez.

Dolayısıyla vatanseverliği hedef göstermekle, toplum-severliği hedef göstermek arasında büyük fark vardır. Vatanseverlik hedefiyle yetişenler devlet yönetimine geldiklerinde, doğadaki toprakları parselleyecek, daha büyük bir parsele ulaşacak davranışlara girerler. Burada bir toplumsal birlik-bütünlük oluşturma diye bir amaç veya hedef yoktur. Toprak parçası edinme amacı vardır. Bunun için halk savaşlara gönderilir. Halk devletin sahibi olarak görülmediği için bazı şeylerin halktan gizlenmesi, saklanması gerekmektedir. Bu nedenle devlet sırrı gibi konular ortaya çıkar. Vatanın sahipliği tepedeki yönetici kesime ait olduğundan bu sahiplik gereği, halktan gizlenmesi gereken konular oluştururlar. Hâlbuki toplum-severliğin hedef gösterildiği bir sistemde, toplumun sahibi bizzat halktır ve halk da sahibi olduğu sisteme zarar verecek bir davranışta bulunmayacağından, devlet sırrı gibi gizli-kapaklı konular oluşmaz. Günümüz siyasi çatışmalarının hepsi bu şekilde kökten çözüme kavuşur.

Toplum biz insanların oluşturacağı bir ortaklık sistemidir. Hücrelerimize bu temel görevi hedef olarak gösterirsek, çocuklarımız ve gençlerimizin her biri kendi genetik yapılarına uygun mesleklere yönelerek, en iyi toplumsal bağımlılık sistemini kesinlikle oluşturacaklardır, çünkü bu dürtü onların genlerinde mevcuttur!

Toplum hayatı, bileşenlerinin sahip çıkması oranında başarılı olunan bir sistemdir. Toplum oluşturulması gereken yeni bir sistemdir. Toplum oluşturmanın amacı ve doğada bir şeyin nasıl oluşturulduğu, nasıl sahiplenildiği bilgisi hücrelerimize otomatik olarak işlenecek şekilde verilmezse, insanlar toplum oluşturamazlar. Bu bilgi geleneklere işlenmiş olursa toplumsallaşma gerçekleşir. Ancak o zaman her çocuk, doğar doğmaz bu geleneksel bilgiyi kopyalayıp otomatik işletim devresi olarak yapısına aktarır ve insanlık ondan sonra bu yolda devam eder. Bu yapılmadığı sürece, toplumsal davranış gerçekleşmez. (sibelin notu: Her Şeyin Teorisi mutlaka okunmalı Spiral Dinamiğin özüne varılmalı)

Bir bedende tüm işleri yapan hücreler mi?    Evet!

Peki, hücreler bedenlerine sahip çıkıyorlar mı?    Evet!

Bir toplumda tüm işleri yapan halk mı?    Evet!

Peki, halk topluma sahip çıkıyor mu? ????

Neden? Çünkü halka doğadaki oluşumların, varlıkların dışında bir sistem tarafından oluşturulup-denetlendiği ve sahiplenildiği şeklinde bir bilgi verilmiş.

İnsanların kendilerini toplumsal (ve diğer doğal sistemlerin) sahibi olarak görmediklerinin en güzel delilini, insanların hayattaki davranışları oluşturur. Şöyle ki:

İnsanlar

-evlerine tükürmezler, kendi eşyalarına zarar vermezler,

-ama sokağa tükürürler, denizleri, dağları kirletirler, hırsızlık-soygunculuk yaparlar.

Toplumu kendisi oluşturan ve doğadaki tüm diğer varlıklara bağımlı olarak, onlarla birlikte doğal sistemi oluşturduklarının bilincinde olan bir insan, tamamen farklı davranmaya başlar.

Hedef “biz nasıl daha rahat bir şekilde yaşayabiliriz?” sorusuna yanıt bulmaktan geçer ve bu soru “toplum nedir? Nasıl oluşturulur”a götürür. Doğadaki tüm oluşumlar bileşenlerin (insanların) karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarına göre gerçekleştirildiğinden, bu temel prensibi öğrenen insanların başka türlü davranmaları beklenemez, çünkü sistem doğanın sahibine ait sistemdir.

Dolayısıyla, doğadaki oluşum mekanizması bilgisinin ana-babalarımızın geleneklerine işleyecek şekilde onlara aktarılması toplumsal sorunlarımızın çözümü için şart ve gereklidir. Doğadaki oluşum mekanizmasına uygun davranmak ve “toplumsal sistemi bir ortaklık olarak görmek ve sahipliğini üstlenmek”.

Toplumlarda yerleşik bir sürü geleneksel bilgiler vardır. Bu bilgilerin hangilerinin doğru (yararlı), hangilerinin yanlış (zararlı) olduğunu saptamak için, söz konusu bilginin yaşamınızı olumlu yönde mi, olumsuz yönde mi etkilediğine bakmak gerekir. Toplumlarda en yaygın bilgi olan doğadaki oluşturucu-yönlendirici güç sisteminin varlıkların dışında, yani varlığın dışında, üstünde, harici bir sistem olarak düşünülmesi olgusudur ki, tüm toplumlarda “tepeye bağımlı” sistem oluşumlarına yol açmıştır. Halbuki, beden-hücre ilişkisinde gösterildiği ve tümleşik sistemler teorisi (Theory of integrated levels) ilkelerinde ortaya konulduğu üzere, doğadaki tüm oluşum ve gelişimler tabana bağımlı olacak şekildedir. Dolayısıyla, tüm sorunlarımızın nedeni, doğa ve dünyadaki oluşum ve gelişimleri yanlış anlamak, yanlış yorumlamak ve bu yanlış sisteme göre toplumsal ilişkilerimizi düzenlemekten kaynaklanmaktadır. Çözüm formülü ise çok basittir: Her şeyi, doğadaki sisteme uygun yapmak; yani tabana dayalı örgütlenme ve yapısallaşmalara gitmek!

Böyle olursa:

►Devlet, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak amacına yönelik bir toplumsal birlik-bütünlük oluşturma işlemi olarak görülür.

►Bunun sonucu toplumun (devletin) iş ve meslek sahipleri arasındaki bir ortaklık sistemi olması gerektiği anlaşılır. Dolayısıyla yapısallaşması ve yönlendirilmesi tamamen iş-ve meslek dalları arası ilişkiler çerçevesinde olmak zorundadır.

► “Yönetimi veya iktidarı ele geçirme mücadelesi” artık söz konusu değildir, çünkü halk sistemin sahipliğinin bilincindedir ve tepe diye bir yetki ve bağımlılık merkezi yoktur;

►Halk toplum yaşamının, daha rahat ve huzurlu bir düzeye ulaşmak amaçlı bir ortaklık olduğu bilinciyle yaşadığından, sağ-sol, din, ırk, vs gibi gereksiz parçalanmalarla, rahat ve huzurunun ortadan kaldırılmasına karşı koyar.

►Bu sistemde her şey tabana bağımlı olarak oluşturulduğundan, tüm işyerleri, bizzat çalışanlar tarafından sahiplenilir ve işveren-işçi ayrımı gibi doğal olamayan durum ortadan kalkmış olur.

Sonuç: İnsanlığın tüm sorunları, doğadaki oluşum mekanizmasının tabana bağımlı olduğu gerçeğini bilmemesi, tam tersine, tepeye bağımlı olduğu şeklinde hatalı bir geleneksel bilgiye sahip olması ve ona göre davranmasından kaynaklanmaktadır. Çözüm yolu ise çok basittir: Doğadaki oluşum mekanizmasının nasıl olduğu konusunun toplumsal düzeyde işlenip, gelenek-göreneklere işleyecek derecede yaygınlaştırılması!

Yukarıda özetlenen teorik bilgileri yaygınlaştırmak, gençlere ve medyaya düşmektedir. Ancak, devletin (kamu mallarının ve haklarının) tepedekilerce sahiplenilmiş olması nedeniyle,  medya dediğimiz yazılı ve görsel etkileme sistemi de, çeşitli holdinglerin elinde bulunmaktadır. Bunun için, medyaya bu konuda sunulan yazılar hiç dikkate alınmamaktadır. Bu nedenle bu bilgileri yaygınlaştırmak ve geleneklerimize işleyecek şekilde halkımıza duyurabilmek, sadece ve sadece tabandaki halk içindeki akıl ve mantığı sağlam kişilere kalmaktadır. Bu konuda umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur, çünkü bilgi üssel (eksponansiyel) şekilde çoğalma özelliğine sahiptir. Bu konuya inanan her bir insan her ay bir başka insana bu bilgiyi aktarıp, onun da bu bilgiyi benimseyip-yaygınlaştırılmasına sağlayacak olursa, 24 ayda tüm Türkiye nüfusuna ulaşılmış olunur, çünkü 224 yaklaşık 66 milyon etmektedir. Geometrik artışın gizemini anlamak için satranç oyununu bulan kişinin, oyunu hediye ettiği Şah’tan, satranç tahtasındaki 64 karenin her birine 1-2-4-8-16 gibi 2nin karesi şeklinde artacak şekilde buğday tanesi isteği istemesi olayını düşünmek yeterlidir.

Kısacası, geleceğimizin düzelmesi ve gerçek bir toplumsal hayat sisteminin oluşturulması, tamamen insanlarımızın bu doğal sistem bilgilerini mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırmaya çalışmasına bağlıdır.

Bu temel hedefimiz olmalıdır. Bunun yansıra, mevcut sistemi de değiştirmeye ve düzeltmeye yönelik çabalarımız devam etmelidir.

Şöyle ki:

Bir ülkede tüm insanların durumlarının iyi veya kötü olması, sistem gereği, devleti yönetenlerdedir. Yani sınavda başarısız olan bir öğrenci de, bir şey çalarak hapse düşen kişi de, iş-bulamadığı için aç gezen kişi de, ruhsal sorunlar yaşayan biri de, açıkçası durumundan memnun olmayan tüm insanlar devlet aleyhine dava açıp, mağduriyetlerinin karşılığını talep edebilirler.

Çünkü, “Ağaç yaşken eğilmektedir ve ne ekilirse o biçilmektedir” Neyin ekileceğine ise devleti yönetenler karar verdiğine göre, durumu kötü olan herkes iki açıdan devlet denilen üst-sistemden şikayetçi olmak hakkına sahiptir.

1.şikayet konusu: Toplumsal Sorunlar:

“Benim bu şekilde düşünce ve davranış içinde olmam tamamen devlet denilen üst-sistemin, gelenek-görenekler ve yasalar-yönetmeliklerle beni etkilemesinin bir sonucudur. Benim yaşadığım ortamda gelenek-görenekler iyi olsaydı, yasalar-yönetmelikler doğadaki sisteme uygun olsaydı, ben o zaman bu durumda olmayacaktım, çünkü ben bir karıncadan daha aptal değilim. Tüm karıncalar kolonilerinde bir iş sahibiler ve her biri bir görev yaparak topluluklarında işlerin yolunda gitmesi için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Kurallarını veya yasalarını sizlerin belirlediği toplumumuzda ben bu toplumsal sisteme uyumlu davranmıyorsam, bunun suçu, sizin belirlediğiniz toplumsal sistem kurallarının, doğadaki sisteme uygun olmayan yönleri olmasındandır. Yoksa ben de bir karınca gibi doğal sistem kurallarına uygun olan bir sisteme uyum sağlardım ve hem kendim daha mutlu olurdum, hem yaşadığım toplum daha iyi olurdu.

2.şikayet konusu: Bedensel sorunlar:

Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistem içinde yaşıyoruz. Dinamik sistemli bu doğada her şey  “information & self-organisation = çevrendeki değişim dönüşümler hakkında bilgi edin ve o bilgilere göre örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği ilkelerine göre gerçekleşmektedir. Bilgi ise hep varlıkların iç bileşenlerinde (yani bedenlerimize ait tüm bilgiler bedeni oluşturan hücrelerimizde) kayıt altına alınıp-işlenmektedir. Bu konuyu daha basit olarak ifade etmemiz gerekirse, şöyle de söyleyebiliriz: Bir insan veya balık bedeninin, çevredeki değişen doğa koşullarını uyumlu olması, beden içindeki hücrelere duyu organlarından aktarılan verilere göre gerçekleşir; yani hücreler, gelen verilere göre yapısal-dokusal durumlarını değiştirerek, çevrelerine uyumlu olmaya çalışırlar. Bu nedenle organizmalar, çevrelerindeki renklere uyacak şekilde, renklerini ayarlayabilirler, vs. Yani özet olarak şu denilebilir: Bir bedenin yaşanılan ortam koşullarına uygun olması, onun içindeki hücrelerinin denetim ve kontrolü altındadır.  Hâlbuki tüm geleneksel hayat görüşlerinde, canlılığımızı “ruh” adını verdiğimiz ve doğru-dürüst bir tanımını bile yapamadığımız hayali bir kavrama bağlamışızdır ve bu bilgiyi duyu organlarımızla, hücrelerimize aşılamışızdır. Ruh, beden dışı bir güç sistemine bağlı bir canlılık olarak bilinir. Bu durumda bedenimiz içindeki hücreler şöyle bir değerlendirme yapmak zorunda kalırlar: “Değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşadığımıza göre, çevrede, bizim oluşturduğumuz bedenin içine girip-çıkabilen bir başka faktör ortaya çıkmış!”  İşte ruhsal sorunlarımız böyle başlar: Hücreler, kendi kontrolleri dışında hastalanabilecekleri, başarısızlığa uğrayabilecekleri gibi bir sürü korku içine girmiş, yönlendirilmiş olurlar. Dolayısıyla, bedenimle hücrelerim arasındaki doğal ilişki sisteminin bozulmasının tek suçlusu, doğal sistem mekanizmasını hatalı olarak insanlığa empoze eden devlet mensupları ve yöneticileridirler.

İnsanları etkileyecek ve yönlendirecek bilgileri oluşturmak ve düzenlemek, sistem gereği devletin görevin olduğuna göre, benim hırsız olmamın, başarısız olmamın, kanser olmamın, ruh hastası olmamın, vs. tüm suçu toplumsal sistemin kurallarını oluşturan ve belirleyen üst-sistemlerde, yani devlet yapısallaşmasında!!!

Devlet ise, şu farklı ayaklardan oluştuğuna göre:

¨ Cumhurbaşkanı

¨ Yasama organı (Tüm millet-vekilleri)

¨ Yürütme organı (Başbakan ve tüm diğer bakanlıklar)

¨ Yargı organları (Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi Üyeleri, Cumhuriyet savcıları ve hakimleri)

vatandaşların bu tüzel kişiliklerden davacı olabilmeleri gerekir. Dolayısıyla başta anayasa olmak üzere, yasa ve yönetmelikler vatandaşın hak aramasına olanak sağlayacak şekilde düzenlenmelidirler. Bunun yanı sıra, vatandaşın da toplumu sahiplenip, onu her durumda ayakta tutacak, geliştirecek şekilde olmasında aktif olarak görev alacak şekilde bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerektiği yasalarda belirtilmelidir.

Yönetici kadrolarının “her türlü dokunulmazlığının” kaldırılıp, her konuda hesap sorulur hale getirildiği durumu düşünün. Vatandaşlar her konuda tepedekilerden hesap sorup uğradıkları mağduriyet için kişisel tazminat davaları açacak duruma geldiklerinde, acaba yöneticiler ne yapabilirler?

Seçimlerde vatandaş bu temel isteği ön planda tutacak şekilde davrandığında, yönetime gelecek bir parti, yasalarda böyle bir değişiklik yaptığı anda, toplumsal sistemde tepeyi ele geçirme kavgaları son bulur. Halk kendi kendine bilgi edinip-kendi kendini yönetecek doğal sistem kurallarını ortaya koymaya başlar. Bu şekilde  “bilgi edin ve bu bilgilere göre örgütlen” şeklinde özetlenen doğal sistem hayata geçecektir.

Şimdiye dek tüm yasa ve yönetmelikler tepedekiler tarafından tepedekilerin çıkarları doğrultusunda hazırlanmıştır. Yani devlet denilen halkı yönlendirme mekanizması halk diye bir kesimin çıkarlarını dikkate alacak şekilde değildir. Halkın devlete (dolayısıyla yöneticilere, vs.) karşı hak arama kapıları kapatılmıştır. Ülkemizde halkın bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi yönünde en önemli girişim olan Köy Enstitüleri projesi tepedeki bazı güç sistemleri tarafından baltalanmış ve halkın bilinçlendirilmesi engellenmiştir. Geçmişimizle hesaplaşma ve topluma karşı suç işleyenlerden hesap sorulması çok önemlidir. Bu nedenle gerçeklerin anlaşılması ve toplumsal gelişmeye kimlerin engel olduğunun ortaya çıkarılması açısından, bu tarihi olayın soruşturulup, hangi güç odaklarının bu şahane girişimi baltaladığının ortaya çıkarılması önemlidir. Böylesine hayati bir konuda zaman aşımı gibi bir mazeret olmamalı, yasaların buna benzer gerçekleri ortaya çıkartacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.

İşte Anayasa kitapçığına konulması gereken en önemli konular bunlar olmalıdır: Devlet denilen sistemin ayaklarını oluşturanlardan halkın hesap sorabilmesi ve mağduriyetlerinin karşılanmasını isteyebilmelerinin sağlanması.

Daha kaç yıl geçer, bunu insanlar arasındaki haberleşme ve bilgi-akış hızı belirleyecektir.

Prof. İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-bitti-