Ben Bu Cihana Sığmazam

Gönül Ehlinden sayfalarımızda “Ben Bu Cihana Sığmazam” başlığıyla yayınladığımız, günümüzden yaklaşık altı yüzyıl önce “Nesimî” hazretlerinden dile gelen dizeleri, bilebildiğimiz kadarıyla Tasavvuf ve Bilim bakışıyla anlamaya ve değerlendirmeye çalışalım bu yazıda.

Seyyid Nesimî hazretleri, bu muhteşem dillenişte, “ben” diyerek işaret ettiğimiz “zat”ın özelliklerini, insan bilincini evrenselliğe yönelten coşkulu bir tarzda, benzetme ve karşılaştırmalarla —bu suretle hem teşbih hem tenzihi bünyesinde barındıran “tevhid” lisanıyla— anlatır. Böylece insana kendi hakikatinin farkında olmasının kapılarını açar. Nesimî’nin, ikiliği ortadan kaldırarak her şeyi içselleştiren ve zatında gören “ben” tarifi, hiç bir şeyle kayıtlı olmayıp, bütün tanımlamaların ötesindedir. Bu bir bakıma, “yerlere ve göklere sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım” kudsi hadisine tam kalp ile şüphesiz imanın dillenişidir.

Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam,
‘Cevher-i lâmekan’ benem, ‘kevni mekâna’ sığmazam.

‘Arş ile ferş’ ‘kâf ile nun’ bende bulundu cümle çün,
Kes sözünü ve sessiz ol, şerh ve beyâna sığmazam.

Kevni mekândır âyetim, zâti durur bidayetim,
Sen bu nişanla bil beni, bil ki nişana sığmazam.

Kimse güman ve zan ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki ben zan ve gümana sığmazam.

Surete bak ve mânâyı suret içinde tanı ki,
Cism ile can benem velî, cism ile câna sığmazam.

Hem sedefem hem inciyem, Haşrü Sırat esenciyem,
Bunca kumaş ve raht ile ben bu dükkâna sığmazam.

Gizli hazine benem ben iş, aynı ayan benem ben iş,
Cevher-i yer benem ben iş, deryaya ve yere sığmazam.

Gerçi Muhit ve Azimem, adım âdemdir âdemem,
Dar ile ‘künfekan’ benem, ben bu mekâna sığmazam.

Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zaman benem,
Gör bu latîfeyi ki, ben dehre ve zamana sığmazam.

Yıldızlar ve felek benem, vahy ile hem melek benem,
Çek dilini ve sessiz ol, ben bu lisana sığmazam.

Zerre benem, güneş benem, car ile penç ve şeş benem.
Sureti gör beyan ile, çünkü beyana sığmazam.

Zat ileyim sıfat ile, Kadr ileyim Berât ile,
Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam.

Nâra yanan şecer benem, çarha çıkar hacer benem,
Gör bu ateşin zebânisin, ben bu zebâne sığmazam.

Bal ile hem şeker benem, şems ile hem kamer benem,
Rûh-i revân bağışlarım, rûh-i revana sığmazam.

Gerçi bu gün Nesîmiyim, Hâşimîyim, Kureyşiyim,
Bundan uludur âyetim, âyet ve şâna sığmazam.

Hazreti İsa, Hallacı Mansur, İbni Arabi gibi seçkin zevatın dillendirdiği gerçekleri o devirde açan Nesimî de, insanlığa sunduğu aydınlığa karşılık neticede, onu tehdit olarak algılayan içinde bulunduğu inanç grupları tarafından 40′lı yaşlarında ezayla şehit edilenler arasında tarihte yeralmıştır. Bununla birlikte, onun gerçeğe olan sevdası ile kaleme aldıkları ve verdiği eserler, okuyarak öğrenen insanların gönlünü yüzyıllardır fethetmeye devam etmektedir.

Rivayet edilir ki… Derisinin yüzülmesine fetva veren zamanın müftüsü, Nesimî’nin bedeni çarmıha gerili iken parmağını sallayarak “bunun kanı da necistir, uzva damlasa, o uzvun kesilip atılması gerekir” diyormuş. Tam bu sırada Nesimî’nin yüzülen derisinden bir damla kan müftünün şahadet parmağına sıçramış. Meydanda bulunan ehl-i can; “Müftü efendi, fetvanıza göre parmağınızın kesilmesi lazım” demiş. Müftü efendinin, “nesne gerekmez, biraz suyla temizlenir” dediğini duyan Nesimî kanlar içinde, daha önce yazmış olduğu şu beytini okur:

“Zahidin bir parmağın kessen döner Hak’tan kaçar,
Gör bu gerçek aşıkı ser-pa (baştan ayağa) soyarlar ağrımaz.”

Bunun sonrasında da denir ki, Nesimî eğilip yüzülen derisini yerden alarak bir post gibi sırtına vurmuş ve Halep’in oniki ayrı kapısından aynı anda çıkarak insanların arasından çekip gitmiştir.

Tasavvuf’taki “lâmekân” kavramına günümüz biliminde karşılık gelen kavram “non-locality”, Türkçesiyle “mekânsızlık”tır. Atomaltı boyut itibariyle uzayda her yerin aynılığını vurgulayan özelliğe fizikte “mekânsızlık” (non-locality) denir.

Şimdi bu mısraların ardındaki hazineyi görmeye ve anlamağa çalışarak gönüllerimizi aydınlatmaya bakalım.

Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam,
Cevher-i lâmekan benem, kevn ü mekâna sığmazam.

İki cihan, “dünya ve ahıret” olarak değerlendirilebileceği gibi bunları ötelemeyen bilinç için “beş duyu ve beş duyu ötesi”, “madde ve mânâ”, “görünen ve görünmeyen”, “fiziki ve düşünsel” şeklinde de yorumlanabilir. Bu iki yapı benim varlığıma sığar; ancak ben bu cihana (bu görünen beş duyu evrenine) sığmam. Hem bedenim, hem ruhum; ama “ben” ne bedenim, ne de ruh!

Mekânsızlık (lâ mekân —beş duyu algısının ürünü olan mekânın yokluğu, onun ile kayıtlı olmayış) cevheri (özü, kaynağı) benim, ancak yine de kevni varlığa ve mekâna sığmam. Kevni, bu ortada “olan”, “algılanan” anlamınadır. Kevn ü mekâna sığmam: Bu kelimelerin işaret ettiğiyle kayıtlı, sınırlı değilim.

Tasavvuf’taki “lâmekân” kavramına günümüz biliminde karşılık gelen kavram “non-locality”, Türkçesiyle “mekânsız”lıktır. Bizim gördüğümüz uzaydaki şekil, suret ve yer gibi ayrımların, atomaltı düzeyde henüz varlığı belirmemiştir; bir yeri veya şeyi bir başka yerden veya şeyden ayırmak imkânsızdır. Bu varlıkta gördüğümüz, bildiğimiz her şey, neticede mekân (lokalite) kavramının geçersiz olduğu evrenin özündeki o düzeyden ortaya çıktığı için, evrenin aslı, sınırsız bir olasılıklar denizi gibi anlatılır, ki her olası şey ve yer ondan meydana çıkar. İşte bizim gördüğümüz uzayda her yerin aynılığını vurgulayan bu özelliğe fizikte “mekânsızlık” (non-locality) denir.

Bunun ötesinde, holografik gerçeklik esasına göre düşündüğümüzde, sınırsız ve sonsuz olan “Tek”e, ya da “Bütün”e ait her özellik hologramik biçimde her zerrede mevcuttur. (Daha geniş açıklama için bkz. Holografik Bakış) Varlık bütünüyle bir hologram olarak düşünüldüğünde, tıpkı bir hologram plakasının her bir noktasında, bakılan yöne göre üzerindeki resmin her noktasının görülebilmesi gibi, evrenin her bir zerresinde de bütüne ait tüm özellikler mevcuttur. “Bende sığar iki cihan”, bilebildiğimiz tüm özelliklerin insanın zatında toplandığına işarettir. Zira her zerre, bütüne açılan bir başlangıç gibidir. Nesimî, bu mânâyı müşahedesini, yine divanında yer verdiği şu beyitleriyle de dile getirir:

Külli yer ü gök Hakk oldu mutlak (Yer ve gök büsbütün Hak oldu, şüphesiz),
Söyler def ü câng ü ney “Ene’l-Hakk” (Def, saz ve ney “Hak benim” diye söylerler).

Mescûd ile sâcid oldu vâhid (Secde edilenle secde eden bir oldu),
Mescûd-i Hakiki oldu sâcid (Secde eden gerçekte secde edilen oldu).

Her katre mühit-i azim oldu (Her damla azameti kapsayan oldu),
Her zerre Mesîh-i Meryem oldu (Her zerre Meryem oğlu İsa oldu).

O halde…

Arşla ferş ve kaf u nun bende bulundu cümle çün,
Kes sözünü ve ebsem ol, şerh ve beyâne sığmazam
.

Arş (semavatın nihayeti) ile yer ve “kâf” ile “nun” bende bulunduğu için, sözünü kesip sessiz ol; ben şerhe (açıklamalara) ve beyana (bildirilenlere) sığmam.

Burada geçen “kaf” ve “nun” harfleri, Allah’ın “kün” yani “ol” emrine atıftır.

“İnnema emrühû iza erade şeyen, en yekûle lehu kün, feyekun.” (Yasin: 82). Bir şeyin olmasını irade etti mi, “ol” der ve o şey olur!

“Kün”den oluşan “kevn”, yani “olan”, “varolan”; olanların hepsi birden de “kainat”tır. Ayrıca “kaf”, Allah’ın kudret sıfatına; yanısıra “nun” da “akl-ı evvele” işaret eder. Dolayısıyla kün, maddi, manevi bütün varlığın oluşumudur.

“Şerh ve beyâne sığmazam”, zatın hiç bir tanımla, anlatımla, açıklamayla kapsanamayacağının ve bu suretle bütün tanımlamalardan münezzeh olduğunun ifadesidir. Zat sözkonusu olduğunda tefekkür ve tezekkür, düşünce ve anlatım sonra erer, söz biter. Bundan ötürü, hadiste “Allah’ın zatı tefekkür edilmez” denmiştir.

“Arşla ferş ve kaf u nun bende bulundu cümle çün” mısraındaki “bende bulunduğu için” vurgusuna modern bilimin bulguları ışığında bakarsak…

Atom fiziğinde, maddenin derinliğine inildiğinde gözlemlenen nihai parçacık dünyasının, daha mikro düzeyde başka parçacıklara ayrıştırılamaz duruma geldiği tespit edilmiştir. Aslında çeşitli teorilerle bahsedilen atomaltı öğeler çoğu zaman soyut varlıklar sayılırlar, zira birçoğunun kütlesi yoktur; nesnel değil, tamamen kuramsal ve düşünsel varlıklardır.

Atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir “bütün” olarak var olduğundan dolayı, bireysel varlıkların, yani parçacıkların, bütünden ayrı olarak kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur!

Bahsettiğimiz atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir “BÜTÜN” olarak var olduğundan dolayı, bireysel varlıkların, yani parçacıkların, BÜTÜN’den ayrı olarak kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur! Bunun sebebi, o düzeyde “nesne” diye birşeyin gözlemlenememesidir. Hiç bir anlama sahip olmadıklarından dolayı, o haldeyken hiç bir şeyin henüz bir “varlığı” da yoktur! Zira her şeyin varlığı, anlamı iledir. Peki, varlıklar ne zaman ortaya çıkmaktadır? Varlıklar, ancak bir gözlemci tarafından, ölçümler arasındaki ilişkinin ve karşılaştırmanın bir sonucu olarak “kavrandıklarında” bir özellik, yani anlam kazanmakta ve bu suretle kazandıkları özelliğe karşılık gelen varlıkları sözkonusu olmaktadır. Bu durumda, “var” diye hükmettiğimiz her şeyin, gözlemci bilinç ile gözlenen yapı arasındaki karşılıklı ilişkinin bir “ürünü” olduğu anlaşılır. O halde, gözlemci bilinç varoluş zincirinin bir unsurudur ve ondan ayrı değildir! Eğer gözlemcinin kavrayışı olmasa, gözlenen yapının bir “anlamı” olamayacak ve varlığından da söz edilemeyecektir. Buradan anlaşılır ki, insanın bakışını, bilincini, müşahedesini işin içine koymadan, varlıktan, dünyadan ve evrenden bahsetmemiz asla mümkün değildir. Hakikat ehlinin bizzat müşahede ettiği bu gerçeklik, yani varlıkların, o varlıkları seyreden bilincin dilemesiyle vücuda gelmesi, yahut her karşılaşılanı, seyreden bilincin kendi dileği olarak bulması, “cennet” diye anlatılan yaşam halidir. Edebe riayetle buna, her murad edilenin anında bahşedilmesi denmiştir.

O halde, bilinenin varlığı bilen sayesindedir, bilen ile mümkündür. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim âlemi, bilmeyi istedim ademi halkettim” kudsi hadisinde işaret edilen mânâ budur. Her ikisini birden vareden Allah’tır. Buradan da, “cümlenin bende bulunması” işareti anlaşılmış olur.

“Sözünü kes ve sessiz ol, şerh ve beyâne sığmazam.”

Ne ile tarif edersen et zatını, sen o tarifin ötesindesin. Sınırsız olan zatını, sınırlı olan algı ve kavrayış kapsayamaz. Zira, kavrayış, sınırlamaya muhtaçtır! Her kavrayış senin bir veya birkaç özelliğini anlatır ama sen kavranabilen hiç bir şeye sığmazsın. Bunun farkına varıldığında söz de biter, açıklama da biter; sükunet başlar. Çünkü o hal, kendi kendine kalıştır. Gözün kendini görmemesi gibi, kendini kendine şerh ve beyanı da sözkonusu olmaz.

Cûş kıldı akl-ı küll, geldi vücuda kâinat,
Kâf ü nun emrinden oldu bu cihan yekbar mest
.

Herşeyi kapsayan tümel akıl coştu ve evren yaratıldı. “Kaf” ile “nun” emrinden bu cihan bütünüyle mest oldu.

Coşmak diye anlatılan, kudsi hadisteki “bilinmekliğimi istedim” ifadesine atıftır. “Allah var idi, onunla beraber hiçbir şey yok idi” açıklamasında ifade edilen durumda iken kendini bilmeyi istedi. Bunu bir başka mecazı ile söylersek, “ben neyim ki?” diye varlığına nazar etmeyi murad etti. Böylece zaten sınırsız “can” olanın, kendini “bilmeyi” “muradı” gerçekleşti. Hay, Alim, Mürid. Ve böylece kendi azameti ve “kudretinin” nasıl bir şey olduğunu “işiten”, “gören” kendi oldu. Kadir, Semi, Basir. Bu anlatılan “kâinat”ın vücuda gelişidir. Kelim. İşte bu kendini “bilen”e varlıktaki adı ile “akl-ı evvel”, ya da burada olduğu gibi kimi zaman “akl-ı küll” tabir edilmiştir.

Burada arş ve kün işaretlerine biraz değinirsek…

Bizler “madde” diye yeryüzü koşullarında şartlandığımız özellikleri algılarız. Ancak bu sırada farkına varmayız ki bu tür özelliklerin ve dolayısıyla maddenin böyle oluşu ve bu maddenin bitişi, yer iledir. Yerkürenin, yani arzın ötesine yükselişle —içsel yönüyle değerlendirdiğimizde “dünyadan bağımsızlık kazandıkça”— madde, dünyada şartlandığımız halini yitirir, değişime uğrar; bizdeki madde algısı, dolayısıyla özellikleri başkalaşır. Dünyadan bakıp da dünyanın maddesi gibi olduklarını zannettiklerimiz, semanın katlarına doğru yükseldikçe buradaki ağır, bağlayıcı maddi özelliklerini yitirip “mânâlara” dönüşürler, içsel “hissedişlerden” ibaret kalırlar. Fiziksel diye bildiğimiz kurallar kaybolmaya yüz tutar. Nihayetinde bu bildiğimiz haliyle “özelliklerin” ve onları öyle “bilişlerin” de giderek azalması ile kaybolması sözkonusudur ki, işte madde ve mânânın o tükeniş limitine “arş” tabir edilmiştir. Arştan dünyaya iniş, nüzul denen olaydır. Sınırsızlığın, beş duyu dünyasında kendini ifadesi. “Arş, Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli yeridir” denir. “Arş iki cihanı da kaplar” denir. Arşın üstü tamamen madde ve mânâdan ari, saf sınırsızlıktır ve hiç bir anlam, meleke, zihni kuvve ile değerlendirilemez.

“Errahmanü alel arşisteva” (Tâhâ, 20/5). Rahman arşa istiva etti.

Arştan bahsetmek için yine altındaki mânâ dediğimiz bilişlere başvurarak, yani mânâları kullanarak tarifler getiririz ama gel gör ki arşı dünyanın idraki ve şuuruyla bilemeyiz. Nasıl ki maddeyi madde ile ölçüyor; mânâları ise mânâya karşılık gelen bilinç yapımızla değerlendiriyor isek, her boyutsal düzey de o düzeyin yapısına karşılık gelen algı ile ancak değerlendirilebilir. “Kabre konan her kişinin feryadının arşa kadar yükselmesi” hadisiyle de işaret edildiği üzere, bağımsızlığına ulaşan ruh, kendi hakikatinin arşa kadar her şeyi kapsadığının farkına varır ve kendi gerçeğinin azametini görür. Ama zannedilmesin ki böyle bir gerçekliğin farkına varabilmek, arşın altındakileri geride bırakıp dışlamakla mümkündür. Tam aksine, maddi, manevi her şeyi kapsamak ve tam anlamıyla içselleştirmektir. Mevlana hazretlerinin deyişiyle, “insanlığa karılıp, insanlarla bir olmak” ile olasıdır.

Arştan semavata, yani bilince ve farkındalığa geçiş kün emri ile anlatılandır; ki bu, sadece bir anlık “oluş” ile artık “olanın” içine dalıştır veya biz diyelim ki “Allah’ın yoktan var etmesi”dir. Bu anlattığımız hale en güzel misâl, uykudan uyanıştır. Uykuyu sadece uykudayken yaşarız fakat onu tarif için, uyku olmayan uyanıklıkta sahip olduğumuz düşünce, fikir, hayal gibi araçlarımızı kullanırız. Uykuyu uykudayken anlatmanın mümkün olmaması gibi, arşın hakikati de dünyada dile gelemez. Uyanıklıkta anlattığımız uykunun kendi değil benzetmelerle tarifi olabilir ancak; bu sebeple arşı da bilinçle anlatmak ancak benzetmelerle olabilir.

Yekbar mest (yekpare, tümden sarhoş oluş), bu kadar yakın olan hakikati göremeyişin tanımıdır. Tecellinin bu yakınlığı ve anlık şiddeti, tümden kendinden geçişe ve hakikatin gizlenmesine sebep olmuştur. Görünenin, kendinden ayrı olmadığını, kendi hakikati olduğunu göremeyişinden dolayı, insan uykudadır ve ölünce bu uyanışla yüzleşir.

Kevn ü mekândır âyetim, zâti durur bidayetim,
Sen bu nişanla bil beni, bil ki, nîşâna sığmazam.

Bütün varlıklar ve mekân benim delilim, işaretimdir; başlangıcım ise Zata dayanır. Sen beni bu işaretlerle bil, ama “ben” bu işaretlere de sığmam.

“Mekân”, olanların tamamının tutunduğu yer ve zemine verilen addır; kâinatın duruşudur. Evreni tutan kudret mekân iken; mekânı tutan, Allah’ın kudretidir. Nasıl ki mekân ile sabit olmasa, bu ortada görünenlerin hepsi yok olur, hiç biri kalmaz ise; aynı şekilde mevcut her şey de Allah’ın varlığı ile “hayy ve kayyum”dur, süregitmektedir. Buradan anlaşılır ki, mekânın devamlılığı, “ben” diye işaret edilen “zat” iledir. Abdülkadir Geylani hazretleri bu hakikati, rabbinden işittiği “Ben mekânın mekânıyım” şeklindeki hitabı ile dile getirir. Yani mekân denen, Hakk’ın varlığı ile ve O’nun varlığında sözkonusudur.

“Mekân” benim işaretimdir. “Ben”im tanınıp bilinmem bu işaretlerle mümkündür. Onlar benim özelliklerimin açığa çıkışı, bilinmesidir. Bütün alem Hakk’ın kitabı, her nesne ve oluş O’nun işaretleridir. O işaretler değerlendirilerek (okunarak) tanınırım ancak ben. Bunların hepsi de nihayetinde Zata dayanır. O Zat ki hiç bir aklî, fikrî, düşünsel yeti ile kavranamayan sınırsızlık. Her şeyin kaynağı odur; her şey ondan meydana gelir, ondan başlar. “Zati durur bidayetim”, başlangıcım zata dayanır demektir. Varolan her şey varlığını zattan alır. Zat kendiliğidir, bilinemez; ancak ayetler ona işaret eder.

“Hüvel evveli vel ahiri vezzahiri vel batın…” (Hadid: 3). O’dur önce, sonra, görünen, görünmeyen…

Bidayetim (başlangıcım), bütün bu anlatılanların sahibi ve kendinden varedicisi olan Zat iledir. Bu işaretle tanı beni, fakat aynı zamanda farkında ol ki ben bu işarete, bu işaretler sayesinde bana atfettiğin niteliklere sığmam, o özelliklerle de beni sınırlandıramazsın.

Ayet ve nişan, işaret ve iz demektir. Alemlerdeki her şey, Allah’ın zatına delalet eden işaretlerdir. Zatı ile sıfatlarını ve esmasını görür. Gözün kendini ancak aynada görmesi gibi,  zat da kendini evren aynasında seyreder, yani sıfatlarının ve isimlerinin anlamlarını müşahede eder.

Modern bilime göre bu evren, kendi kendine mevcut değildir; daha derinlerdeki saklı bir işleyişin gölgesi ya da izi gibidir.

Modern bilime göre de, görünen muazzam, maddesel yapısına rağmen, evren kendi kendine mevcut değildir. Bunu, çok uzak ve güçlü bir vasînin üvey evladıdır diye tarif etmişlerdir. Bundan da öte, bu vasînin önemli bir uğraşı da değil, geçici bir gölgesidir, denmiştir. 1980 yılında yayınlanan “Wholeness and the Implicate Order” (Teklik ve Kapsadığı Düzen) kitabının yazarı ünlü fizikçi David Bohm’a göre, bu evren, daha derinlerdeki saklı bir işleyişin gölgesi ya da izi gibidir. Saklı düzen denen o orijin sistemin anlaşılması, ancak yaşadığımız düzende ortaya çıkan kesitsel verilerin, yani işaretlerin kodlarının çözülmesi ile mümkündür.

Nesimî, burada birinci mısrada hakikati teşbih ederken, ikinci mısrada tenzih eder. Tenzih ile der ki, her neyin farkında olursan, her neyi bilirsen bil, yine de bil ki senin bu bildiklerinle “ben” bilinmiş olmam. Bildiklerine güvenip de Allah’ın vahidiyetini bildim zannetme! Sen bu işaretlerle bil beni, ama yine de bil ki, beni bilebilmiş değilsin.

Bu mânâya işaretle Abdülkerim Ciyli hazretleri, “iki cihanda da mülk benimdir” diye başlayan ve “ne kadar görürsen, benimdir hep, tümden makamımdır oralar, tecelli edeniyim hakikatlerin” diye renklendirdiği şiirinin nihayetinde der ki:

“Şimdi dikkat et, anlattıklarımın hepsinde ben,
Zattan anlattım, Mevlâ’ya kulum her hal ü kârda.”

Burada işaret edilen sır, bütün bu bilişin kulluk olduğudur.

Kimse güman ve zan ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki, ben zan ve gümâna sığmazam.

Hiç kimse tahmin, şüphe ve zan ile Gerçeği bilenlerden olmadı. Gerçeği bilen farkındadır ki, ben zanna ve şüpheye sığmam.

Gümanın bir anlamı da bireysel gayrettir. Gayretle olmadığı gibi, Hakkın kendini bilişi zan ve kuşku yoluyla, beklentiyle de olmaz. Kendini hakikatinden uzakta, yani Hakk’tan ayrı zannedişe seslenişinde Nesimi şöyle der:

“Ey özünden bîhaber, gel Hakkı tanı, sendedir,
Gel vücûdun şehrine seyr et, gör ânı sendedir.”

Hakkı biliş zan ve gümanla olmaz, Hakkı biliş sadece ve sadece ilim ile olur ancak. Hakk’ı bilen, yani bu ilme, (bu bilince, bu irfana) sahip olan, benim zanna, kuşkuya sığmayacağımı da bilir. Hakkani müşahede ile bakıldığında tüm varlık ve mânâlar hükmünü yitirir. Her şey helak olur sadece veçhi kalır. Bu yüzden zan ve şüphe ile “kimse” Hakkı bilemez.

“Külli şeyin halikun illa vechehu” (Kasas: 88). O’nun veçhi (zatı) hariç, her şey helaktir.

Şüphe ve zan, ulvi şeyler dahi hissettirse, neticede gelip geçicidir; ilim ise bâkidir. Bilinç bir kez var ise artık ilanihaye vardır, yok olmaz. Çeşitli sanışlar ve beklentiler ile Hakikat müşahedesi birarada olmaz. Bunu da Hakkı bilen, yani gerçeklere vakıf olan ilim sahipleri bilir ancak. Şüphe ve zan, dünyaya ve beşeriyete bağımlıdır. Dünya hırsı ve beşeriyet ile ilim asla biraraya gelmez. Ancak şüphe ve hayal perdesini açabilen bilinç, eşyayı olduğu gibi, yani külli olarak görür.

“Senden perdeni kaldırdık, bugün artık görüşün keskindir.” (Kaf: 22)

(devam edecek…)


Ahmed BAKİ

Deli Dumrul Destanı…

…Dede Korkut Destanları…
(Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Destanı)

Meğer hanım, Oğuz’da Duha Koca oğlu Deli Dumrul derlerdi bir er var idi. Bir kuru çayın üzerine bir köprü yaptırmıştı. Geçeninden otuz üç akçe alırdı, geçmeyeninden döve döve kırk akçe alırdı. Bunu niçin böyle ederdi? Onun için ki benden deli, benden güçlü er var mıdır ki çıksın benimle savaşsın der iki, benim erliğim, bahadırlığım, kahramanlığım, yiğitliğim Ruma, Şama gitsin, ün salsın der idi.

Meğer bir gün köprüsünün yanında bir bölük oba konmuştu. O obada bir iyi güzel yiğit hasta düşmüştü. Allah’ın emriyle o yiğit öldü. Kimi oğul diye, kimi kardeş diye ağladı. O yiğit üzerine dehşetli kara feryat koptu.

Ansızın Deli Dumrul dört nala yetişti. Der: Bre kavatlar, ne ağlıyorsunuz, benim köprümün yanında bu gürültü nedir, niye feryat ediyorsunuz dedi. Dediler: Hanım, bir güzel yiğidimiz öldü, ona ağlıyoruz dediler.

Deli Dumrul der: Bre yiğidinizi kim öldürdü? Dediler: Vallah bey yiğit, Allah Taala’dan buyruk oldu, al kanatlı Azrail o yiğidin canını aldı. Deli Dumrul der: Bre, Azrail dediğiniz ne kişidir ki adamın canını alıyor, ya kadir Allah, birliğin varlığın hakkı için Azrail’i benim gözüme göster, savaşayım, çekişeyim, mücadele edeyim, güzel yiğidin canını kurtarayım, bir daha güzel yiğidin canını almasın dedi. Çekildi döndü Deli Dumrul evine geldi. Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Dede Korkut Destanları, Türkoloji, Dilimiz, Türk Destanları

Hak Taslo’ya Dumrul’un sözü hoş gelmedi. Bak bak, bre deli kavat benim birliğimi tanımıyor, birliğime şükür kılmıyor, benim ulu dergahımda38 gezsin benlik eylesin dedi. Azrail’e buyruk eyledi kim ya Azrail, var ve o deli kavatın gözüne görün, benzini sarart, dedi, canını hırıldat al dedi.

Deli Dumrul kırk yiğit ile yiyip içip otururken ansızın Azrail çıka geldi. Azrail’i ne çavuş gördü ne kapıcı. Deli Dumrul’un görür gözü görmez oldu, tutar elleri tutmaz oldu. Dünya alem Deli Dumrul’un gözüne karanlık oldu. Çağırıp Deli DumruJ söyler, görelim hanım ne söyler:

Der:

Bre ne heybetli ihtiyarım

Kapıcılar seni görmedi

Çavuşlar seni duymadı

Benim görür gözlerim görmez oldu

Tutar benim ellerim tutmaz oldu

Titredi benim canım cuşa geldi

Altın kadehim elimden vere düştü

Ağzımın içi buz gibi

Kemiklerim tuz gibi oldu

Bre sakalcığı akça ihtiyar

Gözceğizi fersiz ihtiyar

Bre ne heybetli ihtiyarsın söyle bana

Kazam belam dokunur bugün sana

dedi. Böyle diyince Azrail’in hiddeti tuttu, der:

Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Dede Korkut Destanları, Türkoloji, Dilimiz, Türk Destanları

Bre deli kavat

Gözümün fersiz olduğunu ne beğenmiyorsun

Gözü güzel kızların gelinlerin canım çok almışım

Sakalımın ağardığını ne beğenmiyorsun

Ak sakallı kara sakallı yiğitlerin canım çok almışım

Sakalımın ağarmasının manası budur

dedi. Bre deli kavaf övünüyordun: Al kanatlı Azrail benim elime geçse, öldüreydim, güzel yiğidin canını onun elinden kurtaraydım diyordun, şimdi bre deli geldim ki senin canını alayım, verir misin yoksa benimle cenk eder misin dedi.

Deli Dumrul der: Bre, al kanatlı Azrail sen misin dedi. Evet benim dedi. Bu güzel yiğitlerin canını sen mi alıyorsun dedi. Evet, ben alıyorum dedi. Bre Azrail, ben seni geniş yerde istiyordum, dar yerde iyi elime girdin değil mi dedi. Ben seni öldüreyim, güzel yiğidin canını kurtarayım dedi.

Kara kılıcını sıyırdı eline aldı. Azrail’e çalmağa hamle kıldı. Azrail bir güvercin oldu. pencereden uçtu gitti. İnsan oğlunun ejderhası Deli Dumrul elini eline çaldı, kah kah güldü. Der: Yiğitlerim Azrail’in gözünü öyle korkuttum ki geniş kapıyı bıraktı dar bacadan kaçtı, mademki benim elimden güvercin gibi kuş oldu uçtu, bre ben onu bırakır mıyım doğana aldırmayınca dedi.

Kalktı atma bindi, doğanını eline aldı, ardına düştü. Bir iki güvercin öldürdü. Döndü, evine gelirken Azrail atının gözüne göründü. At ürktü. Deli Dumrul’u kaldırdı yere vurdu. Kara başı bunaldı, darda kaldı. Ak göğsünün üzerine Azrail basıp kondu. Demin mırıldanıyordu, şimdi hırıldanmağa başladı.

Der:

Bre Azrail aman

Tanrının birliğine yoktur güman

Ben seni böyle bilmezdim

Hırsız gibi can aldığını duymazdım

Tepesi büyük büyük bizim dağlarımız olur

O dağlarımızda bağlarımız olur

O bağların kara salkımlı üzümü olur

O üzümü sıkarlar al şarabı olur

O şaraptan içen sarhoş olur

Şaraplıydım duymadım

Ne söyledim bilmedim

Beylikten usanmadım yiğitliğe doymadım

Canımı alma Azrail medet

dedi. Azrail der: Bre deli kavat bana ne yalvarıyorsun. Allah Taala’ya yalvar, benim de elimde ne var, ben de bir emir kuluyum dedi. Deli Dumrul der: Peki ya can veren can alan Allah Taala mıdır? Evet odur dedi. Döndü Azrail’e, peki ya sen ne eylemekli belasın, sen aradan çık, ben Allah Taala ile haberleşeyim dedi.

Deli Dumrul burada söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:

Yücelerden yücesin

Kimse bilmez nicesin

Güzel Tanrı

Nice cahiller seni gökte arar yerde ister

Sen bizzat müminlerin gönlündesin

Daim duran cebbar Tanrı

Baki kalan settar Tanrı

Benim canımı alacaksan sen al

Azraile almağa bırakma

dedi. Allah Taala’ya Deli Dumrul’un burada sözü hoş geldi. Azrail’e nida eyledi40 ki madem deli kavat benim birliğimi bildi, birliğime şükür kıldı, ya Azrail,Deli Dumrul can yerine can bulsun, onun canı azat olsun der.

Azrail der: Bre Deli Dumrul Allah Taala’ nın emri böyle oldu ki Deli Dumrul canı yerine can bulsun, onun canı azat olsun dedi.

Deli Dumrul der: Ben nasıl can bulayım, yalnız, bir ihtiyar babam, bir ihtiyar anam var, gel gelelim. ikisinden biri belki canını verir, al, benim canımı bırak dedi.

Deli Dumrul sürdü babasının yanına geldi.

Babasının elini öpüp söylemiş, görelim hanım ne söylemiş :

Ak sakallı aziz izzetli canım baba

Biliyor musun neler oldu

Küfür söz söyledim

Hak Taalaya hoş gelmedi

Gök üzerinde al kanatlı Azdaile emreyledi

Uçup geldi

Benim akça göğsümü bastırıp kondu

Hırıldatıp tatlı canımı alır oldu

Baba senden can dilerim verir misin

Yoksa oğul Deli Dumrul diye ağlar mısın

Babası der:

Oğul oğul ay oğul

Canımın parçası oğul

Doğduğunda dokuz erkek deve kestiğim aslan oğul

Penceresi altın otağımın kabzası oğul

Kaza benzer kızımın gelinimin çiçeği oğul

Karşı yatan kara dağım gerek ise

Söyle gelsin Azrailin yaylası olsun

Soğuk soğuk pınarlarım gerek ise

Ona içme olsun

Tavla tavla koç atlarım gerek ise

Ona binek olsun

Katar katar develerim gerek ise

Ona yük taşıyıcı olsun

Ağıllarda akça koyunum gerek ise

Kara mutfak altında onun şöleni olsun

Altın gümüş para gerek ise

Ona harçlık olsun

Dünya tatlı can aziz

Canımı kıyamam belli bil

Benden aziz benden sevgili anandır

Oğul anana var

dedi. Deli Dumrul babasından yüz bulmayıp sürdü anasına geldi. Der:

Ana biliyor musun neler oldu

Gök yüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi

Benim akça göğsümü bastırıp kondu

Hırıldatıp canımı alır oldu

Babamdan can diledim ana vermedi

Senden can dilerim ana

Canını bana verir misin

Yoksa oğul Deli Dumrul diye ağlar mısın

Acı tırnak ak yüzüne çalar mısın

Kargı gibi kara saçını yolar mısın ana

dedi. Anası burada söylemiş, görelim hanım ne söylemiş : Anası der:

Oğul oğul ay oğul

Dokuz ay dar karnımda taşıdığım oğul

On ay diyince dünya yüzüne getirdiğim oğul1

Dolma beşiklerle belediğim oğul

Dolu dolu ak sütümü emzirdiğim oğul

Akça burçlu hisarlarda tutulaydın oğul

Pis dinli kafir elinde esir olaydın oğul

Altın akçe gücüne dayanarak seni kurtaraydım oğul

Yaman yere varmışsın varamam

Dünya tatlı can aziz

Cınımı kıyamam belli bil

dedi, anası da canını vermedi. Böyle diyince Azrail geldi Deli Dumrul’un canını almağa. Deli Dumrul der:

Bre Azrail aman

Tanrının birliğine yoktur güman

Azrail der: Bre deli kavat daha ne aman diliyorsun, ak sakallı babanın yanına vardın can vermedi, ak bürçekli ananın yanına vardın can vermedi, daha kim verecek dedi. Deli Dumrul der: Hasretlim vardır, buluşayım dedi. Azrail der: Bre deli hasretlin kimdir? Der: El kızı helallim var, ondan benim iki oğlancığım var, emanetim var, ısmarlayacağım onlara, ondan sonra benim canımı alasın dedi.

Sürdü helallisinin yanına geldi, der:

Biliyor musun neler oldu

Gök yüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi.

Benim beyaz göğsümü bastırıp kondu

Benim tatlı canımı alır oldu

Babama ver dedim can vermedi

Anama vardım can vermedi

Dünya şirin can tatlı dediler

Şimdi

Yüksek yüksek kara dağlarım sana yaylak olsun

Soğuk soğuk sularım sana içme olsun

Tavla tavla -koç -atlarım ‘sana binek olsun

Penceresi altın otağım sana gölge olsun

Katar katar develerim sana yük taşıyıcı olsun

Ağıllarda beyaz koyunum sana şölen olsun

Gözün kimi tutarsa

Gönlün kimi severse

Sen ona var

iki oğlancığı öksüz koyma

dedi. Kadın burada söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:

Der:

Ne diyorsun ne söylüyorsun

Göz açıp da gördüğüm

Gönül verip sevdiğim

Koç yiğidim şah yiğidim

Tatlı damak verip öpüştüğüm

Bir yastıkta baş koyup emiştiğim

Karşı yatan kara dağları

Senden sonra ben neylerim

Yaylar olsam benim mezarım olsun

Soğuk soğuk sularını

içer olsam benim kanım olsun

Altın akçeni harcar olsam benim kefenim olsun

Tavla tavla koç atını

Biner olsam benim tabutum olsun

Senden sonra bir yiğidi

Sevip varsam beraber yatsam

Alaca yılan olup beni soksun

Senin o namert anan baban

Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar

Arşşahit olsun sekizinci kat gök şahit olsun

Yer şahit olsun gök şahit olsun

Kadir Tanrı şahit olsun

Benim canım senin canına kurban olsun

dedi, razı oldu.

Azrail hatunun canını almağa geldi, insan oğlunun ejderhası eşine kıyamadı. Allah Taala’ya burada yalvarmış, görelim nasıl yalvarmış:

Der:

Yücelerden yücesin

Kimse bilmez nicesin

Güzel Tanrı

Çok cahiller seni gökte arar yerde ister

Sen bizzat müminlerin gönlündesin

Daim duran cebbar Tanrı

Ulu yollar üzerine

İmaretler yapayım senin için

Aç görsem donatayım senin için

Alırsan ikimizin canını beraber al

Bırakırsan ikimizin canını beraber bırak

Keremi çok kadir Tanrı

dedi. Hak Taala’ya Deli Dumrul’un sözü hoş geldi. Azrail’e emreyledi: Deli Dumrul’un babasının anasının canını al, o iki helalliye yüz kırk yıl ömür verdim dedi. Azrail de babasının anasının derhal canını aldı. Deli Dumrul yüz kırk yıl daha eşi ile ömür sürdü.

Dedem Korkut gelip destan söyledi deyiş dedi. Bu destan Deli Dumrul’un olsun, benden sonra alp ozanlar söylesin, alnı açık cömert erenler dinlesin dedi.

Dua edeyim hanım: Yerli kara dağların yıkılmasın. Gölgeli koca ağacın kesilmesin. Taşkın akan güzel suyun kurumasın. Kadir Tanrı seni namerde muhtaç etmesin. Ak alnında beş kelime dua kıldık, olsun kabul. Derlesin toplasın günahınızı adı güzel Muhammed’e bağışlasın hanım hey!….

Anadolu’nun Bilinen İlk Sahipleri : Hattiler

Hattiler, Anadolu***8217;nun ismi bilinen en eski halkıdır. Hititlerden önce Orta Anadolu***8217;da şehir devletleri biçiminde örgütlenen Hatti prensliklerinin büyük bir bölümü Kızılırmak nehrinin oluşturduğu yayın içinde yer alıyordu. Bu Hatti prensliklerinin en önemlileri; Alacahöyük (Arinna), Hattuş (Boğazköy), Alişar, Eskiyapar, Horoztepe, Hasanoğlan, Etiyokuşu ve Mahmatlar***8217;da bulunmaktaydı.

Çoğu kişi Hattilerle Hititleri birbirine karıştırır ve ikisinin aynı halk olduğunu düşünür ancak bu doğru değildir: Hattiler, Hititlerden önce bölgede varlık gösteren yerli bir Anadolu halkıydı. Ancak bu halk başta din ve kültür olmak üzere Hitit uygarlığı üzerinde çok büyük etkiler yapmıştır. Öyle ki, Hititler Hatti ülkesinin siyasal egemenliğini ellerine geçirdikleri zaman sahip oldukları toprakları yine eskiden olduğu gibi “Hatti ülkesi” şeklinde tanımlamaya devam etmişlerdir. Bundan dolayı dönemin diğer devletleri de Hititleri Hattiler şeklinde tanımlamışlardır. Aslında Hitit adı da Hatti şeklinde telaffuz edilen kelimenin bozulmuş halidir ve kesinlikle uydurma bir isimdir. Kafaların karışmaması için izninizle bu konuyu biraz açmak istiyorum: Hitit İmparatorluğunun yıkılmasından sonra Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye bölgesinde yaşamış olan Geç Hititlerin adı Tevrat***8217;ta “Htt” şeklinde geçer ve bu “Htt” harfleri gerçekte Hatti kelimesine karşılık gelir. Ancak İbranice bir Sami dili olduğu ve Sami dillerinde sesli harfler yer almadığı için Tevrat***8217;ta bu uygarlığın ismini gören kişiler onu yanlış bir biçimde Hitit olarak telaffuz ettiler. İşte Hitit ismi bu şekilde ortaya çıktı. Sonra Hattilerle Hititlerin aslında farklı halklar oldukları anlaşılınca bir karışıklığa meydan vermemek için şu anda bizim Hititler diye bildiğimiz halk yine “Hitit” şeklinde tanımlanmaya devam edildi.

Daha öncede dediğim gibi Hattiler Anadolu***8217;nun yerli halkıdır ve Hititler gibi Hint-Avrupa kökenli değillerdir. Dilleri günümüzde bilinen hiçbir dil grubuna girmese de Asya kökenli bir dil olduğu anlaşılıyor. Hatti dilinde kelimeler, sabit bir kelime köküne ön ve sonekler ilave edilerek türetiliyordu. Bu dilde özellikle önek kullanımı yaygındı ve çoğul hale getirmek için gerekli ek kelime başına ekleniyordu. Mesela Hatti dilinde Şapu Tanrı demektir, Waşapu ise Tanrılar anlamına gelir. Binu çocuk Lebinu çocuklar demektir. Tabi Hattiler döneminde Anadolu***8217;da yazı kullanılmadığı için Hattice hakkındaki bu kısıtlı verilere Hitit arşivlerinde yer alan bazı Hattice metinler yoluyla ulaşabiliyoruz. Zira Hatti dili Hitit egemenliği döneminde de özellikle dini metinlerin ve dua metinlerinin yazılmasında kullanılmıştı ve halk bu dili konuşmasa da olasılıkla rahip sınıfı Hatti diline hakimdi. Yapı olarak Hattice***8217;den çok farklı olan Hititçe ise aynı İngilizce, Fransızca, Yunanca gibi bir Hint-Avrupa dilidir ve yazıya dökülen dolayısıyla varlığı bilinen en eski Hint-Avrupa dilidir.

Anlaşıldığı gibi köken olarak birbirinden tamamen farklı olan bu iki halk, Hitit kökenli bir yönetici sınıfın tüm bölgeyi ele geçirip merkezi bir yönetim kurmasından sonra aynı siyasi yapı içinde birleşmiştir. Hatti kültürü, Hitit kültürü üzerinde öyle büyük izler bırakmıştır ki Hitit Tanrılar topluluğunun en önemli Tanrıları Hatti kökenlidir ve Hitit mitolojisini meydana getiren mitlerinde çoğunluğu yine Hatti kökenlidir.

Hint-Avrupa kökenli Hititlerin Hattilerin kültürünü ne kadar çok benimsediklerini gösteren en belirgin şey, eskiden Hatti egemenliğinde olan bölgeyi ele geçirdikten sonra bile orayı “Hatti ülkesi” olarak tanımlamaya devam etmeleri ve hatta kendilerine de Hattili demeleridir. Ancak ülke nüfusunun büyük bir kısmının Hatti kökenli olması da bu tutumun bir nedeni olabilir.

Ademin kaburgası

Enki yine birgün kendi ekmeklerini temin etmekte güçlük çeken dişi tanrıların yakarışları üzerine; ( Bu tablette Louvre Müzesi ndedir)
“Ey oğlum, yatağından kalk. . . bilgini kullan,
Tanrılara iş yapacak yaratıklara şekil ver
Onlar kendilerini iki misli çoğaltsınlar” deyişleriyle Enki;
“Ey annem, ismini vereceğim yaratık oldu,
Onun üzerine tanrıların görüntüsünü koy.
Dipsiz suyun çamurunun özünü karıştır.
O bir insan. .
. ”

Enki tekrar çamura şekil verdi, bu kez;
“Elinin yarattığının kaderini kararladım. Ona, yemesi için ekmek verdim,
Benim elimin şekil verdiğinin kaderini kararla ve ona yemek için ekmek ver”
Dedi ve insana soluk verildi.
Bunlar bize bir şeyler hatırlatıyor mu? Ademin çamurdan yapıldığına dair kutsal kitaplardaki sözleri ?
Çamurdan yapılan Adem ile Sümerce ‘de “Tİ ” kaburga anlamına gelen kaburga kemiğinden yapılan dişi Havva ‘nın hikayesine de benziyor değil mi?

Adem ‘in konusu, yoksa, Ana Tanrıça Ninhursag ile Enki ‘nin ilişkisinden mi doğdu?

Şimdi Enki ve Ninhursag ” efsanesini ve onun tabletini inceleyelim. ( 278 satırlık şiir şimdi Louvre Müzesi ndedir. )
“Dilmun (İran ‘ın güneybatısında olabilir) saf, temiz parlak bir şehirdi. Yaşayanlar hastalık ve ölüm bilmezlerdi. Ancak orada (su) eksikti. Enki güneş tanrısı “utu ”ya oradan tatlı su çıkarmasını söyledi. Dilmun meyve bahçeleri, yeşil tarlalar ve çayırlarla doldu. Ana tanrıça Ninhursag 8 bitki filizlendirdi. Enki bu filizleri birer birer yedi. Ninhursag buna çok kızdı ve Enki ‘yi ölümle lanetledi. Enki ‘nin sağlığı bozuldu 8 organı hastalandı, büyük tanrılar Tilki ‘den tanrıca Ninhursag ‘ı bulmasını istediler. Ninhursag Enki ‘yi affetti iyileştirdi. ”

Enki ‘nin hasta organı kaburgasının adı Sümerce ‘de “Tİ” idi. Ninhursag ‘ın kaburgayı iyileştirmesi sırasında;
“Kardeşim neren ağrıyor?
Kaburgam ağrıyor”
Tanrıca Ninti ‘yi (kaburganın hanımı/yaşatan hanım) doğurdum senin için
”
Demesindeki Sümer dilinde, “kaburganın hanımı ” anlamına da gelen, “yaşatan hanım ” anlamından mı gelişmişti.

http://www.3sutun.com/say2/sumersayfa3.html

Sufizm ya da holistik düşünce katı

Aşağıda sunduğum metin, harikulade holistik bir bakış veya algılayış. Aslında hocam Gurdjieff’in üzerimde ne büyük etki bırakmış olduğunu bir kez daha müşahade etmeme sebep oldu. Aynı şekilde kelimeler tastamam Castaneda terminolojisine de tercüme edilebilir.
Sufizmin, ikinci düşünce katının yani holistik algılamanın deneyimi olduğuna çok uzun zaman önce uyanmıştım.Bu konuda İBN’i Arabi’yi de anmadan geçmek olası değil, olağanüstü çalışmaları tüm insanlığa bir hediye.  Atalara minnet borçluyum. Çok çok teşekkürler, Allah hepsinden razı olsun.
Son olarak (yakın arkadaşlarım hatırlayacaklardır), ekteki belgede verilen şu örneği, konuşma ve yazılarımda defalarca kullandım, hem de dış bilgiden değil bizatihi deneyimimden kaynaklanan bir örneklemeydi: İnayet Han Tanrı ile insanı Güneş ile onun ışınlarına benzetir. Ya da deniz ve dalgalarına. Dalga denizden ayrı değildir de, yükseldiğinde kendini dalga zanneder, ama aşağıya indiğinde geldiği yere döndüğünde denizden ayrı olmadığını fark eder.

**

“Cennet zihin halidir, Cehennem zihin halidir”

Hazret İnayet Han

“Biz ki her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası”

Yunus Emre

Bugün Sufizm içinde bir çok farklılıklar ve çeşitlilikler görmekteyiz. Bunun zaman, mekan ve şartlardan oluştuğu ve sufizmin hiç bir dine veya millete mal edilmemesi gereken evrensel bilgelik olduğu kanısındayım. Bu bilgeliğin ilahi boyutu olduğundan kişisel olarak şüphem bulunmamaktadır. Yalnız bugün üstünde durulması gereken en önemli noktanın Sufizmin kendisiyle Sufi tarikatlarının aynı olmadığının bilinmesi gerekliliğidir. Sufizm bir yaşam tarzıdır, hayata farklı bir bakış ve iç yaşamı keşfetme yoludur diyebiliriz.

Tarikatlar ise Sufizmden kaynaklanan, kurumsallaşmış olgulardır. Bu durum su ile buz ilişkisi gibidir. Buz sudan oluşmuştur, ama suyun katılaşmış, donmuş halidir. Veya okyanustan su alıp testiye doldursanız testideki su ne kadar okyanus özelliğini korur ki?

Sufiliğin aslı ve yaşam felsefesinin sadece tarikatlar tarafından temsil edilemeyeceği bugün İslam Dünyasında çoğunluklar tarafından da bilinmektedir. Halbuki bu noktada insanlarımızın bilinçlenmesinin toplumumuza çok fayda sağlayacağını düşünüyorum.

Çünkü tarikatlarla Sufizmi ayıramadığımızdan Sufizm olgusu büyük bir kesimde toptan reddedilmektedir.

Yüzyıllarca bu toplumu güzel sanatlar, müzik ve bilim alanlarında zenginleştirmiş olan bu felsefenin işlerliği azaltılmıştır.Aynı durum Sufi Meditasyonu için de geçerlidir. Problem ilk etapta Sufizm ile ilgili kitaplarda eski kavramların kullanılması ve yeni neslin bu kavramları anlayamamasıdır.

Mesela meditasyon dendiğinde akla çoğunlukla Hinduzm ve Budizm gelmekte ve tefekkür, riyazet kavramları ise toplumun genelinde tanınmamaktadır. Diğer bir problem ise din ile sufizm arasındaki fark ve bağın bilinmemesidir.

Din genelde Tanrının insanlara peygamberler yoluyla vahiy ettiği sosyal ve ahlaki yaşam şeklidir. Burada Tanrının iradesi ön plandadır. Dine göre insanların uymakla zorunlu olduğu kurallar vardır. Burada bir zorunluluk, olmazsa olmaz vardır. Sufizm ise bireyden Tanrıya giden yoldur; birey Tanrıyı arar ve bu arayış bir farz, yani zorunluluk değildir.

İnsan sevdiği için, zevk aldığından dolayı bunu yapar. Dinde ibadetlerin çoğu farz iken, Sufizmdeki uygulamaları bireyler neşeyle, zevkle yaparlar. Burada vazife, zikir, fikir gibi meditasyon uygulamalarının sayısal çokluğu önemli değildir; kalite, kalpten ve zevk alarak yapabilme önemlidir.

Dini ibadetlerle Sufizmin kesiştiği noktalar tabii ki mevcuttur. Aslında birçok konuda farkı neyin yapıldığı değil, nasıl yapıldığı oluşturur.

Mesela, dindar bir kişi namaz kılarken, o derece konsantre olur ve ibadeti esnasında kendinden geçer, yani kişisel kısıtlılıklarını, egosunu, dış çevresini unutursa, geriye konsantre olduğu ideali kalır ve yapılan iş mistik bir mahiyet kazanır. İşte bu Sufizmdir.

Bu konu günlük işlerimiz, sanatsal uğraşlar içinde bilhassa geçerlidir. İşlerimizi ve uğraşılarımızı zevk alarak ve mükemmel şekilde yapmaya çalışmak bizi kısıtlı tarafımızı, yani egomuzu unuttuğumuz bir meditasyon haline sokabilir. Yani meditasyon yapmak için sadece dini tekniklere gerek yoktur.

Klasik Sufizmde ise dini teknik ve metodlarla ve belirli psikolojik ve ahlaki basamakları geçip egoyu alt etme yoluyla yüzyıllarca etkili bir şekilde ruhaniyete erişmeye çalışıldı.

Bu çerçevede 1910 senesinde kardeşleriyle beraber Batıya gelen Müzisyen ve Sufi olan Hazret İnayet Han batılı tarzda yetişen insanların ihtiyacının dengeli yaşabilmeleri ve mutlu olabilmeleri için maneviyata da yönelmeleri gerektiğini ve bunun maddiyatı ve modern hayatı reddetmeden de yapılacağını öğretmiştir.

Bugün Hazret İnayet Hanın öğretisi Batıda ruhaniyeti arayan kesimlerde artarak büyük ilgi görmektedir. Batıda geçirdiği 16 yıl boyunca sufiliği insanları dini sınıflarına göre ayırt etmeden modern anlamda herkesin anlayabileceği şekilde anlattı.

İnayet Hanın anlatım dili çok sade olup, en zor tasavvuf konularını bile alışılagelmedik bir kolaylıkla açıklar. Evrenselliği aslında insan ruhuna hitap etmesinden kaynaklanmaktadır ve çeşitli din ve milletlerden gelen insanlar onun yorumlarını okuduklarında birçok şeyi aslında daha önce bildiklerinden bahsederler.

Ona göre ruhaniyet bir insanın sahip olduğu bir şey değildir, bu o kişinin en içsel özü, en derin varlığıdır. Bu herkes için geçerlidir. İnsanın kendisi mutluluktur, barıştır, her şey insanın kendisinde, en derin varlığında bulunur.

Peki bu en derin varlık nedir? Nasıl bilinebilir? Ruh kendisi dışında herşeyi görür ve algılar. Kendisini bu dışta gördüğü objeler zanneder, onlara eş tutar. Kendi varlığının farkında değildir. Maalesef bu yanılgı çoğunlukla ömür boyu sürer.

Kendini bilememek ve dıştaki başka şeylerle eş tutma, başka bir şey sanma yanılgısı bizi Tanrıyı tanımaktan da alıkoyar. Bu yanılgı bizde sahte bir benlik oluşturur. Kendimiz hakkında edindiğimiz yanlış duygu ve düşünceler yumağı. Ego, İnayet Hana göre budur

Tanrıyı tanımak aslında çok kolaydır, çünkü “o bize şah damarımızdan daha yakındır” (Kuran-ı Kerim). “Ama kişinin egosundan kurtulması bu sınırlı tarafını unutması en büyük zorluğu teşkil eder” (İnayet Han). Bu yüzden pek çok felsefenin, tüm dinlerin asıl amacı insanı bu yanılgıdan kurtarmak ve insanlara bunun yollarını göstermek olmuştur.

Kendini bilmek, Tanrıyı bilmek nedir? Kendini bilmek insanın ruhunu tanıması, keşfetmesi ve ruhun uyanışıdır. İnsan ruhunun en derinlerinde ise Tanrısal ışık yatar. İslam dininde bu ışık nur olarak adlandırılır. Ekard Usta Tanrısal kıvılcımdan bahseder.

İnayet Han Tanrı ile insanı Güneş ile onun ışınlarına benzetir. Ya da deniz ve dalgalarına. Dalga denizden ayrı değildir de, yükseldiğinde kendini dalga zanneder, ama aşağıya indiğinde geldiği yere döndüğünde denizden ayrı olmadığını fark eder.

Ancak bu tür benzetmelerle anlatılabilen bu olayı kişi kendisi yaşamalı ve tecrübe etmelidir. Yoksa anlatımlar yeterli olmaz. Meditasyon yolu kişinin bu tecrübeyi yapmasını sağlamayı amaçlar. Bu meditasyon kitabının İnayet Hanın şu söylemi bazında okumanızı tavsiye ederim:

“Tanrıyı hayatınızın hakikati haline getirin ki, O da sizi hakikat yapsın” Her okuyanın bu tecrübeyi yapması dileğiyle.

Aftab Talat Kamran

G İ R İ Ş

Hazret İnayet Hanın meditasyonla ilgili açıklamalarını daha iyi anlayabilmek için meditasyonla erişilmek istenen asıl tarafımızın ne olduğunu bilmemiz gerekir. Biz vücudumuz muyuz? Zihnimiz mi ya da duygularımız veya kalbimiz miyiz? Yoksa ruhumuz mu?

Nedir ruh?

Bu soruların cevaplarını vermek kolay olmamakta. Sürekli farklı tecrübeler yapmakta ve kendimizi farklı taraflarımızla özleştirmekteyiz. Bilinçimiz devamlı dolaşmakta.

Örneğin; hepimizin çok sevdiği annemizle ilgili belki de sık sık yaşadığımız farazi bir olayı ele alalım.Bazı durumlarda annemiz bizi kritize edebilir ve hatta çok sertte konuşabilir. Kritikler ve sert konuşma ağır geldiğinde hislerimiz olumsuz olarak kabarır ve kızmaya başlarız.

O anda düşünce devreye girer ve “ama o annem, ona kızamam” diyerek hislerimize karşıt fikir üretir. Belirli bir süre his ve düşüncelerimiz ön plana çıkar. Daha sonra kalp devreye girdiğinde, hisler ve düşünceler unutulur ve kalpten sevgi yüzeye çıkar. Anneye duyulan sevgi ve sempati. Bu yaşanan hallerin hepsinin kendisine göre bir gerçek payı vardır ve insan bilinci bir asansör misali bir kattan diğerine geçmektedir.

Sufilere göre insanın en önemli tarafının ise hemen hemen hiç farkına varmıyoruz. Nedir bu tarafımız? İnayet Han bu soruya cevabı insan varlığını üç bölüme ayırarak şeyle vermektedir:

İlk etapta

“dış varlığımız mı zihin dünyamızı yaratır yoksa iç dünyamız mı vücudumuza şekil verir?” sorusuna cevap vermek zordur. Gerçekte her ikisininde etkisi vardır; Vücut zihni yapar, zihinde vücudu yapar.

Zihnin vücut üzerine büyük bir etkisi vardır ve vücutta zihin üzerine çok açık bir şekilde etki yaratır. Hastalık düşüncesi, hastalık getirir; gençlik ve güzellik düşüncesi de benzeri kaliteleri oluşturur; vücudun temizliği zihnede temizlik getirir, vücudun kuvvetli olması ise zihine cesaret verir.

Vücudumuzun her değişikliği zihni etkiler. Diğer bir değişle zihin vücudun resmini gösterir. Ruhun kendisi herşeye nüfuz eden bilinçten başka birşey değildir. Fakat bu bilinç çevresindeki elementler vasıtasıyla sınırlı, kısıtlı hale getirilirse, işte bilincin bu hapis haline ruh deriz.

Çinliler ruhu tanımlarlarken arının gülüşünü kullanırlar. Bu bir semboldür ve aslında kastedilen gözdür, gözün arıya benzeyen gözbebeğidir; diğer değişle ruhun tabiatı, gözün tabiatı incelenerek anlaşılınır.

Gözün gördüğü herşey çevresindekilerin bir anlık yansımasıdır ve göz kendisini başka yöne çevirdiğinde artık o yansımalar gözde değildir, onlar kaybolur. Yansıma sadece bir anlık algılamadır.

Ruhun tabiatı böyledir.

Gençlik, yaş, çirkinlik, günah veya sevap, bunların hepsi, fiziksel ve zihinsel oluşum süresince ruhun önündedir, ve ruhun kendisi bu oluşumların çekimi altına girer ve bağlanır. Fakat kendini bunlardan uzaklaştırdığı anda da özgürleşir.

Hintli bir şair şöyle der:

“Her ne kadar dünyevi bağlar beni esir alsalarda, onlardan kendimi kurtarmam anlık bir meseledir. Bu bağları yönümü değiştirerek koparıveririm”.

Fiziksel ve zihinsel yaşam alanlarının getirdiği her tecrübe ruh için bir rüyadır. Bilgisizliğinden dolayıdır ki, ruh bu tecrübeleri gerçek olarak kabul eder. Böyle yapmasının sebebi de, kendisini görememesidir; gözün kendisini göremediği gibi ruhda kendisini görememektedir.

Bu sebeple ruh gördüğü her şeyle kendini özdeşleştirir, ve vizyonun sürekli değişmesinden dolayı kendi kimliği de değişir

Ruh ne ölür, ne de doğar, ne başlangıcı, ne de sonu vardır. Günah ona bulaşamaz, sevapta onu etkilemez. Bilgelik onu büyültmez, cahillikte karartamaz. Daima vardır ve ebedi de var olacak. Bu insanın hakiki tarafıdır ve diğer şeyler onu üstünü kaplar, tıpkı ampülün/fanusun ışığı kapladığı gibi.

Ruhun gelişimi kuvvetinden kaynaklanır ve alçak değerdeki yaşam alanlarının bağlarını kırmasıyla sonlanır. Tabiatı itibariyle özgürdür ve esareti esnasında özgürlüğünü arar. Tüm kutsal insanlar, ermişler ruhlarını özgürleştirerek hallerine erdiler ve sadece özgürlük onların yaşamlarının objesi, amacı oldu.

Ruh ve zihin suyla tuz gibidir. Zihin ruhtan gelir, tuzunda sudan gelişi gibi; ve bir an gelir ki zihin ruhta erir, tıpkı tuzun suda erimesi gibi. Zihin ruhtan kaynaklanan bir oluşumdur, tuzda sudan.

Ruh zihinsiz yaşar, fakat zihin ruhsuz yaşayamaz. Ruh zihinsiz daha saftır ve zihin onu kaplar, perdeler.

Ruhu kaplayan zihin ampül gibidir: Günahkar bir zihin ruhu günahkar, erdemli bir zihin ise ruhu erdemli yapar.

Ama tabiatı itibariyle değil, sadece etki olarak, kırmızı ampülün, lambanın ışığını kızrmızılaştırması, yeşilin yeşilleştirmesi gibi. Aslında ışık ne yeşil, ne de kırmızıdır; o renksizdir, renk onun elbisesi, vücududur.

Eğer kalp mutluysa, ruhta mutludur; şayet sefillik düşüncesi hakimse, o da sefil olur. Ruh hayal kurma gücü vasıtasıyla yükselir; derinliğe ise düşüncenin derinliğiyle erer. Zihin huzursuzsa o da huzursuz olur ve huzura zihnin barışa kavuşmasıyla erişir.

Bu hallerin hiçbiri onun gerçek tabiatını etkileyemez, fakat belirli bir zaman öyleymiş gibi gözükür. Ruh bir cennet kuşudur, cennette özgürce yaşar. Onun ilk hapishanesi zihin, sonra da vücut olur.

Bu ikisinin içinde ruh sadece sınırlı değil, aynı zamanda esir olur. Sufinin yaşamı süresince uğraşı ruhunu bu esaretten kurtarmak olur ve bunu zihin ve vücudu yenerek yapar.

“Zihin mi vücuda, vücut mu zihne hakimdir” sorusunun cevabı şöyledir:

Zihnin vücuda hakim olması doğaldır, ama genelde vücut zihine hakim gelmektedir. İnsan sarhoş olduğunda veya çok ateşlendiğinde bu bir şekilde açığa çıkar. Dolayısıyla ruhun tabii olarak zihine hakim olması gerekir, ama çoğunlukla zihin hakimdir.

Zihin zevk veya üzüntü, bilgelik veya cahillik illüzyonunu ruhun önüne koymaktan başka bir şey yapamaz. Vücutta sadece zihnin kontrolünden kurtulup kendi arzusunu gerçekleştirebilmek için zihne karşı anlık bir kargaşa yaratır.

Bu yüzden tüm günah, kötülük ve yanlış olarak algıladıklarımız, aslında vücudun zihne ve zihninde ruhun üstüne yaptıkları etkilerdir; tüm erdemler, iyilik ve doğrular ise ruhtan zihne, zihinden de vücuda gelir.

Başka değişle, ruhta düşünüleni zihin, zihinde düşünüleni de vücut yerine getirmeli; böylece vücut zihnin, zihinde ruhun komutanı olmasın.

Ruh bizim asıl, hakiki varlığımızdır ve onun vasıtasıyla yaşamın bilincine varırız. Vücut kuvvetini ve manyetik alanını kaybedince, zihin üzerine etkisini de kaybeder ve ölüm gelir. Ondan sonra ruh yaşam tecrübesini zihin aletiyle yapmaya devam eder, bu da başlı başına kendi içinde bir dünyadır, fiziksel alanda, dünyada yapılan tecrübenin fotoğrafı. Eğer zihin neşeyle doluysa cennete dönüşür, üzüntüyle doluysa da cehenneme.

Zihin gücünü kaybettiğinde, ruha olan hakimiyetini da kaybeder. Hakimiyetini kaybederse, ruh için bu dünyanın sonu olur. Ama ruh hala hayattadır; o sonsuz varlığın parçasıdır, ve ona ölüm yoktur. Ebedidir.

Çoğu kişi beynin düşündüğüne ve kalbin hissettiğine inanmaktadır. Ruh bir ayna gibidir ve zihnin, vücudun her hareketi, aktivitesi üzerine yansır. Ruh tecellinin başlangıcından itibaren konulan hedefine aletleri vasıtasıyla erer.

Sadi şöyle der: “Her ruh belli bir amaç için doğar ve bu amacın ışığıda ruhunda yakılır”

Herhangi bir şeyi veya varlığı düşündüğümüzde, kendimizi unuturuz, ve o varlık veya eşya bize yansır. Bir an ruhumuza yansıyan o şey veya varlık oluruz ve ruhumuza yansıyanlarla ilgili her şeyi bilebiliriz; hatta kendimizle ilgili bildiklerimizden daha fazlasını bilebiliriz, halbuki biz o yansıyan şey değilizdir.

Telepati, düşünce okuma, ruhlarla ilişki kurma olgularının arkasında bu gerçek yatmaktadır. Eğer ruhumuzu istediğimiz yöne doğru bir şekilde yoğunlaştırmayı bilebilsek, ustalardan, peygamberlerden, ermişlerden, aydınlanmışlardan okumadan, herhangi bir çaba sarfetmeden çok şeyler öğrenebiliriz.

Ama ruh yüceliğinin farkına varmamışsa, tam anlamıyla sınırlılık bilincinden dolayı fakirdir. Bağlandığı, arzuladığı, hayranlık duyduğu şeyler ona uzak görünür. Halbuki kollarının kısa olmasından dolayı değil, sadece fiziksel vücudunda hapis olduğundan dolayıdır ve maddesel kollarla çalışmaktadır.

Maddenin erişme kapasitesi kısıtlıdır.

Ruhun yaşam boyunca hayal kırıklığına uğramasının diğer bir sebebi de kendisini çevresindeki varlıklardan ve eşyalardan ayırması, kendisini zihin ve vücudu gibi, kısıtlı olan aletlere yoğunlaştırması ve yaşamı bu aletler vasıtasıyla tecrübe edip, algılamasıdır. Bu aletleri bireysel öz varlığı olarak tanımlar ve böylece çok uzaklara erişebilen kuvvet ve zekasını sınırlar

Ama ruh bir kere uyandımı erişemeyeceği hiçbir varlık,hiçbir şey yoktur.

Zihin dünyasının beş kabiliyeti vardır.

Hissetme kabiliyeti (kalp-zihin dünyasının derin, iç tarafı),

düşünme kabiliyeti,

mantık kabiliyeti (vicdan),

hatırlama kabiliyeti (hafıza),

kendini özdeştirme (ego-nefs).

Ruh bu beş köşeli odada bulunan bir ışık gibidir. Çünkü ruh duygu, düşünce, hafıza, vicdan ve başkasıyla özdeşme kabiliyeti vasıtasıyla algılamaktadır. Aslında onlardan bağımsızdır ve duygular ve hislerin değişmesi onu değiştirmez.

Ama ruh kendini göremediğinden, egosu yardımıyla, düşünmeye başlar: Ben mutluyum, veya üzgünüm, veya hatırlıyorum, unuttum gibi. Ruh bunların hiçbirini yapamamaktadır, hepsi zihnin işidir. Fakat kendisini görememektedir, dolayısıyla o anda sadece gördükleriyle özdeşir.

Gerçekte ise ruhun ışığı zihnin düzgün çalışmasını sağlar. Bu ışık yaşamın tüm kargaşalığıyla örtülürse, ruh ışığını kendisine gelen tüm içgüdü ve ilhama kapar. Zihin düzgün çalışmazsa, bu seferde ruh etrafındakileri tam olarak algılayamaz; zihin ruhun önünde duran bir teleskop gibidir

Her ikisi de önemlidir: Zihnin düzgün durumda olması ve ruhunda zihne tam olarak odaklanması. Zihin de bir ayna gibidir ve zihne gelen her düşünce bu aynaya yansır. Şayet içinde bir yansıma olan ayna başka bir aynaya odaklanırsa, aynı yansıma diğer aynada da gözükür.

Ruhun iki tarafı ve iki farklı tecrübesi, algılaması vardır. Bir tarafı zihin ve vücudu vasıtasıyla algılar, diğer tarafı da ruhun derinliğiyle algılar. Birinci kısmına dış tecrübe, diğerine ise iç tecrübe deriz. Ruhun tabiatı ise cam gibidir, saydamdır.

Camın bir tarafını kaplarsak, ayna olur. Dış tarafın tecrübeleri yansıdığında ve diğer taraf örtüldüğünde, ruhta böyle ayna haline döner. Bu sebeple kişi dış bilgileri algılama konusunda ne kadar kabiliyetli olursa olsun iç bilgiye de o derece kabiliyetlidir diyemeyiz.

İç bilgiyi elde edebilmek için Sufiler ruhun diğer tarafını örteler, böylece ruhun aynaya dönüşen tarafı dış dünya yerine içe döner ve ruhaniyetle yüz yüze gelir. Bunu başardıktan sonra ilham ve manevi bilgeliği algılamaya başlar.

Ruhun bu cam gibi saydam olma özelliği ve bir tarafını kapayarak diğer tarafın yansımalarını algılayabilme kabiliyeti meditasyon için çok önemlidir. Tüm yapılan vazife, zikir, fikir veya benzeri çalışmalar ruhun bir tarafını tamamiyle örtmek içindir. Diyelim ki vazife yapıyoruz.

O anda yoğunlaştığımız sıfat ruhumuzun dışa yönelik tarafını tamamiyle doldurur ve kapayabilirse, o takdirde ruh bir ayna olarak kendisini içe çevirir ve derinliklerinden gelen yansımaları algılayabilir. Bu durum güzel bir objeye yoğunlaştığımızda, harika bir doğa güzelliğiyle karşılaştığımızda veya güzel bir müzik parçasına odaklandığımızda da oluşabilir.

Dıştaki güzelliğe o kadar yoğunlaşırız ki, dış tarafımız bu güzellikle örtülür ve ruh ayna olarak içe döner, içten gelen yansımaları bekler. Bunu şu örneğe benzetebiliriz: Düşünelim ki su arıyoruz ve bu arayışta bir kuyu ile karşılaşıyoruz.

Kuyu derin, yukarıdan bakıldığında dibi gözükmemekte. Yapabileceğimiz şey dibe kovayı fırlatmak. Eğer dipte su varsa, kova dibe eriştiğinde su sesi gelecektir ve kovayla suyu çekebiliriz.

İşte meditasyonda böyledir, yapılan tüm zikir, fikir, vazife veya diğer yoğunlaşmalar dibe fırlatılan kova gibi birer alettirler. Mesele dipte suyun olup, olmamasıdır.

Hazırlayan: Aftab Talat Kamran