Şansını fazla zorlama!

İnsanlar, ülkeler ya da medeniyetler şanslarını nasıl zorluyorlar?

Önce bu konu nerden aklıma geldi onu anlatayım.

Bugün öğleden sonra GS Üniversitesinde bi GO toplantısına gittim. Ciddi ciddi bu oyunu öğrenmeye niyetliyim 🙂 Orada benim gibi bi kaç çaylak ve bikaç oyuncu ve bir tane de üstad vardı. Üstad dediysem gözünüzün önüne yaşını başını almış bir zat gelmesin. GO oyununda üstatların hangi yaşta olacakları hiç belli olmuyor. Neyse biz açıklamaları dinledik, biraz ısınma oyunları oynadık. Gitmeden hemen önce go oyuncusu çok cici bir genç kız, oynadığımız son oyunla ilgili bana bir taktik verdi; Şimdi küçük tahtada, bu sayıda (yirmi kadar taşı esir düşmüştü) taşı kaybedince artık oyuna devam etmenin anlamı kalmıyor. Bu kaybı telafi edemezsiniz. Oysa 19X19 luk esas tahtada bu durum başınıza gelse, hiç aldırmadan başka bi köşeden yeniden başlar, kendinize yeni bir alan yaratabilirsiniz.

Hımmmm… Hava kararmıştı. Ağaçlıklı yolda mutlu mutlu yürürken bunu düşündüm.

Bir an için büyük tahta yerine, kendi hayat oyunumuzu alalım dedim. Burada nerdeyse hiç sınır yok gibi. Varsa bile o, hayatın değil kendinizin sınırıdır! 🙂

Bu durumda insanlar neden tahtanın bir ucunda tıkılıp kalıyorlar?

Şimdiye kadar gördüğüm hayat oyunu şablonları gözümün önünden hızla aktılar, aklımda kalanlar şöyle:

1. Diyelim A kişisi kendine bir hedef kuruyor ve o alanda başarılı olmak için kendince gerekenleri yapıyor ve fakat bi takım nedenlerle (kendinden/dışardan fark etmez zaten bu ikisini ayırabilecek durumda bile değiliz artık) yeniliyor! Ve fakat bunu görmezden gelerek aynı noktaya kaybedilmesi kesin taşları oynamaya devam ediyor. Hıslanıyor, sinirleniyor, kinleniyor ya da kendine acıyor. Her halikarda, ölümü gelip kendini bulana kadar o mezarın başında nöbet tutuyor!

 

2. Diyelim B kişisi, kendine bir hedef kuruyor, elinden geleni yapıyor, başarılı oluyor. Maddi ya da manevi kazancı hevesle cebine indirmeye başlıyor. Bulunduğu noktada başarılı olduğu alanı sürekli büyütmeye çalışıyor. Başarıdan gözü dönmüşler diyorum bu sınıfa 🙂

Alanları büyüdükçe aslında HEDEF olarak büyüdüklerini fark etmiyorlar.  Düzenli ve geniş hacimli yapılar, kaosun ya da “kartalın yayılımlarının” iştahını kabartır! Ne kadar büyürseniz, yıkılma şansınız o denli büyüyor, üstelik kaybettiğiniz alan büyüdüğünde tahtanın bir başka köşesinden yeniden başlama şansınız düşüyor.

 

3. Diyelim C kişisi, kumarbaz oluyor. Ve fakat çoğunlukla B kişisinin düştüğü tuzağa düşüyor o da. Şansı olduğunda kazandıkça kazanıyor. Masayı terketme zamanını asla kestiremiyor. Ve sonuçta masadan kazandıkları artı ilk sermayesini de kaybederek hatta neyi var neyi yok kaybederek kalkıyor. Hatta çoğu kez buna kalktı da denemiyor, masadan kazınıyor.

 

4. Diyelim D kişisi, bu da göçebedir. Kaybedecek kadar hiç bi yerde kalmaz bunlar. Dikkat çekmezler. Hayatta kalıcılar (surviver)diyorum bunlara. Şanslarını fazla zorlamazlar. Çingeneler de bu sınıfa girer sanırsam. Kaos herşeylerini alsa bile (ki çoğunlukla onları görmeden geçer, ortada bunca görkemli yapı varken) tahtanın bomboş başka bir noktasına gider yeniden başlarlar.

Diğer şablonlara göre en büyük avantajları; kaosun onların elinden asla alamıyacakları bişey kazanmış olduklarıdır! ANda aldıkları yaşam keyfi :)))

Yani bunlar yatırımı, öldüklerinde bile kaybedemiyecekleri bi alana yaparlar.

 

Belki şöyle özetleyebilirim;

* Yenilmeden terket.

* Eğer kayıp erken geldiyse, mezar başında taş kesilme. Derhal terket orayı. Vakit nakittir. Gözüne yeni bi alan kestir.

* Sahip olmaya çalışma, ölümünü davet edersin.

* Öyle hafif ol ki,  kuş tüyü misali, rüzgarın önünde dans edebilesin.

* Kumarbaz aldanması kanununu ve Ortalamaya çekilme kanununu iyi hatmet. -bakınız:https://blog.sonsuz.us/?p=215-

 

Neyse işte doğru ya da yanlış kendime bunları hatırlattım, karanlıkta ağaçlı yolda yürürken.

Bütün o güzel genç insanlara minnettar oldum.

 

Derken eve geldim, bu güzel duygularla bir film izleyeyim diye koltuğuma kuruldum ve crash’ı yani Çarpışma filmini izledim. Son yıllarda bu kadar üzücü bir şey seyretmemiştim, ciddi ciddi ağladım. Kendime gelmek için filmi pause yaptım, sigara içtim. Tam o sırada deprem oldu. (İstanbulun heryerinde hissedildi mi acaba?)

Amerika için çok üzülüyorum. Yıllar önce bu ülke hakkında yaptığım bir öngörü vardı. Maalesef onu hatırladım (hatırlamamayı tercih ederdim).

Filmin üzerimde bıraktığı derin üzüntüyü gidermek için bi sürü şey yiyip içmek zorunda kaldım. Neticede amerika küçük dünyadır. Onlara olan hepimize olur.

 

-günlükten- 20/10/2006 ·

 

GO, Satranç ve Briç

Go : Bilim sanat ve bilgeliğin kesiştiği oyun

Bir oyun olmanın ötesinde Go, pek çok anlamları kendinde barındırır: yaşamla eşdeğer bir yaratılış, yoğun bir meditasyon, insan kişiliğinin bir aynası, soyut düşünmeyi geliştirmede bir alıştırma, ya da, iyi oynandığında, siyah ve beyaz taşların tahta üzerinde zarif bir dengeyle dans ettiği güzel bir sanat eseri.

Hala oynanan en eski tahta oyunu olan Go’nun temelleri 4000 yıl öncesine dayanır. Peki insanlar nasıl oldu da bu oyunu oynamayı bu kadar zamandır devam ettirebildi? Yıllar boyunca değişen kültürlerde yaşamayı sürdürdü? Umarız bu yazıyı okuduktan sonra cevabı kendiniz vereceksiniz.

Go oyununu Trevanian’ın Şibumi adlı kitabında okumuş, ya da Akıl Oyunları, Pi gibi fılmlerde oynandığını görmüş olabilirsiniz. Go, kurallarının azlığından ötürü belki de dünyanın öğrenmesi en basit oyunlarından biri kabul edilebilir. Buna karşın, oyun ilerledikçe içerdiği karmaşıklığın ne büyük boyutlarda olduğu anlaşılır.

Go 19 yatay, 19 dikey çizgili kare şeklinde bir tahta üzerinde ince kenarlı mercek şeklindeki siyah ve beyaz taşlarla oynanan iki kişilik bir oyundur. Oyundaki amaç kendi taşlarınızla rakipten daha geniş alanlar oluşturmaktır.

Bunu yaparken tabi rakibiniz de aynı amaçla alanlar oluşturmaya başlayacak, ve oyunun ortalarınıa doğru birbirinizi de çevirmeye başladığınızı anlayacaksınız. (Go adı da aslında buradan gelmekte: Çevreleme) Çevrelenen taşlar esir düşmüş olacak, ölüm-kalım mücadeleleriyle, çarpışmalarla dolu bir oyuna başlamış olacaksınız.

Go’nun Bulunuşu:

Bir efsaneye göre Çin imparatoru Yao (M.Ö 2357-2255) Go’yu, oğlu Dan Zhu’yu aydınlatmak, bilgeleştirmek için buldu. Başka fakat benzer bir efsaneye göre Shun (M.Ö. 2255-2205) Go’yu pek de parlak bir zekaya sahip olmayan oğlu Shang Jun’u eğitmek amacıyla buldu. Brittannica Ansiklopedisi’ne göre Go, Çin’de milattan önce 2306 yılında bulunmuş.

Go’nun Özellikleri

Uzakdoğu dövüş sanatlarında olduğu gibi, Go size konsantre olmayı, dengeyi ve disiplini öğretebilir. Bu sanatlardaki gibi, Go’da da bir seviyelendirme sistemi vardır. Oyuncuların oynadıkları oyunlara göre seviyeleri belirlenir ve kendisinden güçlü bir oyuncuyla oynarken, zayıf oyuncuya belli bir sayıda taş avans verilir. Avans verilen taşlar tahtaya dizildikten sonra rakip oyuna başlar. Bu avanslara handikap denir. Böylece aradaki seviye farkı ne olursa olsun iki oyuncu da oyundan zevk alabilir.

Birisiyle bir el Go oynamak, onunla bir yıl yaşamaya eşdeğerdir der Koreliler. Karşınızdakinin karakterinin saldırgan mı ihtiyatlı mı, yoksa umursamaz mı olduğunu onunla Go oynayarak kolaylıkla anlayabilirsiniz.

Go, bir açıdan bakıldığında rekabete dayanan bir oyun gibi görünse de, temelinde hayati dersler veren bir uyum gizlidir. Her şeye sahip olmayı isteyen açgözlülük, sizi Go tahtasında fazla ileriye götüremez.

Qing Hanedanı döneminde yaşamış ünlü Go oyuncusu Shi Dingan (1710-1770) “Go’da ağırbaşlılık ve zarafet entrikalardan üstündür” demiştir.

Zhang Yunqi, Go oyununda gelişmek için gerekli olan özellikleri şöyle sıralıyor:

“Bir askerin taktik gücü, bir matematikçinin kesinliği, bir sanatçının hayal gücü, bir filozofun dinginliği ve güçlü bir zeka”.

Bu özellikler arasında en önemlisinin dinginlik olduğunu vurguluyor.

Go’da söylenmeyen söylenenden çok daha fazla yer kaplar: Çok az kural vardır, geri kalan her şey oyunculara bırakılmıştır.

19 yatay 19 dikey çizgi bulunan Go tahtasında 361 kesişim noktası vardır. Bu da Çin ay takvimine göre bir yıldaki gün sayısıdır. Tahtanın dört köşesi de, mevsimleri temsil eder. Ortası gökyüzü, kenarlar yeryüzüdür. Siyah taşlar geceyi, beyazlar gündüzü simgeler.

Üstteki fotoğrafta gördüğünüz 20 cm kalınlığında Japonya’da yetişen ender bir tür olan kaya ağacından yapılmış değerli bir Go tahtasıdır. Arka plandaki yazı Nobel ödüllü yazar Yasunari Kawabata’nın yazdığı bir kaligrafidir. Yazıda okunan Shin’o Yugen, ‘incelikli ve derin gizler’ anlamına gelmektedir. Bu sıfat Go oyununun büyüleyiciliği karşısında sıkça kullanılan bir söz haline gelmiştir.

M. Güney Çalışkan
Bilkent Go Kulübü Başkanı

Kaynaklar:

Elisabeth Papineau, The Game of Go: A Chinese Way of Seeing the World, MSO, 8 Mart 2001

Kiseido, http://www.kiseido.com/

Tübitak bilim ve teknik dergisinden alıntıdır.

Ve biraz da yorumlar:

Satranç için gerekenler; Zeka, matematik, öngörü, sabır, dikkat, bilgi, bireysellik, sezgi (ama daha çok deterministik bir yapı.)

Briç için gerekenler, sosyal zeka, empati, sorumluluk, ortaklık anlayışı, hesap, bilgi, ve bazen sezgi. (Olasılık uzayları içinde deterministik)

Go için gerekenler, bireysel zeka, bilgi, derinlik, sezgi, sabır, uzun vadeli planlar, yoğun konsantrasyon, deterministik olmayan bir yapı. (Her ne kadar gerçekte deterministik olsada insanın ve bilgisayarların çok üstünde bir hesaplanamazlık var)

xenix

Evet briçi diğerlerinden ayıran “ortaklı” bi oyun olması, GO’yu diğerlerinden ayıran sadelik ve kuralsızlığın dehşetengiz zorluğu! (tabi bizim gibi batı kültürü ile yetişenler için)
Satrancı diğerlerinden ayıran, aşırı bireyciliği ve katı kuralcılığı olabilir mi?

Agnia

satrancın bireyselliği ile go nun bireyselliği aynı. Satrançta da sezgi faktörü var fakat, günümüz bilgisayarları artık bu sezgi ile oynanan oyunu aşmış durumdalar. Bu yüzden hesaplanabilirliği daha mümkün hale gelmiş.

Go tahtasının büyük olması ve yapılacak hamle sayısının fazla olması hesaplanabilirliği azaltıyor. Meditasyon yapar gibi GO oynamak lazım.

Meditasyonun tam tersi yoğun konsantre olarakta satranç oynamak lazım.
xenix

http://www.sonsuz.us/?q=node/1125

Oyun, GO, hayat vs…

Biz yine Dünya oyununa dönelim. Bu oyun kurulurken artık olası şeylerin bir çoğu önceden biliniyor, önlemler ona göre alınmış fakat yine de iki tarafın BİRden gelen özgür iradeleri ve seçim olasılıklarının bileşimi her daim sürprizlere açık. Sanırım düdüğün, üfleyene yakın kısmındaki atalarımızın günlerini şenlendiren de budur.

Go şampiyonumuzun söylediği gibi; önceden tasarlanmış güzel şekiller var. Fakat bazı durumlarda şekli biraz değiştirmek farklı sonuçlara götürüyor. Ve dikkat ederseniz şampiyon, bu özel tesuji durumunun ustalar tarafından planlanmış olabileceğini itiraf ediyor.

Dünya oyununun kurucuları olan ateş/su/toprak/hava elementleri muhtemelen, sayılarını bilemediğim dolaşık ipeksi gurubun ayrılmış öğelerinin, ikiye ayrılmış kısmının yang olanlarıdır. Çünkü önce bitkileri ve hayvanları sonrada maymun atalarımızdan insanı yarattılar.

Ben önceleri Yin kısmının doğa olduğunu düşünürdüm. Sanırım bu bir hataydı.

Oysa hata ya da yanlış yok yalnızca EKSİK var.

Yin, oyunun mekanizması olmalı. Yang da oyuna can veren öz. Oyunu devam ettiren ikisinin bir ayrılıp bir birleşmeleri.

Bir iskambil oyununda hangi öğeler var?

İskambil kağıtları, oyunun bilgisi, oynayan kişiler

Bu gerçekten dolaşık bir ilişki. Oyun için bu üç öğenin de bir araya gelmesi gerekiyor, yoksa oyun oynanmaz. Önce ilk yerleştirmemizi yapalım sonra aksama olup olmadığını kontrol edelim.

Oyunun Bilgisine Yin yani yaşam, iskambil kağıtları ve oynayanlara Yang yani insan doğası diyelim. Oynayanlarla kağıtları aynı sınıfa almam tuhafınıza mı gitti? Aynı guruba aldım çünkü iskambil kağıtlarının katılaşmış insan bedeninden farkı yok. Ayrıca zihni kuvvetli bir oyuncu kağıtlar olmadan oyunu kafasının içinde de oynayabilir. Demek ki işin madde kısmı oyunu kolaylaştırmaktan öte derin anlam içermiyor. Aslında oyun zihnin içinde oynanıyor.

O zaman oyuna ne gerek var sorusu gündeme geliyor ve tabii cevabıyla birlikte; Yin yani oyun bilgisi ancak oyunda belirginleşiyor. BİR’in içindeyken bilgi ve insan doğası gibi bir ayırım yok. Ve dolaşık ipeksi doğamız aslına dönüşü gerçekleştiremiyor. Oluşmuş olan düğümler ancak oyun içinde belirginleşip yakalanma ve düzeltilme olanağına kavuşuyor.

Animus varlığını Yang’dan alıyor. O halde eril kutup, yani pozitif kutup esastır.

Anima ise varlığını Yin’den yani Hayat bilgisinden alıyor.

O halde Oyun başlarken ikiye ayrılmış görünen BİR, insanda yeniden bir araya geliyor.

Eğer insan doğası, kendi öğeleri olan anima ve animusu barıştırsa, yani rekabet etmelerini bir şekilde önleyebilse, ortada sorun ya da dolaşıklık kalmayacak tabii oyuna hiç gerek kalmayacak

Yin, bana oyun heyecanı veren hayali pişti arkadaşıma benziyor.

O şüphedir.

Beni kendimden şüpheye düşüren dişidir.

Oyunu imkanlı kılandır.

Fakat benim oyuna ihtiyacım var. Rekabet etmeliyim ki hareket olsun. Hareket olsun ki dolaşık ipeksi aslımı düzene ulaştırayım. Ya da daha doğrusu trilyonlarca yıldır beni giderek dolaştıran düğümlerden arınabilme şansım olsun.

Bazen, bırakın dolaşık kalayım diyorum.

Ama bu mümkün değil.

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını öldürmek)

GO Oyunu -1

Yıllar sonra daha yirmidört yaşında bir go şampiyonu bunu şöyle açıklayacaktı:

“GO… İlk başlarda çok zevkli ve eğlenceli oluyor ama zaman geçtikçe öğrendikçe ilerledikçe hata yapmama düşüncesi baskı oluşturuyor. Go hatayı pek kaldırmıyor;  yani bazen öyle hatalar oluyor ki  ne yaparsan yap oyunu döndüremiyorsun.  O yüzden sürekli bir dikkat ve konsantrasyon  gerektiriyor.

Oyuna ilk başladığım zamanlar emekleme dönemiydi. Her şeyi yeni öğreniyordum;  yani hiç bir hamle beni şaşırtmıyordu.  Hedefim bir an önce daha iyi bir oyuncu olmaktı.  Sonra ilerledikçe bazı şeyler değişti.  Go da bazı aşamalar var.  Hemen iyi oyuncu olunmuyor.  Önce DAN seviyesine ulaşmak için  kendimizi yenmek gerekiyor.

Örneğin ben çok sabırsızdım. Uzun süre 3 kyuda kaldım.  Oyunu bir an önce sonlandırmak istiyordum. Sonra bu şekilde devam edemeyeceğimi fark ettim.

Yani oyundan zevk alamıyordum,  Kazanmaktan zevk alıyordum. Bunu şöyle fark ettim;

 Önde olduğumu düşündüğüm oyunları kaybetmeye başladım.  Durumum iyi olduğu halde bir an önce son darbeyi indirmek istiyordum; fakat son darbeyi vurmadan önce iyice hazırlık yapmak gerekiyormuş.

Oyunum çok agresif ve saldırgandı.

Arkadaşlarımla durum değerlendirmesi yaptım ve daha sakin oynamaya karar verdim. Önceleri oyunu çevirdiğim alanlarla değil öldürdüğüm taşlarla kazanmak daha çok hoşuma gidiyordu.

Sonra oyunum biraz daha olgunlaştı.

Yani senin deyiminle, orgazmı hedeflemeden sevişmekten zevk almayı öğrendim.

Bu şekilde devam edince dan seviyesine ulaştım.

Bildiğim kadarıyla go da şu var; herkes bir dan olabilir eğer  oyundaki hatalardan kendini arındırırsan (1). Kendindeki hataları da biraz düzeltirsen (2).

Bir dan başlangıç seviyesidir.  Kyu seviyesindekiler hala oyunu öğrenmeye devam  etmektedirler. Bu yüzden 2 dan olmak için artık oyuna kendinden bir şeyler koyman gerekir. Ekstra hamleler bulamazsan, rakibini şaşırtamazsan, tesuji yapamazsan daha ileriye gidemezsin.

Kyu seviyesini go öğrencileri olarak görüyorum. Dan seviyesi go oyuncuları. Pro seviyesi go ustaları.   

Genelde go’da  şöyle bir gelenek vardır; daha iyi oyuncu, oyun bittikten sonra hamleleri tahtaya tekrar dizer ve oyunu yorumlar.

Go’da bir takım hatalar var;  oyuncunun seviyesine göre, yaptığı hata da değişiyor. Dan olmadan önce de oyundaki temel hataları fark edebiliyordum ama kendimi engelleyemiyordum.  Yüksek kyu seviyesindeyken dan olmak için çok uğraşmak gerekiyor çünkü  temel hata yapmıyorsun ama diğer hatalardan da kendini kurtaramıyorsun. Şöyle ki, go’da bazı şekiller var; temel şekiller. Bunlarda hata yapmamak çok önemli. Örneğin, kendini bir ressam olarak hayal et; hayatın resmini yapıyorsun,  ilk başta tablo boş, sonra dilediğin resmi yapmakta serbestsin. Göze hoş gelen bir şeyler koymak istiyorsan bazı temel şekilleri düzgün yapabilmelisin. Go’da bu böyle. Üst seviyelerde GO bir yap boz gibi oynanır. Şekiller bellidir onlar senin elinin altındadır,  sen bunları dilediğin gibi kullanırsın.

Biz genelde yeni başlayan öğrencilere şekil yapmayı anlatırız. Bu go’nun temelidir. Sonra öğrenci dilediği şekli dilediği yerde kullanır. Temel hata derken bunları kastettim. Bir de şu var;  örneğin bir durumda en iyi şekil en doğru hamle olmuyor. Şekli biraz bozunca ortaya çok iyi bir hamle çıkıyor, bunlara bazen tesuji deniliyor. Rakibin beklemediği, o durum için en iyi hamle oluyor ve  sanırım Picasso tarzını bu kategoriye sokabiliriz.

Öyle bir durum oluyor ki bir hamle her şeyi değiştirebiliyor. Umutsuz durumlarda bize umut veren hamle olarak düşünebilirsin tesujiyi. Biraz tesadüf gibi ama tam olarak öyle değil; çünkü genelde usta bir oyuncuyla oynarken durumun senin lehine gittiğini düşünürsün ama  hiç beklemediğin bir anda her şeyi değiştiren bir hamle gelir. Bunu sen düşünmemişsindir ama rakip büyük bir ihtimalle planlamıştır.”

 

İşte özetle ve kelimesi kelimesine söyledikleri bunlardı.

İsterseniz şimdi en başa dönün ve “go” kelimesinin olduğu her yeri “hayat” olarak değiştirin yani Dünya oyunu.

Belki size yeni bir farkındalık sağlayabilir. Ya da sağlamaz. Boşverin.

 

Yirmi dört yaşındaki Türkiye şampiyonu da onu sadece bir oyun sanıyordu zaten. Yaşının tüm gerekleri vardı onda, harikulade bir okul bitirmiş, nefis bir master yapmaktaydı. Ve aşık olduğu kız daha bir hafta önce onu başkası için terk etmişti. Şampiyon, şaşkınlık ve üzüntü içindeydi, anlamaya çalışıyordu; nedir aşk? Kadın-erkek nedir? Hayat neden böyle?

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)

Oyun üzerine…

oyun üzerine…

Kişiliğiniz rakibinize göre şekil alıyor!
Örneğin rakibiniz oyunu pek ciddiye almıyor, gelişi güzel oynuyorsa, kazanmak zevk vermemeye başlıyor hatta oyunu devam ettirmek bile anlamsızlaşıyor.
Ya da çok hırslı oynuyorsa, sizde hırslanıyorsunuz. Bazen bir rakip, onu normal yaşamında asla tahmin edemiyeceğiniz şekilde mızıkçı, sert ve kavgacı olabiliyor. O dayattıkça sizin de içinizden buram buram duygular fışkırmaya başlıyor.
Bazı rakipler oyunu zevk alarak oynuyorlar; yenmek istiyorlar ama bu istek en baskın his olmuyor. En baskını, oyunu zevkle sürdürmek oluyor. Siz kazandığınızda kızmıyor, bahane bulmuyorlar. Böyle rakipler dostlar başına

Benim rahatsız olduğum rakip şekli ise şu (çok oynadığım için artık bunda tam olarak karar kılmış durumdayım); yendikleri zaman bunu taşıyamayanlar! Bir oyunu galip bitirmeyi sizi dünyadan silmiş gibi görüyor ve en alaycı üsluplarla dalga geçiyorlar. İşin alay kısmı oyun süresini defalarca aşıyor! Bu ağır tahrik neticesinde zorda kalıp onlara bir haftadır ilk kez yendiğini (öncesinde belki elli kez yenilmiştir) hatırlatacak olursanız, sesiniz bir bombardıman alanındaki kuş sesi gibi kaybolup gidiyor.
Tabii böyle durumlar benim için bezdirici oluyor.

Bakın benim rahatsız olduğum bişey de; oyunun kısıtlı zaman içinde oynanıyor olma durumlarıdır. Ben uzun uzun yayılmayı, yani sanki günlerce oynayabilirmişiz gibi oynamayı seviyorum.
Eğer rakipler sürekli “hadi hadi, gitmem lazım, yetişmem lazım” gibi laflar ediyorlarsa benim açımdan oyunun zevki azalıyor.

Dikkat ettim de oyun, ancak birbirine aşağı yukarı denk insanlar arasında oynandığı zaman yukarıda anlattığım durumlar ve duygular ortaya çıkıyor.
Eğer rakipler birbirine denk değilse (oyun bilgi ve tecrübesi açısından) her iki taraf da çok ılımlı oluyor.
Oyunu yeni öğrenen biri, tecrübeli biriyle oynarken ona genelde saygıda kusur etmiyor, yenilince sinirlenmiyor, yenince delirmiyor
Keza oyunun ustası da kuş oyunculara epeyce müsamahalı olup, arada çaktırmadan yenilebiliyor (hevesi kaçmasın diye).

Bir de “ben sana öğreteyim abicim” durumları var. Sürekli size yeni hamleler öğretmeye çalışan iyi niyetli ve acar rakipler oluyo bunlar. Vallahi dişinizi söke söke öğretiyorlar ya da öyle sandıkları zaman daha mesut ve dingin oyuncu oluyorlar.

Bunlar yine iyi, bazıları “git öğren de gel!” yapar… Üzerine tek kelime söylemez, kendini zora sokmaz, “öğrendiğinde oynarız” modundadırlar ama geride ince ince “senden de pek bi şey olmaz aslında” gibi bi akıntı vardır. Ya da karşı tarafı baştan ezdiği için ona öyle gelir.

Hayatlarında bir ya da iki oyun öğrenip hep onun üzerine yatanlar vardır. Yahu bıktık bundan bak yeni oyun öğrendim şunu oynayalım desen “amaaaannnn” derler. Ses tonu bile sizi bezdirir. Piştiye devam etmeye razı olursunuz.

Bazıları da “yeni oyun” der demez gözleri parlar. Öğret diye yakanıza yapışırlar. İki arada bir derede ağzınızdan kapar, iki hafta sonra sizi yenmeye başlar, iki ay sonra “yeni bir oyun yok mu?” derler.

Yaa bu konu çok eğlenceli

Sonra oyun masalarında cinsiyet de önemli. Ne alakası var diyeceksiniz ama gerçekten fark ediyor. Masaya karşı cins oturduğunda bazı kişilerin oyunu inanamıyacağınız kadar değişiyor!

Bazı kişilerin oyunlarını gerçekten ilginç bulurum. Bir arkadaşım vardı, mimar ve üstün zekalı (ailesi hepten öyleydi zaten) ve oyunu da çok severdi kulakları çınlasın. Her fırsatta bana gelirdi ve hemen oyun masası kurardık. Onu ve oyunlarımızı düşündükçe gülesim geliyor.
Nesi ilginç diyeceksiniz? Toparlamak öyle zor ki!
Çok dağınık oynuyordu, yani oyunda disiplin gerekiyor biraz. Yenmek istiyordu tabii, ama böyle oynayınca hep yeniliyordu. Gel gör ki yenilmeye hiç aldırmıyordu! Abartmıyorum yüzlerce oyunda yenildi; bu durum onu oyun oynamaktan alıkoymuyordu. Ne kızıyor, ne de vaz geçiyor ve ne de oyun taktiğini sorguluyordu!
Ben bütün oyunculuk hayatımda onun gibisini görmedim.
Galiba salt zevk için oynuyordu (ben başka bir çözüm bulamıyorum buna!) bu kadar zeki olmasa belki kabiliyeti bu kadar diyebilirdim.
Onun oyunu, diğer her şeyi ve üstelik oyunu bile unuttuğu meditasyonuydu galiba!

Ha bir de ortaklı oyunlar var. Hele bu tür oyunlar evlere şenlik

Eğer ortaklı bir oyun oynuyorsanız mecbur kalmadıkça ortağınzı değiştirmek istemezsiniz; çünkü birbirinizin oyun stiline alışıksınız. Ne yapar ne eder ille de ortagınızı istersiniz, gören de onu çok beğendiğinizi sanır. Ne gezeeerr… Siz bir de oyun esnasında görün ortakları, sürekli birbirlerine patronluk taslarlar, asla diğerinin oyununu beğenmez, o atağın en doğru nasıl yapılacağını öyle çok birbirlerine anlatırlar ki, oyun mu oynuyoruz, dayak mı yiyoruz belli olmaz.

Ben küçükken “beş yalak” diye bir misket oyunu oynardım. Ellerimin üzeri yere sürtünmekten çatlaklar ve yarıklar içinde öyle feci görünürdü ki annem onca işinin arasında bir de her gece el rehabilitasyon işlemi gerçekleştirmek zorunda kalırdı!

Beni oyun konusunda güldüren anım epeyce çokmuş…

Yıllar önce İngilizce öğrenmek için İngiltere’ye gittiğimde yaşlı bir çiftin yanında kalmıştım. Ve bir gece kadıncağız bana bir oyun gösterdi. Şimdi herkesin bildiği Scrabble la orada tanıştım. Bana kuralları anlattı ve başladık oynamaya. İlk oyunu ben kazandım. Kadıncağız o kadar bozuldu ki, ben binbir özür diledim yarım yamalak ingilizcemle ve dedim ki bu acemi şansı! Derken ikinciyi oynadık aynı gece, ben yine kazandım. Artık söyleyecek bişey de bulamıyordum. Tabii o zaman pek gençtim, nezaketten falan da pek haberim yoktu ve sanırım kazanmayı insan sevindirmekten daha çok seviyormuşum. Kutu o gün dolaba kalktı ve gidene kadar da bir daha ortaya çıkmadı ve ben yurda dönerken ilk Scrabble setimle dönüyordum.
Ev sahibem (ismini hatırlayamıyorum) kendi lisanında bir yabancıya yenilmekten üzgündü. Fakat işin aslı o değildi tabii. İşin aslı o amatör, ben profesyonel bir oyuncuydum J

Oyunlarda şans faktörünün çok olanları ve az olanları gibi bir ayrım da var.
Bazı oyunlar (mühimsemek için olsa gerek) şans faktörü sıfır diye tanımlanırlar. Buna katılmıyorum. Evet şans etkisinin çok az olduğu oyunlar var ama dağılım perilerini yok sayamazsınız yine de.

En kibirli oyuncular şans faktörünün olmadığı söylenen oyunlardan çıkıyor.
İnsanlar şansları ile değil becerileriyle övünmeyi tercih ediyorlar.
Fakat bu kibirli oyuncular da yenildiklerinde işin içine biraz şans karıştığını kabul etme eğiliminde oluyorlar.

Oyunda kaybetmenin asılda 3 önemli faktörü var:

  1. Seviye faktörü: Oyuncuların seviyeleri üç aşağı beş yukarı aynı seviyede olmalıdır. Eğer seviyeler çok farklıysa, düşük seviyede olanın kaybedeceği açıktır.

  2. Şans faktörü: Daha öncede belirttiğim gibi her oyunun içeriğine göre değişen ama asla sıfırlanamayan “kaza” faktörüdür bu.

  3. Kişisel hatalar faktörü; İşte esasında biz bu düzeyde oynuyoruz oyunları. Çünkü ilk iki faktör zamana bağlıdır. Kişisel zorlamayla fazlaca değiştirilemez.

Dolayısı ile ben bir oyunda kaybettiğimde hemen kısa bir muhasebe yaparım;
seviyemiz nasıldı? Diyelim birbirine yakın, tamam.
Şans nasıldı, eh idare eder (özel bir kaza günü değildi!).
O zaman kişisel hatalarım sebebiyle yenilmiş olduğumu anlar hemen oyun stilimi gözden geçiririm.
Zaten bunlar anlık meseledir. Derhal hatayı nerede yaptığımı bulur, ikinci oyunda taktik değiştiririm.

Aslında ben rakiplerimin kaybettiği oyunlarda da bu muhasebeyi yapar, onlar adına yenilginin sebebini bulurum. Tabii onlara söylemem; çünkü bunu benden talep etmiyorlar.  Eğer şanssızlıkla kaybetmişlerse bunu söylerim çünkü bu onların egolarını yaralamaz hatta hoşlarına da gider.

Eski eşim (aynı zamanda çok da iyi arkadaşım) iyi bir oyuncuydu. Onunla oynadığımız oyunların haddi hesabı yok. Onun fevkalade güzel bir taktiği vardı. Oyuncu olarak seviyemiz aynı olduğundan kazanmamız ancak kişisel hatalarımıza (şansı saymıyorum bile) bağlıydı.
Birkaç el oynadık ve ben yendiysem derhal taktik değiştirirdi.
Taktiği şuydu; “hızlı oyna, kötü oyna!”

Öyle hızlanırdı ki kağıtlar havada uçuşmaya başlardı, bunu belki sporculuktaki “saha presi” tanımıyla bağdaştırabiliriz. Ben önce duruma aymazdım tabi (çünkü taktik değiştirdiğini bana söylemezdi haklı olarak) ve muhtemelen öyle bir noktada bunun farkına varabilirdim ki artık atı alan üsküdarı aşmıştır, geri çeviremiyeceğim bir yere gelmişiz. Yani o oyun gitti gider!
Allahtan hiç bir oyuncu sonsuza kadar “press” yapamaz.
Herkes sonunda kendi hızına döner.

Sibel Atasoy

12.05.2005

Küçük bi not: Hayat da bir oyundur.