Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

Elif Bozgan

Çık ormana git, git. Eğer ormana gitmezsen asla bir şey olmaz ve hayatın asla başlamaz.

Çık ormana git.

Git.[1]

Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı[2] ilk okuyuşumdan bu yana iki sene geçti. Böylesi bir kitap için kısa ama yoğun bir çabayla, yaklaşık bir ay boyunca ondan başka bir şeyle meşgul olmadan, bir sayfa okuyup kapatarak, üç sayfa okuyup sonra geri dönerek, çokça altını çizerek ve bittikten sonra uzunca bir süre düşünerek…

Jungcu bir psikanalist, şair ve cantadora -eski öykü derleyicisi- olan Clarissa Pinkola Estés yazma serüvenine dair olan soruları ‘’yazma yazmaya başlamadan uzun süre önce başladı.’’ diyerek cevaplıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası kuşağının, kadınların çocuksulaştı-
rıldıkları ve mal muamelesi gördükleri, sımsıkı gemlenen sımsıkı dizginlenen kadınların ‘’edepli’’ ve ‘’zarif’’ olarak görüldükleri bir zamanda yaşadıklarını söyleyen yazarın kendisi de bu kuşağın bir mensubu. Bir psikanalist olarak geleneksel psikolojinin yetenekli ve yaratıcı derin kadın imgesine yer vermemesine karşı çıkan yazar, Vahşi Kadın arketipi üzerine çalışma yürütmeye başlıyor. Bir yandan da vahşi hayatın biyolojisi ve özelinde kurtlara dair çalışmalar yürütmüş olan yazar kitabının adının kurtlar ve kadınlar arasında benzer ruhsal karakteristiklerin olduğunu keşfetmesinden geldiğini söylüyor. Bu benzer ruhsal karakteristikleri; keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh, yoğun bir kendini adama kapasitesi olarak ifade eden yazar her ikisinin de sürekli olarak avlanması, taciz edilmesi, yanlış bir şekilde saldırgan ve hasımlarından daha az değerli olarak tanımlanmasının da dış dünyadan gördükleri tepkinin benzerliği olarak açıklıyor.

Yazar “Vahşi Kadın”a içgüdüsel doğa da denebileceğini ama onun aslında bu doğanın arkasında yatan, kadınların doğuştan gelen, en temel doğası, özgün ve özlerinde var olan doğası da denebileceğini savunur. Vahşi kadına dair şu ifadeleri kullanır: “Vahşi Kadın bütün kadınların sağlığıdır. Onsuz, kadınların psikolojisi anlamsızlaşır. Bu yabanıl kadın, prototip kadındır… Hangi kültür, hangi çağ, hangi politika olursa olsun, o değişmez. Döngüleri değişir, simgesel temsilcileri değişir, ama özünde o hiç değişmez. Neyse odur ve bir bütündür.”

Bir şekilde bastırılan, susturulan vahşi kadının her kadında yeniden ortaya çıkması, konuşmasının sağlanması için kadınlara öğütler veriyor yazar. Kitabı son derece özel kılan bir şekilde, öyküler anlatarak ve bu öyküleri analiz ederek. Hayatı boyunca biriktirdiği öykülerden Vahşi Kadın’ın izinin en belirgin olanlarını seçerek kadınlara bu izleri takip etmek için kolaylık sağlıyor. Çünkü uzun zamandır iz sürmeyi bırakan kadınlar için Vahşi Kadının izini bulmak çok da kolay olmayacaktır ama onu bir kere bulan kadının ne pahasına olursa olsun yoldan geri dönmemek için diretecektir.

Bu öykülerden benim son derece ilginç ve incelenmeye değer olarak gördüğüm bir tanesi “Mavi Sakal” öyküsü. Öyküde canavar Mavi Sakal üç kız kardeşle karşılaşır ve kız kardeşler başlangıçta Mavi Sakal’ın tuhaf olduğunu düşünüp ondan korksalar da zamanla çok da tuhaf olmadığını düşünürler. Mavi Sakal küçük kız kardeşe evlenme teklif ettiğinde küçük kız kardeş “Sakalı aslında o kadar da mavi değil.” diye düşünerek kabul eder. Ve bir canavarla evlendiğini anlaması çok uzun sürmez. Bu öykünün analizinde şunu söylüyor yazar:

Canavarla evlenmeye böyle rahatlıkla razı olunması, aslında kızlar daha çok küçükken, genellikle beş yaşından önce yapılan bir seçimin sonucudur. Kızlara, her türlü tuhaflığı –ister sevimli, isterse de sevimsiz olsun- görmezden gelmeleri, onları hoşa gider hale getirmeleri öğretilir. En küçük kız kardeşin “Hımm, sakalı aslında o kadar da mavi değil.” diyebilmesinin nedeni bu eğitimdir. “Nazik olma”ya yönelik bu ilk eğitim, kadınların sezgilerini umursama-malarına neden olur.

Bu ve bunun gibi pek çok öyküyle kadınlara sezginin yeniden ele geçirilmesi, ötekiyle birleşme, aidiyet, kendini korumak, yaratıcı hayatın beslenmesi, öfkenin ve bağışlamanın sınırları gibi konularda yardımcı olmaya çalışan yazar için temel nokta ve tüm kitaba yayılan mesele Hayat/Ölüm/Hayat döngüsüdür. Bu döngüyü bilmek hayatın ölümü, ölümün de yeniden hayatı getireceğini kabul etmektir. Ölümün istenmeyen ve kötü olarak addedilmesinin sebebi onun son olarak görülmesinden kaynaklanır. Oysaki ölüm yeniden doğuşa gebedir, tıpkı hayatın ölümü karnında taşıması gibi. Bu döngü herkes ve her durum için geçerlidir, yaratıcılığını kaybettiğini düşünen bir sanatçı için ne kadar elzemse, sevginin tükendiği düşünülen bir sevgi ilişkisi için de o kadar vazgeçilmezdir. “La Llorona” öyküsünün bize gösterdiği üzere, nehri tıkanan sanatçı nehrin kuruduğunu dü-
şünmek yerine, tıkayanın ne olduğunu bulmaya çalışmalı ve yeniden akması için çaba sarf etmelidir. “İskelet Kadın” öyküsü ise bize şunu söyler: Sevgiyi sürekli başlangıçta olduğu haliyle tutmaya çalışan sevgili, değişimin bir son olduğuna inanmak yerine ölmesi gerekenlerin ölmesinin kaçınılmaz olduğuna tutunmalıdır. Hayat
/Ölüm/Hayat doğası için yazarın sözlerinin kıymetli olduğunu düşünüyorum:

Bu öykü, modern sevginin sorunu olan Hayat
/Ölüm/Hayat doğasından, özellikle de Ölüm boyutundan duyulan korkularla ilgili yerinde bir metafordur. Batı Kültürünün büyük bir bölümünde Ölüm doğasının özgün niteliğinin üstü, öteki yarısı olan Hayat’tan kopup ayrılana kadar çeşitli dogma ve öğretilerle örtülmüştür. Yanlış bir şekilde, vahşi doğanın en derin ve temel boyutlarından birinin çarpık bir biçimini kabullenmek üzere eğitiliyoruz. Bize, ölümü her zaman daha fazla ölümün izlediği öğretildi. Hayır, bu doğru değil, ölüm her zaman yeni hayatın kuluçkasına yatmaktadır, varoluş, kemiklere kadar parçalandığı zaman bile.

İlk okumam iki yıl önce olsa da bu zaman zarfında pek çok kez geri döndüm ve her seferinde içimdeki Vahşi Kadın’ın ulumalarını daha iyi bir şekilde duyabildiğimi keşfediyorum. Pinkola’nın dediği gibi hepimiz gibi Vahşi’ye özlemle doluyum. Uzattığım saçlarımı duygularımı saklamak için kullandım. Ama nereye gidersem gideyim arkamda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı. Nehir kuruduğunda, ölüm katlanılmaz olduğunda, çekip gitmek gerektiğinde yola çıkmadan önce heybeme neyi koymam gerektiğini biliyorum. Onun hakkında pek çok söz söyleyebilirim ama okuduktan sonra bana yazdırdıklarını söylemek sanırım en iyisi.

Kurtlarla koşmuş kuşlara yem olmuş gibiyim.

Topladığım kemiklerin başındayım

Enkaz kokuyor ya da bir parça ölüm belki

Topladığım kemiklerin başındayım.

Saçı kınalı, tülbenti oyalı kadınlar

Ölüsü gözlerinden okunan, tövbesi toprağa düşmüş.

Ah diyor biri

Sütüm ekşidi memelerimde

Ölüm, içtiğimiz suya karıştı.

Ve sessizdir bazı ölümler

bir daldan düşen yaprak kadar.

öylesine hafif ve naif.

bazı ölümler sessizdir.

kemik toplatır ardından.

türkü  diye bu dile düşen

ağıttır, kına kokar.

kemik başında yakılır

ölüm doğuran bir kadının kasıklarından.

http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=316


Dejavu (Deja vu) Nedir?

Dejavu, yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusudur. Ânı daha önceden yaşamışlık halidir. Fransızca; déjà (daha önceden) ve voir (görmek) fiilinin geçmiş zamanda çekimi olan vu’nun birleşiminden türemiştir.

Beynin, yorgunluk veya başka sebeplerden dolayı bir görüntü, ses, vb. herhangi bir girdiyi, giriş anı sırasında algılayamamasından kaynaklanabilir. Beyin bu girdiyi algıladığında kişi bu olayı daha önce yaşadığı hissine kapılabilir. Ayrıca, beynin sağ lobu ile sol lobunun milisaniyeden daha küçük bir zaman farkı ile çalışmasından da kaynaklanabilir. Bir taraf diğer taraftan önce algıladığı için, geç algılayan taraf bu olayın daha önce yaşanmış olduğu yanılsamasına kapılır. Bu durum sinir aksonlarındaki küçük bir sapmadan kaynaklanır.

Dejavu’nun zıttı jamais-vu dur. Bu durumda insanlar, tanıdığı bir çevrede yabancılık çekebilirler. Dejavu ya benzer sebeplerle ortaya çıkar. Araştırmalara göre insanların %50 den fazlası hayatlarında en az bir kere dejavu durumunu yaşamıştır. İnsanların çoğu bir süre sonra, en son ne zaman dejavu yaşadığını unutur.

Déjâ vu, Fransızca kökenli bir terim ve “daha önce görülmüş” anlamına geliyor. günlük hayat boyunca sıkça yaşanan bu görüngü, bir anın daha önceden yaşanmış olduğu hissini veriyor. veya ilk defa gittiğimiz bir yerde sanki daha önceden de bulunmuş olduğumuzu hissedebiliyoruz. kendi kendimize açıklamakta güçlük çektiğimiz bu durum, hafızada meydana gelen ufak karışıklıkların bir sonucu olarak açıklanıyor.tabii ki daha farklı yaklaşımlar da mevcut, örneğin daha önceden hafızaya alınmış olan bir görüntünün veya olayın, belirli bir anda yeniden yarı gerçekçi bir imaj halinde zihne yansıması ( flashback) olarak da tanımlanıyor. arthur funkhoser, farklı inirsel uyarılara bağlı olarak gelişen 3 tip “déjâ vu” fenomeni olduğunu ileri sürüyor ve bunları şöyle sınıflandırıyor: “déjâ vecu” (önceden tecrübe edilmiş), “déjâ senti” (önceden hissedilmiş) ve “déjâ visité” (önceden gidilmiş). önceden yaşanmışlık hissine getirilen en güncel açıklamalardan birisi de, beyindeki kısa ve uzun dönem hafıza mekanizmalarında kısa süreli bir tutukluk meydana geliyor olması. algılanan bilgilerin ( veya duyumların) kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya geçişi esnasında, normal yoldan saparak bir anlamda “yolunu kısaltması” sonucunda o anki algı, kişi tarafından uzun dönem hafızadan gelmesi nedeniyle “geçmişte yaşanmış” olarak nitelendiriliyor. Normalde algı ve tepki arasında geçen ve aslında bizim farkında olmadığımız gecikme süresini, kısaldığı zaman fark ediyoruz ve bunun sonucunda huzursuzluk hissine kapılıyoruz. ayrıca, çeşitli sinirsel hastalıklarda, örneğin sara nöbetleri öncesinde, çoğunlukla “déjâ vu” hissi daha sık yaşanıyor

Deja Vu ve Bilim
Deja vu hakkında bilim şöyle diyor; Sağ ve sol lobun (beynin iki tane lobu yani bölümü) arasındaki algılayış süresindeki farklılıktan dolayı olayı daha önceden yaşamışlık hissi. Bu süre, milisaniyeler ile ifade ediliyor.

Deja vu’yu en çok yorgunluk halinizde meydana gelebilir.Beyniniz fazla yorulduğunda olayları tekrar edip durabilirsiniz.

Deja vu yaşadığınız zaman keşke o anda bunu yapsaydım, aa ben bunu biliyordum böyle diyecekti, keşke yapmasaydı gibi kendinize sitem edebilirsiniz. Bu tür durumları bütün insanların yaşadığını unutmayın ve deja vu yaşadığınız zaman kendiniz faklı hissetme gibi lükslerine kapılmayın..[3]

5 duyu organımızdan beyne giden sinyaller (özellikle görüntü ve ses) beyin tarafından algılanamayabilir. Oysa algılanamayan bu bilgi beyinde kaydedilmiştir ve ne zaman yaşanıldığı konusunda bir bilgi yoktur. Beyin bu sinyalleri tekrar aldığında ise kişi bu olayı ikinci defa yaşadığı hissine kapılabilir.

Bunun dışında beynin sağ lobu ile sol lobu arasında mikro saniyeler seviyesinde bir çalışma süresi farkı vardır. Bir olayı beynin bir tarafı diğer tarafından önce algılar ve bilgi ikinci lobda algılandığında kişi ikinci defa yaşanmış hissine kapılabilir.

Ayrıca yaşanılan olayın daha önce bir benzerinin görülen ve hatırlanmayan bir rüyada yaşanmış olması da muhtemeldir. Şunu da eklemem gerekir ki, insan hafızası değiştirilebilir. Yaşamadığınız bir olayı sürekli yaşamış gibi düşünürseniz; örneğin bir filmde başrol oyuncusunun başına gelen bir olayı kendi başınıza gelmiş gibi tahayyül ederseniz ileride bir gün o olayı gerçekten yaşadığınızı hatırlayabilirsiniz; yani anılarınızı değiştirmiş olursunuz ki bence deja vu’nun bir sebebi de budur.[2]

İnsanların yaşamadıkları, hayali olayları nasıl yaşamış gibi hissettiklerini bulmak için nörologlar, sağlıklı gönüllülerin beyinlerinin MR’larını çekti. MR sırasında, araştırmaya katılanların, çok emin olarak hatırladıkları konularda beynin yan altında bulunan, bir olayın çok belirgin ve somut birçok ayrıntısını hafızalayan lobdaki beyin faaliyetinde artış olduğu belirlendi.

Katılımcıların emin olduklarını söyledikleri, ancak hayali olduğu belirlenen olayları düşündükleri sırada, beynin üst bölgesinde bulunan ve ayrıntısız biçimde olayların yalnızca ana fikrini belleğe alan bölgenin daha etkin olduğu gözlendi. Öncelikle bu bölümdeki anılarını düşünen kişilerin yalnızca kimi olayların genel hatlarını hatırlayabildikleri ve yanılabilecekleri ortaya çıktı.

Duke Üniversitesi’nden nörolog Dr. Roberto Cabeza, insan belleğinin bilgisayarınkine benzemediğini belirterek, insanların sık sık, yaşanmamış olsa bile kimi olayları geçmişte yaşadıklarını sanabildiklerini söyledi. Cabeza, bu araştırmanın Alzheimer hastalığının erken tanısında yararlı olabileceğini bildirdi.

Daha önceki araştırmalar, yaşlanıldığında beynin genellikle kesin olayları hatırlama özelliğini genel izlenimleri hatırlamaktan daha hızlı yitirdiğini göstermişti. Araştırma, Journal of Neurosciences adlı dergide yayımlandı.[6]

Deja Vu ve Psikoloji
“Çok eskiden yaşadım bu anı ben” dersiniz şaşkınlık içinde. ilk girdiğiniz bir ev, bir merdiven, birden güneş vuran pencere… Ve tam sırasında tren düdüğü Melih Cevdet Anday da dizelerinde bu olaya biraz da olsa değinmiş.

Sizin de muhakkak ki başınıza gelmiştir. Kiminin zihnin bir oyunu olarak nitelendirdiği kiminin de “Benim mistik güçlerim var. Ondan başıma geliyor” dediği bir deyim Deja vu. Kelime anlamına bakacak olursanız “Bir olayı ya da bir anı daha önceden yaşama hissi” diyor araştırma sonuçları. Peki Deja vu gerçekten nedir? Psikolojiyle ne alakası vardır, İslam’da bilinen bir şey midir? Veya psikolojik bir rahatsızlıktan mı ileri gelir? Sizin için araştırdık.

Psikolog Uğur Dalan bu ilginç olayı şöyle tanımlıyor: “Deja vu Fransızca “daha önce görüldü” anlamına gelen bir kelimedir. Genellikle kişinin yeni gördüğü veya yaşadığı bir olayı daha önce gördüğüne veya yaşadığına inanmasıdır. Bu yaşamışlık duygusunun altında çeşitli nedenler olabilir. Bu nedenlerden bazıları yaşanılan durum ile geçmişte yaşanılan durumlar arasındaki benzerliklerin olması olabileceği gibi, yaşanılan duruma benzer bir durumun hayal edilmesi veya rüya da görülmesi de olabilir.”

Dalan, bu durumun kişilerin günlük hayatında yaşadığı bir olay olduğunu ama bazı zamanlarda da epileptik ve histerik hastalarda da gözlemlenebildiğini söylüyor. Dalan şöyle devam ediyor: “Psikoloji karşılığı olarak “paramnezi” sadece dinlediğimiz bir olaya tanıklık ettiğimiz ya da aslında yeni gördüğümüz bir yeri daha önceden görmüş olduğumuz yanılsaması türünden bellek çarpıtmalarıdır. Terapist olarak bu durumu terapilerimizde zaman zaman görebiliyoruz, hatta ilk seansımızda odaya veya kliniğimize daha önceden gelmiş gibi hissettiğini düşünen danışanlarımız bile olabiliyor veya beni sanki tanıdıklarını söyleyenlerle de karşılaşabiliyoruz.”

Jamais Vu
Deja vu’nun zıttı jamais-vu’dur, Jamevü okunur. Bu durumda; insanlar, tanıdığı bir çevrede yabancılık çekebilirler. Deja vu’ya benzer sebeplerle ortaya çıkar. [5]

Kaynaklar
[1] tr.wikipedia.org/wiki/Dejavu_(psikoloji)
[2] http://www.herturlu.org/dejavu/
[3] paylasonline.com/olaylar-dejavu-nedir/
[4] nid.blogcu.com/dejavu-nasil-olur_39685741.html
[5] http://www.aktuelpsikoloji.com/haber.php?haber_id=4570
[6] http://www.delinetciler.net/forum/psikoloji-kisisel-gelisim/…

2011 Rüya Eğitimi

Umarım başlamak ve hayırlısıyla bitirmek nasip olur. Bu sene gurup açmayı hiç düşünmüyordum ama nasıl tavlandım bilmiyorum 🙂
Sık sık siteye ve mailime soranlar oluyordu bu sebeple söz verdiğim gibi duyuruyorum.

Zaman
19 Aralık Pazar · 14:30 – 17:30

Yer TuVa Sanat ve Kişisel Gelişim Merkezi

İstiklal Cad. Atıf Yılmaz Sk. No:16/3 Beyoğlu-İstanbul
Beyoglu Turkey

Oluşturan:

Daha Fazla Bilgi
RÜYALARIN SİHİRLİ DİLİ
Farkındalık, biz insanlara dışarıdan gelen bir etki değil, içteki tıkanık ve karartıların şifalandırılması neticesinde ulaşılan parlaklık seviyesidir.
Fizik bedende bir rahatsızlık olduğunda modern tıbbın öncelikle ne yaptığını hatırlayalım; Röntgen ya da daha gelişmiş yöntemlerle bedenin sorun/karartı bulunan bölgelerini belirlemeye çalışır. İşte rüyalar da psişenin (bir bütün olarak insanın) röntgen filmle…ridir.

Bu filmlerin (rüyaların) dilini çözmek için hiç şüphesiz bir uzmana ihtiyaç vardır. Aslında uzman, bu sembol lisanını bilen kişi değil, sembol lisanını ortaya çıkarabilecek olan “soru tekniğinin” uzmanıdır. Bir Gustav Jung izdeşi olan Gayle Delaney şöyle söylüyor:” Rüyalar, gerçekten düşündüğümüz ve hissettiğimiz şeyi bize anlatırlar, düşündüğümüzü ve hissettiğimizi ileri sürdüğümüz şeyi değil. Uyanıkken kendimizi körleştirebilir ve bir budala yapabiliriz; ama uyurken bunu asla yapamayız! Rüyalar tıpkı ruhumuzdan gelen bir mektup gibidir; güç, bilgi, yaratıcılık ve sağlık kaynağıdır. Eğer rüyalarımızı göz ardı edersek kendimizi “herkes için erişilir olan ama çoğu insanın farkında olamadığı” zekâdan yoksun bırakmış oluruz. “

Bu eğitim süresince bir yandan rüyalarınızın çözülmesi yoluyla şifalanacak diğer yandan soru sorma yöntemini öğrenerek, sevdiklerinize yararlı olabilecek büyük bir yetenek kazanacaksınız.

——————————
NOT: Eğitmenimizin 2011 yılı için açmakta olduğu tek guruptur.

ÇALIŞMA GÜNLERİ: iki haftada bir gün, Pazar 14.30 da. Toplam 13 kur.
YER……………..: Tuva Sanat /Taksim

EĞİTMEN………..: Sibel Atasoy

NOT: Bireysel seanslar için lütfen randevu alınız.
Berrin YILMAZ ; 0532 485 98 62

—————————–

Sibel Atasoy
İstanbul’da doğdu, ortaöğretim ve üniversite yıllarında Anadolu’nun pek çok yerinde bulundu. Uzun süre büyük şirketlerde üst yönetimde görev yaptı. Sonra aniden kariyerini bıraktı ve Fethiye’de bir adada yaşamaya gitti. Yedi yılın sonunda, ilk kitabı Sırıtkan Kırmızı Ay’ı orada yazdı. 2000 yılında İstanbul’a döndükten sonra eğitmenlik ve danışmanlık işlerinin yanısıra, bir film şirketinin genel koordinatörlüğünü yaptı. Neredeyse bir fenomene dönüşen “7 Numara” dizisi bu güzel takım çalışmasının bir ürünüydü. Bu arada fantastik ve gerilim dalında yeni yazarları desteklemek üzere kurulan Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü’nün oluşumunda kurucu ortaklık yaptı. Gençlerin hayal dünyasını öğrenmemize vesile olacak pek çok toplantı, yarışmanın yanı sıra onların öykü ve romanlarını yayımlayan ilk girişimci oldu.

2002 yılında ikinci kitabı Venüs Bağlantısı yayımlandı.
Üçüncü kitabı “Bir Kadını Öldürmek” Altın Kitaplar Yayımevinden Haziran 2005 de çıkan yazarın, çok sayıda deneme yazısı, felsefi şiirler ve öyküleri var. Son kitabı Sır Mısır, 2008 Mart ayında yine Altın Kitaplar yayımevi tarafından okuyucuya sunulmuştur.

Rüya konusunda son on yıldır çalışmalar yapan Atasoy, pek çok kişinin rüya görüşmecisi olmasına katkıda bulundu.
Ayrıca, evrenin oluşumuna ilişkin bir kuram geliştirdi, OYUN kuramı olarak adlandırılan bu çalışmaya Bir kadını Öldürmek kitabı içinde geniş ölçüde yer verilmiştir.

Entegral life ve Holistik evrenle ilgisi ve çalışmaları devam ediyor. Halen İstanbul’da yaşıyor ve bir oğlu var.
Web sitesi: https://blog.sonsuz.us/

——————————————————

Lütfen randevu için arayınız.
——————————————————

İLETİŞİM;
Berrin YILMAZ ; 0532 485 98 62
Gül TAŞÇI …..; 0533 772 37 31
TuVa Sanat…;(0212) 293 44 34
[email protected]

——————————————–

İlk defa gelecek dostlarımız için
İstiklal Caddesi, Hüseyin Ağa Cami’nin sokağından girin.
Sokağın sonunda- sağ kolda- eski pembe binanın ( 16 numara) 3. katına asansörle çıkın….
Sakızagacı taksi duragının olduğu sokak….
Devamını Gör

2006’dan iki küçük rüya

Az önce yanlışlıkla buldum -günlükten- bu rüyaları, tamamen unutmuşum fakat şimdi okuyunca oldukça ilginç geldi 🙂

Dün gece belki bu uygulamanın da etkisiyle öyle bir rüyalar serisi gördüm ki aman allah
Bu rüya serisinin birinde tanımadığım orta yaşlı bir bey (bi iş adamı ya da yüksek seviyeli bi yönetici) şöyle diyordu; “bu işin sırrı şu; “işlere genç bayanlar atıyorum” yani anladığım kadarı ile bi sürü işi varmış ve onların her birini genç bi hanıma delege ediyormuş; yoksa bu işlerin altından nasıl kalkarım?! dedi.
O anda bende bi şafak atıyor! hahahahahahaha… Diyorum ki, zaten dünyayı idare etmek için benim gördüğüm kadarıyla kabiliyetiniz/enerjiniz yeterli değil, ben de şaşırıyordum, dünya nasıl çökmüyo diye!!!
Muzip muzip yüzüme bakıyo, yaaa işte işin sırrı bu diyor. Al gülüm ver gülüm oluyomuş yani! Kızlar işi yapıyor ve fakat kendilerine bu yetki verilmiş olduğunun gönül borcuyla başarıyı adama bırakıyorlarmış!
Epeyce güldüm, serinin bu parçasına.

İkinci rüya, Hollandadaki çok sevdiğim bi arkadaşla ilgiliydi. Bi eve taşınmış ve eşyaların çoğu da yerleştirilmiş ve fakat özellikle aksesuar türünden olanlar öyle ortada duruyorlar, bunlar için çok üşendiğini söylüyor, bitkin ve bezgin görünüyor.
Ben hemen işe girişiyorum, bir odadakileri yerlerine yerleştiriyorum ve ona diyorum ki “bak telaş etme, yavaş ve zevkli bi şekilde yap bunları, hadi ikinci odayı birlikte yapalım” filan gibi
Hayrolsun.

Dişi bilinç BİZ bilinçliliğidir.

Kadın bilincinin her zaman ilişkiyi, yani “biz”i ön planda tutması, dişil ilkeyle özdeşimi ve eril ilkeyle bağlantısı, onun bütünden kopmasını engelleyici faktördür. Dişi bilinç BİZ bilinçliliğidir.
Eril Bilinç için ilişki her zaman ayrışma ve denetimle, karşı karşıya olmakla birliktedir. Bu tanımlama eril bilincin ilişki modelinin, aslında “ilişki” yi (=birlikteliği) sabote eden bir çelişkiyi barındırdığını gösterir: Eril bilinç yaklaşırken uzaklaşır. Sözsüz, tanımlamasız, ayrışmasız birlikteliğin savunucusu dişil bilinç ise her zaman bağlantıyı vurgular. Ancak dişil bilincin ilişki şemasının da bir tehlikesi vardır: Bireyselliğin törpülenmesi, sınırların silinmesi ve ben-bilincinin sönmesi (Neumann).

Dişil bilinç, çıkış noktasıyla, kaynakla, ana merkezle bağlantının bilincidir; anacıl eylemin bilinçliliğidir. Ancak varoluşu için dışarı doğru (merkezkaç) bir eyleme gereksinir. Bu eylem ise ana merkez çıkışlı, dışa açılımlı eril bilinçtir. Dişil ilkenin savunduğu “biz bilinci”, kendisini BİZe göre tanımlayan, BİZe karşı sınırlayan ben-bilinci ortaya çıkmadan olanaksızdır. Zira bilinçlilik ilişkiyi gerektirir. İlişkinin ön koşulu ise farklı iki birimin, yani birbirini “kendinden ayrı” olarak tanımlayan karşılıklı bilinçliliğin varlığıdır.

Deli Dumrul’un Bilinci kitabından kısa alıntılar yaptığım yukardaki bilgiler gerçekten de dikkate değer parlaklıktalar. Bu fikirler içimde tam olarak karşılık buldular ve aklıma ilişkili başka şeyler de getirdiler.

BİZe, kavram itibariyle  “Toplumsal Bellek Bileşimi” diyebiliriz sanırım . İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı. Birey bilinci oluşmadan terennüm edilen ya da denenen BİZ oluşumları gerçek biz değil, korkmuş BENler cemaatleri oluyor.

Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:

  • TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.
  • TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.
  • Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.
  • TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs gibi) yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!
  • Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.
  • TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir.

Bilinçli olmayanın göbeğinde oturan dişil ilke, eril ilkeyi doğurur. Bu onun yaratıcı eylemidir. Ancak eril ilkenin ayrışma/özgürleşme ve kendini, kendisi olmayan’a göre tanımlama eylemi sayesinde dişil ilkle “biz bilinci”ni oluşturabilir.

Sa