Masallar ve Mitler

Masallar ve Mitler

Masallar, mitler ve rüyalar aynı kumaştan biçilmiştir. Üçü de bilinçdışının ürünüdür. Campbell’e göre rüya kişiselleştirilmiş mit; mit ise kişisellikten arındırılmış rüyadır.
Mitolojinin simgeleri (ister ele gelir görüntüler, ister soyut düşünceler biçiminde olsun) en derin dürtü merkezlerine dokunup onları harekete geçirir, eğitim görmüşleri ve cahilleri aynı biçimde etkiler, yığınları, uygarlıkları harekete geçirir.
Bir mitin genel olarak bütün insanlıkla ilişki derecesi, bir düşün özel olarak onu gören bireyle yakınlığı kadardır.
Gördüğü düşü anlamlandırabilen kişi, “öz” kendisini daha iyi tanır. Bir mitin saklı anlamını kavrayabilen birey de, yaşamın hepimizden yanıt istediği evrensel ve tinsel sorularla ilişki kurar (Johnson).

Rüya benzeri oluşumlar niteliği ile binyıllardan damıtılarak günümüze ulaşmış mitler, ortak bilinçdışının bu ustalık ürünü eserleri, temelde rüyalar gibi ele alınabilir, yorumlanabilirler.

Bilinçdışının dili “resim dili”dir; her ne kadar sözelleştirilmiş olsa da, mitlerde konuşan resimlerdir. “Kişisel resimlerin” “ortak resimlerle” netleştirilmesi ve derinleştirilmesi, Jung’un rüya yorumlarında da kullandığı güçlendirme tekniğinin de temelini oluşturur.
Bilincin işlevi, gerek birey, gerekse tür olarak insanın bu resimleri ayrıştırması, tanımlamasında ve bireysel çekirdekle bütünleştirmesinde kendini gösterir. Duygu yükü yüksek, kapıp sürükleyen resimlerden, coşkusallıktan arınmış, yeni kavramlar için kullanılabilecek tarzda tarafsızlaştırılmış fikirler oluşur.

Mitler, “eski/köhne”, henüz “aydınlanma çağını” yaşamamış “rasyonelleşememiş” insanoğlunun, naif-çocuksu tarzda dünyayı anlama ve kavrama biçimi değildir. Bilimselliğin, akılcılığın güneşi üzerlerine vurunca kaybolacak yanılsamalar ve saçmalıklardan öte gerçeklikleri vardır. C.G.Jung’a göre mitler, öyküleştirilmiş “temel varoluş örnekleri”, yani evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıplarıdır ve her insan için anlamlı mesajlar taşırlar.
‎”Mitsiz” ya da mitdışı yaşadığını zannedenler, köklerinden kopmuş kişilerdir: “Bu kişiler ne geçmişle, ne kendi içinde yaşattığı analar-atalar kültü ile ne de içinde bulunduğu zamanın insanlığıyla gerçek bir ilişki içindedir.”

Mit kahramanı, erkek ya da kadın olsun, kendi kişisel, coğrafi ve tarihsel sınırlılığının dışına/ötesine çıkmayı başarabilen ve tüm insanlık için genel geçerliliği olan duygu, düşünce ve davranış şemalarını şahsında yaşayabilen “evrensele yayabilen birey” dir. Mitlerde “bireysel olan” evrensel olanla çakışır. “Mitojen/mitolojik” atalarının mitlerinde, birey kendi kökenini bulur. İnsanlığın soyoluş serüveni, insanın birey oluş öyküsünde bireysel düzeyde tekrarlanmaktadır (Jung ve Neumann).

Mitoloji kahramanlarının taşıdığı (ve temsil ettiği) bilinç,
1.Önce kaosun (mutlak bilinçdışının) içinden çıkarak yaratılır;
2.Ardından, -henüz- çelimsiz bir çocuk olarak emekleye emekleye anne kucağından (Ana Tanrıça ve temsilcilerinden) uzaklaşır;
3.Gençliğin gücü, direnci ve “deli”kanlılığıyla ayakları üzerine dikilir.
4.Zorlu süreçlerden –hatta sembolik düzeyde ele alınması gereken ölümlerden- sonra “olgun/dingin kahraman niteliğiyle, yengilerinin kazanımına dayanarak, kendi hükümranlığını kurar;
5.Tinsel özdeşimle ölümsüzlüğe kavuşur.

Mitolojik olgularda, bilincin taşıyıcısı olan öznenin, kendisini ve nesneleri tanımlaması, iki kutup arasında yaklaşma, uzaklaşma ve “kavrama” denemelerinin sonucu olarak aktarılır. Bu iki kutup, başlangıçtaki ayrışmamış, karmaşık bütünlükten (Uroboros) çıkan, bazı özgün nitelikleriyle birbirine zıt görünen dişil ve eril ilkelerdir. Soyoluş gelişimindeki karşılıkları, taşıdıkları işlevleriyle anne ve baba; birey oluş sürecinde ise doğa ve tindir.

Deli Dumrul’un Bilinci kitabından özetle alıntıladığım bu bölümün bize Clarissa Estes’in öykülerle ilgili çarpıcı tanımlarını ne kadar anımsattığını fark etmişsinizdir. “Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Öykü ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir.” Diyor C. Estes (Yazının tamamı için tıklayınız: ).

Duyarlı benliğin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarak hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür. (İnsan Bilinci Projesi  ) Ken Wilber)

Her dalga aşar ve içerir. Oyun Kuramında  bu kavram “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır. Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir.

Birinci kat bilinç düzeylerinin hiçbirinin kendi başlarına yapmadığı, diğer düzeylerin varlığını bütünüyle değerlendirmektir. Onların her biri kendi dünya görüşünün doğru ya da en iyi perspektif olduğunu düşünür. Zorda bırakılırsa olumsuz tepki gösterir; ne zaman tehdit edilse kendi aletlerini kullanarak çıkışlar yapar.  Bütün bunlar ikinci düşünce katıyla değişmeye başlar; çünkü bu evre gelişimin iç evrelerinin bütünüyle farkındadır. Bir adım geriye gider, büyük resmi kavrar ve bu durumda ikinci düşünce katı çeşitli düzeylerin tümünün oynadığı gerekli rolü değerlendirir. İkinci Bilinç Katı herhangi bir düzeye dayanarak değil, bütün varoluş spiraline dayanarak düşünür.

Duyarlı benlik düzeyinin, farklı kültürlerde var olan çeşitli farklı sistemleri ve çoğulcu bağlamları kavramaya başladığı yerde, ikinci düşünme katı bir adım ileriye gider ve çoğulcu sistemlerle bağlantı kuracak ve onlara katılacak zengin bağlamlar arar ve böylece bu ayrı sistemleri alır, onları holistik spirallerin ve entegral ağların içine katmaya, dahil etmeye ve birleştirmeye başlar. Başka bir deyişle ikinci düşünce katının görelilikten holizme ya da çoğulculuktan entegralizme gitmeye yararı olur.

Bilinç bin yıllar içinde bir mucizeyi gerçekleştirmiş, “olmayan” bir alanda kendisini var etmiş, ana bütünden uzaklaşabilmiş ve onu tanımlayabilmiştir. Bu tanımlama hiçbir zaman “tam” olmayacaktır. Ana Tanrıça, dünyevi oğluna “peçemi hiçbir zaman kaldıramayacaksın” der. (Campbell)

Sibel Atasoy

26.11.10 – Beylerbeyi

Başbakan Erdoğan’a teşekkürlerimle

Şimdi söyleyeceklerime belki şaşıracaksınız. Epeydir aklımda fakat bir türlü fırsat bulup da söyleyemedim. Konu Başbakan Erdoğan’ın farkındalığımıza katkıları ile ilgili.

Biliyorsunuz siyasetle ya da güncel medyatik olup bitenle pek ilgim yok, bu sebeple sanırım satır aralarında bazı şeyleri kaçırıyorum fakat bunu göze alıyorum çünkü olmaktan sevinç duyduğum yerlerde olmayı seçiyorum. Eminim ki bu seçimimin de bana kattıkları var.

Sn Erdoğan’ın biz sigara içenlere ve bizim kanalımızla içmeyenlere de büyük bir hediyesi oldu.  Başbakan, sigaraya olan kişisel nefreti sebebiyle, yetmiş milyon insanı doğrudan ilgilendiren bir konuda insan haklarını hiçe sayan bir uygulamayı hiç tereddüt etmeden kanunlaştırmış ve denetiminden de her bir ferdi memur kılmıştı. Sigaranın bütün dünyada günah keçisi pozisyonuna getirilmesinin sebeplerini hepimiz az çok biliyoruz. Bu konuda herkes konuşmuştur zaten o sebeple hiç girmeyeceğim.
İnsanların ihtiyaçlarını ve her birinin biricik ve benzersiz oluşunu reddeden ortodoks tıp, özellikle gelişmiş(!) ülkelerin büyük bir aymazlıkla yeryüzünü mahfeden tüm uygulamalarını devam ettirmeleri için bir günah keçisi seçilmesi hususunda gereken icazeti verdi. Bunun için çok geçmeden büyük hicap duyacak fakat bu onların yani ortodoks tıbbın sorunu beni ilgilendirmiyor şu an. Herkes kendi hatalarını yapsın nasılsa sonuçlardan toplu olarak yararlanıyoruz.

Geçenlerde soğuk havaların erkence bastırdığı günlerden birinde Beylerbeyi sahilinde geziniyorum. Bilirsiniz küçücük bir yer zaten. Cafe ve restoranların önleri tıklım tıklım dolu. Şöyle baktım baktım bi gülme geldi. Bunca kıymetli bölgelerdeki kafe ve restoranların süsleyip püsledikleri iç alanları hatta üst katları metrekarelerce bomboş duruyor. Kimse içeri girip oturmuyor. Dükkan sahipleri var güçleriyle sokakları ısıtmaya çalışıyorlar, yoksa batacaklar. Gerçi elektrik giderlerinden batan olduğunu duydumdu geçen kış.

Evimin karşısındaki köy kahvesi de aynı durumda. Tek bir kararla yetmiş milyon insanın hayatını değiştiren başbakanın totaliter tavrının arkasındaki büyük hayrı düşündüm. İnanılmaz bir hediyeydi bu Türkiye’ye.
Simge lisanınında ortak bir unsur olan ev, bina yani kapalı alanların “kişilik” anlamına geldiğini biliyor muydunuz?

İnsanlar kendini açık alanlara attılar, bunun muhteşemliğini görüyor musunuz? Ortak kullanılan kişilikleri “zorunlu” da olsa terk etmek zorunda kaldılar. İşyerlerinde de belli aralıklarla bina dışına çıkmak en azından yerinden kalkmak ve başka açılarda bulunmak zorunda  kalıyorlar. Metazori bakış açısı değişikliği buna denir. Üstüne üstlük daha önceleri tek nefesinin bile farkına varmadan paketlerce sigara içen insanlar şimdi bu uygulamayla tamamen bilinçli ve her nefesinden zevk alarak sigara içebilmeye başladılar. Üstelik başkalarını rahatsız etme sorumluluk duygusundan da kurtulmuş olarak, o dakikaların hepsinde UYANIKlar. Alışkanlık ve sinik enerji dönüştü farkındalığa.

Her zaman söylediğimiz gibi, hiç bir şey tek yönlü olamaz bu dualitik boyutta, her yapılan çift yönlü iş görür. Fizik kuralıdır bu.

Bizlere değişik açıları görebilmek, yaptıklarımızın farkında olabilmek ve ortak kullanılan kişilik kalıplarından kurtulmak için fırsat veren başbakanımıza geciken teşekkürümü sunmaktan büyük memnuniyet duymaktayım.

Şimdi bunca yararlı bir uygulamayı yetmiş milyon insana bir çırpıda yaptırabilmek kolay değil. Örneğin benim elimde yetki olsa bunu yapamazdım çünkü bireysel özgürlüklerin sınırına gireceğim diye tir tir titrerdim. İşte belki bu sebeple dünyaya, sadece kendini düşünmenin dayanılmaz yaptırımcılığı gerekiyor. Birisi çıkıp emirle demiri kesiveriyor.  Entegral bir bilinç ve yöntemle yapmayı hedeflediğiniz bir şeyin gerçekleşmesi onlarca hatta yüzlerce yıl alırken, biri ya da bikaç azman egolu çıkıp savaş kararı alıveriyor ve aynı etkiyi bikaç yıl içinde oluşturuveriyor. İlahi adalet denilen şey işte bu olsa gerek. Hepimiz her daim hizmetteyiz.

sa

Not: Geçenlerde bilimsel bir araştırmanın sonuçlarını gördüm, keyif verici maddelerle ilgili bir zararlılık testi idi. Birinci sırada alkol ve eroin vardı. Sigara mı? Sıralamaya bile girememiş 🙂 Aslı var mıdır araştırmanın bilmiyoruz, öyle hemen aldım kabul ettim demiyorum ben kendi sezgilerimi ön plana almayı öğrendim. Sigara öldürür de dese, güldürür de dese sırf tıp dedi, yetkili kurul dedi diye inanmam. Bu konuda onlardan daha yetkili bir makam var; ben, beden/akıl/ruh bütünlüğüm.

(Tabi egzoz gazını araştırmaya dahil etmemişler! Keyif vermediğini düşünüyorlar demek ki!)

Zaman, yaptıklarımızla yapmadıklarımız arasında uzanır.

Zaman, yaptıklarımızla yapmadıklarımız arasında uzanır.

Eğer cümleye dikkatle bakarsanız bazıları için zaman olmadığını ama çoğunluğumuz için zaman metaforunun gayet ciddi şekilde var olduğunu görebiliriz. Şimdi bu önermenin(aniden geldi) gerekçelerini anla(t)maya çalışacağım.

Yaptıklarımız; deneyimlerimiz anlamında kullandığım bir edim. Sonuçları ya da sebepleri dikkate almaksızın yapıp ettiklerimizin tümü. Dikkat ederseniz “geçmiş zamanı” imliyor.

Yapmadıklarımız ise, zihnimize bir yolla erişmiş isteklerimizi gösteriyor, bunlar henüz yapılmamışlar. Şimdi belki siz bunun da gelecek zamanı imlediğini düşündünüz. Fakat hayır ben yapmadıklarımızın da geçmiş zamanda olduklarını söylüyorum. Nedeni açık değil mi? İstek ya da niyetlilik hali geldiği anda uygulamaya konulmamış ve onlar için beyinde bir kutucuk açılmış üstüne “henüz yapılmayanlar” yazılmış! İşte bu işlem, günümüz insanının tamamıyla geçmişte yaşadığının ispatıdır. Fakat o bunu kabullenmektense, henüz yapmadıklarını “gelecek” isminde metaforik bir vagona yükler. Böylece zaman olgusunu var eder. Farkında olmadığı ise geçmiş ve gelecek arasında bir şimdinin olmadığıdır!

Zaman icad edilerek şu an öldürülmüştür.

Peki böyle geçmişte yaşayanlar güruhu haline nasıl getirildik?

Sanırım yazının icadı bu işlemi ya başlattı ya da en büyük destekleyeni oldu. Her ne kadar bu fikre gözlemlerim neticesinde varmış olsam da güneşin altında yeni bi şey söyleyemiyoruz. Bu anlam Claude Levi-Strauss’un tanımıyla iyice açığa çıkıyor: “… yazılı iletişimin birincil işlevi köleliği kolaylaştırmaktır.”

Bu tür kayıtlar aracılığı ile, şehrin hükümdarları birden fazla yaşam sürdüler: Bir kez hayattayken sonrasında ise anıtlar ve yazıtlarda, kaydedilmiş olaylar yoluyla insanların zihinlerinde taklit edilecek modeller, tehlike karşısında uyarıcılar ve başarıya teşvik edici unsurlar olarak başka bir zamanda tekrar tekrar yaşıyorlar. Aslında kaydedilmiş yaşam sık sık yaşanan yaşamdan daha önemli olmaya başladı!

Yazılı iletişime ve iyileştirmeye inanmayan bilgeler de var. Onlar her ne oluyorsa şu an oluyor’un bilincinde idiler. Fakat onların öğrencileri yine de yazdılar, ünlü öğretiler, tek tanrılı dinler hep böyle var oldu.  Öğretinin birinci elden aktarıcıları bu duruma memnunlar mı bulundukları yerde bilmiyorum. Sanırım kişisel kaygılar ve önemlilik hisseden biriyse memnundur, değilse çok çok üzülüyorlardır! Bu konuyu Richard Bach iki kitabında köklüce ele almıştı, bilirsiniz; ilki Mavi tüy-Gönülsüz Mesih ve diğeri BİR.

Az önce terastan dışarı doğru sabaha bakarken fark ettim de; buralarda hiç kurt yok ya da bir panter veya dağ aslanı yok, çevremiz köpekler ve kedilerle dolu! Metaforik olarak değerlendirecek olursak şehirler doğallığını kaybederek evcilleşmiş, köleliği çağdaşlık kılıfıyla gizlenmiş, içi nevrozlar kaynaşan insanlarla dolu.

Bu sebepledir ki “ölmeden önce yapacağınız yüz-lerce şey” isimli kitaplar yazılıp best seller olmaktadır. Henüz yapmadıklarınız tuzağınız oldu ey insanlar. Yunus ne diyor; fakılık oldu sana fak!

Kutsal üçlünün sonu geldi. Kulak verin bana, üçü oldu BİR!

sa

Koku sezgiyle bağlantılı mı?

Koku konusuna zaman zaman dönüyorum çünkü onun sezgi dediğimiz gerekçesi açıklanamayan bilişe olanak sağlayabileceğini sanıyorum. Belki %100 etki edeni değilse de yoğunluklu sebebi olabilir. Daha önceleri de değindiğim gibi koku alma kabiliyeti kadınlarda daha gelişmiş durumda , onların sezgi konusunda da daha iyi olduklarını gözlemleyen araştırmalar mevcut. Yani aralarında böyle bir paralellik var koku ve sezginin.

Şimdi arasam belki bulabilirim, eski yıllarda günlüğüme not düştüğüm bazı önermelerim de vardı koku hakkında. Örneğin parfüm kullanmanın görünmeyen hedefinin “saklanmak” olabileceğini söylemiştim. Görünen sebep güzel kokmak ve bu sayede pozitif ilgi çekmek olsa da, geri planda -bilinçsiz biçimde- gerçek benliğin saklanmak istemesi yatıyor olabilir. Çünkü baskın bir koku ile karşıdakinin sezgisinde bir perdeleme oluşturuyor böylece onu beş duyuya mecbur bırakıyorsunuz. Olabilir mi?

Bekleyip göreceğiz fakat bu konuda sezgilerimin yanlış çıkacağını pek de ummuyorum, burnum iyi koku alır :)))

Aşağıda Dr Tarlacı’nın bir konuşmasından koku ile ilgili kısmı alıntıladım:

Şimdi size, 2007 yılına ait yeni bir bilgiden bahsedeceğim. Koku çok ilginç bir şey, bazı insanlar mesela parfüm uzmanları ya da şarap uzmanları, 5000’e yakın kokuyu ayırabiliyorlar. Koku algılayıcıları tam iki kaşınızın arkasında 2-3 cm derinde yer alıyor ve orada yaklaşık 1000 tane koku algılayıcısı var. 1000 tane koku algılayıcısı nasıl oluyor da 5000 tane kokuyu ayırabiliyor, buna şu ana kadar verilen bir yanıt yok, çünkü eski düşünceyle olaya bakılıyordu.

Nasıl oluyor bu iş? Mesela limon kolonyasını ele alalım, o 1000 tanenin içinden bir tanesini uyarıp limon kolonyası kokusu doğuruyor. Calvin Klein 900.ü uyarıyor diyelim, o da onun kokusunu doğuruyor, bunun cevabı bu şekildeydi eskiden; ama şimdi, yenilerde anlıyoruz ki, aslında cevap öyle değil.

1996’da, bir koku uzmanı olan ve kokular üzerinde araştırmalar yapan Turin, aslında koku almanın da kuantum mekanik bir olay olabileceğini öne sürmüştü. Ama o günlerde kimse buna dikkat etmedi, hatta bazıları güldüler, böyle bir şey olur mu, nereden atıyorsun falan diye. Aradan 11 yıl geçtikten sonra, çok haklıymış, çok doğru söylemişsin, pardon, yanıldık gibi şeyler söylendi. Koku almanın kuantum tünellemeleriyle çok sıkı ilişkisi olduğu kabul ediliyor ve tünelleme sırasında olan değişik titreşimlere bağlı olarak –bunun tabii, ayrıntıları var ama burada girmek çok zor– sadece 5.000 koku değil, eğer hatırlayabilirseniz 50.000 kokuyu bile farklı şekillerde algılayabileceğimiz söylenebilir.

Dr. Sultan Tarlacı

II. Uluslararası Parapsikoloji Konferansındaki konuşma: 24 Mayıs 2009- kısa alıntı


Deli Dumrul’un Bilinci

Öndeyiş, s. 7-11

Masallar, mitler, halk hikâyeleri, ortak (kolektif) bilinçdışının ürünleridir; ait olduğu topluluğun bireye sunduğu, binyıllar boyunca yaşanagelmiş, sınanmış zihin modellerini sahnelerler. Bireysel-psikolojik düzlemde rüyalarla benzerlikleri vardır. Rüyaların temel dokusu birincil düşünce süreçlerine indirgenebilir. Bu ortak ürünlerde ise, bilinçdışı dinamiklerin oluşumunu belirleyen birincil düşünce süreçleri, dış gerçekliği gözeten ikincil düşünce süreçleriyle bağlantı içinde işlenmiştir. Yani iç ve dış gerçekliklerin birbirini “doğrulayan” biraradalıkları söz konusudur. Özellikle mitler, insan ruhunun yaratıcı eylemlerle yaptığı sıçramaları, nesiller boyunca canlılığını koruyan, ileriye açık kazanımlar şeklinde yansıtmaktadır. Bu ortak ürünler, insan bilincinin gelişim öyküsünü ve bu zorlu süreç içindeki korku, kaygı, umut, coşku gibi yaşantılarını aynalar. Gerek birey ve gerek kültür olarak insanı anlamak, mitlerin müziğine kulak vermekten geçer. Yaratılış ve kahramanlık mitleri, evrenin ve insanın oluşum sürecinin, insan ruhunun eylemlerinin yansısıdır.
İnsanın bireysel gelişimi, “bilen insan” (homo sapiens) olarak insan türünün gelişim öyküsünün tekrarıdır. Bu saptama hem biyolojik, hem de psikososyo-kültürel düzlemler için geçerlidir. Mitler, “tür insan”ın binyılları kapsayan gelişimini kültürel düzlemde aktarırken, “birey insan”ın ana rahminden mezara (ve daha da ötesine) sürdürdüğü yaşam yolculuğunun serüvenine de değinmiş olur: Bu yolculuk, bilincin kendisini saran “bilinçli olmayan” içindeki varoluş kavgasıdır.
Bilinç ve bilinçlilik, uzun insanlık tarihi içinde oldukça geç döneme ait olgulardır. Veri değil, kazanımlardır. Bu kazanımlar hem bir canlı türü olarak insanın oluşumunda ve gelişiminde (soyoluş; filogenez), hem de bireysel düzeyde insanın “ruhsal doğum”unda ve “us”lan-ma sürecinde (bireyoluş; ontogenez) belirleyici ögedir. Bilincin gelişim öyküsü, insanın ve insanlığın gelişim öyküsüdür. “Beşer’in sair mahlukat’tan tefriki”, doğa’dan ayrışması ve nesne’likten özne’liğe geçmesine koşut olarak, bilincin, kendisini saran “bilinçli olmayan”dan/doğa’dan tomurcuklanması, ona bir karşı kutup oluşturacak ölçüde özgürleşmesi, güçlenmesi ve zenginleşmesinin tarihi, insanlığın tarihiyle çakışır.

Bu kitap, “Psiko-Mitoloji” olarak tanımlayacağım, ortak toplumsal eserlerin psikodinamik yorumlanması alanında bir denemedir. Psikomitoloji, yöresel’de evrensel’i, tekil’de tümel’i yakalama kaygısı içinde, evrenin yaratılışını ve insanlık tarihini, insan-kahraman’ın, “bilinçdışı/bilinç”, “doğa/tin”, “dişil ilke/eril ilke” ikili sistemlerinin çekim alanlarındaki eylemleri olarak görür ve yorumlar.
Bugüne dek büyük ölçüde ihmal edilmiş “Türk-İslam Psikomitolojisi”ne yönelik eserler parmakla sayılacak kadar azdır. Ülkemizde uzun süreler, “mitoloji” denildiğinde anlaşılan, Batı’nın kendi köklerini ve gelişim sürecini bulduğu Eski Yunan-Roma Mitolojisi ve diğer Akdeniz medeniyetlerinin bu mitolojiyi besleyen yanları olmuş, kendi kökenimize ait verilere pek eğilinmemiştir. Bu alanda ülkemizde en bilinen eser olan Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü (1993), “Abas”la başlayıp “Zeus”la sonlanmaktadır.(*) Batı kaynaklı, sayısız denilecek kadar çok eser, kendi kültürlerinin yanı sıra, bazı antik ya da egzotik kültürlere de ilgilerini yöneltmişler; ancak Türk-İslam Kültürü’nün özgün toplumsal ürünlerine pek eğilmemişlerdir. Kitabımın bu boşluğun doldurulmasında küçük bir katkı olacağını umut ediyorum.

Bantu Afrikalısı’nın ruhu, Eskimo’nun ruhu gibi “insan’ın ruhu”dur. Donanımı aynı, dinamikleri aynıdır. Coğrafi, tarihsel, etnik, sosyal, kültürel ve kişisel özgünlükler hep aynı “insan ruhu”nun yüzeyde farklı, derinliğinde benzer görüntüleridir. Psikolojik dinamiklerin, kültürler ötesi ve bireyseli tüm çeşitlenmeleriyle kapsayacak, anlamlandıracak şekilde evrensel geçerliğinden söz edebiliriz.
Bu çalışma, evrenselliği vurgulanan psikolojik dinamikleri, özel (tekil) bir olgu (Dede Korkut Kitabı / Deli Dumrul Boyu) bağlamında yorumlama denemesidir. İstatistiksel verilere değil, tümelin bir görüngüsü olarak algıladığımız tekil anlatılara dayanır: Tekil, tümeli içerir ve yansılar. Rakamların yüceltildiği “bilimsel” çalışmalardan farklı bir bilimsellik iddiasındadır. Bireyin tümelliği, yani “bir insan” ın, tüm insanlığı temsil ettiği varsayımından ve öznenin nesneyle (göreli) özdeşliği, yani insanın kendi dışındakileri tanımlarken, kendisini de tanımlamakta olduğu kurgusundan hareket eder.
“Deli Dumrul Boyu” bireysel boyutta ele alındığında her ölümlünün yaşaması mümkün ve “gerekli” bir sarsıntının öyküsüdür. Bireyin dünyaya, öznel gerçekliğin dış gerçekliğe, bireysel erkin evrensel düzene çarptığı; yeni bir iç-dış örgütlenme ve ilişki düzenlemesi gereksiniminin ortaya çıktığı bir karşılaşmadır.
Mitler insan doğasının kalıcı ve evrensel köklerine ait yansımalar olabilecekleri gibi, “yerel sahnenin, manzaranın, tarihin, söz konusu halkın toplumsal yapısının işlevi olarak” da değerlendirilebilirler (Campbell 1992). Çalışma materyalimiz, tarihsel ve sosyo-kültürel boyutta ele alındığında, Deli Dumrul Boyu’nun çok önemli bir sosyo-kültürel geçiş döneminde yaşanılanların yansıması olduğunu varsayabiliriz.
Hemen tüm tarihçiler tarafından, Türklerin tarihindeki en önemli dönüm noktası olarak nitelendirilen İslamiyet’in kabulü, bir geçiş dönemi söylevcisi/söylencisi olarak Dede Korkut tarafından “Deli” Dumrul’un “us”lanma sürecinde öyküleştirilmiştir.

“Tarihte yeni bir dönem başladığında, çoğu zaman, o dönemle ilgili bir mit de ortaya çıkar. Mit, o dönem içinde olacakların bir ön habercisi gibidir ve çağın psikolojik öğeleriyle uyum sağlayabilmek için (gerekli) bilgece öğütler içerir.” (Johnson 1992)

Deli Dumrul’un şahsında, tektanrılı bir din olan İslam’ın inanç dizgesi ve İslamiyet’in(1) zorlayıcı gücüyle karşılaşan, animist-şamanist eski Türk topluluklarının yaşadığı sancılı/coşkulu geçiş sürecinin kahramanları olan atalarımızı ve kendimizi bulabiliyoruz. Ulaştıkları çözümleri, aşamadıkları çözümsüzlükleri hâlâ yaşıyor ve tartışıyoruz. “Deli Dumrul” hem Dede Korkut’un Dumrul’u, hem de günümüz Türk insanının kendi şahsında bulacağı Dumrul’dur: “İliklerimize kadar” bildiktir, tanıdıktır!
Unutmamak gerekir ki, bir mit yaşayan bir nesnedir ve her bireyin içinde yer alır. Eğer onun, içinizde örülüp biçimlendiğini fark edebilirseniz, mitin katkısız ve gerçek özünü elde edebilirsiniz… herhangi bir mitten alabileceğiniz en değerli ürün, onun kendi psikolojik yapınız çerçevesinde ne denli canlı olduğunu görme olanağıdır (Johnson 1992).
Bunu görecek olan göz, aynı zamanda gördüğünü, yaşadığını yorumlayacak olan bilincin gözüdür. Bilincin nitelik ve içeriğinin ne olduğunun bilinmesi, neyin, nasıl görüleceği konusunda bir fikir verebilmesi açısından yararlı olacaktır. “Psikomitoloji” zorunlu olarak “Bilinç” ve “Bilincin Gelişim Serüveni”yle iç içe işlenmesi gereken bir konudur. Okuyacağınız çalışma boyunca bu çizgiyi fark edeceksiniz.
Bilincin gelişim serüveni, “Dumrul’un bilinci” özeline aktarıldığında zorunlu olarak günümüzün “Türk-İslam Ruhu”na dek uzanan bir süreçle karşılaşıyoruz. Yüzyılları kapsayan bu süreç içinde, yaşadığı “geçiş şoku”nun sarsıcı-geriletici etkisiyle “eski”ye daha sıkı sarılan ve kendini bazı kalıplara hapseden Türk insanının, “yeni”yi özümsemesiyle daha ileri bilinçlilik düzeylerine ulaşma olasılığını bulabildiğine de değineceğiz.

Girişilen anlamlandırma ve yorumlama çabasının son ürünü, tam ve mutlak olmaktan çok uzaktır. Günlük yaşamın sığ ve dar bilincine, uzak/anlamsız görünen bir alanın anlaşılması yönünde bir denemedir: Vurgulanması gereken nokta, bazen aynı olguya ait birbiriyle çelişir görünen yorumların, bilinçdışı için hiç de çelişki içermediğidir. Herşey başka türlü de yorumlanabilirdi. Karşıtların biraradalığı ve çokanlamlılık bilinçdışının temel özelliklerinden biridir. Aklın (bilincin) yolu bir olabilir; ancak gerçeğin (gerçekliğin)(2) yolu çoktur: Bilinçdışının yansımaları çok zengin, zengin olduğu kadar da “çokanlamlı”dır. Bu nedenle yorumlanması (bilinç tarafından ele geçirilmesi) hiçbir zaman tam olmayacak, yalnızca bazı karanlık köşeleri aydınlatılabilecektir.
Çözümlemeci yöntemlerle çalışan psikoterapistlerin çok iyi bildiği gibi, bireysel bilinçdışının ürünü olan rüyaların, en net ve açık olanlarının bile yorumlarında karanlıkta kalacak noktalar olacaktır. Bu olasılık, insanlığın oluşturduğu kültürlerin ortak ürünlerinde çok daha yüksektir. Gerçi bazı ana hatlar belirgindir; ancak yine de, anlamlandıran ve yorumlayanın “bilinç” olduğunu göz önünde tutarsak, oluşturulacak yorumların, bilinçdışının muazzam kitlesine göre çok dar kalan bilinç kalıplarına sıkıştırılamayacağı ortadadır. C. G. Jung’un ifadesiyle, “sonlu olan, sonsuz olanı hiçbir zaman kavrayamayacaktır” (Jung 1931). Sorun oluşturan bir diğer nokta, dillerin ayrılığıdır. Bilinçdışı kendini resimlerle ifade eder; bilinç sözle konuşur. Resmin çokanlamlılığı, bütünsel algılamaya imkân vermesi, sözü, resmin anlatılmasında ulaşılması güç bir amaçla karşı karşıya bırakır. Bu çokanlamlılığı, bilince yabancı gelen, karşıtların birlikteliğini (bazen aynılığını), sözün resimle aynı yoğunlukta ifade edebilmesi çok zordur.

Notlar

(*) Abas: Poseidon ile su perisi Arethusa’nın oğlu; Zeus: Tanrıların tanrısı, tanrıların babası (Erhat 1993). Metne dön
(1) İslam ve İslamiyet arasında ayrım yaparken A.Y. Ocak’a atıfta bulunuyorum: “İslâm, doğrudan doğruya esasları Kur’ân-ı Kerim’e dayalı olup Hz. Muhammed tarafından insanlığa bildirildiğine inanılan ilâhî mesajı belirleyen bir terimdir, ki bu bizzat Kur’ân’da da bu çerçevede kullanılmıştır… İslâmiyet ise, bu ilâhî mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe geçirilmesi sonucu, yaşanılan, kültürleşen biçimidir” (Ocak, 1996). Türkler Müslüman Araplar’ın şahsında ve onların “cihad” anlayışı bağlamında İslamiyet’le karşılaşmışlar; “İslamiyet” pratiğini ilk olarak, kendilerine yabancı bir tarih ve kültürün temsilcilerinde görmüşlerdir. İslamiyet teriminde vurgulanan bir sosyal yaşam biçimi ve aidiyet (“ümmet”) bağlayıcılığıyken, İslam daha “bireysel” bir kapsam gösterir; “ilişki”ye gönderme yaparken, bu ilişkiyi “kulun Allah’a teslimiyeti” şeklinde tanımlar. İslamiyet öncesi Türk toplulukları kendi sosyokültürel devamlılıklarında ilk anda ortaya çıkan kopuşu, sonraki yüzyıllarda “İslam”la buluşmalarında aşabilmişler; “Türk-İslam Ruhu” olarak tanımlayabileceğimiz “bağdaştırmacı” (syncrétique) bir inanç sistemini inşa edebilmişlerdir. Bu konu ilerki bölümlerde ayrıntısıyla ele alınacaktır. Metne dön
(2) Gerçekliği, öznel değerlendirmeden bağımsız varolduğu düşünülen “nesnel gerçek”ten farklı olarak, “öznel gerçek-lik”, yani “nesnenin özne üzerindeki etkinliği” olarak ele alıyorum. Özneyi etkileyen her şeyin “öznel” gerçekliği söz konusudur: Varsanı (halüsinasyon), sanrı (hezeyan) gibi patolojik olgularda ya da inanç sistemlerinde varlığı sorgulansa da, özne için, etkisi altında kaldığı nesne, bütünüyle gerçek’tir; zira etkin’dir. Özetle, özne için “gerçeklik”, etki alanında bulunduğu nesnelerle etkileşiminin dinamiklerinden oluşan, kurgusal/eylemsel bir örüntüdür. Bu nesneler iç ya da dış nesneler olabilir. İçerisi ve dışarısı arasındaki ayrımı yapan, öznenin merkezi kurumu ve “bilinç”in taşıyıcısı olan “benlik”tir. Kendi iç gerçekliği ve ortak bilincin “gerçek” olarak kabul ettiği dış gerçeklik arasında ayrım yapabildiği ve iç gerçekliğini, ortak bilincin normları dahilinde dış gerçekliğe uyumlu olarak değerlendirdiği sürece birey, ait olduğu grupla/kültürle büyük çatışmalar yaşamaz. Metne dön

http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=9649&BID=1064