FOK DERİSİ – RUH DERİSİ

Bir zamanlar var olmuş, artık sonsuza kadar yok olan ve çok yakında
geri gelecek olan bir zamanda,günler beyaz gökyüzünün,beyaz karların
altında geçermiş…ve uzaklarda görünen ufak lekelerin hepsi insan,
köpek ya da ayı imiş.

Buralarda isteseniz de bir şey yetişmezmiş. Rüzgarlar o kadar sert
eserlermiş ki, insanlar parkalarını ve mamlek’ lerini (çizmelerini )
artık bile bile yanlamasına giymeye başlamışlar. Buralarda sözcükler
açık havada donar ve söylenenlerin anlaşılabilmesi için konuşanın sarf
ettiği cümlelerin dudaklarından çözülüp ateşte eritilmesi gerekirmiş.
Buralarda insanlar, yaşlı Annuluk’un , yaşlı büyükannenin, bizzat
Yeryüzü olan yaşlı büyücünün beyaz ve gür saçlarında
yaşarlarmış…İşte bu topraklarda bir zamanlar bir adam yaşarmış…O
kadar yalnız bir adammış ki , gözyaşları yıllarca yanaklarında derin
yarıklar oymuş.

Gülümsemeye ve mutlu olmaya çalışırmış. Avlanırmış. Tuzaklar kurar ve
rahat uyurmuş. Ama bir insanla arkadaşlık yapmak istiyormuş. Kimi
zaman kayığıyla sığlıklarda gezerken bir fok yanına yanaştığında,
fokların bir zamanlar insan olduğuna dair eski öyküleri anımsarmış.O
günlerin tek hatırlatıcısı ise fokların o akıllı ,vahşi ve sevecen
bakışlarına ev sahipliği yapmasını bilen gözleriymiş.Adam bu anlarda
kimi zaman öyle  şiddetli bir yalnızlık acısı duyarmış ki, gözyaşları
yüzündeki yıpranmış yarıklardan aşağı süzülürmüş.
Bir gece karanlık iyice bastırana kadar avlanmış, ama bir şey
bulamamış. Ay gökyüzünde yükselirken ve denizde yüzen buz kütleleri
parıldarken,  denizin ortasında büyük, benekli bir kayaya rastlamış ve
keskin gözleri sayesinde, bu yaşlı kayanın üstündeki belli belirsiz ,
ama çok zarif hareketleri seçebilmiş.
Yaklaşmak için yavaşça ve sessizce kürek çekmiş;orada, kocaman kayanın
üstünde küçük bir grup kadın,annelerinin karınlarına ilk düştükleri
günkü kadar çıplak bir halde dans ediyormuş.  Evet, o yalnız bir
adammış ve belleğindekiler dışında hiç insan arkadaşı yokmuş ve orada
durup olanları izlemiş. Kadınlar ay sütünden yapılmış varlıklara
benziyorlarmış, derileri ilkbaharda somonların üzerindeki küçük gümüş
benekler gibi parlıyormuş, ayaklarıyla elleri uzun ve zarifmiş.

O kadar güzellermiş ki, adam botunda afallamış bir halde kalakalmış ve
su hafif hafif sallanarak onu kayaya giderek yaklaştırıyormuş.Bu
muhteşem kadınların gülüşlerini işitebiliyormuş…En azından gülüyor
gibiymişler, yoksa gülme sandığı bu şey, kayanın kenarlarına vuran
suyun sesi miymiş?? Adamın şaşkınlıktan kafası karışmış.Ama göğsünün
üzerinde ıslak bir post gibi ağırlık yapan yalnızlık, bir biçimde
çekip gitmiş ve neredeyse hiç düşünmeden, sanki önceden planlanmış
gibi, kayanın üstüne atlayıp orada duran fok derilerinden birini
çalmış.Bir çıkıntının arkasına saklanmış ve fok derisini qutnguq’
unun(parkasının) içine sokmuş.

Derken kadınlardan biri o zamana kadar duyduğu en güzel sesle
bağırmış…şafağa seslenen balinalar gibi…ya da hayır belki de ,
pınarda yuvarlanan, yeni doğmuş kurtlar gibi…ya da ama hayır,
hepsinden daha güzel bir sesle, ama bunun bir önemi yok, çünkü… bir
dakika, kadınlar  o sırada ne yapıyorlarmış ?

Fok derilerini giyiyorlarmış ve fok kadınlar neşeli çığlıklar atarak
birer birer denizin içine kayıyorlarmış.Biri dışında ..En uzunları bir
aşağı, bir yukarı bakıyor, fok derisini arıyor, ama hiçbir yerde
bulamıyormuş. Adam yüreklendiğini hissetmiş- nedenini bilmiyormuş.
Kayadan yürüyerek inerken kadına seslenmiş. “Kadın ..  benim ..
karım…ol. Ben .. yalnız… bir adamım.

“Ah, ben eş olamam ” demiş,”çünkü ben ötekilerdenim, temeqvanek’te
(aşağıda) yaşayanlardanım.”
“Benim…karım…ol “diye ısrar etmiş adam. ” Yedi yaz içinde fok
derini sana geri vereceğim, o zaman sen de ister gider, istersen
kalabilirsin .”
Genç kadın fok adamın yüzüne uzun uzun öyle gözlerle bakmış ki, asıl
kökeni insanmış gibi görünmüş.İstemeye istemeye şöyle demiş: “Seninle
geleceğim, yedi yaz sonra karar verilecek.”
Derken zamanla bir çocukları olmuş ve adını Ooruk koymuşlar. Çocuk
çevik ve besiliymiş.Kışları annesi, Ooruk’a denizin altında yaşayan
yaratıklara dair masallar anlatırken, babası da uzun çakısıyla beyaz
taşın üstünde bir ayı ya da kurdun derisini yüzermiş.Annesi küçük
Ooruk’u yatağa taşırken ona baca deliğinden bulutları ve onların
binbir şekle girişini gösterirmiş.Ne var ki kuzgun’un, kurdun ve
ayının şekillerini değil, morsun balinanın , fokun ve somonun
öykülerini anlatıyormuş ona..çünkü o bu yaratıkları tanıyormuş.

Ama zaman geçtikçe vücudu kurumaya başlamış. Önce pullanmış, sonra
çatlamış. Gözkapaklarının derisi soyulmaya, kafasındaki saçlar
dökülmeye başlamış. Naluaq (en soluk beyaz) haline gelmiş .Tombulluğu
azalmaya başlamış.Uzuvlarını gizlemeye çalışıyormuş.Her gün hiç
istemese de , gözleri daha da donuklaşıyormuş. Görme duyusunu da
giderek yitirdiğinden, yolunu ancak el yordamıyla bulabiliyormuş.
Bir gece küçük Ooruk bağırtılar yüzünden uyanmış ve içinde uyuduğu
deriye sarınmış bir halde dikilip oturmuş. Bir ayı gibi kükreyen
babasının, annesini azarladığını duyuyormuş .Taşın üstünde yuvarlanan
bir gümüş gibi ağlayan annesini duyuyormuş.
“Yedi uzun yıl önce fok derimi sakladın ve şimdi sekizinci kış geliyor
bana ait olan şeyi geri
Vermeni istiyorum “diye ağlıyormuş fok kadın.
Koca ,”İyi de kadın, onu sana geri verseydim beni terk ederdin ” diye
gürlüyormuş.
” Ne yapardım bilmiyorum, tek bildiğim ait olduğum şeye sahip olmam
gerektiği.”
“Ve beni karısız bırakırdın, oğlanı da annesiz. Sen kötüsün.”
Kocası bunu der demez posttan yapılmış kapıyı yararak çıkmış ve
gecenin içinde kaybolmuş.
Oğlan, annesini çok seviyormuş.Onu kaybetmekten korkmuş    ve bu
yüzden uyuyana kadar kendi kendine ağlamış..Onu sadece rüzgar
uyandırabilmiş.Tuhaf bir rüzgar..Ona şöyle seslenir gibiymiş: Ooruk,
Oooruuuk.”
Yataktan o kadar hızlı çıkmış ki, parkasını ters giymiş, mukluklarını
da ancak yarı yolda çekmiş.Bol yıldızlı geceye dalarken,tekrar tekrar
adının çağrıldığını duyuyormuş.
“Ooooooruuuuk .”

Uçuruma doğru koşmuş, yukarıdan suya doğru bakmış. Orada,uzaklardaki
rüzgarlı denizde, çok büyük , düzensiz kıllarla kaplı, gümüş bir fok
seçiliyormuş.Kafası kocamanmış, bıyıkları göğsüne iniyormuş ve gözleri
koyu sarıymış.

“Ooooruuuk.”

Uçurumdan zorlukla inmiş.Dipte, kayadaki bir yarıktan ileri doğru
fırlayan bir taş-yo,yo,bir taş yığını- nedeniyle tökezlemiş.Saçları
buzdan binlerce dizgin gibi yüzünü kamçılıyormuş.
“Ooooruuuk ”

Taş yığınını iyice silkelemiş – bu, annesinin fok derisiymiş.Ah
annesini artık istediği zaman koklayabilirmiş.Fok derisini yüzüne
sarıp kokusunu içine çekerken, ruhu içinde yeni çıkmış bir yaz rüzgarı
gibi çırpınıyormuş.
Ahhh” diye bağırmış acı ve sevinçle ve deriyi tekrar yüzüne kaldırmış
ve annesinin ruhu tekrar içinden geçmiş.”Ahh” diye bağırmış tekrar,
çünkü annesine bitmeyen bir sevgiyle doluymuş. Yaşlı gümüş fok da
kayarak… yavaş yavaş suyun altına dalıp gözden kaybolmuş.
Çocuk ,uçurumu tırmanmış,arkasından uçuşan fok derisiyle eve doğru
koşmuş,nefes nefese içeri girmiş ve yere düşmüş.Annesi onu ve deriyi
yerden kaldırmış ve her ikisi de güvende olduğu için şükranla
gözlerini yummuş.
Annesi fok derisini üstüne geçirmiş, “Ah , hayır anne ! ” diye
bağırmış çocuk.
Çocuğu iki eliyle tutup kaldırmış, kollarının altına sıkıştırmış, ve
yarı koşarak yarı tökezleyerek gürleyen denize doğru koşmuş.
“Ah anne hayır ! Beni bırakma ” diye bağırarak ağlamış Ooruk.
Bir an için çocuğuyla birlikte kalmak istediğini söyleyebilirsiniz;
evet , istemiş ama aynı zamanda onu çağıran bir şey varmış, hem
ondan , hem adamdan hem de zamandan daha yaşlı bir şey…
“Ah , anne, hayır, hayır” diye ağlıyormuş çocuk.Fok kadın gözlerinde
müthiş sevgi dolu bir bakışla ona dönmüş.Oğlunun yüzünü ellerinin
arasına almış ve tatlı nefesini onun akciğerlerine üflemiş; bir kez ,
iki kez, üç kez. Sonra onu değerli bir paket gibi kollarının altına
alarak denize dalmış, aşağılara, en aşağılara, en derinlere. Fok kadın
ve çocuğu suyun altında kolaylıkla nefes alıyorlarmış.
Fokların su altındaki koylarına girene kadar , suyun derinliklerinde
var güçleriyle yüzmüşler. Orada her türden yaratık, yemek yiyip, şarkı
söylüyor,dans ediyor ve konuşuyormuş.Gece denizden Ooruk’a seslenmiş
olan büyük gümüş  fok, çocuğu kucaklamış ve ona torunum diye
seslenmiş.
“Yukarıda nasıl yaşıyorsun, kızım? ” diye sormuş büyük gümüş fok.
Fok kadın uzaklara bakmış ve, “Bir insanı incittim..bana sahip olmak
için her şeyini veren bir adamı..Ama ona geri dönemem, çünkü dönersem
bir mahkum haline gelirim” demiş.
“Ya çocuk ?” diye sormuş yaşlı fok.”Ya torunum?” Bunu öylesine bir
gururla söylemiş ki sesi titremiş.
“O geri dönmeli baba. Burada kalamaz.Henüz burada bizimle olmasının
zamanı değil.” Ve ağlamış. Birlikte ağlamışlar.

Böylece günler ve geceler geçmiş. Tam olarak söylersek, yedi gün ve
yedi gece.Bu sırada fok kadının saçlarındaki ve gözlerindeki parıltı
geri gelmiş. Teni güzel, koyu bir renge dönüşmüş, görmesi düzelmiş,
vücudu tombulluğunu yeniden kazanmış ve doğru dürüst yüzmeye
başlamış.  Ancak, oğlanın yeryüzüne geri dönme zamanı gelmiş, O gece
yaşlı büyükbaba fok, ve oğlanın güzel annesi çocuğu aralarına alarak
birlikte yüzmüşler. Orada Ooruk’u ay ışığında yavaşça kayalık kıyıya
bırakmışlar.
Annesi onu yüreklendirmiş; “Her zaman senin yanındayım. Benim
dokunduklarıma dokun, çıralarıma ulu’ma (çakmak) ,fok ve su
samurlarını gösteren taş oymalarıma dokun yeter; şarkılarını söylemen
için akciğerlerine bir rüzgar üfleyeceğim.”
Yaşlı gümüş fok ve kızı , çocuğu bol bol öpmüşler. Sonunda istemeye
istemeye ayrılmışlar ve yüzerek denize açılmışlar, oğlana son bir kez
bakmışlar ve suların altında gözden kaybolmuşlar. Ve Ooruk zamanı
gelmediği için orada kalmış.

Aradan zaman geçmiş, çocuk büyümüş ve çok iyi bir davulcu, şarkıcı ve
öykücü olmuş ve söylenenlere bakılırsa, bütün bunların olmasının
nedeni, çocukken, büyük fok ruhları tarafından denize taşınmasına
rağmen, hayatta kalmasıymış. Bugün bile, sabahın gri sisi içinde bazen
kayığı kıyıya bağlanmış halde hala görülebilirmiş : denizde belli bir
kayanın üstüne diz çökmüş ve sık sık kıyıya yaklaşan belli bir dişi
fokla konuşurken görülürmüş. Birçokları bu foku avlamaya çalıştıysa
da, her seferinde başarısız olmuşlar. O Tanqigcaq (akıllı olan, kutsal
olan ) diye bilinir ve her ne kadar bir fok olsa da, gözlerinin insan
bakışlarını; o bilge, vahşi ve seven bakışlarının temsil ettiği
söylenirmiş…

Clarissa P. Estes

Sezgisel Biçimin Eğitimi – 01

Cengiz ERENGİL

Roger Housden, “Rumi’nin İzinde: Kalbin Asıl Arzusunu Bulmaya Dair bir Masal” adlı romanında, arkadaşının okuduğu bir Mevlânâ Celaleddin Rumi şiirinden etkilenen gencin çıktığı hakikat yolculuğunu anlatır. Şiirler gerçekten insanın kalbini etkileyip ruhsal bir uyanışa neden olabilirler. Kişinin yaşama bakışını değiştirebilir, kişiyi derinleştirebilirler. Bu romandaki gencin mistik arayışı da, onun ruhsal gelişimiyle ve iş yolculuğuyla ilgilidir. Türkiye’ye gelir ve Hasan Şuşud ile sohbet etme fırsatı bulur. Sonunda evrenin dişi ilkesiyle, aşkla tanışır. Bir dizi deneyim yaşar. Sezgi ve keşf yolları açılır.

Sezgisel biçimin geliştirilmesiyle ilgili aşağıdaki yazı, ağırlıklı olarak, Dr. Ornstein’in “Yeni Bir Psikoloji” adlı kitabıyla ilgili çalışma notlarım üzerine kurulmuştur.

BİR. TRANSPERSONAL (Kişilik Ötesi) SUFÎ PERSPEKTİFİ:
Neden Perspektif ya da Bakış Açısı?
Bir yazıyı okurken yazarın bakış açısını öğrenmek neden çok önemlidir? Çünkü aynı nesneye, aynı olaya farklı noktalardan baktığınızda göreceğiniz şeyler farklı olacaktır. Fanatik insanlar genellikle kendi bakış açılarının tek ve biricik olduğunu, herkesin de bu bakış açısından bakmaları ve aynı şeyi görmeleri gerektiğini savunurlar. Tam anlamıyla “nesnel” bir bakış açısına kavuşmak, “nesnel” bir görüşe sahip olabilmek ve nesneleri, olayları ve olguları “nesnel” görebilmek için ise kendi sınırlı at gözlüklerimizden ve gözümüzdeki ahlâk boyalarından kurtulmamız gerekir. Bu da kişisel gelişim ve dönüşüm çalışmalarıyla ulaşılmaya çalışılan hedeflerden birisidir, yani Açıklık. Açıklık olmadan kişi nesneleri, insanları ve olayları “oldukları gibi” göremez, kendi kafasındaki kayıtlara, kendi niyetine, kendi ahlâk boyalarına göre çarpıtılmış olarak görür.

Neden Transpersonal ya da neden Kişilik Ötesi?
Batı psikolojisi Hümanist Psikoloji ve Transpersonal ya da Kişilik Ötesi Psikoloji çalışmalarıyla büyük bir devrim gerçekleştirmiştir. Artık insana  yalnızca bir “hasta” gözüyle bakılmamakta ve mevcut tedavi çalışmalarıyla yetinilmemektedir. İnsan artık “içindeki olumlu nitelikleri” ya da “güzel isimleri” gerçekleştirebilecek, bedensel, duyumsal, duygusal, düşünsel, ruhsal ve tanrısal çalışmalarla, çeşitli Sufi sohbetleriyle, tefekkürleriyle, Budist meditasyon pratikleriyle, Kişisel Gelişim ve Dönüşüm kurslarıyla vb. kendisini aşabilecek (Transpersonal Psikoloji ve Psikiyatri çalışmalarında uygulandığı gibi) bir varlık olarak görülmektedir.  Sadece bedensel gözü ve akılsal gözü ile yetinmeyen fakat ruhsal gözünü, ya da keşf gözünü de kullanabilecek bir varlık olarak görülmektedir. Bu konumlara ulaşmayı ifade eden bazı nitelikler şunlardır: Huzur, Sessizlik, Kutsama, Açıklık, Farkındalık ve Bilgelik.

Manevî pratikler ve meditasyon artık Batı bilimine girmiştir. Kişilik ötesi modelde insan beş boyutlu olarak ele alınır. Roger Walsh ve Frances Vaughan. “Ego Ötesi” adlı kitapta bu modeli şöyle işlerler:

“Bilinç”, tüm deneyimlerimizin temeli ve bağlamıdır. Sıradan insan bilinci savunmacı bir biçimde kasılmış durumdadır. Bunun için çeşitli çalışmalarla zihin sakinleştirilir, algısal çarpıtma azaltılır ve kişilere potansiyelleri tanıtılır.
“Koşullanma” ve bağlanmalar bilincin tek bir gerçekliğe kendisini bağlamasıdır. Bu acıya yol açar. Acıdan kurtulmak için koşullanmalarımızdan ve bağlanmalarımızdan kurtulmalıyız.
“Kişilik” ve kişisel dramalarımız her birimizin hayat hikâyesini kapsar. Rollerimiz, sorunlarımız, ilişkilerimiz, bilincimizin içerikleri buna dahildir. Bizim duygusal yüklerimizdir, psişik yüklerimizdir. Tüm bağlarımızdan özgürleşme düşüncesi bile bizi korkutur.
“Kimlik” ya da özdeşleşmelerimiz, ne olduğumuzu düşünüyorsak onun tarafından belirlenir. Kendimize ait imgemizi içerir. Biz bilsek de bilmesek de bazı düşünceler ve imgeler bizim bilinç halimizi, kimliğimizi ve gerçeklik haritamızı belirlemektedir. Buda’nın ve İsmail Emre’nin dediği gibi: “Neyi düşünüyorum o’sun!”
“Kimliğin ve özdeşleşmelerin ötesi” bizim koşullanmalardan ve hayat hikâyelerinden, dramalardan arındırılmış yanımızdır. Saf farkındalık olarak ya da ademlik (hiçlik) hali olarak adlandırılır. Rüyadan uyanmış, zihinsel içerik ile özdeşleşmeyen insandır. Acı veren duygu ve düşüncelerden kurtulduğu için “acı”dan kurtulmuştur. Saf farkındalık, saf varlık ve saf kutsama olan Nirvana’ya ulaşmıştır.

Neden Sufizm?
Muhyiddin İbn Arabi Füsus ül Hikem’de insanın bu yaşamdaki amacının “gadap” halinden kurtulup “rahmet” haline erişmek olduğunu söyler.. Yani kişisel gelişim ve dönüşüm süreci bu bağlamda kalpteki “küfür”ün temizlenmesi ve “iman”ın kalbe yerleşmesidir. Şehvet, şiddet ve korku gibi olumsuz kayıtlardan kurtulup sevgi, şiddetsizlik ve güveni yaşamaktır. Böylece insan kalıcı bir dönüşüm geçirmekte ve “mümin” olmaktadır. Bu perspektifte, insanın asıl kimliği “mümin” niteliğiyle belirtilmektedir. Hakiki imanın göstergesi de budur. Bu seviyeye erişmiş olmaktır. Bu aynı zamanda Tasavvufun temel dönüşüm dizgesinin dördüncü seviyesidir. Yani Nefsi Mutmainne. Tatmin olmuş nefs, Huzura ermiş nefs. Bu aynı zamanda Sekinet’in ya da Rahmanî Nefes’in kalbe yerleşmesi olarak da ele alınır. Hint sisteminde Kundali’nin (Rahmani Nefes’in Hint’teki karşılığı olan Adi Shakti’nin insandaki hali) insanın dördüncü şakrasına, yani kalp şakrasına yerleşmesi olarak ele alınır. Bunun öncesinde ise Tasavvufta Nefsi Mülhime vardır. Yani, ilhamlar alan, sezgileri çalışan nefs, Hint’te üçüncü şakranın açılması ve kundalinin bu şakrayı kaplaması olarak geçer. İnsanın ilhamlar almaya başladığı söylenir. Yedinci seviye Nefsi Kamile ya da Nefsi Safiye ya da Nefsi Envare yani tenevvür etmiş, Aydınlanmış Nefs’tir. Hint’teki karşılığı başımızın üst kısmındaki Sahasrara şakrasının açılması ve kundalinin buraya yerleşmesidir. Kişi başkalarını “doğru olarak algılamaya” başlar. Algı filtreleri ya da Ahlâk boyaları temizlenmiştir. Kalb aynası parlamaktadır. Kristal Aynada her şey “algı filtrelerinin ve egonun çarpıtmaları olmadan” aksetmektedir. Açıklık, Gözlem, Farkındalık, Bilgelik ve Zeka boyutudur. Tasavvufta bu zeka boyutu, “Zeka tezkiye edilmiş akıldır” sözüyle belirtilir. Yedili dizgeyi birlikte ele alırsak nefs-i emmare (kötülüğün etkisi altındaki nefs), nefs-i levvame (kendini eleştiren nefs), nefs-i mülhime (sezgileri çalışan nefs), nefs-i mutmainne (tatmin olmuş nefs), nefs-i raziye (insanlardan razı olan nefs), nefs-i marziye (insanların kendisinden razı oldukları nefs, NLP’deki Liderlik için bu seviye çalışmaları gereklidir!) ve nefs-i envare (aydınlanmış, tenevvür etmiş, ışık yayan nefs).

Bu yazı bağlamında ele alacağımız Kişilik Ötesi Sufî Perspektifi üç evreye sahiptir:
İlim ve İrfaniyet, Aşk (Allah Aşkı) ve Yokluk (Fenafillah).

Bu evrelerin tarihsel süreç içindeki örnekleri ise şöyledir:
İlim ve irfaniyet evresi için Muhyiddin İbn Arabi;
Aşk evresi için Yunus Emre ve Mevlânâ Celâleddin Rumî;
Yokluk evresi için İsmail Emre.

Aydınlanma arayışı içinde olan bir insanın manevî gelişim sürecinde bu aşamalardan geçtiği söylenebilir. Bu ilerleyiş bir dizi olarak değil, bir dizge olarak ele alınmalıdır. Karşılıklı ilişki içinde ele alınmalıdır. Kişinin geçtiği aşamalar her zaman bu sırada olmak zorunda değildir tabi ki. Yaşam üslubu ya da hayat şekilleri de etkili olmaktadır. Emre şöyle demektedir:
“Kin, kibir, hased, şehvet, riya, gadap, yalan insandan kalkmalı ve şehvetsiz, menfaatsiz bir sevgi insana yerleşmeli”.

İsmail Emre’nin bir sözü yokluk noktasına ışık tutmaktadır:
“Hiçbir arzum ve düşüncem yok, sırf hizmetçilik ve sevgi.”

Bu söz, arzuların etkisi altındaki nefs’in (Freud’un alanı) ve düşüncelerin etkisi altındaki nefs’in (Descartes’in alanı) aşıldığı bir ruhsal boyutu işaret etmektedir. Freud ve Descartes gözlüğüyle bakan Batılıların anlamakta zorlanacağı bir boyuttur. Beden ve akıl gözlerini aşan kontamplasyon ya da keşf gözüyle (Bonaventura, Ken Wilber) aradıkları boyuttur bu.

Kabir Helminski, “Bilen Kalp-Ruhsal Dönüşümün Sufi Yolu” adlı kitabında şöyle yazmakta:

“Temel soru, çeşitli biçimlerde ortaya konabilir: Bireysel insan bilinci ile ne yapmaktayız? Ego’yu geliştirmeli miyiz, yoksa onu yok mu etmeliyiz? Bireysel benliğin daha büyük gerçeklikle olan doğru ilişkisi nedir? Benliğin uygun ve gerçek sınırları nelerdir? Manevi bir psikoloji, her şeyin üstünde, nitelikler ve değerler ile ilgili bir psikolojidir. Manevi nitelik ve değerleri nasıl harekete geçirebiliriz?

Bu konuyu, gerçekten holistik (bütüncül) ve Transpersonal (Kişilik Ötesi) bir bağlam içinde nasıl yeni bir biçimde ifade edebiliriz?

Eğer Varoluşçu olsaydık, evrenin saçma olduğunu, ama insanların yine de yaşamak için belirli değerleri seçebileceğini söyleyebilirdik. Transpersonal Sufi perspektifi açısından ise, bu değerlerin sadece bireysel beyinler tarafından bir anlam ve düzen oluşturmak için harcanan umutsuz bir çaba olarak üretilmediğini sanırım ki çoğumuz kabul edecektir. Bunlar, daha çok gerçekliğin esasına ait niteliklerdir. Gerçeklik temelde iyidir.”

Şarlatan Ruhsal Ustalar ya da Bogus Masters
Hemen hemen her kavramın yozlaştırdığı ve içinin boşaltıldığı günümüzde, meditasyon kelimesi de aynı akibetten kurtulamamıştır. Marco Pallis’in deyişiyle “Dünyanın her yerinde Şarlatan Ruhsal Ustaları (Bogus Masters) kolayca bulabilirsiniz.”

-devam edecek-

http://www.usdusunveotesi.net/yazilar2.asp?yno=99&bant=9

Vasalisa – Clarissa Estes

İçinizde Kurtlarla koşan Kadınlar kitabını okuyanlar var biliyorum. Bir psikiyatr ve cantadora olan Clarissa Estes bu kitabı yirmi yıllık bir araştırma ve emek sonucunda ortaya çıkarmış ve biz tüm dünya insanlarına hediye etmiş. Kendi adıma ona müteşekkir olduğumu söylemeliyim. Kitapta bulunan ve binlerce yıldır kadınlar yoluyla dilden dile yola almış olan öykülerin simgesel nitelikleri paha piçilmez bir şifa etkisine sahip.

Vee bu pazar gününe Hande arkadaşımızın tape edip bizlere sunduğu Vasalisa masalı ile merhaba demek istiyorum. Ülkemizdeki ve dünyadaki tüm kadınlara ve onların olası çocuklarına ve bu yolla tüm insanlara şifa olması dileği ile, sevgi ve selamlar

s.

Not: Bu masalı bir gurup çalışmasında çözümlemeye çalışmıştık, katılanlar hatırlayacaklardır. Sorular olursa dilimizin döndüğünce cevaplamaya ve Clarissa’dan aktarmaya çalışırız 🙂

VASALİSA

Bir varmış, bir yokmuş; ölüm döşeğinde, yüzü, yakındaki kilise sunağının beyaz mumdan yapılmış gülleri kadar solgun yatmakta  olan genç bir anne varmış. Küçük kızı ve kocası, eski tahta yatağının başucuna oturmuş, öteki dünyada Tanrı’nın,  ona doğru yolu göstermesi için dua ediyorlarmış.

Ölmekte olan anne, Vasalisa’ya seslenmiş. Kırmızı çizmeli beyaz önlüklü küçük çocuk annesinin yanına diz çökmüş.

Anne, ‘’İşte sana oyuncak bir bebek, tatlım’’ diye fısıldamış ve tüylü yatak örgüsünün altından, Vasalisa’nın kendisi gibi kırmızı çizmeler, beyaz önlük, siyah etek ve her tarafı işlemelere kaplı bir yelek giymiş küçük bir oyuncak bebek çıkarmış.

‘’İşte bunlar da son sözlerim, güzelim’’ demiş anne. ‘’Yolunu kaybedecek olursan ya da yardıma ihtiyaç duyarsan, ne yapacağını bu bebeğe sor. O sana yardım edecektir. Bebeği hep yanında taşı. Kimseye ondan söz etme. Acıktığında besle. Bu sana annen olarak verdiğim söz ve benim sana hayır duam, sevgili kızım.’’ Bu sırada soluğu vücudunun derinlerine doğru çekilmiş, o arada ruhunu toparlayarak dudaklarının arasından çıkıvermiş ve anne ölmüş.

Çocuk ve babası çok uzun süre yas tutmuşlar. Ama savaşın acımasızca yarıp geçtiği tarlalar gibi, babanın hayat gülü de saban izlerinden tekrar yeşermiş ve iki kızı olan dul bir kadınla evlenmiş. Yeni üvey anne ve kızları nezaketle konuşup birbirlerine hanımefendiler gibi gülümseler de, gülümsemelerinin arkasında Vasalisa’nın babasının algılamadığı, düşmanca duygular varmış.

Nitekim üç kadın Vasalisa’yla yalnız kaldıklarında ona eziyet ediyor, ona hizmet etmeye zorluyor, güzel cildi bozulsun diye ağaç kesmeye gönderiyorlarmış. Ondan nefret ediyorlarmış, çünkü onda öteki dünyalara ait bir şirinlik varmış. Çok da güzelmiş. Onların göğüsleri kötülükten küçülürken, onunkiler giderek gürbüzleşiyormuş. Üvey anne ve üvey kız kardeşler bir aradayken, gece sakatat yığınına dalan sıçanlar gibi davranırken, Vasalisa her zaman yardımsevermiş ve hiç şikâyet etmezmiş

Bir gün üvey anne ve üvey kız kardeşler sırf artık Vasalisa’ya dayanamadıkları için,’’Bir plan yapalım; ateşi söndürüp Vasalisa’yı ormana, büyücü Baba Yaga’ya, ocağımız için ateş dilenmeye gönderelim. Baba Yaga’ya ulaştığında da ne ala, yaşlı Baba Yaga onu öldürüp yer,’’demişler. Eh, hepsi birden el çırpmış ve karanlıkta yaşayan varlıklar gibi ciyaklamışlar.

Ve böylece Vasalia o akşam odun toplamaktan eve geldiğinde, bütün evi karanlık bulmuş. Çok endişelenmiş ve üvey annesine sormuş: ‘’Ne oldu, neyle yemek pişireceğiz? Karanlığı aydınlatmak için ne yapacağız?’’

Üvey anne çıkışmış: ‘’Seni aptal çocuk! Görüyorsun ki ateşimiz yok. Ben ormana gidemem, çünkü yaşlıyım. Kızlarım da korktukları için gidemezler. O halde ormana gidip Baba Yaga’yı bulacak ve ateşimizi yeniden tutuşturacak bir köz alabilecek tek kişi sensin.’’

Vasalisa safça yanıtlamış. ’’Pekala, tamam, ben giderim,’’ diyerek yola çıkmış. Orman giderek karanlığın içine dalmış ve ayağının altında kırılan ince dallar onu ürkütmüş. Önlüğünün en iç cebine elini sokmuş;

Ölen annesinin verdiği bebek ordaymış. Vasalisa cebindeki bebeği okşayarak, ‘’ Bu bebeğe sadece dokunmak bile kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor,’’ diye düşünmüş. Yolun her çatallanışında , Vasalisa cebine uzanıp bebeğe danışmış .’’Pekala, şimdi sola mı , yoksa sağa mı gitmeliyim ? Bebek de ‘’Evet,’’ ya da ‘’Hayır,’’ veya ‘’Bu yoldan, ‘’ya da Şu yoldan’’ diye ona rehberlik etmiş. Ve Vasalisa yürürken bebeği kendi ekmeğiyle beslemiş ve bebekten yayıldığını hissettiği şeyleri izlemiş.

Önünde birdenbire, dörtnala giden beyaz bir at üzerinde beyazlı bir adam geçmiş ve hava aydınlanmış. Daha ileride, kızıl bir at üstünde kırmızılı bir adamın yavaş yavaş dolaştığını görmüş ve güneş yükselmiş. Vasalisa yürümüş, yürümüş ve tam Baba Yaga’nın inine yaklaştığında, siyahlar giyinmiş bir süvari, siyah bir at üstünde yıldırım hızıyla çıkagelmiş ve atıyla, doğru Baba Yaga’nın kulübesine girmiş. Hemen gece olmuş. Kulübeyi çevreleyen kafatası ve kemiklerden yapılmış çit, ruhani bir ateşle öylesine ışıldamış ki, ormanın bu noktasındaki açık alan, korkunç bir ışıkla parlamış.

Tabii ki, Baba Yaga çok korkunç bir yaratıkmış. Bir atlı arabayla ya da faytonla değil, kendi kendine her yere uçan ve şekli havan tokmağına benzeyen bir kürekle çekerek götürüyor ve bu sırada geçtiği yerlerde bıraktığı izleri, uzun süre önce ölmüş birinin saçlarından yapılmış bir süpürgeyle süpürüyormuş.

Ve kazan, Baba Yaga’nın arkasından uçuşan yağlı saçlarının eşliğinde gökte süzülmüş. Uzun çenesi yukarıya, uzun burnu da eğrilip aşağıya uzanıyor ve ikisi ortada karşılaşıyormuş. Minik bir keçisakalı ve cildinde ise kurbağalarla alışverişinden kalan siğiller varmış. Kahverengi kirli tırnakları kalın ve çatılar gibi kubbeliymiş ve öyle kıvrımlıymış ki, elini yumruk yapamıyormuş.

Baba Yaga’nın evi daha da garipmiş. Kocaman, pullu sarı tavukayaklarının üzerine oturtulmuş ev kendi kendine geziniyor, bazen de vecd içindeki bir dansçı gibi fırıl fırıl dönüyormuş. Kapılardaki sürgü ve kepenkler insan el ve ayak parmaklarından yapılmışmış, ön kapıdaki kilit de, sivri dişlerle kaplanmış bir hayvan burnundan bozmaymış.

Vasalisa bebeğine danışmış ve ‘’Aradığımız ev bu mu’’ diye sormuş. Bebek de kendinde yanıtlamış: ‘’Evet, aradığın bu.’’ Ve bir adım daha atamadan, kazanındaki Baba Yaga, Vasalisa’nın  tepesine doğru alçalıp ona bağırmış: ‘’Sen ne istiyorsun ?’’

Kızcağız titremiş: Büyükanne, ateş için geldim. Evim soğuk… Ailem ölecek…. Ateşe ihtiyacım var.’’

Baba Yaga terslemiş: ‘’Aaaa, tabii, seni tanıyorum, aileni de. Pekala, seni işe yaramaz çocuk…. Bırak ateş sönsün. Bu yaptığın tedbirsizce bir şey. Üstelik sana ateşe vereceğimizi de nereden çıkarıyorsun?

Vasalisa bebeğine danışmış ve hemen yanıtlamış: Çünkü bunun için size ricada bulunuyorum.’’

Baba Yaga. ‘’Şansın varmış. Bu doğru cevap,’’diye mırıldanmış.

Baba Yaga, ‘’benim için çalışmadıkça sana ateşi kesinlikle veremem. Eğer benim için bu görevleri yerine getirirsen, ateşi alırsın. Yoksa…. ‘’ diye tehdit savurmuş. Ve o an Vasalisa, Baba Yaga’nın gözlerinin birden kızıl kora dönüştüğünü görmüş. ’’Yoksa evlat, ölürsün.’’

Böylece Baba Yaga, langır lungur kulübesine girip yatağına uzanmış ve Vasalisa’ya ocakta pişenleri getirmesini buyurmuş. Ocakta on kişiye yetecek kadar yemek varmış. Yaga hepsini yemiş ve Vasalisa’ya sadece bir ufak bir ekmek kabuğu ile çok az çorba bırakmış.

‘’Giysilerimi yıka, avluyu süpür ve evi temizle, yemeğimi hazırla, küflü buğdayları sağlamlardan ayır ve her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kontrol et. Daha sonra çalışmanı teftiş etmek için geri geleceğim. Yapılmamışsa, ziyafetim sen olursun.’’ Baba Yaga bunları söyledikten sonra, burnu rüzgâr tulumu, saçları yelken gibi, kazanıyla uçarak uzaklaşmış. Ve yeniden gece çökmüş.

Vasalisa, Yaga  gider gitmez bebeğine dönmüş.‘’Ne yapacağım? Bu işleri zamanında bitirebilir miyim? Bebek ona yapabileceğine dair güvence vermiş ve bir şeyler yiyip uyumasını söylemiş. Vasalisa bebeği biraz daha beslemiş ve sonra uyumuş.

Sabahleyin bebek bütün işleri bitirmiş ve sadece yemeğin pişirilmesi kalmış. Akşam Yaga geri dönmüş ve yapılmamış bir şey bulamamış. Bir yandan memnun, ama bir yandan da kusur bulamadığı için hoşnutsuz olan Baba Yaga dudak bükmüş: ‘’Çok şanslı bir kızsın.’’ Sonra sadık hizmetkârlarını buğday öğütmeye çağırmış ve havada üç çift el belirerek buğdayı dövüp ezmeye başlamış. Evin içinde altından karlar gibi tahıl kabukları uçuşmuş. Sonunda iş bitmiş ve Baba Yaga yemeğe oturmuş. Saatlerce yemiş ve Vasalisa’ya evi yarın tekrar temizlemesini, avluyu süpürmesini ve giysilerini yıkamasını buyurmuş.

Yaga avludaki büyük pislik yığınını göstermiş: ‘’ Şu pislik yığınında pek çok, belki de milyonlarca afyon tohumu var. Ve ben sabahleyin hepsi güzelce seçilip ayıklanmış bir afyon tohumu yığını ve bir de pislik yığını olsun istiyorum. Anlıyor musun ?’’

Vasalisa nerdeyse bayılıyormuş. ‘’Aman Tanrım, bunu nasıl yapacağım ?’’ Cebine uzanmış ve bebek fısıldamış: ‘’Endişelenme, icabına bakacağım.’’ O gece Baba Yaga uyuyup horlamaya başlamış ve Vasalisa da … afyon tohumlarını pislikten ayırmaya çalışmış. Bir süre sonra bebek ona, ‘’Şimdi uyu. Her şey yoluna girecek,’’ demiş.

İşleri yine bebek yapmış ve yaşlı kadın eve döndüğünde her şeyin yapıldığını görmüş. Baba Yaga alaycı bir şekilde burnundan konuşmuş: ‘’Pekalaaaa! Bu işleri yapabildiğin için şanslısın.’’ Sadık hizmetkârlarını afyon tohumlarından yağ çıkarmaya çağırmış. Yine üç  çift el belirip denileni yapmış..

Yaga, yediği yahni üzerinden yağ içinde kalan dudaklarını yalarken, Vasalisa da tam yanı başında duruyormuş. Baba Yaga, ‘’Neye bakıyorsun?’’ diye sormuş.

‘’Sana birkaç soru sorabilir miyim, büyükanne?’’ diye sormuş Vasalisa.,

’’Sor,’’ diye emretmiş Yaga, ‘’ama unutma, çok fazla bilgi, ,insanı çok çabuk yaşlandırabilir.’’

Vasalisa beyaz at üstündeki beyaz adamı sormuş.

‘’Haa,’’demiş Yaga sevgiyle. Bu birincisi, o benim Gün’üm.’’

‘’Ya kızıl at üstündeki kırmızı adam?’’

‘’AH, o benim Doğan Güneş’im.’’

‘’Peki, siyah at üstündeki siyah adam?’’

‘’A, evet, o üçüncüsü, o da benim Gece’m.’’

‘’Anlıyorum,’’ demiş Vasalisa.

Yaga, ‘’Haydi canım! Daha çok soru sormak istemez misin ?’’ diye tatlılıkla sormuş.

Vasalisa bir görünüp bir kaybolan el çiftleri hakkında bir şeyler sormak istemişse de, cebindeki bebek yukarı aşağı zıplamaya başlamış, bunun üzerine Vasalisa,

’’Hayır, Büyükanne. Senin de dediğin gibi, çok fazla şey bilmek insanı çok çabuk yaşlandırabilir,’’ demiş.

‘’Oo! Demiş Yaga kafasını bir kuş gibi yukarı dikerek. ‘’Yaşına göre çok akıllısın, kızım. Nasıl böyle olabildin ?’’

Vasalisa,’’Anemin kutsamasıyla,’’ diye gülümsemiş.

‘’Kutsama mı!?‘’ Bu evin çevresinde kutsamaya ihtiyaç duymuyoruz. En iyisi senin yola düşmen, kızım.’’ Bunları söyledikten sonra, Vasalisa’yı gecenin içine doğru itmiş.

‘’Bak sana ne söyleyeceğim, evladım. Al işte!’’ Baba Yaga, çitine uzanarak alevli gözleri olan bir kafatası alıp, bir sopanın üzerine oturtmuş. ‘’Evet! Bu sopanın üstündeki kafatasını al ve eve götür. İşte burada! Ateşin bunun içinde. Tek bir kelime bile etme. Sadece yola düş.’’

Vasalisa, Yaga’ya teşekkür etmek istemiş, ama cebindeki küçük bebek önceki gibi kıpırdanmaya başlayınca sadece ateşi alıp gitmesi gerektiğini anlamış. Karanlık ormandan eve doğru yola çıkmış, bebeğin ona söylediği yollardan giderek yönünü belirlemiş. Vasalisa, kulağından, gözünden, burun ve ağız deliklerinden ateş parlayan kafatasını taşıyarak ormanı geçmiş. Birden onun ağırlığından ve acayip ışığından korkuya kapılmış ve fırlatıp atmayı düşünmüş. Ama kafatası onunla konuşarak sakin olmaya, üvey annesi ve kız kardeşlerinin evine doğru yola devam etmeye zorlamış. O da dinlemiş.

Vasalisa giderek evine yaklaşırken, üvey annesi ve kız kardeşleri de pencereden bakıyorlarmış ve ağaçların arasında dans eden garip bir pırıltı görmüşler. Pırıltı giderek onlara doğru yaklaşıyormuş. Ne olabileceğini tahmin edememişler. Vasalisa’nın uzun süren yokluğunun, şimdiye kadar ölmüş olduğu anlamına geldiğini ve kemiklerinin hayvanlar tarafından sürüklendiğini düşünüyor, ondan kurtuldukları için seviniyorlarmış.

Vasalisa eve daha da yaklaşmış. Üvey anne ve kız kardeşler gelenin o olduğunu görünce ona doğru koşmuşlar ve gittiğinden beri ateşlerinin olmadığını, yeni bir ateş yakmak için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, hep söndüğünü söylemişler.

Vasalisa tehlikeli yolculuğunu sağ salim bitirdiği ve yeniden ateş getirdiği için, evine büyük bir zafer duygusuyla girmiş. Ama sopadaki kafatası, üvey annenin ve kız kardeşlerin her hareketini izliyor ve belleğine kazıyormuş ve sabah olduğunda hain üçlüyü yakarak küle çevirmiş.

C.P. Estes

‘’Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabından Vasalisa masalıdır.

Son araştırmalarıma göre Baba yaga simgesinin chaos  ve Tiamat ile ilişkisini keşfettim. Bu arada ekteki sitede şahane fotolarını buldum ki hepsi bi arada rastlanmayacak kadar güzel.

http://fletchingarrows.tumblr.com/post/688436711/baba-yaga-best-villain-ever

Clarissa’nın bu güzel masalının, YAY kuzey ay düğümü olanlar için bir klavuz olduğunu anladım. Bu sebeple bi kez daha paylaşıyorum, belki bana olduğu gibi başkalarına da yardımı olur. Kolay gelsin hepimize

Bilinçdışı bizi bizden daha iyi bilir.

Üstad Jung’dan bazı güzel alıntılar…

“Sadece evin yolunu bulabilmiş olanlar bu yolu başkalarına gösterebilir. Kendi yolunu kaybetmiş bir kişi kötü bir rehberdir. Bilgisi olmayanların iyi niyetli oldukları sürece dünyaya iyilik edeceklerine inanan eşitlikçi iddiayı geçersiz kılan da bu gerçektir. Uzun vadede yalnızca bilenler işe yarar, iyilikler sunabilir, çünkü onlar yürüdükleri için yolu bilen kişilerdir.”

“Günümüzde, bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasında.”

“Tanrı Âdem ile Havva’yı, düşünmek istemediklerini düşünmek zorunda bırakacak biçimde yaratmıştır.”

“Yaşamım bilinç dışının kendini gerçekleştirdiği öykülerden biridir.”

“Bilinmeyen bir şeyi hissetmek ve bir gize sahip olmak önemlidir. Böyle bir şeyi yaşamamış bir insan, önemli bir şeyi yaşamamış olur.”

“Hayvan basamağının tüm evrelerini aştık; bedenimizde bunların izlerini hala taşırız; örneğin insan cenininde hala solungaçlar bulunur. Atalarımızdan anı olan bir dizi organımız vardır; örgenleme düzlemimiz solucanları andırır, biz de de sempatik sinir sistemi bulunur. Böylece, beden ve sinir örgümüzün yapısında tarihsel soy kütüğümüzle karşılaşırız. Geçmişin izlerini taşıyan ruhumuz için de bu böyledir. Kuramsal olarak ruhumuzun yapısından hareketle tüm insanlık tarihini baştan sona yeniden kurabiliriz. Çünkü bir kez varolan her şey, içimizde hala varlığını sürdürüyordur.”

“… Rüyalarla ilgili bir teorim yok. Nasıl ortaya çıktıklarını bilmiyorum rüyaların. Ayrıca, benim onları ele alma biçimimin bilimsel bir yöntem sayılabileceğinden bile emin değilim. Belirsiz ve kişinin o anki keyfine çok bağlı şeyler oldukları için, rüya yorumlarına karşı hepinizin taşıdığı önyargıları ben de paylaşıyorum. Ama öte yandan, bir rüyayı gerçekten enine boyuna defalarca incelediğimizde, bunun büyük bir ihtimalle bizi bir yerlere götürebileceğini de düşünüyorum. Tabii ki bunun bilimsel bir vargı ya da akılcı bir sonuç olması gerekmiyor, fakat bilinçaltının amacının ne olduğunu, “bilinçaltının aklından neler geçtiğini” gösterecek bir ipucuna varabileceğimizi söylüyorum…”

“Bir insanın elinden tanrılarını alırsanız, karşılığında ona yeni tanrılar vermek zorunda kalırsınız.”

“Bilinçdışı bizi bizden daha iyi bilir.”

“Kuramları iyi öğren, ancak yaşayan ruhun mucizesine dokunduğunda onları bir yana bırak.”

“Eğer bir bireyi anlamak istiyorsam, ortalama insan hakkındaki tüm bilimsel bilgileri bir yana atıp, tüm teorileri gözardı ederek tümüyle yeni ve önyargısız bir tavır benimsemek zorundayım.”

“Ruhun başka hiçbir şeye indirgenemeyecek kadar kendine özgü bir doğası vardır.”

“Bilimsel ruh incelemesinin (psikoloji), geleceğin bilimi olduğuna inanıyorum. Psikoloji doğa bilimlerinin en genci ve henüz emekleme evresinde bugün. Bizim için en önemli bilim dalı bu; gerçektende, insanoğlu için en büyük tehlikenin açlık, deprem, mikroplar, kanser olmayıp, yalnızca insanın kendisi olduğu, göz kamaştırıcı bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Nedeni ortada: Ruhsal yaraları saracak, etkili bir çare yok henüz, oysa bu yaralar doğanın en acımasız, en büyük yıkımlarından daha da yok edicidir! İnsanı olduğu gibi halkları da korkutan en büyük tehlike psişik tehlikedir. Beliren genel güçsüzlüğün nedenleri, bilinçaltını hiç dikkate almaksızın tek bilinçle, ama yalnızca bilinçle ilgilenilmiş olmasıdır.”

“Bilinçaltı ürkütücü bir canavar değildir. Doğal bir organizmadır. Ancak bilinçli davranışımız işe yaramaz duruma girdiğinde tehlikeli olabilir. Kendimizi baskı altına aldıkça bilinçaltının tehlikelerine kendimizi maruz bırakmış oluruz.”

“Yaşamımızın büyük bir bölümünü bilinçdışında geçiririz.”

Her insan kendi kendinin ödül ve cezasıdır. Jung’a göre bilmek için mutlaka öğrenmek, yaşamak ve deneyimlemek gerekmektedir. Bilen ile bilmeyenin farkı insan olan ve insan olamamış şeklinde tüm kadim öğretilerde farklı ayrımlar ile nitelendirilir. Jung, Hermetik, Gnostik, Yeni Eflatuncu kadim bilgeliğe önem vermiş, Kabala ve simya ile ilgilenmiştir. “Gnosis, hem itaat etmeyi hem de başkaldırmayı gerektirir.” Tüm dini sistemleri ve mitolojileri incelemiştir. Yaşam mottosu zıt kutupların birliğidir. Denge, sağduyu, uyanıklık ve ölçülülük onu tanımlamıştır. Kutuplarda gezmez, onda bilim ve akıl, din ve inanç ile tamamlanır. “Tanrı uzaktaki bir cennetten çok, ruhta olduğuna göre, onu inkâr etmeye kalkmak ruhun sağlığını da ciddi anlamda bozacaktır.” Kabara kabara burun havada dile getirilen “Ben böyleyim” dengesiz söyleminin yanında ona göre; yaşam, yaşanan bir içsel içgörü, kişisel değişim ve dönüşümdür. Katı olan (madde) her şey değişime tabidir. Jung’a göre kurtuluş bireyleşmedir.

C.G.Jung

http://www.sonsuz.us/?q=node/2540

İyi ve güzel için çabalarken kötü ve çirkine de ulaşırız.

Var olmanın aşkın tamlığı ya da hiçliği (Pleroma) ile insanın birleşme ve yeniden bütünleşme arzusunu dile getirmiştir. Bütünleşmiş ama birey olarak da kalabilmiş dengedeki bilinci yaşamaktır amaç. Egoyu öldürmeyi, kendini yok etmeyi değil, kendine hâkim olmayı, kendini her yönü ile tanımayı önemsemiştir. “Yapacaksın…, yapmayacaksın…” ahlaksal hegamonik sarmalından çıkıp özgürce kendi farklı yolunda yürümeyi önermiştir. Bu, ceza, tehdit, ahlakçı korkutma vesveselerinin dışında ama erdemli ve özgür bir yoldur. Jung, sadece iyilik ve ahlaksal tamlığın var olmanın bütünlüğünün yerini alamadığını fark etmiştir. “İyi ve kötü olarak yapay ikiye bölünme kişide tamamlanmamışlık hissi uyandıracaktır. İyi ve güzel için çabalarken kötü ve çirkine de ulaşırız.” İki kutbun arasında üçüncü bir kutup bulunduğunu belirtir. Jung’a göre, kötülüğü de bilmek (yapmak değil) zorundayız.(gerektiğinde ona hâkim olabilmek için) Kendini her yönü ile tanıma ancak bu şekilde gerçekleşebilecektir. Bütünleşmiş ancak birey olmanın farkındalığını da aynı zamanda hissedebilmiş şekilde kalabilmiş bilinci yaşamaktır amaç. “Ölülere yedi vaaz”da şöyle geçer: “Kendimizi karşıt çiftlerden nasıl birer ayrı varlık haline getireceğimizi bilirsek kurtuluşa ulaştık demektir. İnsan Tanrıların özünü paylaşandır, tanrılardan gelir, tanrılara gider.”

C.G.Jung

http://www.sonsuz.us/?q=node/2540