Gurdjieff at-araba örneği:

 İki atın koşulmuş olduğu perdeleri kapalı bir araba ve arabacı düşünelim. Atlar duyguları temsil etmektedir (hatta iki atın negatif ve pozitif duyguları temsil ettiği de söylenir.) Araba fizik bedeni temsil eder. Arabacı ise akıldır. Arabanın içinde bir kişi oturmaktadır, perdelerin arkasından yalnızca belli belirsiz bir siluet şeklinde algılarız onu. İşte o saklı kişi efendi dir. Yani içimizdeki gerçek BEN (bunu nasıl tarif edeceğimizi tam olarak bilemiyorum, belki bilinç altı bağlantımız, belki eğer öyle bir şey varsa ruhumuz ya da yüksek benliğimiz)
Şimdi buradaki aksiyon şöyle tecelli eder;Arabayı (fizik bedeni) harekete geçiren tek etken atlardır (duygular). Atlar harekete geçtiğinde araba yola çıkar. Arabacı (akıl) elindeki dizginlerle atların aşırılık yapmasını yan yollara sapmasını, ya da gereksiz hızlanmasını/durmasını engellemek üzere görev yapar.
Arabacı (yani akıl) bir emir kuludur, yolcuyu hedefe taşımak için arabayı salimen idare etmekle görevlidir. Arabacı, arabayı nereye götüreceği ile ilgili talimatı yolcudan almıştır ve bazen onun talimatlarına uygun olarak aksiyon değişiklikleri de yapar.
Buradaki sorun şudur derler; (ben de buna katılıyorum) Arabanın içindeki yolcu simgesel bir lisanla konuşmaktadır (işte bu sebeple onun bilinç altı olduğunu düşünüyorum) Arabacı bu lisanı bilmez fakat her nedense bildiğini varsayar!
İnsana tavsiye edilen ise simgesel lisanı öğrenmenin hayati bir durum olduğudur.

 Son ikibin yıldır, giderek artan oranda arabacının yetkileri artırılmış, hatta arabacının efendi olduğu yolunda her türlü empoze yapılmıştır, bu sebeple yetkisinin ve kabiliyetinin üstünde sorumlulukla donatılan arabacı (akıl) atlar üzerinde oldukça despot bir idare geliştirmiştir, çağımızın hastalığı kanser, depresyon gibi deformasyonların sebebi bu yanlış yetkilendirmedir bana göre.

Arketip

Arketipler ya da “öz resimler”(Urbild) adını verdiğim “arkaik kalıntılar” üzerine olan düşüncelerim, rüya psikolojisi ve mitoloji hakkında yeterli bilgisi olmayanlarca hep eleştirilmiştir.  Arketip deyimi, çoğunlukla belirli bir mitolojik imge  ya da motif olarak yanlış anlaşılıyor.

 

Arketip, bir motifin bu türden temsili resimlerini oluşturma eğilimidir… Bu temsili resimler, temel yapıları değişmeksizin ayrıntılarda çok büyük farklılıklar gösterebilir. Beni eleştirenler, benim “kalıtsal olarak edinilmiş tasavvurlar” demek istediğimi sanmakta, bu sebeple arketip fikrini yadsımaktalar. Eğer arketipler bilinçli tasavvurlar olsaydı, onları aracısız olarak anlayabilmemiz gerekeceği gerçeğini gözden kaçırmaktalar.

 

G.Jung

 

Arketipler benim de hep ilgimi çekti ve kaynakları konusunda merak ettim. Bu bazı sembollerin bir bilgisayara ya da robota tanıtılması gibi geliyor bana. Geçen gece bu arketiplerin Sümerler konusunda sıkça bahsi geçen ME’ler ile bi ilgisi olup olamıyacağı geldi aklıma.

Bildiğiniz gibi ME adı verilen bu kristaller, içine her şeyi çalıştıran bilgi yerleştirilmiş ve sahibine ilgili olduğu şey üzerinde tam bir kontrol sunan bir araç olarak sunuluyor. Kullanımları ve korunmaları büyük tanrı Enki’de olan söz konusu ME’ler bir çeşit  kabiliyet/ability olmalı diye düşünüyorum. Bütün diğer alt tanrılar Enki’den bi tane daha ME alma peşindeler bazen yalvarıp yakararak bazen savaşarak bazen de İnnana/İştar gibi kadınlığını kullanıp hileyle ME/yani *bilgi kristali * almak istiyorlar.

 

Acaba Söz konusu ME’lerin Jung’un tespit ettiği arketiplerle bir ilişkisi var mı?

 

Bir yere varmış olmak

Kendime hayretle bakıyorum, düş kırıklığıyla, hoşnutlukla. Üzüntü, umutsuzluk… Kendimden geçmiş bir durumdayım. Bütün bunları bir araya toparlayıp hesabını çıkarmasını beceremiyorum. Gerçek değerimi, ya da değersizliğimi saptayamıyorum. Güvendiğim tek şey yok. Doğrusu hiçbir konuda kesin kanılarım yok. Doğduğumu ve varolduğumu biliyorum, o kadar, sanki sürüklenip götürülüyorum. Bilmediğim bir temel üzerindeyim. Tüm belirsizliklere karşın tüm varoluşun altında yatan bir sağlamlık; varoluş biçimindeyse süreklilik duyuyorum. İçine doğduğumuz dünya, sert ve acımasız, ama tarihsel bir güzelliği de var. Anlamlılık mı, anlamsızlık mıdır ağır basan,  kişinin yapısına bağlı bu. Salt anlamsızlık üstün geleydi, yaşamın anlamlılığı, gelişimimiz yolunda attığımız her adımda daha bir yiterdi. Ama öyle olmuyor, ya bize olmuyor, ya da bize olmuyor görünüyor. Ola ki bütün metafizik sorunlar gibi, her ikisi de gerçek: Yaşam hem anlamlı, hem anlamsız, ya da hem anlamın kendi, hem anlamsızlığın.

Dileğim, anlamın üstün gelip savaşı kazanması. Lao Tzu: “her şey pırıl pırıl, bir ben bulutla kaplıyım” dediğinde, benim bu geçkin yaşımda duyduğumu dile getirmişti. Lao Tzu, değeri ve değersizliği de görüp yaşamış, ömrünün sonunda kendi varlığına, sonsuzca bilinmeyecek olan anlama dönmeyi isteyen birinin üstün nüfuz gücüne sahip insan örneği. Gerektiğince gören yaşlı kişi arketipi sonsuzca gerçek. Bu kişi örneği her zeka düzeyinde görülebilir, ayırt edici özellikleri aynıdır hep; yaşlı bir köylü olabileceği gibi, Lao Tzu gibi bir filozof da olabilir; yaşlılıktır bu, bir yere varmış olmaktır.

Yine de içimi dolduran o kadar çok şey var ki; Bitkiler, hayvanlar, bulutlar, gün, ay, gece ve insanda o sonsuz olan. Kendi hakkında ne kadar kuşkulu oluyorsam, nesnelerle o kadar yakın bağım olduğunu görüyorum. Beni dünyadan ayıran yabancılaşma, sanki kendi iç dünyama aktarılmış da, kendimi yadırgadığımı ortaya çıkarmış.

Bütün bunları kırkiki yıl önce belki de ölmeden hemen önce büyük usta Carl Gustav Jung söylemiş. Yıllardır kitaplığımda okunmuş olarak duran Analitik Psikoloji kitabının son sayfasında onu okumam için az önce, yarım saat önceye kadar beklemiş. Bu yazının bütünüyle öyle özdeşlik kurdum ki sizlere sunmak için tape ederken göz yaşlarımı tutamadım.  18.11.03-günlükten

3D + 1S

Çatışma Zannı

İnsanlık bugün, daha önce hiç olmadığı kadar, görünürde birbiriyle uzlaşmaz
iki kutba bölündü. Psikolojik kural şunu söyler: İçsel bir durum bilinçli
hale getirilmediğinde dışarda kader olarak gerçekleşir
. Başka deyişle,
birey kendi içsel çatışmalarını bilinçli hale getirmediğinde, dünya zorunlu
olarak bu çatışmayı açığa vurmak ve zıt kutuplara bölünmek durumundadır.

C.G.Jung

Bu konuyu halledebilmek için biçok başka yol olmakla birlikte en
önemlilerinden biri şüphesiz rüya analizleridir. Ki sanırım Jung da bunu
gördüğü için ömrünün elli yılını bu konuya hasretmiş, bizler için önemli
ipuçları bırakmıştır.

Jung’a göre (ben de kendi tecrübelerimle bu görüşe katılıyorum);
İnsan psişesi önce iki bölüme ayrılıyor:
*1. Bilinç *(insanın kendini ve dünyayı öğretildiği şekilde bildiği alan)
*2. Bilinçaltı *(buzdağının altındaki heyula bölge)

Bilinçaltı ise yine ikiye ayrılıyor:

*1. Kişisel *(burada insanın görmeye yanaşmadığı, ya da bi şekilde gözden
kaçan imgeler, bir anlamda halı altına süprülenler var ki işte bu bölge
psikiyatrların gerek rüya analizleri gerekse başka terapilerle açığa
çıkarmak istedikleri saha. Pek tabi ki, kişinin bilinci bu alanı günyüzüne
çıkardıkça, onda huzur, algı genişliği oluşacaktır.)

2. Kollektif (İşte bizi gerçekte heyecanlandıran alan burası)

Psişenin bu şekilde tarif edildiği şekle *kapalı sistem *diyor Jung.
Kapalı sistem, duyular aracılığı ile dışardan aldığı uyarımları tüketerek
psişik enerji=LİBİDOya dönüştürmektedir.
Libido, gerçekleşme düzeyine (1) çıktığında, psişenin belirli bir olgusunu
dürtü, arzu, irade, his gibi yansıtmakta,
Potansiyel haldeyken (2) ise kendisini olanaklar, eğilimler, yetenekler vb
ortaya koymaktadır. Biz onun ne olduğnu değil sadece VAR olduğunu
söyleyebiliriz.

“Bir arketipal rüya, rüya görenin onu bir çeşit aydınlanma, ikaz ve doğaüstü
yardım olarak görme eğilimi nedeniyle birayi büyüleyebilmektedir. Bununla
beraber, bugünlerde pek çok insan da benzer tecrübelere teslim olmaktan
korkmaktadır. Onların bu korkusu numinoustaki bir kutsal korkusunun
varlığını kanıtlamaktadır” der Jung.