Psikometrikler ve seçim nasıl kazanılır?

Son beş yıldır başka bir gezegende yaşamayan herkes “Büyük Veri” kavramına aşina. Çevrimiçi (online) ve çevrimdışı (offline) yaptığımız her hareket dijital izler yaratıyor. Kartlarımız ile yaptığımız her alışveriş, Google’da yaptığımız her arama, telefonumuz cebimizdeyken yaptığımız her hareket, her bir “beğeni (like)” kayıt altına alınıyor. Google’da “düşük tansiyon” aramalarından sonra karşımıza yüksek tansiyon ilaçları reklamlarının çıkması haricinde, uzun bir süre bu verilerin kullanımının ne olacağı belli değildi.

9 Kasım’da bundan daha fazlasının olabileceği netleşti. Trump’ın çevrimiçi (online) kampanyasının arkasındaki, aynı zamanda Brexit kampanyasının erken aşamalarında AB’den ayrılması yönünde çalışmış olan şirket, bir “Büyük Veri” şirketi; Cambridge Analytica. Seçim sonuçlarını, aynı zamanda politik iletişimin gelecekte nasıl ilerleyeceğini anlamak için 2014’te Kosinski’nin Cambridge Üniversitesi Psikometri Merkezi’nde yaşanan tuhaf olaya bakmamız gerekiyor.

Psikometrikler, bazen psikografik olarak da adlandırılıyor, kişilik gibi psikolojik karakter özelliklerini ölçümlenmesine odaklanıyor. 1980’li yıllarda, psikologlardan oluşan iki ekip, insan davranışlarını beş kişilik özelliklerine dayanarak açıklamaya çalışan “Beş Büyük (Big Five)” modelini geliştirdi. Bunlar;

Devamını oku “Psikometrikler ve seçim nasıl kazanılır?” →

Ursula K. Le Guin’e Teşekkürname

Okumayı öğrendiğimden önce bile kitaplara başlamıştım ben. Büyüklerimden kimi boş ya da ikna edilebilir görsem hemen kitaplarımı kucaklarına koyar bana okumalarını beklerdim. Okuma sonrasında ise büyük bir hızla, günde iki kitap hızıyla devam ettim, tüm ömrümü bu açlığı gidermeye hasrettim.

Le Guin ile karşılaşmam daha geç yıllarda oldu ama görünen oydu ki, pek çok alanda benzeşiyorduk. Tam açıklanamayan gizemli bir amacın üyeleriydik sanki. Kendisini “Lisedeyken, birçok zeki Amerikalı çocuk gibi, yaban diyarlardaki bir yabancıydım. Berkeley Halk Kütüphanesini sığınağım yapmıştım ve hayatımın yarısını kitaplarla geçiriyordum,” diye prezante ediyor. Benzer şekilde ben de babamın evimizdeki, şehir kütüphanesinden daha zengin kitaplığına gömülmüştüm. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım daha ziyade sosyoloji, tarih, siyasi tarih, antropoloji temalarında okumak ve aralara serpiştirdiğim Dünya klasiklerini öğütmekle geçti. Tıpkı Le Guin’in söylediği gibi “Onlar gibi yazmak istediğim insanların büyük bir kısmı ya yabancıydı ya ölü, ya da ikisi birden. “ Aradaki tek fark ben yazar olmayı profesyonel anlamda hiç düşünmemiştim, okumak öyle sevinçli ve büyüleyiciydi ki bu aklıma gelmedi. Küçük yaştan beri uydurduğum öykü ve masalları kardeşlerime ve komşu çocuklara anlatmak ve uzunlu kısalı makaleler yazmak benim için yeterliydi.

Tamamen başka bir meslekte severek ve yaratıcılığımı ortaya koymak suretiyle tatminkar bir iş hayatım oldu, bu meşguliyet okuma hızımı günde bir taneye düşürmüş olsa da, mutluydum. Fakat gün geldi tüm bu veri girişi ve üzerinde gece gündüz demeden nonstop düşünme eylemleri, hayatımı yeniden şekillendiren, eskiyi bütünüyle silen bir patlamayla devreye giriverdi. Sonraları okuduğum bir makalesinde başıma gelenlerin doğasını daha iyi anlayabildiğim Le Guin’in şu tespitiyle karşılaştım, “Düşüncenin doğasında iletilmek vardır, yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek. Düşünce çimen gibidir, ışığı arar, kalabalıkları sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür.” İşte tam da böyleydi benim durum.

Siyasi bir eyleme dökmüş olmasam da doğam gereği tüm gençlik yıllarımda kendimi anarşist buluyor, insanların düzen denilen bu illete nasıl bulaşmış olduklarını sorguluyordum. Uzun yıllar onları buna iten ihtiyacı bulmaya adadım kendimi. Sanırım otuzuma yaklaştığımda dünyanın, devletlerin “zaman ve idealist” açıdan tekrarlayan döngülerini tespit etmiş, kendimce bir nebze tatmin olabilmiştim. Belki bu sebeple ilgim dıştan içe yöneldi. Kendimi keşfetmek istiyordum artık. Bu yolculukta Jung ve Gurdjieff ile Taoizm ile karşılaşmam kaçınılmazdı. Ve sanırım Le Guin’in Mülksüzler ve Karanlığın Sol Eli kitaplarıyla da…

“Bilinçaltı korkunçluklarla, fesatla dolu bir lağım çukuru değildir. Kabuslarla kaynaşan karanlık bir lağım çukuru da değildir. Sağlığın, hayal gücünün, yaratıcılığın pınarıdır bilinçaltı,” diyordu Ursula .

Bu keşfin ardından kuantum fiziği ile tanışıp felsefesini öğrenip sindirmeye çalıştığım uzun bir dönem geliyordu. Bu yolculuğum esnasında artık Le Guin’in tüm kitaplarını inceden inceye tekrarlarla okumuş, yeni kitabı çıkar mı diye gözüm yeni çıkanlar listelerinin takipçisi olmuştu. Sonunda Sırıtkan Kırmızı Ay kitabımın yazıldığı yıla gelmiştik, 1999 deprem yılına.

Le Guin hakkında tanıtım yazılarında onun, feminist, sol görüşlü, anarşist duruşuna dikkat çekilse de aslında Le Guin “postmodern” terimini bir kez bile kullanmadan, her şeyi kapsayan keskin üst-söylemlerden kibarca sıyrılan, kimsenin duygularını incitmeyen biri. Bu tavrı ile yazdıklarının üst düzeyliğine benim açımdan ilave bir hayranlık eklenmiştir.

Rüyaların yapısını araştırdığım ve rüya görüşmeciliğini kişilere tanıtmaya çalıştığım uzun soluklu çabalarım da bu büyük ustayla paralellik arz ediyor. İnsanlardan başlayarak tüm düzenli yapıların iyileştirilmesi/şifalandırılması amacını araştırdığım onca öğreti sonuçta beni eski şamanik kökenleri anlamaya itti ve orada bütünüyle şunu anladım ki Ursula Le Guin, zaten tüm bunları benden bir kuşak önce incelemiş, öğütmüş, bünyesine dahil ederek isimlerinden bahsetmeye gerek bile duymaksızın tüm o muhteşem kitapların kurgusu içinde bizlere hazır olarak sunmuştur. İşte onda hayran olduğum budur.

“Her şey rüya görür. Şeklin, varlığın oyunları, maddenin rüya görmesidir. Kayalar kendi rüyalarını görür ve yeryüzü değişir… Ama zihin bilinçli hale geldiğinde, evrim ivme kazandığında, işte o zaman dikkatli olmanız gerekir. Dünyaya karşı özenli olmanız gerekir. Yolu yordamı öğrenmelisiniz. İşin püf noktalarını, sanatını, sınırlarını öğrenmelisiniz. Bilinçli bir zihin, bilerek ve özenle bütünün bir parçası olmalıdır – tıpkı kayanın bilinçsiz olarak bütünün bir parçası olması gibi.” Der Ursula.

 

Bir Kadını Öldürmek kitabımda; “Kuralları, yeri geldiğinde yıkmak için, iyi öğrenin,” demiş olduğumu hatırlattı bu bana.

“Duymak istiyorsan, sessiz ol,” diyor. “Hiç kimse cezayı kazanmaz, ödülü de. Aklınızı hak etmek, kazanmak gibi fikirlerden arındırın, ancak o zaman özgür düşünebileceksiniz.”

O gerçekten bir seyyah, şu an 87 yaşında ve umarım daha uzun süre kendi yolculuğunu bizlere anlatmaya devam eder.

“Bana göre önemli olan, belirli bir iyileşme umudu sunmak değil, hayal ürünü ama ikna edici bir alternatif gerçeklik sunarak kendi aklımı, böylelikle de okuyucunun aklını, şu anki yaşayış şeklimizin insanların yaşayabileceği tek yol olduğuna dair tembel ve ürkek düşünme alışkanlığından kurtarmaktır. Adaletsiz düzenin sorgusuz sualsiz devam etmesine izin veren bu atalettir çünkü.”

Son olarak da Bay Orr durumu olarak sık sık örnek verdiğim Rüyanın Öte Yakasını vurgulamak isterim: “Gerçekliğin ruhumuz bile duymadan belki de sürekli değiştiriliyor, yenileniyor olduğunu ama bizim bunu bilmediğimizi, bu bilgiye yalnızca rüyayı görenin ve bu rüyadan haberdar olanların vakıf olduğunu düşündünüz mü hiç?”

 

İyi ki varsın ve varlığın bizlere mükemmel bir rol model sundu, zihinlerimizi parlattı, içimizi sıcaklıkla, ışıkla doldurdu. Teşekkürler Ursula K. Le Guin.

Sibel Atasoy

08.03.2017

Kaynak: http://kayiprihtim.com/dosya/edebiyat-dunyasinin-kadinlarina-ilham-veren-harika-kadinlar/

 

 

Yöntem Sorunsalı

. Düş bize tamamlayıcı bilinçaltının yüzünü açımlar yani bilinçaltında yer alan gereçleri verir. Bunu da bir anlık bilinç durumundan yararlanarak yapar.
Anlaşılmaz bir düşle karşılaşıldığında önemli olan söz konusu düşün anlaşılması yorumlanması değil içeriğin özenle belirlenmesidir. Yani sadece düşün imgelerinden hareketle serbest çağrışımları araştırmak değil düşün çevresinde oluşan çağrışımların ilişkileriyle ilgili özenli incelemelerdir önemli olan.
(Jung’un buradaki tespiti çok doğru. Çünkü rüyanın görüşmecilik yolu ya da Hawaii şamanlığındaki adıyla Moike yönteminde çağrışım kullanılıyor aynı şekilde ancak bunun için bir rüya şart değil. Jung da aynen bunu belirtiyor; kişinin herhangi bir cümlesini alın en son kullandığı, gazetedeki herhangi bir cümleyi alın, o cümleden hareket ettirin hastayı- ya da işte hepimiz değişik oranlarda nevrozlara sahibiz, hasta kelimesini kullansak da kullanmasak da fark etmiyor. Oradan yine bir çağrışıma gidebilirsiniz. Çağrışım yoluyla hastanın/soranın bir takım durumlarını ortaya çıkarabilirsiniz ama düş yalnızca bundan ibaret değil, bu hususa dikkat çekmek istiyorum ben. “O nedir, bu nedir?” yalnızca bu çağrışımlardan ibaret değil rüya. Rüyanın bütünüyle ilgili, genel çerçevesiyle ilgili bir önsezi, bir yakınlaşma, bir ortaya çıkarma özenli bir inceleme gerektiriyor. Jung da bunu “insan ruhuna yöneliş” te harika bir biçimde örnekleriyle anlatmış.)
Tüm kuşkuculuğuma ve eleştiriciliğime karşın düşlerde savsaklanacak bir yan bulunduğunu asla kabul edemem. Akla aykırı görünmeleri aslında gece varlığımızın gizemli bildirilerini çözecek gerekli bilgiden yoksun olduğumuzu gösterir. Hiç kimse bilinçli yaşamdan ve onun deneylerinden kuşku duymaz öyleyse bilinçaltı olaylarının anlamından niye kuşku duyulsun? Bilinçaltı ürkütücü bir canavar değildir doğal bir organizmadır ancak bilinçli davranışımız işe yaramaz bir duruma girdiğinde tehlikeli olur. Kendimizi baskı altına aldıkça bilinçaltının tehlikeleriyle daha fazla yüz yüze geliriz. Hasta o ana kadar bilinçdışı kalan verilerini özümlemeye başladığı anda tehlikelerde gitgide azalır. Kişilik bölünmesi, gece ve gündüz yaşamımız arasındaki önemli ve ürkütücü ayrılık özümlemenin ilerlemesiyle birlikte kaybolmaya başlar.

Muhtelif Rüyalar

22.01.2015 rüyaları

Çok erken yatmıştım, hatta çok erkenden uykum olduğu için ho’opono pono (anlaşma ve barış metodu)yaptım ve uykum gelr gelmez yatmaya (saat kaç ve durum ne olursa olsun) razı oldum ve buna karşılık uyanık olduğumda tam kapasite ile sağlıklı olacağımda anlaşmaya vardık. O gece gördüğüm rüyalardan: Bir çeşit iş yerindeyim, modern görünümlü ama ne iş yapıldığını bilmiyorum. Ben görevimi bilemiyorum. Bir şekilde sık sık en üst yetkili olan kişiyi ziyarete gidiyorum, çoğu kez o kendisi gelip beni alıyor odasında oturuyoruz. Gayet resmi ve natureliz. Derken bir seferinde aramızda müthiş bir aşk başlıyor. Bütünsel anlamda, bunu ağırlaştırılmış film kareleri gibi yaşıyorum.

Bizim böyle yakınlaştığımızı gören bir başka kadın (uzun ince topuklu ayakkabılar giymiş, çok şık şıkırdım bi şey), adama kırıtıp sırnaşıyor fakat adam ona diyor ki: Benim tek adresim vardı ve ona eriştim, sizin beklentinize cevap veremem.

Aramızda evlilik sözleri geçiyor ben hafifçe geriliyorum (evliliğe alerjim olduğu anlaşılıyor) ama üstünde duramayacak denli muazzam bir ruh halindeyim. Adam işleri toparlamaktan ve buralardan gitmekten bahsediyor, ben de hawaii ye gidelim orada yaşayalım diyorum. Buna itirazı yok fakat biraz maddi durumları toparlaması gerekiyormuş.

Sonra paralel bir rüyaya geçiyorum. Biraz eskice görünen ve karanlık bi kapalı mekan. Burada sanki aile üyelerinden birileri de var. Örneğin bi ara ben çok küçükken vefat etmiş olan babamın adı soyadı geçiyor ve ben onunla radyo telsizle konuşmaya başlıyorum fakat sonra birileri çağırdığı için aniden kesiyorum. Sonra geri geldiğimde anneme onunla konuşabileceğini söylüyorum, radyoyu açıyorum aradan epey zaman geçmiş acaba hala hatta mı diye isim soy ismiyle sesleniyorum, hafif parazitler var ama buradayım diyor hala bekliyormuş, durumu anneme devrediyorum.

Sanırım yine bu mekanda bir şekilde beni öldürecek bir sıvı ya da yiyecek veriyorlar, bundan haberliyim, kendi rızamla o şeyi alıyorum ve sokrat gibi ayakta gezinerek ölmeyi bekliyorum ve ölüyorum. Bu olay defalarca tekrarlanıyor. Bu ölümler arasında birtakım hazırlıklar var, sanki bavul hazırlama, giysi, palto vs gibi şeyler toparlanıyor. Hayrolsun

14.03.2016 rüyası Sosyal anlamda pek bi yakınlığımız olmayan ancak çok iyi dostum olan bir kadının vasıtasıyla tanıdığım ve yaşamından haberli olduğum B, garip, harap bir ev/alanda (birkaç katlı ve bahçeli olabilir- mekan kullanılmıyor görünüyor, eski bir fabrika, atölye olabilir) bir şeyler yapıyor ve düzenlediği bazı deneylere katılacak kişiler davet etmiş. Ben de deneylere katılmak için gidiyorum, yanımda üç yaşlarında görünen bir kız çocuğu var, sanki benim sorumluluğumda gibi görünüyor. Ben bir yandan çevreyi kolaçan ediyor ve işlemler için yerimi bulmaya çalışıyorum. Sonra kendimi bir kuyrukta buluyorum, 8-10 kişi var genelde genç erkekler, kimseyi tanımıyorum. Herkes de benim gibi sadece deney için gelmiş. Deney numaraları var ve ben bi tanesine katılıyorum, yaptığım şeyi tarif edemeyeceğim ama yazı çizi gibi değil bilfiil bedensel işler. Bu arada benim aklım arada geride bıraktığım çocuğa ve çantama gidiyor, onların başına bi şey gelmesini istemiyorum. Deneyden çıkışta çocuğun garip bi oyuktan yüzü gözü pas içinde çıktığını görüyorum, yaralanmış filan sanıyorum ama sadece kirlenmiş. Ortadan kaybolmamasını tembihliyorum yine ve yeni bir deney için üstümü değiştiriyorum.

Sanırım işim bitiyor ve evin dışında dükkan gibi görünen bir yerde bu deneylere katıldığıma dair bazı evrakları imzalatmaya gidiyorum. Bakkal gibi görünen biri alışık hareketlerle önündeki makinanın tuşlarına basıyor ve benim belgeleri çıkarıyor. İsmimi söylemeden nasıl bulduğuna biraz şaşırıyorum ama o önceki ismimi bildiğini ve böylece tüm deneylerime kolayca ulaştığını söylüyor. Kişisel hiç bir şey yok rüyada hepsi standart prosedürler, herkes ne yaptığını biliyor. Arada bi kaç kez B’yi biraz heyecanlı terlemiş ve yorulmuş halde gördüm, sanırım proje onun olduğu için kendini mesul görüyor, sonuçları ciddiye alıyor. Bana rüyada ilginç gelen kendimin kim olduğunu biliyor oluşum; çünkü bakkaldan evrakları alırken bir ara yazar olduğumu söylüyorum, bir şeye cevap olarak. Rüyanın genel duygusu nötr bir hal, sadece çocuğun bakımı ve kaybedilmemesi ile ilgili bir sorumluluk duygusu var ara ara gelen. Hayrolsun

*

Geçen yıl westworld’en önce yani, bir rüya görmüştüm. Öldüm ve birden bir kutlama partisinde buldum kendimi. o gün ölenlerin karşılama partisiymiş! elime bir içecek tutuşturdular, çok samimi modern gençlerin çoğunlukta olduğu bir ortamdı. Onlardan biri bana “nasıl istediği gibi gitti mi işler?” dedi ben de evet iyiydi filan dedim. Bir süre ayakta gevezelik ettik. Sonra ben gençlere şöyle dedim: “Siz bu değerlendirmeleri nasıl yapıyorsunuz? Şu bilgisayar programınıza bir bakayım ben” !! Hakikaten birlikte bilgisayarın önüne geldik ve ben programı incelemek için eğildiğimde uyandım. Kahkahalar attım doğal olarak. Ay şu inceleme işin sibelll diye dalga geçtim kendimle hahahahahah

Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer

Alejandro’nun ikinci kitabına geçtim (destekleyen arkadaşlar sağolsun), ilk sayfadaki söylemler iştah açıcı ama paylaşmak için vakit ayıramıyorum, lütfen bağışlayın.
ha zaten ho’oponopono tüm sözlerim için. Saçmaladığımı ve dönek olduğumu peşinen kabul ediyorum.
İşte bi parmak bal çalayım ağzınıza yine de:
“Işık duvarını aşınca, uzun sakallı sarı tenli, hahamlar gibi giyinmiş bir adam bu öksüz çocukla birlikte havada süzülmeye başladı. Çok şanslısın genç adam, benim başıma gelenler sana olmayacak. Ara dünyayı keşfettiğimde bana yol gösteren olmadı. Ormanda terk edilmiş bedenimi ayılar yedi. İnsanların dünyasına dönmem mümkün olamadı. Yaratılışın on düzeyinde hiçbirinde duramadan, başıboş süzülmeye mahkum oldum. Ruhuna süzülmemeizin verirsen seninle birlikte dönebilirim. Ve teşekkür olarak -tevrat ve talmutu ezbere bilirim- sana eşlik ederim. Ne dersin?”
Eğer tanrı burada değilse hiçbir yerde olamaz; bu an mükemmelliğin ta kendisi.
Kitap, Jodorowsky’nın anne ve babasının üç kuşak öncesinden alıp fantastik bir anlatımla çağlayarak akıyor.
küçük bir pasaj daha:
Bu iki yaşlı kadın, bir elmanın ortasındaki aydınlık kurtlar, şahit eksikliğinden tekrarlanamayacak bir sanat yapıyorlardı. Bu müzik bir ulusaal mirastı ve tüm Şilililer duymalıydı. Fark ettirmeden çantasından karalanmış bir kağıt çıkardı, müziği ve gündelik gürültüler üstüne altın bir iplik gibi yayılan sözleri yazmaya çalıştı… Carmelite hemen çalmayı bıraktı. Kör kadın da durdu.
-Kağıt üzerindeki o kurşun kalem gürültüleri ne kadar çirkin! Meleklere hakaret ediyorsun kızım. Onların söylediği her şeyi yazmaya kalkarsan o kadar kağıda yetecek orman olmaz. KENDİN ALMAYI BECEREMEDİĞİN ŞARKILARI BAŞKALARINA VERMEK İSTİYORSUN. Bu tembelliktir. Kutsal ritmi böldün. Kaleminin yarattığı yarayı affetmesi için ruha dua edelim.

Devamını oku “Bir Kuşun En İyi Öttüğü Yer” →