Psicomagia- PsikoBüyü ve The OA

Bilinçaltının, rüya dilini anlaması akıl dilini anlamasından daha kolaydır. Belli bir açıdan bakıldığında hastalıklar, çözülmemiş sorunları açığa vuran birer mesaj, birer rüya niteliğindedir. Şifacılar büyük bir yaratıcılıkla kendine özgü tedaviler geliştirirler. Onlar herkesin içinde taşıdığı o ilkel, batıl canlıyla konuşurlar.
Usta bir hokkabaza yaraşır numaraları bir mucize gibi gösteren bu halk terapistleri, başarılı bir sonuca varmak için hastasını mucizelerin gerçek olduğuna ve iyileşebileceklerine kati olarak inandırması gerekir. Hasta bu kutsal tuzağa düştüğünde dünyayı mantık sınırlarında değil sezgisel olarak algılamasını sağlayacak bir dönüşüm deneyimler. Asıl mucize ancak o zaman kendini gösterebilir. 
*
Gerçeklik, her ne kadar kendimizi sakinleştirmek için öyle olduğuna inanmak istesek bile, mantıklı değildir. Dünyanın kendisi homojen değil gizemli güçlerin oluşturduğu bir alaşımdır. Gerçeklikten yüzeysel olandan başka bir şey almamak, ne kadar realizm kılığına büründürülse de gerçekliğe ihanettir.
Not: bunu paylaşan-bendeniz-, Boğa görünümlü uzman İkizlerden bozma çaylak Yay dır. O sebeple binlerce paylaşacak güzel cümlesi olan Alehandro’dan kendini tuta tuta ilerleyip bu paragrafta zokayı yutmuştur. 🙂
*
Hermano (pachita isimli yasli sifaci kadin kanali ile iyilestiren ruh), işbirliği yapmaktan kaçınan ve iyileşmeyi içten istemeyen hiç kimseyi iyileştiremezdi.

What Remains ile hafta başı

 What Remains,  4 bölümlük kısa bir İngiliz polisiye dizisi. Ardı ardına izleyince dört saatlik bir maraton oluyor. Agatha Christin’in modernize edilmişi gibi bir tat bıraktı. Gerçekten çok güzeldi. İngilizlerin dizi ve filmlerde güzel kadın yakışıklı erkek tasasına düşmeden sıradan insanlara benzer oyuncular, fakat çok iyi oyuncular kullanmaları hep dikkatimi çeker. Acaba bunun sebebi nedir diye düşünürüm, belki de kendilerine çok güveniyorlar. Diyaloglar mimikler her şey doğal. Ah bir de şu tuhaf aksana evrilmeselerdi 🙂
Bu hikayede tam da Agatha stilinde önce bir bir suçlandırılan sonra tekrar bir bir boşaltılan, ana olaya bağlı ve bağımsız gelişen dramları izliyoruz, senarist de çok iyi, ser verip sır vermiyor. Eski bir ev, dört saat boyunca gıcırdayan tahtalar, ingiliz tuhaflıkları ve aşırı şiddet olmayışı da etkin oluyor tabi.
*
Alejandro Jodorowsky’nin El Topo filmiyle başladım.
Bu filmi kitabını okumadan önce izlemiş olsaydım, hele kova görünümlü uzman akrep olup henüz boğanın çaylak sularına bile varmadığı çok gençlik yıllarında yaptığını bilmeseydim, en fazla on dakikasını izlerdim 🙂Bakalım 3 sene sonra holly Mountain’da bir şeyler belirginleşmeye başlamış mı?
Holly Mountain kesinlikle daha olgunlaşmış bir ifade ama ben Alehandrodan daha iyisini bekliyorum. Sıra La danza de la realidad filminde sanırım epeyce yakın bir tarihte 2013 de gösterime girmiş. Arkası yarınn…
Bütün günüm Alejandro ile geçti, öğleye kadar kitabını (Psiko-Büyü) okudum, öğleden sonra El Topo ve Holly Mauntain filmlerini izledim, bugünlük bu kadar, yarın kısmetse yakın tarihe gelirim, sanırım son filmi La danza de la realidad…
Not: Özellikle kuzey ay düğümü Boğa olan kovaların tanışması gereken bir şahsiyet
Önceki 2 filminden sonra oldukça yakın tarihli, 2013 yılında yönettiği bu filmle, bilinçaltından, rüyalardan bu gerçekliğe anlaşılabilir şeyler getirebilmeyi başarıyor Alejandro. Kendisinin akrep güney düğümü iki saatlik filmin her karesinde seçilebiliyor. Çarpıcı sahneler var. kendi küçüklüğüne dair bir çeşit biyografik film de denilebilir ama bana göre tam bir psiko drama, psiko büyü performansı olarak işlev görüyor. Filmdeki baba kendini yüksek ideallere bağlı zanneden bir rol (Alejandro’nun gerçek babası) ve film -geri planda onun şifası için bir performans- onun kendi içindeki Stalin’i Şilinin diktatörünü bulup onları yakmasıyla bitiyor denebilir. Diktatörlük rol modelini en çok eleştirenlerin onu kendi içlerinde bulacakları gün kaçınılmazdır. Bu şifaya olanak veren olaylar hep simgeler yoluyla açıklanıyor filmde, özellikle annenin tüm film boyunca SADECE şarkı yoluyla konuşması ve şamanik yöntemleri buna hiç bir isim koymadan doğası gereği önermesi ve uygulatmasını çok beğendim.
*
The OA efsane bir dizi olmaya aday görünüyor.
TOA dizisinin ilk sezonunu bitirdim, toplam 8 bölüm. Ne kadar yavaştan almaya çalışsam da her şey gibi o da bitti. Bir gutup olarak başka bir boyuta -bilinçli olarak- gitmenin öyküsünü Castaneda’dan sonra en iyi anlatan kurgu bence bu dizi.
Westworld büyük ve ilginç bir yapım olmasına karşın 13th floor filminin modern bir tekrarını andırdığı için üzerimde büyük bir etki bırakmadı fakat TOA türünün bence İncepton gibi ilk görsel örneği -zaten ikisi de Castaneda’nın başlattığı fikri görselleştiren kurgular- olarak sarsıcı bir etki yaratıyor. İnception filminden çıktığımda 4 saat ayağım yere basmamıştı! Bu dizide de oldukça sarsıntılı geceler geçirdim.
Ezber bozan bir tanecik yetişkin olması bile tüm gidişatı değiştirip dönüştürüyor. Bu hikayede öğretmenin kilit bir rolü var. OA onu görmeye ilk gittiğindeki sahneyi hatırlıyor musunuz? Kadın nasıl da ezberindeki öğretmen repliğini söyleyen bir roldeydi, gözünü bile kırpmıyordu! OA gülümseyerek ona dokundu ve gizli dille numarayı kesmesini söyledi(söylediği böyle değildiama enerjisi buydu) ve öğretmen anında silkindi ve robot kimliğinden çıktı… ve bir daha da dönemedi. tüm kurgu boyunca gurubun kısmen biz izleyiciler tarafından bile müsamaha görmesi bu yiğit kadın-öğretmen sayesinde oldu. Bu da yetmedi, 50.000 dolarlık çekini gözünü kırpmadan yoldan çıkmış genç üyeyi geri almakta kullandı! hangimiz bunu yapabilirdik? Böylece tam zamanı gelidiğinde beş kişi olabilmeyi mümkün kıldı. Seyrederken hep içimden Allah razı olsun senden yiğit kadın diye hislerle dolup taştım. O kadın olmasa o çocuklar gurubun disiplinle bir araya gelmesini sağlayamazdı. düşünsene olabildiğince garip bi işe kalkışmışsın ama yanında öğretmenin de var, nasıl bir güven gelir çocuğa.

Devamını oku “What Remains ile hafta başı” →

Ruhun Anatomisi

“Ölüm iyileşmeyi başaramamak değildir.Hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır. Bir çok insan duygusal ve psikolojik fırtınalardan iyileştikten sonra şifa bulmuş olarak ölebiliyor.” Ruhun Anatomisi

Başarmak-başaramamak, holistik düşünce biçiminin tartışmalı bir konusu olarak varlığını sürdürmekte.
Zihnimize ait bir mekanizma her durumu kazanmak/kaybetmek ya da iyi ve kötü gibi iki kutupta görmekte ısrar ediyor. Birinin bedeni bir hastalıktan iyileşemediğinde ya da öldüğünde, yeterince gayret göstermediği gibi lineer bir sonuca varılabiliyor.
Bilinçlenmenin hedefi ne ölümü atlatmak ne de hastalıklara karşı bağışıklık kazanmak. Amaç yaşam esnasında ekstra yükleri mümkün mertebe boşaltabilmek, huzurlu mutlu anlar yaşayabilmek ve hem yaşarken hem de ölürken hafif olabilmek.

*

Bir iyileşme planımız olmadığında destek ve şefkat olduğunu düşündüğümüz şeyin bağımlısı olma riskiyle karşı karşıya kalıyoruz.

15541043_1361220763899672_2136554679061114001_o

*

Devamını oku “Ruhun Anatomisi” →

Bayram hediyesi bir rüya ve Makrome

Bir süredir uzun ve detaylı bir rüya hatırlamıyordum ki bu gece bir tanesini hatırlayıverdim. Rüyaların içeriğinde herhangi bir duygu var ise bunun şiddeti oranında rüyayı ve detayları hatırlayabilme potansiyeli oluyor.
Rüyamda diktörtgen şeklinde oldukça büyük bir alan, depo ya da iş yeri gibi bir yer ama daha önce hiç bir yerde böyle bir YERe rastlamadım. Burası bana ait bir yermiş. İçerde müthiş büyük karmaşık bir -bilgisayar olduğunu sandığım- siyah alet var. Böyle tuhaf bir alet daha önce görmedim fakat rüyada garipsemiyorum tabi -rüyalarımdaki hiç bi şeyi garipsemiyorum, her şey sıradan geliyor bana- Anladığım kadarıyla bakımı biraz ihmal edilmiş, bunu işin uzmanı birilerine gösteriyorum fakat daha onlardan cevap gelmeden, aletin garip gözlerinden birine bazı küçük aletler yerleştiriyorum. Sonra uzman raporları geliyor, sayfa sayfa bir çok şey, bunların gerekleri yapılıyor ya da yapılacak gibi görünüyor, problem gibi görülen şey sanki aşırı doluluk!
Deponun tabanı yine hayatımda hiç görmediğim bir şeyle kaplı, hani çok sanatsal yer karoları gibi kare yapılardan oluşmuş gibi fakat bunlar canlı! Onları çim gibi filan düşünebiliriz. Her an görüntüleri ve bileşimleri değişiyor. Bu alanı ziyaret eden iki arkadaşımı görüyorum, kısaca konuşuyorum fakat bu arkadaşlardan birinin oğlu ile özel olarak ilgileniyorum. Çocuk çok zeki ve anlaşılmaz olduğu için doktora götürülüyormuş. Bu benim için sorun teşkil etmiyor anladığım kadarıyla, onunla kendi dengim gibi ilişki kurmaktayım bu dev depoda. Konuşmalarımızın detayı maalesef gitmiş-unutulmuş- oysa çok ilginçtiler. İlginç şeylerden biri de bu deponun tabanından başka sınırı yok! duvarları tavanı filan yok.
Başka bir şey hatırlarsam gün içinde yazarım. Hayrolsun diyeyim şimdiden.
*
makrome-ip-nedir

Devamını oku “Bayram hediyesi bir rüya ve Makrome” →

MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla…

Sevgili Juno’dan yine nükteli bir varoluş hikayesi: MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla, MUCİZE, YANILGI, VİCDAN ve UMUT’un DOĞASI HAKKINDA…

Yanıltan, bizi nasıl mı yanıltır?

Bir beden sahibi olmanın verdiği hislerle yani Ay’la yanıltır; Hislerimizi biz zannederiz! Oysa, onlar bizi bilinçten perdeleyen zanlardır.

Zihinle yani, Merkür’le yanıltır; Algılarımızı ‘’gerçek’’ zannederiz! Elle tutulup gözle görülen, somut değerlerden hareket ettiğimizi ileri sürerek böbürlenir ve kendi aklımızı kimseninkine değişmeyiz üstelik!

Hırs’la yani Mars’la yanıltır; Zaman ve mekanla sınırlı olduğu için bilincimiz ölüm korkusuyla maluldür! Ayrılık, onu sonsuzluk ve tamlıktan kopardığı için, tek başına varlığını nasıl devam ettirebileceğinin kaygısına düşmüştür ve hep bir savunma-saldırı mekanizması ile hayatta kalmaya çalışır! Onu vareden bu mekan ve içinde yol aldığı zaman aynı zamanda onu tehdit eden unsurlarla doludur. Hayatı boşuna bir ‘’mücadele’’ olarak görmez şu insan…

Arzuyla ve hazla, yani Venüs’le yanıltır; bu hikayenin en ‘’seksi’’ yanıdır! Hatırlarsanız, Uranüs’ün yani Evrensel Bilincin testislerini kesip okyanusa atar Satürn. Gelgelelim o testislerin saçtığı yaratıcı tohumlardan Venüs ya da Afrodit doğar! Aslı itibariyle, Yaratıcı İlham’dır ya da İlahi Aşk’tır… İnsanlara peşlerinden koşacakları bir amaç, kendilerini adayacakları bir sebep verir…  Ne var ki, madde alemine kapılmış insan neyi beğense ona sahip olmak ister, yokluk korkusuyla yaşadığı için neye sahip olsa hem tutmak hem çoğaltmak, hem de ihtiyacının üzerinde tüketmek ister, ne zaman bir ilham alıp bir güzellik ya da işe yarar bir şey üretse onu malı olarak görür başkalarından sakınmak ve akışını yolunu belirlemek ister, neye sahip olamasa veya elden kaçırsa onu kıskanır ve yok etmek ister…

İşte tam bu aşamada ortalık Merkür  ile yapılan planlar, Ay ile düşülen heyecan ve hezeyanlar, Mars ile girişilen mücadelelere boğulur…

Aynı nefesten, aynı çamurdan, aynı kaburga kemiğinden üremiş olanların hepsi, Yaratıcı İlham’dan gelen güzellik ve bolluğa sahip olmak için duydukları arzuların, tutkuların ve hırsların pençesinde zamanla, mekanla ve birbirleriyle savaş ederler. Uygarlık tarihi dediğimiz hikaye, bu temanın farklı kurgularla kendini tekrar ettiği bir masallar dizisi değil midir?

KovaBurcuArketipiMitolojisiAstroloji

Güneş, Ay, Merkür, Mars ve Venüs’e içsel gezegenler denmesinin sebebi, BENLİK duygusunun şekillenmesine birebir katkıda bulunmaları yüzündendir.

Dışsal gezegenler dediğimiz Uranüs, Pluto, Neptün, Satürn, Chiron ise mitolojide birinci nesil tanrılar olarak geçen Titanlardır.  Astrolojide bu gezegenler bizim rehberlerimiz ve öğretmenlerimizdir. BENLİK algımızı yeniden yapılandırmamıza yardımcı olurlar. Hem içsel gezegenlerle yaptıkları açılarla onların titreşimini belirlerler, hem de zaman içinde haritaya yaptıkları transitlerle bizi sınavlardan geçirirler. Metatron, Azrail, Mikail, Cebrail gibi melekleri fazlasıyla andıran misyonları vardır…

Çözünme ve Rabbin  birliği içinde yok olmayı temsil eden, imanlı ve kendini feda misyonunu birebir üstlenmiş görünen Neptün, adeta İsa enerjisinin birebir tarifi gibidir…

İnsan hep hikayesinin nereye varacağını bilmek ister! Elbette nereden geldiyse oraya varacaktır…

Devamını oku “MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla…” →